Nahl Suresi 37. Ayette “Sen Onların Hidayete Ermelerine Çok Düşkün Olsan da Allah Saptırdığı Kimseyi Hidayete Erdirmez” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Nahl Suresi 36. ayette her ümmete ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının’ diye bir elçi gönderildiği bildirilmiş, insanların bu çağrı karşısında farklı yönelişler gösterdiği anlatılmıştı. 37. ayet ise Peygamber’in insanların doğru yolu bulmasını ne kadar çok arzulasa da sonucu zorla meydana getiremeyeceğini hatırlatır: ‘Sen onların hidayete ermelerine çok düşkün olsan da Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez; onların yardımcıları da yoktur.’ Bu ifade, Allah’ın masum insanları keyfî biçimde saptırdığı anlamına gelmez. Kur’an’ın genel bağlamında ısrarla hakikatten yüz çeviren insanın kendi tercihi ile Allah’ın hükmü birlikte değerlendirilir. Ayetin en önemli derslerinden biri de şudur: Bir insanı sevebilir, onun iyiliğini çok isteyebilir, anlatabilir ve örnek olabilirsin; fakat başka bir insanın kalbini zorla değiştiremezsin. Hidayet baskıyla değil, iradeyle kabul edilen hakikatle anlam kazanır.”
Ersan Karavelioğlu
Nahl Suresi 37. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası şöyledir:إِن تَحْرِصْ عَلَىٰ هُدَاهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَن يُضِلُّ ۖ وَمَا لَهُم مِّن نَّاصِرِينَ
Okunuşu:
“İn tahris alâ hudâhum fe innallâhe lâ yehdî men yudillu ve mâ lehum min nâsirîn.”
Genel anlamı:
“Sen onların hidayete ermelerine ne kadar düşkün olsan da Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez; onların hiçbir yardımcıları da yoktur.”
Ayet doğrudan Hz. Peygamber’e hitap eder. Peygamber insanların iman etmesini, doğruyu görmesini ve kendilerini kötülükten kurtarmasını çok istemektedir. Ancak Allah ona çok önemli bir sınırı hatırlatır: Tebliğ edebilirsin, anlatabilirsin, merhamet gösterebilirsin; fakat başka bir insanın iç dünyasındaki nihai yönelişi sen belirleyemezsin.
Bu, tebliğin değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, görev ile sonuç arasındaki sınırı öğretir.
“Tahris” Yani “Çok İstemek” Ne Anlama Gelir
Ayette geçen ifade, bir şeyi büyük bir istek ve gayretle arzulamayı anlatır. Hz. Peygamber insanların hidayete ermesini yalnız görev gereği değil, onlara karşı duyduğu merhamet nedeniyle de istemektedir.Bu çok önemli bir noktadır. Peygamberin daveti:
“İnanmazsanız bana ne?”
gibi ilgisiz bir tavır değildir.
İnsanların yanlış tercihlerinin sonucundan kaygı duyar, onların kurtuluşunu ister ve mesajı tekrar tekrar anlatır.
Fakat merhamet bazen insanı şu noktaya götürebilir:
“Neden hâlâ anlamıyorlar?”
İşte ayet burada Peygamber’e ve onun üzerinden bütün insanlara şu sınırı öğretir:
Sen çaba gösterebilirsin; sonucu sahiplenemezsin.
Peygamber Bir İnsanı Hidayete Erdirmekten Aciz midir
Peygamber insanlara hidayetin yolunu gösterir, vahyi tebliğ eder ve örnek olur. Fakat bir insanın kalbinde iman oluşturmak onun bağımsız kudreti değildir.Bu ayrım İslam’ın tevhid anlayışı açısından çok önemlidir.
Peygamber:
Rehberlik eder.
Anlatır.
Öğretir.
Uyarır.
Müjdeler.
Ama ilah değildir.
Kalpler üzerinde bağımsız, mutlak tasarruf sahibi değildir.
Dolayısıyla Peygamber’i sevmek ve ona uymak başka, ona Allah’a ait mutlak yetkiler vermek başkadır.
Hidayetin nihai sahibi Allah’tır.
“Allah Saptırdığı Kimseyi Hidayete Erdirmez” Ne Demektir
Bu ifade ilk bakışta şu soruyu doğurabilir:“Allah insanı önce saptırıyor, sonra neden sorumlu tutuyor?”
Ayet tek başına değil, Kur’an’ın genel hidayet ve sorumluluk anlayışı içinde okunmalıdır.
Kur’an’da insanlar:
Hakikati reddeder.
Kibirlenir.
Uyarıyı küçümser.
Yanlışta ısrar eder.
ve bunun sonucunda kalplerinin daha da katılaşmasından söz edilir.
Dolayısıyla Allah’ın saptırması, masum bir insanın hiçbir tercihi yokken keyfî biçimde kötülüğe itilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır.
İnsan yönünü belirler; ısrarlı yönelişinin bir sonucu da ilahî hüküm altında ortaya çıkar.
Allah Birini Hiç Sebep Yokken Saptırır mı
Kur’an’ın Allah hakkında verdiği temel ilkelerden biri şudur:Allah zulmetmez.
Bu nedenle hiçbir sebep yokken samimiyetle doğruyu arayan bir insanı zorla sapıklığa mahkûm eden keyfî bir Allah tasavvuru Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
İnsanların bilgi şartları, niyetleri, kapasiteleri ve hayat koşulları farklı olabilir. Bunların tamamını Allah bilir.
Biz bir kişiye dışarıdan bakıp:
“Allah onu saptırdı, artık onun için hiçbir ihtimal yok.”
diyemeyiz.
Çünkü yaşayan insan hâlâ:
Düşünebilir.
Fikrini değiştirebilir.
Tövbe edebilir.
Hidayete yönelebilir.
Canlı bir insanın sonunu biz kapatamayız.
İnsan Kendi Kendini Hidayete Erdirmekten Tamamen Bağımsız mıdır
Hayır. Kur’an insanı iradesiz bir nesne gibi anlatmaz.İnsan:
Dinler.
Düşünür.
Araştırır.
Tercih eder.
Allah’tan yardım ister.
Hidayet Allah’tandır; fakat insanın buna yönelmesi de önemlidir.
Bu yüzden:
“Allah beni hidayete erdirmediyse yapabileceğim hiçbir şey yok.”
diyerek sorumluluğu bırakmak doğru değildir.
İnsan:
Samimiyetle araştırabilir.
Dua edebilir.
Önyargılarını sorgulayabilir.
Doğru bilgi arayabilir.
Kibirden kaçınabilir.
Hidayet, insanın bütün sorumluluğunun silindiği bir kader formülü değildir.
Hidayet Neden Zorla Verilmiyor
Çünkü zorla kabul edilen şey gerçek anlamda iman olmayabilir.Bir insanın başına silah dayayıp:
“İnandığını söyle.”
derseniz bunu söyleyebilir. Fakat onun kalbinde gerçekten iman oluşturmuş olmazsınız.
İman:
Anlama.
kabul.
güven.
teslimiyet.
gibi içsel boyutlar taşır.
Bu nedenle dinî baskı dış davranış üretebilir; fakat kalbin gerçek yönelişini zorla üretemez.
Nahl 37’nin en önemli sonuçlarından biri budur:
Kalbi kontrol etmeye çalışmak insanın sınırını aşar.
Bir Anne veya Baba Çocuğunu Zorla Dindar Yapabilir mi
Hayır.Anne-baba çocuklarına dinî eğitim verebilir, ibadeti öğretebilir, güzel örnek olabilir ve değerlerini aktarabilir. Bu onların önemli sorumluluklarından biri olabilir.
Ancak çocuk büyüdüğünde kendi zihni, soruları ve tercihleri olan bağımsız bir insandır.
Ebeveyn:
“Ben seni yetiştirdim, o hâlde benim düşündüğüm gibi inanmak zorundasın.”
dediğinde ilişkiyi zorlaştırabilir.
Daha sağlıklı yaklaşım:
Soruları dinlemek.
Bilmiyorsa araştırmak.
Hakaret etmemek.
Kendi hayatıyla örnek olmaktır.
İman miras bırakılabilir bir eşya değil; kişinin kendisinin de benimsemesi gereken bir yöneliştir.
Çocuğu Dinden Uzaklaşan Bir Ebeveyn Kendini Suçlamalı mı
Her durumda kendisini bütünüyle suçlaması doğru değildir.Anne-babanın hataları etkili olabilir. Kötü din eğitimi, aşırı baskı veya yanlış örneklik çocuğu olumsuz etkileyebilir. Böyle bir durumda ebeveyn kendi payını dürüstçe değerlendirmelidir.
Ama çocuk üzerinde:
Arkadaş çevresi.
kişilik.
yaşadığı deneyimler.
okuduğu şeyler.
kendi düşünceleri.
gibi birçok etken vardır.
Bu nedenle:
“Çocuğum böyle olduysa tamamen benim suçum.”
şeklinde yıkıcı suçluluk doğru olmayabilir.
Nahl 37, Peygamber’e bile sonucu kontrol edemeyeceğini söylüyorsa sıradan bir ebeveynin de başka bir insanın kalbi üzerinde mutlak kontrol sahibi olmadığını kabul etmesi gerekir.
Sevdiğimiz Birinin İnanmaması Bizi Üzebilir mi
Evet.Bir insan dini kendisi için çok değerli görüyorsa sevdiğinin de aynı güzelliği yaşamasını isteyebilir. Bu son derece anlaşılırdır.
Fakat sevgi:
Kontrol hakkı
değildir.
Bir eş:
Eşinin imanını zorlayamaz.
Bir anne:
Yetişkin çocuğunun kalbini yönetemez.
Bir arkadaş:
Arkadaşını baskıyla değiştiremez.
İnsan sevdiğinin hidayeti için dua edebilir, konuşabilir ve iyi örnek olabilir.
Ama bir noktadan sonra şu gerçeği kabul etmesi gerekir:
“Onun yerine ben karar veremem.”
Bu kabul sevgisizlik değil, insanın sınırını bilmektir.

Birini Sürekli Din Konusunda Sıkıştırmak Faydalı Olur mu
Her zaman değil; bazen ters etki bile oluşturabilir.Bir kişi her görüşmede:
“Namaza başladın mı?”
“Neden hâlâ inanmıyorsun?”
“Ne zaman düzeleceksin?”
şeklinde sorgulanıyorsa zamanla din konuşmalarından tamamen kaçmaya başlayabilir.
Tebliğ yalnız tekrar sayısı değildir. Üslup, zamanlama ve karşı tarafın psikolojisi de önemlidir.
Bazen:
Bir güzel davranış.
Bir dürüstlük örneği.
Bir merhamet.
uzun tartışmalardan daha etkili olabilir.
İnsan dini yalnız söylediklerimizden değil, nasıl yaşadığımızdan da okur.

İyi Bir Müslüman Olmak Herkesi İkna Edebilmek Demek midir
Hayır.Bu çok önemli bir yükten kurtarıcı gerçektir.
Bir insan:
Çok güzel anlatabilir.
Çok iyi örnek olabilir.
Samimi olabilir.
Ama karşısındaki yine de ikna olmayabilir.
Bu durumda:
“Demek ben başarısız Müslümanım.”
sonucuna varmak gerekmez.
Peygamberler bile bütün insanları inandıramamıştır.
Hakikatin doğruluğu, insanların onu kabul etme oranıyla ölçülmez.
Tebliğin başarısı yalnız sonuç sayısıyla değil, dürüst ve doğru biçimde yapılmasıyla da ilgilidir.

“Ben Söyledim, Artık Sorumluluğum Bitti” Demek Yeterli midir
Her durumda bu kadar basit değildir.Açık tebliğ yalnız bir cümle söylemek anlamına gelmez. Bazen karşıdaki insan yanlış anlamış olabilir. Bazen bizim üslubumuz mesajı bozmuş olabilir. Bazen doğru bilgiyi yanlış aktarmış olabiliriz.
İnsan elinden geldiği kadar:
Doğru bilgi.
iyi üslup.
sabır.
örneklik.
göstermelidir.
Ama bunun da bir sınırı vardır.
Karşı taraf açıkça:
“Bu konuyu konuşmak istemiyorum.”
diyorsa sürekli baskı yapmak tebliğ değil rahatsızlık hâline gelebilir.
Davetin ahlakı, insanın sınırına saygıyı da içerir.

Hidayet İçin Dua Etmek İnsanın İradesini İhlal Eder mi
Hayır.Bir insan:
“Allah’ım ona doğruyu görmeyi nasip et.”
diye dua edebilir.
Bu, karşı tarafın iradesini zorla ele geçirmek anlamına gelmez. Dua Allah’tan iyilik istemektir.
Ancak:
“Ben dua ettim, artık kesin şöyle olacak.”
denemez.
Dua bir sipariş sistemi değildir.
Allah’ın hikmeti ve insanın tercihleri vardır.
Duanın kabulü de her zaman bizim istediğimiz biçimde olmak zorunda değildir.
Dua umut verir; kontrol garantisi vermez.

Hidayet Konusunda Başarısızlık Hissi İnsanı Tüketebilir mi
Evet.Özellikle ebeveynler, eşler veya din anlatan kişiler:
“Ben onu kurtarmalıyım.”
duygusuna kapılabilir.
Bu yük çok ağırdır.
Çünkü başka bir insanın:
Kalbini.
kararını.
geleceğini.
kontrol etmeye çalışırsın.
Kontrol edemediğinde suçluluk, öfke ve tükenmişlik başlayabilir.
Nahl 37 burada çok güçlü bir psikolojik sınır da öğretir:
Sen elinden geleni yap; kendini Allah’ın yerine koyma.
İnsanların hidayetiyle ilgilenmek merhamettir.
Kendini onların nihai kurtarıcısı sanmak ise insan kapasitesinin üstüne çıkmaktır.

“Onların Yardımcıları da Yoktur” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda:“Ve mâ lehum min nâsirîn.”
yani:
“Onların yardımcıları yoktur.”
buyurulur.
Buradaki vurgu, ilahî hüküm gerçekleştiğinde Allah’a karşı bağımsız biçimde kişiyi kurtarabilecek mutlak bir güç bulunmadığıdır.
Bu, dünyada insanlardan yardım istemenin yanlış olduğu anlamına gelmez.
Doktor yardım eder.
Avukat yardım eder.
Aile yardım eder.
Arkadaş yardım eder.
Bunların hepsi hayatın normal sebepleridir.
Fakat hiçbir yaratılmış:
Allah’a rağmen mutlak kurtarıcı
değildir.
Tevhid sınırı yine burada korunur.

Dinî Otorite Bir İnsana Hidayet Garantisi Verebilir mi
Hayır.Hiçbir şeyh, hoca, cemaat lideri veya din adamı:
“Bana bağlanırsan hidayetin ve cennetin garanti.”
diyemez.
Bir din âlimi:
Öğretebilir.
rehberlik edebilir.
dua edebilir.
Ama hidayetin sahibi değildir.
Bu ayrım dinî sömürüye karşı son derece önemlidir.
Bir insanın manevî rehberinden faydalanması mümkündür. Problem, rehberin kendisini Allah ile kul arasındaki zorunlu ve yanılmaz aracı hâline getirmesidir.
Nahl 37 tam tersine, Peygamber’in bile sonucu kontrol edemediğini hatırlatır.

Nahl Suresi 36 ve 37. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Nahl 36’da her ümmete peygamber gönderildiği ve temel mesajın:“Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının.”
olduğu bildirilmişti.
Nahl 37 ise bu açık çağrıya rağmen herkesin aynı cevabı vermediğini gösterir. Peygamber insanların hidayetini çok istese bile onları zorla değiştiremez.
Böylece iki ayet birlikte:
Tebliğ vardır.
İnsan tercihi vardır.
Hidayetin nihai hükmü Allah’a aittir.
dengesini kurar.
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 38. ayette, yeniden dirilişi kesin biçimde reddedenlerin tavrı ele alınacak ve şöyle buyurulacaktır: “Onlar, ‘Allah ölen kimseyi diriltmez’ diye bütün güçleriyle Allah adına yemin ettiler. Hayır! Bu, Allah’ın gerçekleştirmeyi üzerine aldığı gerçek bir vaattir; fakat insanların çoğu bilmez.” Bu ayeti ele alırken özellikle ölümden sonra diriliş, Allah adına kesin yemin etmenin sorumluluğu, ‘Allah asla yapmaz’ diye bilgi sahibi olunmayan konuda konuşmamak, dirilişi modern tıbbi canlandırmayla karıştırmamak, ahireti laboratuvar deneyi gibi zorlamamak ve Kur’an’ın diriliş vaadini gizli tarih veya kıyamet takvimi hesaplarına dönüştürmemek üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Nahl Suresi 37. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Nahl Suresi 37. ayet sevginin ve sorumluluğun en zor sınırlarından birini öğretir:Bir insanın iyiliğini çok istemek, onun hayatını kontrol edebileceğimiz anlamına gelmez.
Bu, özellikle aile ilişkilerinde çok önemlidir.
Bir anne çocuğunu çok seviyor.
Onun namaz kılmasını istiyor.
Dinî hayatının güçlü olmasını istiyor.
Bu istek güzel olabilir.
Ama çocuk büyüdüğünde soru soruyor.
Anne korkuyor.
“Ya dinden uzaklaşırsa?”
Sonra baskı artıyor.
Sorularına kızıyor.
Telefonunu kontrol ediyor.
Arkadaşlarına müdahale ediyor.
Bütün bunları:
“Onun iyiliği için.”
yapıyor.
İyi niyet olabilir.
Ama iyi niyet, sınırsız kontrol hakkı vermez.
Çünkü insanın imanını korumanın yolu bazen soru sormasına izin vermektir.
Bir genç:
“Ben bunu anlamıyorum.”
dediğinde:
“Sus, sorgulama.”
demek yerine:
“Neresini anlamadın?”
diye sormak daha sağlıklı olabilir.
Bilmediğimiz bir soruysa:
“Bunu ben de araştırayım.”
demek gerekir.
Çünkü dinî otoritenin:
“Her şeyi biliyorum.”
görüntüsü kırıldığında çocuk bazen dine değil, yanlış temsil biçimine güvenini kaybetmiş olur.
“Bilmiyorum.”
demek iman zayıflığı değildir.
Dürüstlüktür.
Nahl 37’nin Peygamber’e bile:
“Sen çok istesen de...”
demesi bu açıdan çok güçlüdür.
Hz. Peygamber’in sevgisi ve tebliği insanların iradesini ortadan kaldırmıyorsa, hiçbir ebeveyn, eş veya hoca:
“Ben senin adına neye inanacağına karar veririm.”
diyemez.
İman:
İnsanın kendi kalbiyle Allah arasındaki en derin alanlardan biridir.
Bu alanı baskıyla yönetmeye çalışmak çoğu zaman ters sonuç verebilir.
Nahl 37’nin başka önemli mesajı sevginin kontrol olmadığını öğretmesidir.
Birini seviyorsun.
Onun iyi olmasını istiyorsun.
Bu güzel.
Ama:
“Seni seviyorum, o hâlde benim istediğim gibi yaşamak zorundasın.”
dediğinde sevgi kontrol aracına dönüşebilir.
Bu yalnız din konusunda değil, bütün ilişkilerde geçerlidir.
Eş:
“Seni sevdiğim için kimle konuşacağını ben belirlerim.”
diyor.
Ebeveyn:
“Senin iyiliğin için hayatındaki her kararı ben veririm.”
diyor.
Arkadaş:
“Ben seni düşünüyorum, o yüzden dediğimi yap.”
diyor.
Sevgi gerçekten vardır.
Ama yöntem sağlıksız olabilir.
Nahl 37’nin sınırı şudur:
İyiliğini iste; iradesini sahiplenme.
Bu çok olgun bir sevgi anlayışıdır.
Ayetin başka önemli mesajı sonuç odaklı tükenmişlikten korunmaktır.
İnsan birine yıllarca yardım ediyor.
Ama kişi değişmiyor.
Örneğin bir bağımlılığı olan yakını var.
Ailesi:
Konuşuyor.
tedavi öneriyor.
destek oluyor.
Ama kişi yardım kabul etmiyor.
Bir noktada aile kendisini suçlayabilir:
“Biz nerede hata yaptık?”
Elbette kendi davranışlarını değerlendirmek gerekir. Ama her sonucu aile kontrol edemez.
Bir yetişkinin bağımlılığı, kararları ve tedaviye yanaşıp yanaşmaması onun da sorumluluğudur.
Aile destek olabilir.
Ama:
Onun yerine iyileşemez.
Bu, Nahl 37’nin din dışındaki insan ilişkilerine de uygulanabilecek çok güçlü bir ilkedir:
Destek olabilirsin; başka insanın iradesini yaşayamazsın.
Ayetin başka büyük mesajı başarının sayı ile ölçülmemesidir.
Bugün insanlar:
Takipçi.
beğeni.
üyelik.
izlenme.
sayısıyla başarı ölçüyor.
Dinî alanda da:
“Kaç kişiyi hidayete getirdim?”
gibi bir zihniyet oluşabilir.
Fakat insan kimseyi kendi başına hidayete getirmez.
Sen doğru bilgi sunarsın.
Bir kişi kabul eder.
Diğeri etmez.
Bir milyon kişi seni dinledi diye söylediklerin otomatik doğru olmaz.
Kimse dinlemedi diye de otomatik yanlış olmaz.
Hakikat popülerlik yarışması değildir.
Bu, din anlatıcıları için çok önemli bir tevazu ilkesidir.
Bir vaizin milyon takipçisi olabilir.
Bu onu yanılmaz yapmaz.
Bir köy imamının yüz kişilik cemaati olabilir.
Bu onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Ölçü:
Doğruluk ve samimiyettir.
Nahl 37’nin başka önemli mesajı tebliğ ile tartışma bağımlılığını ayırmaktır.
Bir insan dine karşı farklı düşünüyor.
Sen anlatıyorsun.
O cevap veriyor.
Saatlerce konuşuyorsunuz.
Bir noktadan sonra tartışma artık hakikat arayışından çıkıp:
“Kim kazanacak?”
mücadelesine dönüşebilir.
Bu durumda durabilmek gerekir.
Her tartışmayı kazanmak zorunda değilsin.
Her yorumun altına cevap vermek zorunda değilsin.
İnternette biri:
“Din saçmalık.”
yazdı.
Sen cevap verdin.
O hakaret etti.
Bir noktadan sonra:
“Burada faydalı konuşma kalmadı.”
deyip ayrılmak mümkündür.
Bu korkaklık değildir.
Enerjiyi doğru yere kullanmaktır.
Peygamber’in görevi tebliğ ise, tartışmanın sonsuza kadar sürmesi zorunlu değildir.
Nahl 37’nin başka güçlü mesajı hidayetin insanın üstünlüğü olmadığıdır.
Bir insan inanıyor.
Başka biri inanmıyor.
İnanan kişi:
“Demek ben daha zekiyim.”
diyemez.
Belki başka konularda öteki kişi ondan çok daha bilgilidir.
İman, insanın IQ belgesi değildir.
Aynı şekilde:
“Ben seçkinim, diğerleri değersiz.”
duygusuna dönüşmemelidir.
Kur’an hidayeti Allah’a bağladığı için müminin doğal tepkisi:
Kibir değil şükür
olmalıdır.
İnsan:
“Allah’ım bana verdiğin hidayeti koru.”
der.
Çünkü kendi geleceğinin bile garantisini kendisi veremez.
Bugün iman eden kişi yarın yanlış yapabilir.
Bugün uzak görünen insan yarın çok farklı biri olabilir.
Bu nedenle insanları donmuş kimliklere hapsetmemek gerekir.
Hidayet hikâyeleri bitmemiş insanların hayatında sürer.
Nahl 37’nin başka bir mesajı dinî baskının aile ilişkilerini bozabileceğidir.
Bir baba yetişkin oğluna:
“Namaz kılmıyorsan benim evladım değilsin.”
diyor.
Bir anne kızına:
“Benim gibi düşünmüyorsan seni sevmiyorum.”
diyor.
Bunlar insanı dine yaklaştırmak yerine dinle sevgi arasına travmatik bir ilişki koyabilir.
Elbette ebeveyn dinî değerlerine önem verebilir ve çocuğunun da bunlara uymasını isteyebilir.
Ama sevginin tamamen şartlı hâle gelmesi:
“Benim istediğim gibi inanırsan değerlisin.”
mesajı verebilir.
Bu da insan onurunu yaralayabilir.
Daha sağlıklı yaklaşım:
“Seni seviyorum; bu konuda seninle aynı düşünmüyorum ve sana nedenini anlatmak istiyorum.”
diyebilmektir.
Sevgi ve fikir ayrılığı aynı anda var olabilir.
Bu çok önemlidir.
Nahl 37’nin başka önemli mesajı dinî çoğulculuk veya bütün inançların aynı derecede doğru olduğu iddiası değildir. Ayet, hakikat iddiasını bırakmıyor. Hidayetten ve sapmadan açıkça söz ediyor.
Fakat hakikat iddiasıyla insan iradesine saygı aynı anda bulunabilir.
Bir Müslüman:
“İslam’ın doğru olduğuna inanıyorum.”
diyebilir.
Aynı anda:
“Seni zorlamayacağım.”
da diyebilir.
Bu iki cümle çelişmez.
Hoşgörü:
“Hiçbir şey doğru veya yanlış değildir.”
demek değildir.
Hoşgörü:
“Doğru olduğunu düşündüğümü sana zorla kabul ettirmeyeceğim.”
diyebilmektir.
Bu fark modern din tartışmalarında son derece önemlidir.
Nahl 37’nin başka önemli boyutu hidayeti yalnız teorik inanç olarak görmemektir.
İnsan Müslüman olabilir ama belirli bir konuda doğruya yönelmeye ihtiyaç duyabilir.
Örneğin:
Kibirli.
Öfkeli.
Haksız.
olabilir.
Hidayet, insanın bütün hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu bir yöneliştir.
Bu yüzden mümin her gün:
“Bizi doğru yola ilet.”
diye dua eder.
Eğer hidayet bir kez alınmış ve sonsuza kadar tamamlanmış bir belge olsaydı bu duanın anlamı azalırdı.
Demek ki insan:
İmanda.
ahlakta.
kararlarda.
sürekli doğru yön arar.
Hidayet yalnız başlangıç değil, devam eden yolculuktur.
Nahl 37’nin başka önemli mesajı başkalarının hidayetini isterken kendi hidayetimizi unutmamaktır.
İnsan bazen bütün enerjisini başkasına verir:
“Şu kişi yanlış.”
“Bu kişi dinden uzak.”
“Onu düzeltmeliyim.”
Ama kendisine bakmaz.
Kendi:
Kibrini.
gıybetini.
adaletsizliğini.
öfkesini.
görmez.
Bu da büyük paradokstur.
Belki başkasını düzeltmeye çalışırken kendi nefsindeki daha yakın problemi kaçırıyoruz.
Bu yüzden dinî nasihat önce insanın kendisinde karşılık bulmalıdır.
Başkalarının hidayeti için üzülürken kendi kalbinin yönünü kaybetme.
Ayetin başka önemli mesajı hidayetin ticari veya kurumsal mülkiyet olmamasıdır.
Bir cemaat:
“Bizim dışımızda hidayet yok.”
diyebilir.
Bir grup:
“Bize katılmayan herkes sapmıştır.”
diyebilir.
Bu tür iddialar çok ağırdır.
İnsanlar bir topluluktan fayda görebilir, ders alabilir ve kardeşlik yaşayabilir. Fakat hiçbir grup Allah’ın hidayetini özel mülküne dönüştüremez.
Hidayet:
Bir marka.
üyelik kartı.
kurum lisansı.
değildir.
Allah’ın hükmündedir.
Bu yüzden dinî gruplar kendilerini Allah’ın rahmetinin tek kapısı gibi sunmamalıdır.
Nahl 37’nin başka önemli mesajı yardım ile kurtarıcılık arasındaki farktır.
İnsan bir dostunu kötü durumda görüyor.
Yardım ediyor.
Bu güzel.
Ama bir süre sonra:
“Onsuz yapamaz, onu ben kurtaracağım.”
duygusuna kapılıyor.
Bu bazen sağlıksız bağımlılık ilişkisine dönüşebilir.
Sen birini destekleyebilirsin.
Doktora götürebilirsin.
Maddi yardım sağlayabilirsin.
Dua edebilirsin.
Fakat sonunda o kişinin de karar vermesi gerekir.
Kurtarıcı rolü insanı hem tüketebilir hem karşı tarafın sorumluluğunu zayıflatabilir.
Nahl 37’nin görev-sonuç sınırı bu açıdan da çok değerlidir.
Ayetin sonunda:
“Onların yardımcıları yoktur.”
denirken tevhidin başka bir yönü de ortaya çıkar.
Dünyada insanlar birbirine yardım eder.
Bu önemlidir.
Ama hiçbir insan:
Ölümü.
ahireti.
Allah’ın hükmünü.
mutlak olarak kontrol edemez.
Bu, insana hem tevazu hem rahatlama verir.
Çünkü sen dünyayı tek başına kurtarmak zorunda değilsin.
Sorumluluğun kadarını yaparsın; ilahlık yükünü taşımazsın.
Bu cümle özellikle çok sorumluluk alan insanlar için önemlidir.
Anne.
baba.
öğretmen.
doktor.
yönetici.
din anlatıcısı.
her biri bazen:
“Herkesi ben kurtarmalıyım.”
duygusuna düşebilir.
Hayır.
İyi işini yap.
Dürüst ol.
Elinden geleni yap.
Ama insan hayatının tüm sonucunu sahiplenme.
Bu hem dinî hem psikolojik olarak daha sağlıklı bir sınırdır.
Nahl 37’nin başka güçlü mesajı Peygamber’in merhametidir.
Ayet:
“Sen onların hidayetini çok istesen de...”
diyor.
Demek ki Peygamber insanların azaba uğramasından memnun olan biri değildir.
Tam tersine onların kurtuluşunu ister.
Bu, bugün din anlatan insanlar için büyük örnektir.
Bir insan:
“İnanmıyor mu? Cehenneme gitsin.”
gibi soğuk bir tavır içindeyse peygamberî merhametten uzaklaşmış olabilir.
Doğru tavır:
Hakikati anlatmak.
Ama insanın mahvolmasını istememektir.
Bir yanlış yapan kişi için:
“İnşallah düzelir.”
demek, onun yanlışını onaylamak değildir.
Tam tersine merhamettir.
Hakikati savunmak ile insanın iyiliğini istemek birbirine zıt değildir.
Nahl 37’nin başka önemli mesajı insan ilişkilerinde sonucu zorlamamaktır.
Bazen özür diliyorsun.
Karşı taraf kabul etmiyor.
Sen:
“Ama ben özür diledim, beni affetmek zorundasın.”
diyorsun.
Hayır.
Senin sorumluluğun:
Samimi özür.
Telafi.
davranış değişikliği.
olabilir.
Karşı tarafın güvenini ne zaman geri vereceği onun alanıdır.
Aynı görev-sonuç ayrımı burada da vardır.
Sen doğru şeyi yaparsın.
Ama karşı tarafın kalbini kontrol edemezsin.
Bu, Nahl 37’nin hayatın çok farklı alanlarına ışık tutan önemli bir ilkesidir:
Sorumluluğunu yerine getir; sonucu zorla sahiplenme.
Nahl Suresi 37. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **“Sen onların hidayetine ne kadar düşkün olsan da Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez” ifadesini, Allah’ın masum insanları keyfî biçimde saptırdığı veya yaşayan bir insanın artık asla değişemeyeceği şeklinde anlama. Ayet, Peygamber’in bile başka insanların kalplerini zorla değiştiremeyeceğini öğretir. Büyük mesaj şudur: Doğruyu anlat, güzel örnek ol, sevdiğinin iyiliğini iste ve dua et; fakat onun iradesini sahiplenme. Hidayeti baskıyla üretmeye çalışma, sonucu kontrol edemediğin için kendini tüketme ve Allah’ın hidayetini hiçbir insanın, kurumun veya dinî otoritenin özel mülkü hâline getirme. Senin görevin gayret; nihai hüküm Allah’ındır.”
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 38. ayette, ölümden sonra dirilişi reddedenlerin güçlü yeminleri ele alınacak ve şöyle buyurulacaktır: “Onlar, ‘Allah ölen kimseyi diriltmez’ diye bütün güçleriyle Allah adına yemin ettiler. Hayır! Bu, Allah’ın gerçekleştirmeyi üzerine aldığı gerçek bir vaattir; fakat insanların çoğu bilmez.” Bu ayeti ele alırken özellikle ölümden sonra dirilişin anlamı, Allah adına kesin konuşmanın sorumluluğu, ‘Allah bunu yapmaz’ şeklinde bilgisiz hüküm vermemek, yeniden dirilişi tıbbi canlandırma veya biyolojik geri dönüşle karıştırmamak, ahireti bilim laboratuvarında test edilecek sıradan fiziksel olay gibi sunmamak, Allah’ın vaadi ile insan tahminini ayırmak ve kıyamet tarihini hesaplama girişimlerinden kaçınmak üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Nahl Suresi 37. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Sevdiğimiz insanların iyiliğini isterken onların hayatını kontrol etmeye mi çalışıyoruz? Çocuğumuzun, eşimizin veya arkadaşımızın inancını kendi başarımızın ölçüsü mü yapıyoruz? Birine doğruyu anlattıktan sonra kabul etmediğinde öfkeleniyor muyuz? Dinî baskıyı hidayet sanıyor muyuz? İnsanları değiştiremediğimiz için kendimizi başarısız mı görüyoruz? Bir cemaatin, hocanın veya kişinin hidayeti garanti edebileceğine mi inanıyoruz? Başkalarının kalbiyle o kadar meşgul oluyoruz ki kendi ahlakımızı mı unutuyoruz? Ve en önemlisi, Peygamber bile insanları zorla hidayete erdiremiyorsa, sevmenin en olgun biçimi bazen doğruyu anlatıp karşımızdakinin iradesine saygı göstermek değil midir?
“Nahl 37, ‘Sen onların hidayete ermelerine ne kadar düşkün olsan da Allah saptırdığı kimseyi hidayete erdirmez; onların yardımcıları da yoktur’ buyurarak merhamet ile kontrol arasındaki sınırı öğretir. Allah’ın saptırması keyfî bir kadercilik değil, insanın ısrarlı yönelişi ve ilahî adalet bağlamında anlaşılmalıdır; yaşayan hiç kimsenin hidayet kapısını bizim kapatma yetkimiz yoktur. Ayetin büyük dersi şudur: Sevdiğinin iyiliğini iste, ona doğruyu anlat, dua et ve güzel örnek ol; fakat kalbini zorla yönetmeye çalışma. İnsanlara rehberlik edebilirsin ama onların yerine inanamazsın. Gerçek tebliğ, kontrol etmek değil; hakikati sevgiyle göstermek ve sonucu Allah’a bırakabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu