İsrâ Suresi 57. Ayette “Onların Yalvardıkları da Rablerine Hangisi Daha Yakın Olacak Diye Vesile Arar, O’nun Rahmetini Umap Azabından Korkarlar” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsanın Allah’a yakın bildiği bir kul, Allah’ın yerine geçmez; tam tersine gerçek kulluğun örneği olarak kendisi de Rabbine yönelir, O’nun rahmetini umar ve O’nun karşısındaki aczini bilir. Tevhid, değerli kulları değersizleştirmek değil; en yüce kul ile Rab arasındaki sınırı hiçbir sevginin silmesine izin vermemektir.”
Ersan Karavelioğlu
İsrâ Suresi 57. Ayetin Anlamı Nedir
İsrâ Suresi'nin 57. ayeti, bir önceki ayette Allah'ın dışında kendilerine ilahî güç atfedilerek çağrılan varlıkların kendilerinin bile Allah'a muhtaç kullar olduğunu açıklamaktadır.Ayetin anlamı şöyledir:
Buradaki tablo son derece çarpıcıdır. Bazı insanlar belirli varlıklara olağanüstü bir kutsallık veya bağımsız güç atfedebilirken Kur’an, o varlıkların kendilerinin de Allah'a yönelen, O'na yaklaşmayı isteyen, rahmetini uman ve azabından sakınan kullar olduğunu bildirir.“Onların yalvardıkları da Rablerine hangisi daha yakın olacak diye vesile ararlar; O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı sakınılması gereken bir azaptır.”
İsrâ Suresi, 17:57
Yani kulluk yönünün tamamı yukarıya, Allah'a doğrudur.
Kul, başka bir kulun Rabbi değildir.
“Onların Yalvardıkları” İfadesi Kimleri Anlatmaktadır
Ayetin bağlamında Allah'ın dışında kendilerine yöneliş bulunan birtakım varlıklardan söz edilmektedir.Tefsir geleneğinde bu ifadeyle:
Melekler.
Peygamberler.
Salih kullar.
Bazı cinler.
gibi Allah'a kulluk eden fakat insanlar tarafından yanlış biçimde kutsallaştırılmış varlıkların kastedilebileceğine dair açıklamalar bulunmaktadır.
Ayetin asıl vurgusu belirli bir isim listesinden daha büyüktür:
Allah dışında çağrılan ve kendisine ilahî konum yüklenen bir varlık eğer Allah'ın kuluysa, zaten kendisi de Rabbine muhtaçtır.
Dolayısıyla onu Allah'a rakip veya bağımsız güç sahibi hâline getirmek tevhidle bağdaşmaz.
Ayet Neden “Onlar da Rablerine Yöneliyor” Diyerek Cevap Veriyor
Çünkü bu, şirk düşüncesindeki temel çelişkiyi ortaya çıkarır.Bir insan Allah'a yakın olduğuna inandığı bir varlığı aşırı yüceltiyor olabilir.
Fakat Kur’an şöyle sorar:
Senin ilahî güç yüklediğin o varlık kime kulluk ediyor?
Eğer o da:
Allah'a dua ediyor.
Allah'ın rahmetini umuyor.
Allah'ın azabından korkuyor.
Allah'a yaklaşmaya çalışıyorsa,
o hâlde kendisi zaten kul konumundadır.
İşte ayetin mantığı son derece güçlüdür:
Allah'a muhtaç olan, Allah olamaz.
Allah'a yaklaşmaya çalışan kul ile kendisine yaklaşılan Rab aynı değildir.
Ayetteki “Vesile” Ne Anlama Gelir
“Vesile” kelimesi burada genel olarak Allah'a yakınlaşmaya götüren yol, sebep veya yaklaşma imkânı anlamı taşır.Ayetin anlattığı kullar:
Allah'a yaklaşmak isterler.
O'nun rızasını ararlar.
O'na kulluk ederler.
Yani vesile arayışının merkezi Allah'tır.
İbadet.
İtaat.
Dua.
Salih amel.
Allah'ın razı olduğu davranışlar.
genel anlamda insanı Rabbine yaklaştıran yollar olarak düşünülebilir.
Burada önemli nokta şudur:
Vesile, Allah'ın yerine geçecek ikinci bir ilah değildir; Allah'a yakınlaşmanın yoludur.
Bu ayrım korunmadığında kavram kolayca yanlış anlaşılabilir.
Bu Ayet Tevessül Konusundaki Bütün Tartışmaları Tek Başına Çözer mi
Hayır.İslam ilim geleneğinde “tevessül” başlığı altında farklı uygulamalar ve bunların hükmü hakkında ayrıntılı görüşler bulunmuştur.
Bu ayet açık biçimde şunu öğretmektedir:
Allah'a kulluk eden varlıkların kendileri de Allah'a yakınlaşmaya muhtaçtır ve hiçbirinin Allah'tan bağımsız ilahî kudreti yoktur.
Fakat buradan hareketle tarih boyunca konuşulmuş bütün tevessül biçimlerini tek cümleyle aynı hükme bağlamak ilmî açıdan doğru olmaz.
Önemli sınır şudur:
Bir yaratılmışı Allah'tan bağımsız güç sahibi görmek ile Allah'a yönelirken bir vesile anlayışı taşımak aynı inanç iddiası değildir.
Bu nedenle ayrıntılar konuşulabilir; ancak tevhid ilkesi değişmez:
Mutlak kudret ve ibadetin nihai yönelişi Allah'a aittir.
Allah’a Yaklaşmak Ne Demektir
Allah'a yaklaşmak fiziksel mesafe anlamında düşünülmemelidir.Allah'a yakınlaşmak:
O'nun rızasını kazanmak.
İtaati artırmak.
Günahlardan uzaklaşmak.
Kalbi O'na yöneltmek.
ahlakı güzelleştirmek.
anlamları taşır.
Bir insan:
Namaz kılar.
Tövbe eder.
İyilik yapar.
Kul hakkından sakınır.
Dua eder.
merhametli olur.
Bunlarla Allah'ın rızasına yaklaşmaya çalışır.
Manevi yakınlık kilometreyle değil, kulluk ve yönelişle ilgilidir.
Allah'a yakın olmak, insanın mekânsal olarak Allah'a yaklaşması şeklinde kaba bir fiziksel tasavvura indirgenmemelidir.
“Hangisi Daha Yakın Olacak Diye Vesile Ararlar” Ne Anlama Gelir
Bu ifade o kulların kendi aralarında dünyevi bir makam yarışı yaptığı anlamına gelmez.Asıl vurgu, onların Allah'ın rızasına ve yakınlığına kendilerinin de muhtaç olduğunu göstermektedir.
İnsanların kutsallaştırdığı varlıklar bile:
“Ben artık Allah'a ihtiyaç duymuyorum.”
demez.
Tam tersine:
Allah'a yönelir.
O'nun rızasını ister.
O'na ibadet eder.
Bu çok önemli bir tevhid mesajıdır.
Gerçek yücelik, Allah'tan bağımsızlaşmak değil, Allah'a daha derin kulluk etmektir.
Peygamberlerin ve salih kulların büyüklüğü de buradadır.
Peygamberler de Allah’a Yakınlaşmaya Muhtaç mıdır
Evet.Peygamberler Allah'ın seçilmiş elçileridir fakat kul olmaktan çıkmazlar.
Dua ederler.
İbadet ederler.
Allah'a sığınırlar.
O'nun rahmetini isterler.
Bu onların makamını küçültmez.
Tam tersine peygamberlerin büyüklüğü, Allah'a kulluklarının yüksekliğindedir.
Hz. Muhammed'in Allah'ın Resûlü olması, onun Allah'tan bağımsız bir ilah olduğu anlamına gelmez.
Hz. İsa'nın büyük mucizelerle desteklenmiş olması da onu Allah'a ortak yapmaz.
Hz. Davud'a Zebur verilmesi de böyledir.
Peygamberi peygamber yapan şey Allah'a rakip oluşu değil, Allah'ın seçilmiş kulu ve elçisi oluşudur.
Meleklerin Yüce Makamı Onları İlah Yapar mı
Hayır.Melekler Allah'ın yaratılmış kullarıdır.
İslam inancında önemli görevleri vardır.
Ama:
Allah değildirler.
Allah'ın ortakları değildirler.
Bağımsız ilahî kudrete sahip değildirler.
Bir meleğin insanların gözünde çok güçlü veya yüce görülmesi onun yaratılmış olma gerçeğini değiştirmez.
Ayetin temel mantığı burada da geçerlidir:
Allah'a kulluk eden varlık Allah'ın yerine konamaz.
Tevhid, yalnız taş putları reddetmek değildir.
Her türlü yaratılmışın Allah'la aynı ilahî seviyeye yükseltilmesini reddetmektir.
“Allah’ın Rahmetini Uparlar” İfadesi Ne Öğretir
Ayet, Allah'a yakın kulların bile O'nun rahmetini umduğunu bildirmektedir.Bu çok derin bir mesajdır.
İnsan ibadetine güvenip:
“Ben artık kesin kurtuldum.”
diye kibirlenmemelidir.
Ne kadar ibadet etmiş olursa olsun Allah'ın rahmetine muhtaçtır.
Bu, salih amel gereksiz demek değildir.
Tam tersine insan:
İbadet eder.
iyilik yapar.
haramdan kaçınır.
Ama yaptığı iyilikleri Allah'a karşı alacak senedi gibi görmez.
Kulluk eder, fakat rahmete muhtaç olduğunu unutmaz.
Bu anlayış ibadeti kibirden korur.

Allah’ın Rahmetini Ummak Günahı Küçümsemek Anlamına Gelir mi
Hayır.Rahmet ümidi:
“Nasıl olsa Allah affeder, istediğimi yaparım.”
demek değildir.
Bu, rahmet kavramını sorumsuzluğa çevirmek olur.
Gerçek umut insanı:
Tövbeye.
iyiliğe.
Allah'a yönelmeye.
yanlışı düzeltmeye.
teşvik eder.
Allah'ın rahmetine güvenmek ile Allah'ın rahmetini istismar etmeye çalışmak aynı değildir.
Rahmet, günaha devam etmek için mazeret değil; günahtan dönmek için umuttur.
Ayetin hemen yanında azaptan korkunun da zikredilmesi bu dengeyi açıkça gösterir.

“Azabından Korkarlar” İfadesi Nasıl Anlaşılmalıdır
Allah'a yakın kullar yalnız rahmeti ummaz, aynı zamanda O'nun azabından da sakınırlar.Bu, sağlıklı kullukta ümit ile korkunun birlikte bulunduğunu gösterir.
Sadece korku olursa insan umutsuzluğa düşebilir.
Sadece rahatlatıcı umut olursa sorumsuzluk oluşabilir.
Denge şudur:
Allah'ın rahmetinden ümit kesme; Allah'ın hesabını da küçümseme.
Bu korku insanı sürekli psikolojik dehşet içinde yaşatmak için değildir.
Ahlaki bir uyanıklık oluşturur.
İnsan:
Haksızlık yapmaktan.
Kul hakkından.
günahta ısrar etmekten.
çekinir.
Allah korkusu insanlara zulmetmeye değil, zulümden sakınmaya götürmelidir.

Allah’ı Sevmek ile Allah’tan Korkmak Birbirine Zıt mıdır
Hayır.Buradaki korkuyu yalnız fiziksel dehşet gibi düşünmek eksik olur.
İnsan sevdiği Rabbine karşı:
Saygı.
haşyet.
hesap bilinci.
O'nun rızasını kaybetme endişesi.
taşıyabilir.
Bir mümin Allah'ı sever.
Rahmetini umar.
Aynı zamanda günahın ve zulmün sonuçlarını ciddiye alır.
Sevgi sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Örneğin insan anne babasını sevdiğinde onları üzmekten çekinebilir. Bu benzetme Allah ile insan ilişkisini bütünüyle açıklamaz ama korkunun her zaman nefret anlamına gelmediğini gösterir.
İman hayatındaki korku, rahmetten kopuk bir korku değil; sevgi ve saygıyla dengelenmiş sorumluluk bilincidir.

“Rabbinin Azabı Sakınılması Gereken Bir Azaptır” Neden Özellikle Söylenmiştir
Çünkü insan bazen Allah'ın rahmetinden söz ederken hesabı tamamen unutabilir.Ayet buna izin vermez.
Allah merhamet sahibidir.
Fakat zulüm ve günah önemsiz değildir.
Azabın ciddiyetinin hatırlatılması insanı:
“Nasıl olsa hiçbir şey olmaz.”
rehavetinden korur.
Bu ifade aynı zamanda insanın Allah'ın azabını hafife almamasını öğretir.
Fakat bu ayetten belirli kişiler hakkında:
“Allah seni kesin cezalandıracak.”
gibi gelişigüzel hükümler çıkarmamak gerekir.
Ayet genel uyarıdır.
Nihai kişisel hüküm Allah'a aittir.
Mümin bu uyarıyı önce kendi hayatına yöneltmelidir.

Bu Ayet Evliya ve Salih Kullara Saygıyı Yasaklar mı
Hayır.Salih insanları sevmek, onların güzel ahlakından etkilenmek ve hayatlarından ders almak başka; onları ilahlaştırmak başkadır.
Bir âlimden bilgi öğrenebiliriz.
Salih bir insanın hayatını örnek alabiliriz.
Onun için Allah'tan rahmet dileyebiliriz.
Fakat hiçbir kulun:
Allah'tan bağımsız.
mutlak.
sınırsız.
ilahî kudret sahibi olduğunu düşünemeyiz.
Saygının sınırı tevhiddir.
İslam değerli insanları değersizleştirmeyi istemez.
Onları gerçek makamlarında tutmayı ister.
Bir kulu en doğru biçimde onurlandırmanın yolu, onu Rab yapmadan kul olarak sevmektir.

İnsan Kendisini Manevi Olarak Allah’a Çok Yakın Görürse Ne Olur
Manevi gelişim güzeldir.İnsan ibadetine önem verebilir.
Allah'ı çok zikredebilir.
Günahlardan uzak durabilir.
Fakat burada büyük bir tehlike vardır:
Manevi kibir.
İnsan:
“Ben artık çok özel biriyim.”
“Benim dualarım kesin kabul olur.”
“Allah katındaki yerimi biliyorum.”
gibi kesinliklere kapılabilir.
Ayet ise çok yüksek makamlı kulların bile:
Allah'a yaklaşmaya çalıştığını.
Rahmetini umduğunu.
Azabından korktuğunu.
bildiriyor.
Bu durumda sıradan insanın kendisine kurtuluş garantisi vermesi çok daha problemli olur.
Gerçek yakınlık çoğu zaman kibri değil tevazuyu artırır.
Allah'a yaklaştığını düşünen insan, başkalarını küçümsemeye başlamışsa kendi hâlini yeniden sorgulamalıdır.

İsrâ Suresi 56 ve 57. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır
56. ayette:“Allah'tan başka ilah olduğunu iddia ettiklerinizi çağırın; onlar sıkıntınızı gideremez veya başka hâle çeviremez.”
buyurulmuştu.
57. ayet ise bunun nedenini daha da açmaktadır:
Çünkü çağırdığınız o varlıkların kendileri bile Allah'a yakınlaşmakta, Allah'ın rahmetini ummakta ve azabından korkmaktadır.
Bu iki ayet birlikte muhteşem bir tevhid mantığı kurar.
Önce:
Onların bağımsız kudreti olmadığı gösterilir.
Sonra:
Kendilerinin de Allah'ın kulları olduğu açıklanır.
Yani:
Senin Rab konumuna yükselttiğin varlık, kendisi Rabbine yöneliyor.
Bu durumda ibadetin ve mutlak güvenin yönü yaratılmışa değil, yaratıcıya dönmelidir.

İsrâ Suresi 57. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:Allah'a yakın olmanın en büyük işareti, Allah'a ihtiyaç duymadığını düşünmek değil; O'na ne kadar muhtaç olduğunu daha derinden fark etmektir.
Peygamber.
Melek.
Salih kul.
Allah'ın değer verdiği hangi yaratılmış olursa olsun, kulluğu sona ermez.
Tam tersine yakınlığı arttıkça:
Rahmet ümidi.
haşyet.
dua.
itaat.
derinleşir.
Bu, manevi hayat için büyük bir ölçüdür.
Bir insan dini bilgi kazandıkça:
Daha kibirli.
daha hüküm dağıtan.
daha merhametsiz.
oluyorsa bir problem vardır.
Allah'a gerçek yakınlık, insanı Allahlaştırmaz; daha güzel bir kul hâline getirir.

İsrâ Suresi 57. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
İsrâ Suresi'nin 57. ayeti, Allah'ın dışında kendilerine yönelinen birtakım yaratılmışların aslında kendilerinin de Allah'a kulluk eden, O'na yaklaşmanın yollarını arayan, rahmetini uman ve azabından sakınan varlıklar olduğunu bildirerek tevhidin çok güçlü bir açıklamasını yapmaktadır.Bu ayetin ilk büyük mesajı, kul ile Rab arasındaki sınırın hiçbir zaman kaybolmamasıdır.
Bir kul çok yüce olabilir.
Peygamber olabilir.
Melek olabilir.
Allah'ın sevgili bir kulu olabilir.
Fakat yine kuldur.
Allah ise Rabdir.
Makamın yükselmesi yaratılmışlığı ortadan kaldırmaz.
Bu ayrım tevhidin korunması için temel önemdedir.
İkinci büyük mesaj, Allah'a yakınlığın bağımsızlaşmak değil daha güçlü kulluk olduğunu anlamaktır.
İnsan dünyada güçlü oldukça başkalarına daha az muhtaç hâle gelebilir.
Bu mantığı Allah ilişkisine taşımak yanlıştır.
Manevi olarak Allah'a yakınlaşmak:
“Artık Allah'a ihtiyacım yok.”
demek değil,
“Rabbime ne kadar muhtaç olduğumu daha iyi anlıyorum.”
demektir.
Peygamberlerin duaları ve ibadetleri bunun en güzel örnekleridir.
Üçüncü büyük mesaj, ibadetin yönünü doğru tutmaktır.
İnsan çok sevdiği bir dini şahsiyetin etkisi altında olabilir.
Bu sevginin kendisi yanlış değildir.
Ama sevgi insanı:
Allah'a ait ibadeti kula yöneltmeye.
kulu bağımsız güç sahibi görmeye.
Rab ile kul arasındaki çizgiyi silmeye.
götürmemelidir.
Allah'a götüren sevgi değerlidir; Allah'ın yerine geçen sevgi tehlikelidir.
Bu yüzden sevginin de tevhid ölçüsü vardır.
Dördüncü büyük mesaj, vesile kavramının Allah'ı merkeze alması gerektiğidir.
Ayetin kullandığı “vesile” insanın Allah'a yaklaşmasını anlatmaktadır.
Yani vesilenin nihai hedefi:
Allah'ın rızasıdır.
İnsan ibadet eder.
İyilik yapar.
dua eder.
O'nun rızasını arar.
Vesile, yolun kendisi olabilir; varılacak Rab değildir.
Kavramları yerli yerine koymak dini düşüncede çok önemlidir.
Beşinci büyük mesaj, İslam geleneğindeki ayrıntılı tartışmaları kolay tekfir malzemesine çevirmemektir.
Bir Müslüman belirli bir dini ifade veya uygulamayı farklı yorumlayabilir.
Bunu anlamadan:
“Kesin müşrik.”
demek son derece ağır olabilir.
Bir kişinin neye inandığını açıkça bilmek gerekir.
Allah'tan bağımsız ilahî güç atfetmek tevhid açısından çok ciddi bir meseledir.
Fakat bütün farklı uygulamaları otomatik olarak aynı inançla eşitlemek ilmî hassasiyete aykırı olabilir.
Dini hassasiyet, acele hüküm değil daha doğru hüküm gerektirir.
Altıncı büyük mesaj, peygamber sevgisini tevhid içinde yaşamaktır.
Hz. Muhammed'i sevmek mümin için çok değerlidir.
Fakat onun öğrettiği dinin merkezinde zaten:
“Allah'tan başka ilah yoktur.”
hakikati vardır.
Bu nedenle Peygamber sevgisi insanı Allah'a götürmelidir.
Peygamber'i Allah'a rakip hâle getiren bir anlayış, Peygamber'in getirdiği tevhid mesajıyla çelişir.
Resûlü gerçekten sevmek, onun Rabbine kulluk çağrısına uymaktır.
Bu son derece önemli bir dengedir.
Yedinci büyük mesaj, salih insanları kutsallaştırmamak ama küçümsememektir.
İnsanlar bazen iki uçtan birine düşebilir.
Bir tarafta salih bir insan neredeyse insanüstü ilahî güçlerle tasvir edilir.
Diğer tarafta:
“Hiçbir değeri yok.”
denilerek bütünüyle küçümsenir.
İkisinin arasında daha dengeli bir yol vardır.
Değerli kula değer ver; ama kulluk sınırını koru.
Âlimden öğren.
Salih kişiden örnek al.
Ama kalbinin nihai kulluğunu yalnız Allah'a yönelt.
Sekizinci büyük mesaj, rahmet umudunun en yüce kullarda bile bulunduğunu bilmektir.
Bu mümin için büyük bir ders olmalıdır.
İnsan ibadet yaptığında:
“Allah artık bana borçlu.”
gibi düşünemez.
Namaz.
Oruç.
Sadaka.
Kur’an okumak.
hepsi kulluktur.
İnsan bunlarla Allah'ın lütfuna yönelir.
İbadet Allah'a karşı üstünlük kazanmak değil, kul olduğunu yaşamaktır.
Bu anlayış ibadeti kibirden kurtarır.
Dokuzuncu büyük mesaj, Allah'ın rahmetini sürekli umut etmektir.
İnsan günaha düşebilir.
Hayatının belli dönemlerini yanlış geçirebilir.
Ama samimi dönüş mümkündür.
Ayet bize Allah'a yakın kulların bile rahmet umduğunu gösteriyor.
O hâlde günahkâr insan:
“Benim için rahmet yok.”
diye ümitsizliğe düşmemelidir.
Ümitsizlik dönüşü engelleyebilir; umut ise tövbeye kapı açabilir.
Fakat umut da samimi dönüşle birleşmelidir.
Onuncu büyük mesaj, korkunun insanı güzel ahlaka götürmesi gerektiğidir.
Allah'ın azabından korktuğunu söyleyen insan:
İnsanlara zulmediyorsa.
Kul hakkı yiyorsa.
Yalan söylüyorsa.
iftira atıyorsa.
korkunun ahlaki sonucunu düşünmelidir.
Gerçek hesap korkusu, başkalarını korkutmak değil kendi haksızlığımızdan korkmaktır.
Mümin Allah'ın azabını insanları ezmek için psikolojik silah hâline getirmemelidir.
Önce kendi davranışını düzeltmelidir.
On birinci büyük mesaj, sevgi ve korkunun birlikte bulunabileceğini anlamaktır.
Allah sevgisi:
“Hiçbir hesap yok.”
anlamına gelmez.
Allah korkusu da:
“Allah yalnız cezalandırmak isteyen bir Rabdir.”
anlamına gelmez.
Kur’an'ın dengesi:
Rahmeti ummak ve azabından sakınmaktır.
Bu iki duygu birlikte insanın manevi dengesini korur.
Umut onu Allah'a yöneltir.
Sorumluluk korkusu yanlışta ısrarı engellemeye çalışır.
İman hayatı bu iki kanatla daha dengeli ilerler.
On ikinci büyük mesaj, manevi derecemizi kendi kendimize kesin olarak ilan etmemektir.
İnsan çok ibadet edebilir.
Ama:
“Ben Allah'ın en sevgili kullarındanım.”
şeklinde kesin bir makam iddiasında bulunmamalıdır.
Allah katındaki gerçek derecemizi bütünüyle bilmiyoruz.
Bu nedenle salih insanın işareti:
Kendi makamından çok Allah'ın rahmetine muhtaçlığını fark etmesi olabilir.
Manevi yolculukta yükseldikçe tevazu azalıyor değil artıyorsa daha sağlıklı bir işaret vardır.
Kibir, maneviyatın ciddi tehlikelerinden biridir.
On üçüncü büyük mesaj, başkasının dini makamına körü körüne teslim olmamaktır.
Bir kişi:
Âlim.
Şeyh.
dini lider.
olarak tanınabilir.
Bilgisine saygı duyulabilir.
Ama hiçbir insan:
Hatasız.
sorgulanamaz.
Allah'ın adına bağımsız hüküm sahibi.
değildir.
Dini otorite ile ilahî otorite aynı değildir.
İnsanlar hata yapabilir.
Kur’an ve sağlam dini ölçüler üstün referans olmaya devam eder.
Bu bilinç kişilik kültlerini önleyebilir.
On dördüncü büyük mesaj, Allah'a yaklaşmanın yalnız sözle olmadığını bilmektir.
Bir insan:
“Allah'ı çok seviyorum.”
diyebilir.
Bu güzel bir sözdür.
Ama bu sevginin hayata yansıması da önemlidir.
Adalet.
Merhamet.
ibadet.
dürüstlük.
kul hakkından sakınma.
tövbe.
gibi davranışlar Allah'a yönelişin parçalarıdır.
Yakınlık iddiası ahlakla desteklenmelidir.
Sürekli ibadet konuşup insanlara zulmeden kişi kendi kulluk anlayışını sorgulamalıdır.
On beşinci büyük mesaj, Allah'a yakınlığın başkalarını küçümsemeye gerekçe olmamasıdır.
Bir insan dini açıdan kendisini geliştirmiş olabilir.
Fakat bu ona:
Başkalarını hor görme.
Günahkârlara hakaret etme.
Kendini kurtulmuşlar sınıfında görme.
hakkı vermez.
Çünkü ayet, Allah'a yakın varlıkların bile rahmet umduğunu ve azaptan korktuğunu söylüyor.
Rahmete muhtaç olduğunu bilen insan, başka bir kula karşı ilahlık taslamaz.
Dini kibir, insanın dikkat etmesi gereken ciddi bir manevi hastalıktır.
On altıncı büyük mesaj, çaresizlik anında kalbin yönünü korumaktır.
Bir önceki ayette sıkıntıyı giderecek mutlak gücün yalnız Allah'a ait olduğu anlatıldı.
Bu ayette ise Allah dışında yönelinen kulların kendilerinin de Allah'a yöneldiği gösteriliyor.
Bu iki mesaj birlikte insanın kalbine şunu öğretir:
Dara düştüğünde yaratılmışları Rab konumuna çıkarma.
Doktora git.
İnsanlardan yardım al.
Dua iste.
Ama nihai güvenini Allah'a bağla.
Çünkü yardım ettiğini düşündüğün kul da Rabbine muhtaçtır.
On yedinci büyük mesaj, 56 ve 57. ayetlerin tevhidi hem kudret hem kulluk açısından tamamlamasıdır.
56. ayet:
“Onların bağımsız güçleri yok.”
mesajını verir.
57. ayet:
“Üstelik kendileri de Allah'ın kullarıdır.”
diye ekler.
Böylece iki yönden delil kurulur.
Birincisi:
Yaratılmışın mutlak kudreti yoktur.
İkincisi:
Yaratılmışın kendisi Allah'a ibadet eder.
Bu iki gerçek bir araya geldiğinde sonuç açıktır:
İbadet, dua ve nihai kulluk Allah'a yönelmelidir.
Tevhidin mantığı burada son derece berrak hâle gelir.
On sekizinci büyük mesaj, Allah'a gerçek yakınlığın insanı daha derin bir kul hâline getirmesidir.
Maneviyatın ölçüsü olağanüstü hikâyeler anlatmak değildir.
İnsanın Allah'a:
Daha samimi.
Daha mütevazı.
Daha merhametli.
Daha sorumlu.
bir kul hâline gelmesidir.
Bir insan:
“Ben Allah'a çok yakınım.”
deyip herkesi küçük görüyorsa burada ciddi bir çelişki olabilir.
Çünkü ayetin anlattığı Allah'a yakın kullar bile:
Rahmet umuyor ve azaptan korkuyor.
Bu, tevazunun en güzel derslerinden biridir.
İsrâ Suresi'nin 57. ayeti bugün insanın kendisine şu soruları sordurur: Allah'a yakın olduğunu düşündüğüm kişileri farkında olmadan Allah'a ait özelliklerle mi yüceltiyorum? Peygamber sevgimi tevhid sınırları içinde koruyor muyum? Salih insanlara saygı ile onları kutsallaştırma arasındaki farkı biliyor muyum? Allah'a yaklaşmak için gerçek hayatımda hangi salih amelleri yapıyorum? İbadetlerim beni daha mütevazı mı, daha kibirli mi yapıyor? Allah'ın rahmetini gerçekten umuyor muyum? Rahmet ümidiyle günahı küçümsüyor muyum? Azap korkum beni insanlara daha adil davranmaya yöneltiyor mu? Dini farklılıkları kolay tekfir sebebine dönüştürüyor muyum? Allah'a yakınlığın en büyük göstergesinin daha güzel kulluk olduğunu fark ediyor muyum?
Bu sorular ayetin yalnız geçmişte başkalarının kutsallaştırdığı varlıklarla ilgili olmadığını; bugün de tevhid, peygamber sevgisi, salih kullar, vesile, rahmet, korku, manevi kibir, dini otorite ve kulluk konusunda son derece güçlü bir ölçü sunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak bu ayet bize şunu öğretmektedir:
Allah'a kul olanı Allah'ın yerine koyma.
Peygamberi sev ama Rab yapma.
Salih insana saygı duy ama ona bağımsız ilahî güç yükleme.
Allah'a yaklaşmanın yollarını ara.
Rahmetini umut et.
Hesabını ciddiye al.
Maneviyatını kibir aracına dönüştürme.
İbadetin arttıkça tevazun da artsın.
Dini farklılıkları acele tekfir gerekçesine dönüştürme.
Ve Allah'a en yakın kulların bile Allah'a muhtaç olduğunu unutma.
Çünkü gerçek kulluk insanı:
“Artık Rabbime ihtiyacım yok.”
noktasına değil,
“Rabbime ne kadar muhtaç olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum.”
noktasına taşır.
⠀
Son Söz
⠀“Allah’a yakın olan gerçek kul, kendisini Allah’a rakip görmez; tam tersine Rabbine olan ihtiyacını daha derinden hisseder. Peygamberler, melekler ve salih kullar ne kadar yüce olursa olsun kulluk makamındadır; onların şerefi Allah’tan bağımsızlaşmalarında değil, Allah’a yönelişlerindedir. Biz de rahmeti umut edip hesabı ciddiye alarak, insanları ilahlaştırmadan sevmeyi ve Allah’a yakınlığı kibirle değil daha güzel kullukla aramayı öğrenelim.”
Ersan Karavelioğlu