Hûd Suresi 20. Ayette “Onlar Yeryüzünde Allah’ı Âciz Bırakamazlar; Allah’tan Başka Kendilerini Koruyacak Dostları da Yoktur. Azapları Kat Kat Artırılır; Çünkü İşitmeye Tahammül Edemiyor, Gerçeği de Görmüyorlardı” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan dünyada güç sahibi olabilir, hakikati bastırabilir ve bir süre hiçbir sonuçla karşılaşmadığını düşünebilir; fakat geciken hesap, ortadan kalkmış hesap değildir. Hûd 20, dünyevî kaçış ile nihai kurtuluşun aynı şey olmadığını, hakikati bilinçli biçimde duymamak ve görmemek için direnen insanın kendi sorumluluğunu büyütebileceğini hatırlatır.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 20. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“İşte onlar yeryüzünde Allah’ı âciz bırakabilecek kimseler değildir. Allah’tan başka kendilerini koruyacak dostları da yoktur. Onlara azap kat kat artırılır. Onlar işitmeye güç yetiremiyorlar ve görmüyorlardı.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ulâike lem yekûnû mu‘cizîne fi’l-ardi ve mâ kâne lehum min dûnillâhi min evliyâ. Yudâafu lehumu’l-azâb. Mâ kânû yestatîûne’s-sem‘a ve mâ kânû yubsırûn.”
Bu ayet, Hûd 18 ve 19’un devamıdır. Önce Allah hakkında yalan uyduranlar anlatılmış, ardından onların Allah’ın yolundan insanları alıkoydukları, yolu eğri göstermeye çalıştıkları ve ahireti inkâr ettikleri belirtilmişti. Hûd 20 şimdi bunun sonucunu bildiriyor: Dünya üzerinde ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, Allah’ın hükmünden kaçamazlar.
“Yeryüzünde Allah’ı Âciz Bırakamazlar” Ne Demektir
Ayette geçen “lem yekûnû mu‘cizîne fi’l-ard” ifadesi, onların yeryüzünde Allah’ın hükmünden kaçamayacaklarını, Allah’ın kudretini etkisiz hâle getiremeyeceklerini ifade eder.Buradaki “âciz bırakmak”, insanın Allah’la güç yarışına girmesi gibi düşünülmemelidir. Anlam daha çok şudur: Hiçbir insan Allah’ın bilgisinden, hükmünden ve nihai hesabından kaçarak kurtulamaz.
Bir insan dünyada çok güçlü olabilir. Serveti, ordusu, siyasi nüfuzu veya geniş bir çevresi olabilir. Hukuktan bile bir süre kaçabilir. Fakat Kur’an açısından bu geçici kaçış, nihai hesaptan kurtuluş değildir.
Bir Zalim Dünyada Ceza Almıyorsa Bu Ayete Göre Ne Anlamalıyız
Kur’an’ın önemli mesajlarından biri şudur: Dünya adaleti ile nihai ilahî adalet aynı şey değildir.Bir suçlu delil yetersizliği yüzünden ceza almadan yaşayabilir. Bir zalim büyük bir güç kazanabilir. Bir insan başkalarının hakkını yiyip yıllarca refah içinde yaşayabilir.
Bunların hiçbiri:
“Demek ki yaptığı şey Allah tarafından onaylandı.”
anlamına gelmez.
Aynı şekilde cezanın gecikmesi de:
“Artık hesap yok.”
demek değildir.
Hûd 20’nin mesajı tam burada güçlüdür:
Kaçabilmiş görünmek, gerçekten kurtulmak değildir.
Bu Ayet “Her Zalim Dünyada Mutlaka Yakalanacaktır” mı Diyor
Hayır.Kur’an bütün zalimlerin dünyada mutlaka aynı biçimde cezalandırılacağını söylemez.
Bazıları dünyada sonuçlarla karşılaşabilir. Bazıları karşılaşmayabilir. Bazılarının yaptığı kötülük yıllar sonra ortaya çıkabilir. Bazıları ise görünürde rahat bir hayat sürüp ölebilir.
Ahiret inancı tam da burada devreye girer.
Dünya adaletinin eksik kalması, ilahî adaletin eksik olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle Hûd 20, dünyada mutlaka gözle görülür bir “ilahi intikam sahnesi” beklemek için kullanılmamalıdır.
“Allah’tan Başka Onların Dostları Yoktur” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“ve mâ kâne lehum min dûnillâhi min evliyâ”
denilir.
“Evliyâ” kelimesi bağlama göre:
dostlar,
koruyucular,
yardımcılar,
veliler
anlamlarını taşıyabilir.
Buradaki anlam, onların Allah’ın nihai hükmüne karşı kendilerini koruyacak bağımsız ve mutlak koruyucularının bulunmadığıdır.
Bu ifade:
“İnsanlardan yardım istemek yasaktır.”
demek değildir.
Bir insan avukattan yardım isteyebilir. Doktora gidebilir. Arkadaşından destek alabilir. Devletin güvenlik mekanizmalarına başvurabilir.
Bunların hiçbiri otomatik olarak ayetin reddettiği anlamdaki “Allah dışında veli edinme” değildir.
Normal insan yardımı ile Allah’a rakip bağımsız kurtarıcı inancı aynı şey değildir.
İnsanların Birbirini Koruması Tevhide Aykırı mıdır
Hayır.Bir anne çocuğunu korur. Bir doktor hastayı tedavi eder. Bir polis saldırıya uğrayan kişiyi koruyabilir. Bir dost zor durumdaki arkadaşının yanında durabilir.
Bunlar yaratılmış sebeplerin işleyişidir.
Kur’an’ın reddettiği şey, bir yaratılmışa:
Allah’tan bağımsız, mutlak ve sınırsız koruma gücü
vermektir.
Dolayısıyla:
Allah nihai koruyucudur demek, insanî yardımı yok saymak değildir.
Tevhid:
sebepleri iptal etmez.
Seplerin mutlaklaştırılmasını engeller.
“Azapları Kat Kat Artırılır” Neden Söyleniyor
Ayette:“yudâafu lehumu’l-azâb”
denilir.
Genel anlamıyla:
“Onlar için azap katlanır / artırılır.”
Bu ifade, önceki ayetlerde anlatılan davranışlarla birlikte düşünülmelidir.
Burada yalnız kişinin kendi inkârı değil, aynı zamanda:
Allah hakkında yalan üretmek,
insanları Allah’ın yolundan alıkoymak,
hakikati eğri göstermeye çalışmak
gibi başkalarını etkileyen eylemler de vardır.
Dolayısıyla kişinin sorumluluğu, yalnız kendi yanlış tercihinden değil, başkalarını da yanlış yönlendirmesinden dolayı ağırlaşabilir.
Başkasını Yanlış Yola Sürüklemek Neden Daha Ağır Bir Sorumluluk Doğurabilir
Çünkü kötülüğün etkisi kişiden kişiye yayılabilir.Bir insan yalnız kendisi yanlış bilgiye inanabilir. Bu bir sorumluluktur.
Ama aynı insan:
yüz binlerce kişiye bilerek yanlış bilgi yayarsa,
insanları manipüle ederse,
hakikate ulaşmalarını engellerse,
kötülüğün etkisi büyür.
Örneğin bir kişi yalnız kendisi dolandırıcılık yapmıyorsa, başka insanlara da sistematik biçimde dolandırıcılık öğretiyorsa, ortaya çıkan zarar artık yalnız kişisel değildir.
Dinî alanda da aynı şey olabilir.
Yanlış bilgi bireysel hata olmaktan çıkıp kurumsal veya toplumsal zarara dönüşebilir.
“Azabın Katlanması” Allah’ın Keyfî Biçimde Daha Fazla Ceza Vermesi midir
Hayır.İslam’ın ilahî adalet anlayışında Allah’ın zulmetmesi söz konusu değildir.
Azabın artması, suçun ve etkisinin ağırlığıyla ilişkilendirilebilir. Bir insanın yalnız kendisine zarar veren yanlış davranışı ile binlerce insanı bilerek yanıltması aynı toplumsal etkiye sahip değildir.
Bu nedenle:
daha ağır sorumluluk → daha ağır hesap
fikri, keyfî intikamdan farklıdır.
Ancak cezanın tam ölçüsünü insanlar belirlemez.
Nihai adalet Allah’a aittir.
Bu Ayet İnsanlara Suçluları Daha Fazla Acıtarak Cezalandırma Yetkisi Verir mi
Hayır.Ayet ahiret azabından söz eder.
Buradan:
“Allah azabı katlıyor, o hâlde biz de suçlu gördüğümüz kişilere istediğimiz kadar eziyet edebiliriz.”
sonucu kesinlikle çıkarılamaz.
İnsan hukuku:
delil,
ölçülülük,
yetki,
adil yargılama
ve hukuk kuralları içinde işler.
İlahî ceza anlatıları, bireylere özel intikam veya işkence yetkisi vermez.
Allah’ın hükmü ≠ insanın öfkesine ruhsat.

“İşitmeye Güç Yetiremiyorlardı” Ne Demektir
Ayetin dikkat çekici ifadelerinden biri:“mâ kânû yestatîûne’s-sem‘a”
dır.
Kelime anlamıyla:
“İşitmeye güç yetiremiyorlardı.”
Bu ifade fiziksel sağırlığı anlatmak zorunda değildir. Bağlamda hakikati duymaya karşı manevî ve iradî kapanma öne çıkar.
Tefsirlerde ifadenin ayrıntısı konusunda farklı açıklamalar vardır. Bazı yorumlarda hakikati dinlemeye tahammül etmemeleri, bazı yorumlarda ise inatlarının onları gerçeği işitip değerlendiremez hâle getirmesi vurgulanmıştır.
Ana fikir şudur:
Kulakları fiziksel olarak çalışıyor olabilir; fakat hakikati kabul edecek biçimde dinlemiyorlardır.

Bu Ayet Fiziksel İşitme Engellileri mi Kınıyor
Kesinlikle hayır.Kur’an’ın bu tür ifadelerini fiziksel engellilikle ahlaki kusuru özdeşleştirecek biçimde okumak çok yanlış olur.
İşitme engelli olmak:
günah değildir.
Manevî kusur değildir.
Allah’ın cezalandırdığına dair bir işaret değildir.
Buradaki “işitmemek” ahlaki ve zihinsel kapanmayı anlatan mecazî/bağlamsal bir ifadedir.
Aynı şekilde Kur’an’daki:
“görmezler”
ifadeleri de fiziksel görme engelliliğini ahlaki kötülük saymaz.
Fiziksel engel ≠ manevi sapma.

“Görmüyorlardı” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“ve mâ kânû yubsırûn”
yani:
“Görmüyorlardı.”
denilir.
Burada da mesele yalnız fiziksel göz değildir.
İnsan bir gerçeği gözleriyle görebilir ama anlamını görmeyebilir. Kanıt önünde olabilir ama ön yargısı yüzünden değerlendirmeyebilir.
Bu nedenle Kur’an’da “görmek” bazen:
idrak etmek, fark etmek, ibret almak
anlamlarını taşır.
Hûd 20’nin bağlamında bu kişiler, hakikate karşı öylesine kapanmıştır ki duymak ve görmek için sahip oldukları imkânı kullanmamaktadırlar.

İnsan Gerçekten Hakikati “Duymamayı” Seçebilir mi
Evet, psikolojik olarak bu mümkündür.İnsan bazen yalnız kendi görüşünü destekleyen bilgileri dinler. Karşı delil geldiğinde hemen kapatır. Sevmediği kaynağı daha okumadan reddeder.
Bugün buna yakın biçimde:
doğrulama yanlılığı
denilen bir olgudan söz edilir.
İnsan:
kendi inandığı şeyi destekleyen bilgiyi arar,
tersini gösteren bilgiyi küçümser.
Bu yalnız din karşıtlarında olmaz.
Müslüman da yapabilir.
Bir Müslüman kendi sevdiği hocanın hatasını duymak istemeyebilir. Kendi mezhebine yönelik güçlü bir eleştiriyi okumadan reddedebilir.
Hûd 20’nin aynası yalnız başkasına tutulmamalıdır.

Bir Kişinin İkna Olmaması “Hakikati Bilerek Duymuyor” Demek midir
Hayır.Bu son derece önemli bir ayrımdır.
Bir insan delili duymuş olabilir ama:
anlamamış olabilir,
yeterli bulmamış olabilir,
başka itirazları olabilir,
gerçekten ikna olmamış olabilir.
Buna hemen:
“Sen gerçeği biliyorsun ama inat ediyorsun.”
demek kişinin iç dünyasını okumaktır.
Hûd 20 belirli bir bağlamda, önceki ayetlerde anlatılan aktif engelleme ve çarpıtma tavrının devamıdır.
Her şüphe yaşayan veya her ikna olmayan insan bu kategoriye otomatik olarak sokulamaz.
Anlamamak ≠ bilerek körlük.
İkna olmamak ≠ otomatik inat.

“Duymak” ile “Dinlemek” Arasında Nasıl Bir Fark Vardır
İnsan sesleri işitebilir ama gerçekten dinlemeyebilir.Bir tartışmada karşı taraf konuşurken:
cevap vermek için beklemek
ile
anlamak için dinlemek
aynı şey değildir.
Gerçek dinleme:
“Belki benim bilmediğim bir şey vardır.”
ihtimaline açık olmayı gerektirir.
Bu, her söyleneni kabul etmek değildir.
Tam tersine:
önce doğru anlamak,
sonra eleştirmek
demektir.
Hûd 20’nin işitme vurgusu bize şu ahlakı öğretebilir:
Karşı görüşü reddedeceksen bile önce gerçekten ne dediğini duy.

Güçlü İnsanların “Bana Bir Şey Olmaz” Düşüncesi Bu Ayetle Nasıl İlişkilidir
Hûd 20’nin başlangıcı özellikle bu zihniyeti kırar.İnsan büyüdükçe, zenginleştikçe veya gücü arttıkça kendisini dokunulmaz sanabilir.
Çevresinde:
avukatlar,
danışmanlar,
korumalar,
siyasi bağlantılar,
servet
olabilir.
Bunlar dünyada gerçek koruma sağlayabilir.
Fakat hiçbiri:
nihai ahiret hesabını ortadan kaldıramaz.
İnsan dünyada bazı kurumlardan kaçabilir.
Ama Allah’ın bilgisinden kaçamaz.
Bu nedenle güç, kişiyi:
“Benim için hesap yok.”
yanılgısına sürüklememelidir.

Hûd 19 ve 20 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hûd 19, bu insanların:Allah’ın yolundan alıkoyduğunu, onu eğri göstermek istediğini ve ahireti inkâr ettiğini
söyledi.
Hûd 20 ise:
Allah’tan kaçamayacaklarını, bağımsız koruyucularının bulunmadığını ve hesaplarının ağırlaşacağını
bildiriyor.
İki ayet arasında açık bir sebep-sonuç ilişkisi vardır.
Önce:
hakikati engellemek.
Sonra:
bu engellemenin sorumluluğu.
Önce:
ahireti yok saymak.
Sonra:
ahiretin kaçınılmazlığı.
Önce:
“Biz güçlüyüz.”
duygusu.
Sonra:
“Allah’ın hükmünü âciz bırakamazsınız.”
cevabı.
Bu yüzden ayet, özellikle gücü ahlaki dokunulmazlığa dönüştüren zihniyete güçlü bir uyarıdır.

Sonuç: Hûd Suresi 20. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 20. ayet, insanın dünyadaki gücü ile Allah’ın nihai hükmü arasındaki farkı çok açık biçimde ortaya koyar.İnsan bazen kendisini çok güçlü hisseder.
Parası vardır.
Çevresi vardır.
Makamı vardır.
Kendisine bağlı insanlar vardır.
Belki:
yaptığı yanlışları örtecek kadar nüfuz sahibidir.
Belki:
medyayı etkileyebilir.
Belki:
hakkında konuşanları susturabilir.
Belki:
mahkemelerden bile bir süre kaçabilir.
Bütün bunların ardından şöyle düşünebilir:
“Demek ki bana hiçbir şey olmayacak.”
Hûd 20 bu yanılsamayı parçalar:
Dünya üzerinde Allah’ı âciz bırakamazsın.
Buradaki mesaj, insanı sürekli felaket bekleyen korkulu bir ruh hâline sürüklemek değildir.
Daha derin mesaj şudur:
Hiçbir güç ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Güçlü olmak:
haklı olmak değildir.
Ceza almamak:
masum olmak değildir.
Yakalanmamak:
Allah tarafından onaylanmak değildir.
İnsanların seni eleştirememesi:
Allah’ın senden razı olduğu anlamına gelmez.
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü tarih boyunca güçlü insanlar kendilerini dokunulmaz sanmıştır.
Firavun bunun en güçlü Kur’anî örneklerinden biridir.
Elindeki iktidar ona:
“Ben yenilmezim.”
duygusu vermiş olabilir.
Ama Kur’an’ın mesajı şudur:
Mutlak dokunulmazlık yaratılmışlara ait değildir.
Bu ayetin:
“Allah’tan başka velileri yoktur”
ifadesi de insanın sahte güven duygusunu sorgular.
İnsan güvenliğini:
servetine bağlayabilir.
“Param varsa her şeyi çözerim.”
diyebilir.
Sağlığını:
yalnız doktoruna bağlayabilir.
“En iyi doktorum var, bana hiçbir şey olmaz.”
diyebilir.
Siyasi gücüne:
“Bu makam oldukça kimse bana dokunamaz.”
diyebilir.
Kur’an sebepleri yok saymaz.
Para gerçekten birçok sorun çözebilir.
İyi doktor gerçekten fayda sağlayabilir.
Hukukî koruma gerçekten önemlidir.
Ama bunların hiçbiri:
mutlak değildir.
Tevhid tam da burada insanın:
araçları,
amaç
ve ilah
hâline getirmesini engeller.
Sebebe güven ama sebebi Allahlaştırma.
Ayetin:
“azapları kat kat artırılır”
bölümü ise sorumluluğun toplumsal etkisini gösterir.
Bir insan yalnız kendisi yanlış yaparsa bir sorumluluk doğar.
Ama başkalarını da:
yanlış bilgiyle,
baskıyla,
propagandayla,
korkuyla
yanlış yola sürüklüyorsa, sonuç büyür.
Bu ilke modern dünyada çok daha büyük bir önem taşır.
Bugün bir insan sosyal medya üzerinden milyonlara ulaşabilir.
Bir yanlış bilgiyi:
birkaç saniyede:
yüz binlerce kişiye yayabilir.
Bir dinî yalan,
bir komplo teorisi,
bir sahte sağlık bilgisi,
bir iftira
çok hızlı büyüyebilir.
Bu yüzden etki alanı büyüdükçe:
sorumluluk bilinci de büyümelidir.
Bir kişinin on kişiye söylediği yalan ile milyonlara yayılan yalanın toplumsal etkisi aynı değildir.
Bu da Hûd 20’nin:
katlanan sorumluluk
boyutunu anlamamıza yardımcı olabilir.
Fakat ayeti:
insanlara daha fazla acı çektirmeyi haklı gösteren bir metne çevirmek kesinlikle yanlıştır.
Kur’an’da Allah’ın ahiret azabından söz edilmesi:
bizim:
insanlara işkence,
linç,
intikam
uygulama hakkımız olduğu anlamına gelmez.
İlahî adalet:
Allah’a aittir.
İnsan adaleti ise:
delile,
hukuka,
ölçülülüğe
ve yetkiye dayanmalıdır.
Öfke adalet değildir.
Ayetin belki en düşündürücü bölümü ise:
“İşitmeye güç yetiremiyor ve görmüyorlardı.”
ifadesidir.
İnsan gerçekten bir noktadan sonra hakikate karşı kendisini öylesine kapatabilir ki, elindeki bilgi araçlarını kullanamaz hâle gelebilir.
Ama burada “kullanamaz” ifadesi fiziksel yetersizlik değildir.
İnsan:
duymak istemeyebilir.
Çünkü duyarsa:
fikrini değiştirmesi gerekecektir.
Görmek istemeyebilir.
Çünkü görürse:
çıkarından vazgeçmek zorunda kalacaktır.
Bazen insanın problemi delilin olmaması değildir.
Delilin sonucunu kabul etmek istememesidir.
Bir iş insanı şirketinde ciddi bir yanlış olduğunu görebilir ama:
“Bunu kabul edersem para kaybederim.”
diye görmezden gelir.
Bir aile büyüğü yıllarca yanlış davrandığını fark edebilir ama:
“Özür dilersem otoritem sarsılır.”
diye gerçeği duymak istemez.
Bir din adamı daha önce yanlış bilgi verdiğini fark edebilir ama:
“Bunu düzeltirsem itibarım azalır.”
diye eski sözünde ısrar edebilir.
İşte insanın işitmesi olduğu hâlde dinlememesi, bu tür durumlarda daha anlaşılır hâle gelir.
Ama burada da büyük bir tehlike vardır:
Başkasının iç dünyasını okuyup onu hemen inatçı ilan etmek.
Bir insan sana katılmıyor diye:
“Sen gerçeği görüyorsun ama bilerek reddediyorsun.”
deme hakkına sahip değilsin.
Belki senin delilin gerçekten zayıftır.
Belki açıklaman kötüdür.
Belki karşı tarafın güçlü bir itirazı vardır.
Belki sen:
hakikati kendi yorumunla karıştırıyorsundur.
Bu yüzden Hûd 20’nin “işitmezler, görmezler” dilini önce başkasına saldırmak için değil, kendi zihinsel kapanmalarımızı sorgulamak için kullanmak daha verimlidir.
Ben yalnız hoşuma giden görüşleri mi okuyorum?
Sevdiğim bir insanın hatasını görmezden mi geliyorum?
Kendi grubum yanlış yaptığında:
savunmaya mı geçiyorum?
Karşı grubun doğru söylediği bir şeyi sırf onlardan geldi diye mi reddediyorum?
Bunlar:
hakikati işitme ve görme ahlakıyla doğrudan ilgilidir.
Ayet, fiziksel engelliliği ahlaki kusurla karıştırmamamız gerektiğini de öğretir.
Bir görme engelli insan:
ahlaken son derece bilinçli olabilir.
Bir işitme engelli insan:
hakikate son derece açık olabilir.
Fiziksel gözleri çok iyi gören biri ise:
apaçık gerçeği reddedebilir.
Dolayısıyla Kur’an’ın bu dili:
beden hakkında değil, idrak hakkında
okunmalıdır.
Engelli insanları:
“manevî kör, manevî sağır”
gibi ifadelerle aşağılamak da son derece kırıcı olabilir.
Kur’an’ın mecazını fiziksel engelli insanlara karşı hakaret diline çevirmemek gerekir.
Hûd 20 ayrıca bizi:
güven duygusunun kaynağını düşünmeye çağırır.
İnsan:
“Benim güçlü arkadaşlarım var.”
diyebilir.
İyi.
Dostluk değerlidir.
“Benim iyi avukatım var.”
Bu da önemli olabilir.
“Benim param var.”
Bu da dünyada gerçek bir imkândır.
Ama bunların hiçbiri insana:
ahlaki dokunulmazlık sağlamaz.
Bir gün:
hesap geldiğinde:
servet,
şöhret,
makam
ve sosyal bağlantılar:
nihai hakikati değiştiremez.
Bu yüzden insanın en büyük güveni:
haksızlık yapmamak
olmalıdır.
Çünkü bazen insan, haksızlık yaptıktan sonra:
“Beni kim koruyacak?”
diye düşünür.
Kur’an’ın daha derin sorusu şudur:
“Neden en başta zulmettin?”
Tevbe,
hakkı iade etmek,
özür dilemek,
yanlıştan dönmek,
güvenliğin en doğru yoludur.
İnsan yaşadığı sürece dönüş kapısı vardır.
Hûd 20’nin sert dili:
“Artık senin için hiçbir dönüş yok.”
demek üzere yaşayan insanlara dağıtılacak bir mühür değildir.
Kur’an’ın başka yerlerinde tövbenin kapısı açıktır.
Bu nedenle kişi:
geçmişte insanları yanlış yönlendirmiş olabilir.
Din adına yanlış bilgi yaymış olabilir.
Haksızlık yapmış olabilir.
Ama:
dönebilir.
Yanlışı düzeltebilir.
İnsanlardan özür dileyebilir.
Zararını telafi etmeye çalışabilir.
Yaydığı yanlış bilgiyi geri çekebilir.
Geçmişteki hata, gelecekteki doğruluğu imkânsız kılmaz.
Tam tersine:
gerçek tövbenin işaretlerinden biri,
kişinin yanlışının etkisini de düzeltmeye çalışmasıdır.
Bu ayetin büyük mesajlarından biri böylece ortaya çıkar:
Gücüne güvenip hakikatten kaçma; çünkü güç geçicidir. Delili duymamak için kendini kapatma; çünkü gerçek değişmez. Ve başkalarını da yanlış yola sürükleme; çünkü etkin büyüdükçe sorumluluğun da büyüyebilir.
Ve belki Hûd Suresi 20. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir gerçek çıkarımıza, itibarımıza veya alışkanlıklarımıza ters düştüğünde onu gerçekten dinleyip görebiliyor muyuz, yoksa kendimizi duymamaya ve görmemeye mi alıştırıyoruz? Sahip olduğumuz para, çevre, makam ve güç bize geçici güven sağlarken, bunların hiçbirinin Allah’ın nihai hükmü karşısında mutlak koruyucu olmadığını hatırlayabiliyor muyuz?
“Dünyada güçlü görünmek, nihai hesaptan güçlü olmak değildir. Servetin, makamın, çevren ve koruyucuların olabilir; fakat bunların hiçbirini mutlaklaştırma. Hakikati işitmek ağır geldiğinde kulağını kapatma, görmek çıkarına uymadığında gözünü çevirme. Çünkü insanın en büyük kaybı gerçeğin kendisinden kaçması değil, gerçeği görmemek için kendi kalbini kapatmasıdır.”
Ersan Karavelioğlu