Nahl Suresi 3. Ayette “Gökleri ve Yeri Hak ile Yarattı; O, Onların Ortak Koştuklarından Yücedir” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Nahl Suresi 2. ayette Allah’ın melekleri vahiy ile kullarından dilediğine gönderdiği ve vahyin temel mesajının ‘Benden başka ilah yoktur; öyleyse bana karşı takvâ sahibi olun’ olduğu bildirilmişti. 3. ayet ise tevhid mesajını doğrudan yaratılışa bağlar: ‘Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştuklarından yücedir.’ Buradaki ‘hak ile yaratmak’, evrenin boş, anlamsız ve başıboş olmadığına işaret eder. Ancak bu ifade Kur’an’dan zorla modern fizik teorileri çıkarmak veya her bilimsel keşfi önceden verilmiş gizli bir kod gibi sunmak anlamına gelmez. Bilim yaratılışın nasıl işlediğini araştırabilir; vahiy ise varlığın nihai kaynağı, anlamı ve insanın sorumluluğu konusunda yön verir.”
Ersan Karavelioğlu
Nahl Suresi 3. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası şöyledir:خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ ۚ تَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Okunuşu:
“Halaka’s-semâvâti ve’l-arda bi’l-hakk. Teâlâ ammâ yuşrikûn.”
Genel anlamı:
“Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, onların ortak koştuklarından yücedir.”
şeklindedir.
Ayet iki büyük hakikati yan yana getirir:
Yaratılış Allah’a aittir.
Ve:
Allah’ın ilahlığında ortağı yoktur.
Bu nedenle yaratılış anlatısı burada yalnız kozmoloji değil, doğrudan tevhid delili olarak kullanılır.
“Gökleri ve Yeri Yarattı” İfadesi Ne Anlama Gelir
Kur’an’da “gökler ve yer” ifadesi çoğu zaman yaratılmış düzenin büyük bütününü anlatan kapsamlı bir ifadedir.Gökyüzü.
Yeryüzü.
İnsan.
Canlılar.
Gezegenler.
Yıldızlar.
Görülen ve görülmeyen yaratılmış düzen.
Bunların tamamı Allah’ın yaratmasına bağlıdır.
Bu ifade modern astronominin kullandığı teknik bir evren tanımı değildir.
Kur’an burada:
Galaksi sınıfları.
Karanlık madde.
Kozmik arka plan ışıması.
gibi bilimsel ayrıntıları öğretmeye çalışmaz.
Asıl mesaj:
Varlığın nihai kaynağı Allah’tır.
“Bi’l-Hakk” Yani “Hak ile” Ne Anlama Gelir
“Hak” kelimesi:Gerçeklik.
Doğruluk.
Yerindelik.
Hikmet.
Amaç.
Adalet.
anlam alanlarına sahiptir.
Bu ayette:
“Allah gökleri ve yeri boşuna, anlamsız veya oyun olsun diye yaratmadı.”
anlamı güçlü biçimde öne çıkar.
Yaratılışın hak ile olması, varlığın ilahî bilgi ve iradeden bağımsız başıboş bir anlamsızlık olmadığını bildirir.
Ancak burada önemli bir sınır vardır:
Evrenin genel olarak hikmetli yaratılması, bizim her tekil olayın özel hikmetini bildiğimiz anlamına gelmez.
Her Olayın Nedenini Biliyor muyuz
Hayır.İnsan:
“Bu neden başıma geldi?”
diye sorabilir.
Bazen cevabı bulabilir.
Bazen bulamaz.
Bir hastalık biyolojik sebeplerle açıklanabilir.
Bir deprem jeolojik süreçlerle.
Bir ekonomik kriz insan kararları ve sistemlerle.
Ama:
“Allah bu olayı özellikle şu sebeple yaptı.”
demek için elimizde açık vahiy veya sağlam delil yoksa kesin konuşmamalıyız.
Yaratılışın anlamlı olduğuna inanmak ile her olayın gizli özel sebebini bildiğimizi iddia etmek aynı şey değildir.
“Hak ile Yaratılış” Evrenin Amaçlı Olduğunu mu Gösterir
Evet.Kur’an perspektifinde insan:
Tesadüfen ortaya çıkmış.
Hiçbir ahlaki sorumluluğu olmayan.
Öldüğünde bütün anlamı tamamen biten.
bir varlık olarak sunulmaz.
İnsan:
Sorumluluk taşır.
Seçim yapar.
İyilik ve kötülük arasında karar verir.
Ve nihai olarak Allah’a döner.
Bu nedenle yaratılışın hak ile olması, insan hayatının da ahlaki anlam taşıdığına işaret eder.
Evrenin Amaçlı Olması Bilimle Çelişir mi
Hayır.Bilim çoğunlukla:
“Nasıl?”
sorusunu araştırır.
Bir yıldız nasıl oluşuyor?
DNA nasıl çalışıyor?
Yağmur nasıl meydana geliyor?
Deprem nasıl gerçekleşiyor?
Vahiy ise bunun yanında:
“Bütün varlığın nihai kaynağı nedir?”
“İnsan neden ahlaki sorumluluk taşıyor?”
gibi daha temel sorulara yön verir.
Bilimsel mekanizmayı bilmek:
“Allah yaratmadı.”
sonucunu zorunlu kılmaz.
Mümin için bilimsel sebep, Allah’ın yaratmasıyla çatışmak zorunda değildir.
Big Bang Bu Ayette Açıkça Yazıyor mu
Hayır.Kur’an ayetlerini modern bilim teorileriyle ilişkilendiren yorumlar yapılabilir.
Ama Nahl 3 özelinde:
“Bu ayet kesin olarak Big Bang’i anlatıyor.”
demek için ayetin lafzında yeterli teknik ayrıntı yoktur.
Ayet:
“Gökleri ve yeri hak ile yarattı.”
der.
Bu, yaratılışın Allah’a ait olduğunu ve anlamlı olduğunu bildirir.
Modern kozmolojinin ayrıntılarını ise bilim araştırır.
Kur’an’ı bilim kitabına çevirmemek, onun değerini azaltmaz.
Bilimsel Bir Teori Değişirse Kur’an’ın Anlamı Değişir mi
Hayır.Bu nedenle ayetleri geçici bilimsel teorilere aşırı bağlamak risklidir.
Bir bilim teorisi bugün güçlü olabilir.
Yarın yeni verilerle gelişebilir.
Değişebilir.
Daha ayrıntılı hâle gelebilir.
Eğer ayetin anlamını tamamen belirli bir teoriye bağlarsan teori değiştiğinde sanki ayet de sorunluymuş gibi yanlış bir görüntü oluşabilir.
Kur’an’ın mesajı daha temel düzeydedir:
Varlık Allah’ın yaratmasıdır ve yaratılış hak ile gerçekleşmiştir.
Bu mesaj bilimsel model değişse bile aynı kalır.
“Gökler” Kelimesi Yedi Kat Atmosfer mi Demektir
Bu ayet özelinde böyle teknik bir eşitleme yapılmaz.Kur’an’da “semâvât”, yani gökler ifadesi farklı bağlamlarda geçer.
Bunu doğrudan:
Atmosfer tabakaları.
Gezegen katmanları.
Galaksi seviyeleri.
gibi modern sınıflandırmalarla bire bir eşitlemek için dikkatli olmak gerekir.
Bilimsel veriler değerlidir.
Ama:
“Kur’an’da bu kelime geçti, kesin şu modern fizik sınıflandırmasıdır.”
demek çoğu zaman ayetin söylediğinden fazlasını iddia etmek olur.
Allah’ın Yaratması Doğal Sebepleri Geçersiz mi Kılar
Hayır.Allah’ın yaratmasıyla doğal süreçleri birbirine rakip görmek zorunda değiliz.
Örneğin:
Yağmur bulutlar ve atmosferik süreçlerle oluşur.
Bir bebek biyolojik süreçlerle gelişir.
Bitki fotosentez yapar.
Bütün bunların bilimsel mekanizmaları vardır.
Mümin için bu mekanizmaların varlığı:
Allah’ın yaratmadığı
anlamına gelmez.
Aksine bunlar yaratılış düzeninin işleyiş biçimleri olarak görülebilir.
Sebebi açıklamak, Yaratanı reddetmek zorunda değildir.

Allah Yaratırken Yorulur mu
Hayır.İnsan üretirken:
Enerji harcar.
Yorulur.
Malzemeye ihtiyaç duyar.
Araç kullanır.
Allah’ın yaratması insan üretimi gibi değildir.
Allah:
Acizlikten.
Yorgunluktan.
Zorlanmadan.
münezzehtir.
Bu nedenle:
“Allah evreni yaratırken ne kadar enerji harcadı?”
gibi sorular, Allah’ı yaratılmış fiziksel varlık gibi düşünme riskini taşır.
İlahî kudret yaratılmış kudretle aynı kategori değildir.

Allah Evreni Yarattıktan Sonra Tamamen Bıraktı mı
İslam’ın genel Allah anlayışında hayır.Allah yalnız:
“Başlangıçta düğmeye bastı, sonra hiçbir ilişkisi kalmadı.”
şeklinde düşünülmez.
Varlık:
Allah’ın bilgisi.
Kudreti.
İradesi.
altındadır.
Bu, doğal sebeplerin yok sayılması anlamına gelmez.
Allah’ın yaratması ile yaratılmış düzende sebep-sonuç ilişkilerinin bulunması birlikte düşünülebilir.
Allah’ın rubûbiyyeti sürekli; doğanın işleyişi düzenlidir.

“Teâlâ” Ne Anlama Gelir
Ayetin ikinci kısmında:“Teâlâ ammâ yuşrikûn.”
buyurulur.
Yani:
“O, onların ortak koştuklarından yücedir.”
Buradaki “teâlâ”, Allah’ın:
Yüceliğini.
Aşkınlığını.
Yaratılmışların eksikliklerinden uzaklığını.
ifade eder.
Bu yücelik:
“Allah fiziksel olarak gökyüzünde çok yüksek bir noktada duran bir cisimdir.”
anlamına indirgenmez.
Allah mekânın da yaratıcısıdır.
İlahî yücelik fiziksel mesafe değildir.

Allah’ın “Yüce” Olması Ne Demektir
Allah’ın yüceliği:Kudretinin sınırsızlığı.
Bilgisinin eksiksizliği.
İlahlığının eşsizliği.
Eksikliklerden uzak oluşu.
ile ilgilidir.
İnsan:
Yükseğe çıkar.
Aşağı iner.
Bir yerde bulunur.
Allah ise yaratılmış cisimler gibi mekâna bağlı düşünülmez.
Bu nedenle Kur’an’daki yücelik ifadelerini insan bedenine veya fiziksel konuma benzetmemek gerekir.
Allah yaratılmışlara benzemez.

Yaratılıştan Neden Hemen Şirk Eleştirisine Geçiliyor
Çünkü Kur’an yaratılışı tevhid için delil olarak sunar.Mantık şuna yakındır:
Gökleri ve yeri yaratan Allah ise,
mutlak ilahlık neden yaratılmış varlıklara verilsin?
Bir put.
Bir insan.
Bir yıldız.
Bir melek.
Bunların tamamı yaratılmışsa:
Yaratılan, Yaratan ile aynı ilahlık makamına çıkarılamaz.
Bu nedenle:
“Gökleri ve yeri yarattı.”
cümlesinden hemen:
“Ortak koştuklarından yücedir.”
sonucuna geçilir.

Yaratılmış Bir Şeye Saygı Duymak Şirk midir
Hayır.Bir insana saygı gösterebilirsin.
Bir peygamberi sevebilirsin.
Bir anne-babayı yüceltebilirsin.
Bir âlime değer verebilirsin.
Doğaya hayran olabilirsin.
Bunlar kendi başına şirk değildir.
Sorun:
Yaratılmış bir varlığa Allah’a ait mutlak ilahlık niteliklerini vermektir.
Bu nedenle:
Hayranlık başka, ibadet başka.
Saygı başka, ilahlaştırma başka.
Kavramları birbirine karıştırmamak gerekir.

Doğaya Hayran Olmak İnsanı Allah’a Götürebilir mi
Bir mümin için evet.Gökyüzüne bakar.
Denize.
Dağa.
Bir hücreye.
Bir çiçeğe.
Ve yaratılış üzerinde düşünür.
Ama doğaya hayranlık tek başına herkes için aynı felsefi sonuca zorunlu olarak götürmez.
İnsanlar aynı doğaya bakıp farklı dünya görüşlerine ulaşabilir.
Bu nedenle:
“Bu manzarayı gördün, artık mecburen benimle aynı sonuca varmalısın.”
demek doğru değildir.
Kur’an düşünmeye çağırır.
Ama düşünmeyi zorla iman ettirme aracına dönüştürmez.

Nahl Suresi 2 ve 3. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Nahl 2:“Benden başka ilah yoktur; öyleyse bana karşı takvâ sahibi olun.”
demişti.
Nahl 3:
“Gökleri ve yeri hak ile yarattı; ortak koştuklarından yücedir.”
der.
Önce:
Tevhid ilan edilir.
Sonra:
Yaratılış üzerinden bu tevhid düşündürülür.
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 4. ayette, insanın kendi yaratılışına geçilecek ve “İnsanı bir nutfeden yarattı; sonra bir de bakarsın ki o, apaçık bir tartışmacı olmuştur” buyurulacaktır. Bu ayeti ele alırken özellikle “nutfe” kelimesinin anlamı, insanın mütevazı biyolojik başlangıcı, embriyolojiye zorla modern teknik ayrıntılar yüklememek, insanın kendi kökenini unutup kibirlenmesi, “hasîmün mubîn” ifadesinin açık tartışmacı anlamı, soru sormak ile kibirli biçimde hakikate karşı mücadele etmek arasındaki fark ve insanın zekâsının hem nimet hem sorumluluk olması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Nahl Suresi 3. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Nahl Suresi 3. ayet son derece kısa ama bütün varlık anlayışını kapsayan bir cümleyle başlar:“Gökleri ve yeri hak ile yarattı.”
Bu cümlenin ilk mesajı:
Evren başıboş değildir.
Kur’an’ın bakışında varlığın bir yaratıcısı vardır.
Bu yaratıcı:
Allah’tır.
Ve yaratılış:
“Bi’l-hakk”, yani hak ile gerçekleşmiştir.
Bu ifade insanın hayatına çok büyük bir anlam yükler.
Çünkü eğer yaratılış hak ile ise:
İnsan davranışları da tamamen anlamsız değildir.
Adalet önemlidir.
Yalan önemlidir.
İyilik önemlidir.
Zulüm önemlidir.
İnsan:
“Nasıl olsa her şey rastgele ve sonuçsuz.”
diyerek ahlaki sorumluluktan kaçamaz.
Kur’an açısından hayatın bir hesap ve anlam boyutu vardır.
Ama burada dikkatli olunması gereken ilk şey şudur:
Anlamlı yaratılış, her olayın özel anlamını bildiğimiz anlamına gelmez.
Bir insan çocuğunu kaybetti.
Biz:
“Allah bunu kesin şu sebeple yaptı.”
diyemeyiz.
Belki bilmiyoruz.
Bir insan hastalandı.
“Bu senin günahın yüzünden.”
demek için elimizde delil yoktur.
Bir deprem oldu.
“Bu şehir cezalandırıldı.”
diyemeyiz.
Kur’an bazı geçmiş toplumların özel cezalarını vahiy yoluyla açıklar.
Ama bugün bizim:
Vahiy olmadan aynı kesin hükmü üretme yetkimiz yoktur.
Bu ayrım çok önemlidir.
Çünkü insanlar bazen:
“Her şeyin hikmeti var.”
cümlesini:
“Ben bu hikmeti kesin biliyorum.”
cümlesine dönüştürüyor.
İkisi aynı değildir.
İnsan bazen yalnız:
“Ben nedenini bilmiyorum ama Allah’ın bilgisinin eksik olmadığına inanıyorum.”
diyebilir.
Bu, sahte cevap üretmekten daha dürüst olabilir.
Nahl 3’ün başka büyük mesajı bilim ve din arasındaki ilişki açısından çok değerlidir.
Ayet:
“Gökleri ve yeri Allah yarattı.”
diyor.
Bilim ise:
Evren nasıl genişliyor?
Yıldız nasıl oluşuyor?
Gezegen nasıl meydana geliyor?
diye araştırıyor.
Bunlar zorunlu olarak birbirine düşman sorular değildir.
Bir mümin:
“Allah yarattı.”
derken bilim insanı:
“Bu süreç şu fizik yasalarıyla işliyor.”
diyebilir.
İki cümle farklı açıklama seviyelerinde bulunabilir.
Örneğin:
“Bu bina mimar tarafından tasarlandı.”
demek ile:
“Bu bina betonarme taşıyıcı sistemle ayakta duruyor.”
demek birbirini reddetmez.
Biri fail ve tasarım düzeyinde.
Diğeri mekanizma düzeyinde.
Elbette Allah’ın yaratmasını insan mimarlığına tam benzetemeyiz; örnek yalnız açıklama düzeylerini ayırmak içindir.
Bu nedenle bilimsel keşifler Allah inancına otomatik tehdit olarak görülmek zorunda değildir.
Aynı şekilde din adına:
“Bilimsel araştırmaya gerek yok; Allah yaptı.”
demek de doğru değildir.
Allah’ın yarattığı düzeni araştırmak insan için değerli olabilir.
Nasıl çalıştığını öğrenmek, Allah’ı inkâr etmek değildir.
Bu denge İslam düşüncesi açısından çok değerlidir.
Ayetin başka bir önemli uyarısı zorla bilimsel mucize üretmemektir.
Kur’an’a saygı duyan insan bazen her yeni keşfi ayetlerde bulmak ister.
Bir bilim haberi çıkar.
Hemen:
“Kur’an bunu 1400 yıl önce açıkladı.”
denir.
Bazen gerçekten düşündürücü benzerlikler olabilir.
Ama her benzerlik kesin mucize değildir.
Bilimsel teori değişebilir.
Kullandığımız tercüme tartışmalı olabilir.
Kelimenin anlamı çok daha geniş olabilir.
Bu yüzden daha sağlıklı yaklaşım:
“Bu ayet şu bilimsel gerçek üzerinde düşündürücü biçimde okunabilir.”
demek olabilir.
Ama:
“Bu ayet kesin olarak modern bilimdeki şu teknik formülü anlatıyor.”
demek için gerçekten çok güçlü delil gerekir.
Kur’an’ın büyüklüğünü sürekli modern bilime onaylatmaya çalışmak da gerekli değildir.
Kur’an rehberlik kitabıdır; fizik ders kitabı değildir.
Bu, onun değerini küçültmez.
Tam tersine amacını doğru anlamaktır.
Nahl 3’ün “hak ile yaratılış” mesajı insanın kendi hayatını da sorgulatır.
Evren hak ile yaratıldıysa:
Ben hayatımı ne üzerine kuruyorum?
Yalan mı?
Hakikat mi?
Bir şirket kuruyorum.
Verileri çarpıtıyor muyum?
Bir ilişki kuruyorum.
Yalan üzerine mi?
Bir itibar kuruyorum.
Gerçekte olmadığım biri gibi mi görünüyorum?
Bu, ayetin doğrudan lafzî tefsiri değildir; fakat güçlü bir ahlaki tefekkürdür.
Hak üzerine kurulmamış yapı bir noktada kırılganlaşabilir.
Bir yalanı korumak için yeni yalan gerekir.
Sonra başka.
Sonunda insan kendisi bile gerçeği takip etmekte zorlanır.
Hak ise bazen zor olabilir.
Ama insanın iç bütünlüğünü korur.
Nahl 3 insanı evrenden kendi hayatına döndürür:
Yaratılış hak ile ise, sen de hakka uygun yaşamaya çalış.
Ayetin ikinci cümlesi:
“O, onların ortak koştuklarından yücedir.”
ise bütün yaratılış mesajını tevhide bağlar.
Bu da önemli bir mantık kurar:
Evreni kim yarattı?
Allah.
O hâlde insan neden yaratılmış bir şeyi Allah ile aynı ilahlık makamına koysun?
Bir yıldız:
Yaratılmış.
Bir insan:
Yaratılmış.
Melek:
Yaratılmış.
Para:
Yaratılmış sistem içindeki araç.
Güç:
Geçici.
O hâlde bunların hiçbiri mutlak ilah değildir.
Tevhid bu nedenle yalnız put kırmak değil, mutlaklık iddialarını kırmaktır.
İnsan bazen bir şeyi fiziksel olarak ilah kabul etmiyor olabilir.
Ama psikolojik olarak ona aşırı güç verebilir.
Bir lider:
“Onsuz ülke yok olur.”
Bir ilişki:
“Onsuz ben yaşayamam.”
Para:
“Param yoksa ben hiçbir şey değilim.”
İnsanların onayı:
“Beni sevmezlerse değersizim.”
Bunların hepsi doğrudan akaid anlamında şirk hükmü vermek için yeterli değildir.
Ama insanın neyi mutlaklaştırdığını sorgulaması açısından önemlidir.
Tevhid:
Hiçbir yaratılmış mutlak değildir.
der.
Bu cümle insana büyük bir psikolojik özgürlük verebilir.
Bir insan seni terk etti.
Canın yanar.
Ama hayatın bitmedi.
İşini kaybettin.
Büyük sorun.
Ama kimliğinin tamamı o iş değildi.
Servet azaldı.
Zor.
Ama insan değerinin tamamı servete bağlı değildi.
Tevhid insana:
Yaratılmış şeyleri değerli gör, fakat tanrılaştırma.
der.
Bu çok dengeli bir ilkedir.
Nahl 3’ün başka önemli bir yönü doğayı ilahlaştırmamak meselesidir.
İnsan doğaya hayran olabilir.
Bu güzel.
Dağ.
Deniz.
Yıldızlar.
Orman.
Fakat Kur’an doğanın kendisini nihai ilah olarak görmez.
Doğa:
Yaratılmıştır.
Bu nedenle Müslüman doğaya saygı duyabilir.
Onu koruyabilir.
Ama ibadetini doğaya değil Yaratana yöneltir.
Bu aynı zamanda çevre ahlakını küçültmez.
Tam tersine Allah’ın yarattığı dünyayı keyfî biçimde tahrip etmek yerine sorumlulukla kullanmak gerektiğini düşündürür.
Fakat:
“Allah insan için yarattı, istediğimiz gibi yok ederiz.”
anlayışı da doğru değildir.
İnsana kullanım imkânı verilmesi, sınırsız sömürü ruhsatı anlamına gelmez.
Güç sorumluluk doğurur.
Nahl Suresi ilerleyen ayetlerde hayvanlar, bitkiler ve tabiat nimetleri üzerinden bu konuyu daha da genişletecektir.
Ayet ayrıca insanın küçüklüğü ile evrenin büyüklüğü arasındaki ilişkiyi düşündürür.
İnsan gece gökyüzüne bakıyor.
Milyarlarca yıldız.
Devasa mesafeler.
Ve sonra kendi hayatındaki küçük bir tartışmaya bütün evren kadar anlam yüklüyor.
Bazen kozmik perspektif insanın egosunu küçültebilir.
Bu:
“Sorunların önemsiz.”
demek değildir.
Senin acın sana göre gerçektir.
Ama bazen:
“Her şey benim etrafımda dönmüyor.”
diyebilmek insanı rahatlatabilir.
Kur’an’ın gökler ve yer üzerinde düşünmeye çağırması bu açıdan insanı merkezcilikten tevazuya götürebilir.
İnsan önemlidir.
Ama evrenin tanrısı değildir.
Bilgisi büyüktür.
Ama sınırlıdır.
Kudreti vardır.
Ama mutlak değildir.
İşte Nahl 3 bunu daha surenin başında hatırlatır.
Ayetin başka önemli mesajı Allah’ın yaratmasını antropomorfik düşünmemektir.
İnsan:
Bir ev yapıyor.
Malzeme getiriyor.
Ellerini kullanıyor.
Yoruluyor.
Sonra Allah’ın yaratmasını da böyle hayal ediyor.
Bu doğru değildir.
Allah’ın yaratması yaratılmışların üretimine benzemez.
Allah’ın:
Bedene.
Ellere.
Fiziksel enerjiye.
Malzemeye.
ihtiyacı yoktur.
Bu nedenle:
“Allah evreni nerede durarak yarattı?”
gibi sorular bile Allah’ı fiziksel varlık kategorisine koyabilir.
Mekân yaratılmıştır.
Allah mekâna muhtaç değildir.
Bu, tevhidin önemli bir boyutudur.
Nahl 3’ün başka bir büyük mesajı anlam ile özgürlük arasında ilişkidir.
Eğer hayat anlamlıysa insanın seçimleri de önemlidir.
Bu:
“Her şey önceden belirlendi, benim hiçbir sorumluluğum yok.”
şeklindeki fatalizmi zayıflatır.
Allah yaratmıştır.
Ama insanın seçim alanı vardır.
Kur’an:
Emreder.
Yasaklar.
Uyarır.
Bunlar insanın sorumluluk taşıdığını gösterir.
Allah’ın yaratması:
İnsanın kukla olması anlamına gelmez.
Aynı şekilde insanın iradesi:
Allah’tan bağımsız bir tanrı olması anlamına da gelmez.
İnsan yaratılmış ama sorumlu bir varlıktır.
Bu dengeyi korumak gerekir.
Nahl 3’ün devamında 4. ayette insanın yaratılışına geçilmesi de çok anlamlıdır.
Önce:
Gökler ve yer.
Sonra:
İnsan.
Yani Kur’an adeta büyük evrenden küçük insana zoom yapar.
Ve şöyle der:
“İnsanı bir nutfeden yarattı; sonra bir de bakarsın ki o apaçık bir tartışmacı olmuş.”
Bu çok çarpıcı bir geçiştir.
Devasa evreni yaratan Allah.
Sonra küçücük bir başlangıçtan insan.
Ve insan büyüyor.
Konuşuyor.
Düşünüyor.
Tartışıyor.
Hatta bazen Yaratıcısıyla bile tartışmaya kalkıyor.
Bu insanın hem şerefini hem kibrini aynı anda düşündürür.
Çünkü insana akıl verilmiş.
Bu büyük nimet.
Ama o akıl:
Hakikati aramak için de kullanılabilir.
Kibri savunmak için de.
Nahl 3 bu yüzden yalnız kozmolojiyle bitmez.
İnsanın kendi yerine hazırlık yapar.
Hicr Suresi’nde:
“Rabbine kulluk et.”
denmişti.
Nahl’da:
“Allah yarattı.”
deniyor.
Bu iki mesaj birbirini tamamlar.
Neden kulluk?
Çünkü O Rab ve Yaratandır.
Ama kulluk korkudan ibaret değildir.
Yaratılan dünyayı anlamak.
Nimetleri görmek.
Şükretmek.
Ahlaklı yaşamak.
Bunlar da kulluğun geniş çerçevesine girer.
Nahl Suresi 3. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **“Gökleri ve yeri hak ile yarattı” ifadesini modern kozmolojinin bütün ayrıntılarını gizlice kodlayan teknik bir cümleye dönüştürme. Bilimsel sebepleri Allah’ın yaratmasına rakip görme; fakat her bilim teorisini de zorla Kur’an’a yerleştirme. ‘Hak ile yaratılış’ ifadesinden her tekil olayın özel nedenini bildiğini iddia etme. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Varlık Allah’ın yaratmasıdır, yaratılış anlamsız değildir ve hiçbir yaratılmış varlık Allah’ın ilahlığına ortak edilemez. İnsan bu büyük düzenin içinde güçlü ama sınırlı, değerli ama kul olan bir varlıktır.”
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 4. ayette, insanın kendi kökenine dönülecek ve şöyle buyurulacaktır: “İnsanı bir nutfeden yarattı; sonra bir de bakarsın ki o apaçık bir tartışmacı olmuştur.” Bu ayeti ele alırken özellikle nutfenin anlamı, insanın mütevazı biyolojik başlangıcı, Kur’an’dan modern embriyolojinin bütün teknik aşamalarını zorla çıkarmamanın gereği, insanın kökenini unutup kibirlenmesi, ‘hasîmün mubîn’ ifadesinin açık ve güçlü tartışmacı anlamı, soru sormak ile hakikate kibirle karşı çıkmak arasındaki fark ve insan aklının hem büyük nimet hem büyük sorumluluk olması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Nahl Suresi 3. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Evrenin büyüklüğünü düşündüğümüzde kendimizi ne kadar doğru yere koyabiliyoruz? Bilimin keşiflerini Allah inancına karşı tehdit mi görüyoruz, yoksa yaratılışın işleyişini anlamaya açılan pencereler olarak mı? Her doğal afete gizli ilahî ceza anlamı yükleyerek bilmediğimiz konuda kesin mi konuşuyoruz? Allah’ın yüceliğini fiziksel bir mekânla mı sınırlıyoruz? Bir yaratılmışı, lideri, parayı veya gücü gereğinden fazla mı mutlaklaştırıyoruz? Ve en önemlisi, gökleri ve yeri hak ile yaratan Allah’ın evreninde yaşıyorsak, kendi hayatımızı ne kadar hak, doğruluk ve adalet üzerine kuruyoruz?
“Nahl 3, ‘Gökleri ve yeri hak ile yarattı; O, onların ortak koştuklarından yücedir’ buyurarak yaratılış ile tevhidi aynı cümlede birleştirir. Evrenin hak ile yaratılması onun anlamsız ve başıboş olmadığını gösterir; fakat bu, her olayın özel hikmetini bildiğimiz veya her modern bilim teorisinin ayette gizlice kodlandığı anlamına gelmez. Ayetin büyük dersi şudur: Bilimi araştır, yaratılışın nasıl işlediğini öğren ve düşün; fakat hiçbir yaratılmışı mutlaklaştırma. Çünkü göklerin ve yerin sahibi Allah’tır, insan ise bu büyük düzen içinde bilgi, güç ve sorumluluk verilmiş fakat yine de sınırlı bir kuldur.”
Ersan Karavelioğlu