📖 Hûd Suresi 95. Ayette “Sanki Orada Hiç Yaşamamışlardı; Bilin ki Semûd Uzaklaştırıldığı Gibi Medyen de Uzaklaştırıldı” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,233
2,736,269
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 95. Ayette “Sanki Orada Hiç Yaşamamışlardı; Bilin ki Semûd Uzaklaştırıldığı Gibi Medyen de Uzaklaştırıldı” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hz. Şuayb’ın kavmi bir zamanlar evleri, pazarları, ticareti ve toplumsal gücüyle yaşadığı yerde artık yoktur. Hûd 95 bunu son derece çarpıcı bir ifadeyle anlatır: ‘Sanki orada hiç yaşamamışlardı.’ Ardından Medyen’in Semûd gibi ilahî hükümle karşılaştığı bildirilir. Ayetin amacı bize modern toplumlara gelişigüzel lanet okuma yetkisi vermek değil; servetin, nüfuzun ve medeniyetin ahlaki sorumluluğun yerine geçemeyeceğini hatırlatmaktır.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 95. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semûd uzaklaştırıldığı gibi Medyen de uzaklaştırıldı.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Ke-en lem yağnev fîhâ. Elâ bu‘den li-Medyene kemâ ba‘idet Semûd.”

Bir önceki ayette Hz. Şuayb ve onunla iman edenlerin Allah’ın rahmetiyle kurtarıldığı, zulümde ısrar edenleri ise sayhanın yakaladığı bildirilmişti. Hûd 95, Medyen kıssasını kısa fakat son derece güçlü bir sonuç cümlesiyle kapatır. Bir zamanlar hareketli bir toplum olan Medyen’in dünya sahnesindeki gücü sona ermiş ve kıssa fanilik, ahlaki sorumluluk ve ilahî adalet vurgusuyla tamamlanmıştır.

2️⃣ “Sanki Orada Hiç Yaşamamışlardı” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“ke-en lem yağnev fîhâ”

ifadesi kullanılır.

Genel anlamıyla:

“Sanki orada hiç oturmamış, yaşamamış ve yerleşmemiş gibiydiler.”

demektir.

Buradaki anlatım, onların tarih boyunca fiziksel olarak hiç var olmadığını söylemez. Kur’an zaten önceki ayetlerde onların toplumunu, ticaretini, ekonomik davranışlarını ve Hz. Şuayb ile tartışmalarını ayrıntılı biçimde anlatmıştır.

Asıl vurgu, dünya hayatındaki güçlü varlıklarının ne kadar hızlı biçimde sona erebildiğidir. Dün o topraklarda hüküm süren insanlar bugün yoktur. Böylece insanın kalıcılık hissi sarsılır.

3️⃣ Ayet “Medyen’den Hiçbir Fiziksel İz Kalmadı” mı Diyor ❓​

Hayır.

“Sanki hiç yaşamamışlardı” ifadesini:

“Arkeolojik olarak onlardan tek taş bile kalmamıştır.”

şeklinde anlamak gerekmez.

Bu, güçlü bir edebî ve teolojik anlatımdır. Bir toplumun canlı sosyal varlığının sona ermesini, sanki o şehirlerde hiç yaşamamışlar gibi sessizliğe gömülmesini ifade eder.

Dolayısıyla bugün Medyen ile ilişkilendirilen bir bölgede eski yapı kalıntısı bulunması ayetle çelişmek zorunda değildir.

Kur’an’ın söylediği, toplumsal hayatlarının sona ermesidir; bütün maddi izlerin fiziksel olarak yok olduğuna dair teknik bir arkeoloji iddiası değildir.

4️⃣ “Yağnev” Kelimesi Hangi Anlamları Taşır ❓​

Arapçadaki ifade, bir yerde oturmak, yerleşmek, yaşamak ve belli bir refah içinde bulunmak anlam alanlarıyla ilişkilendirilebilir.

Bu nedenle ayet sadece:

“Orada bulunmuşlardı.”

demekten daha derin bir çağrışım taşır.

Medyen halkı orada yaşamış, ticaret yapmış, mal edinmiş, günlük düzen kurmuş ve kendilerini kalıcı hissedebilecek bir toplumsal yapı oluşturmuştu.

Fakat bütün bu canlılık sona erdiğinde Kur’an:

“Sanki orada hiç yaşamamışlardı.”

der.

Bu, dünya refahının kalıcılık garantisi olmadığını çok güçlü biçimde hatırlatır.

5️⃣ Ayet Dünyayı ve Medeniyet Kurmayı Değersiz mi Görüyor ❓​

Hayır.

Dünyanın geçici olması, dünyanın değersiz olduğu anlamına gelmez.

Kur’an’ın önceki ayetlerinde ekonomik adaletin, doğru ticaretin ve insanların hakkını korumanın bu kadar ayrıntılı anlatılması zaten dünya hayatının ciddiye alındığını gösterir.

Eğer dünya tamamen değersiz olsaydı:

ölçünün doğru olması,

terazinin adaleti,

çalışanın hakkı

ve ticaretin dürüstlüğü

bu kadar önemli olmazdı.

Mesele dünya kurmak değil, dünyayı ebedî ve sınırsız sahiplik alanı sanmaktır.

İnsan şehir kurabilir, şirket kurabilir, ev yapabilir ve servet sahibi olabilir. Fakat bütün bunların geçici olduğunu bilerek adaletli yaşamalıdır.

6️⃣ Maddi Başarı Neden İnsana Kalıcı Olduğu Hissi Verebilir ❓​

Çünkü insan gözünün önündeki düzenin hep devam edeceğini düşünmeye eğilimlidir.

İşi iyi gidiyorsa:

“Böyle devam eder.”

diye düşünebilir.

Serveti büyüyorsa:

“Artık güvendeyim.”

diyebilir.

Toplum güçlüyse:

“Bize hiçbir şey olmaz.”

anlayışına kapılabilir.

Medyen kıssası tam bu güveni sorgular.

Onların pazarları vardı.

Ekonomik güçleri vardı.

Kendi toplumsal düzenleri vardı.

Ama bunların hiçbiri ahlaki sorumluluğun yerine geçmedi.

Refah, dokunulmazlık belgesi değildir.


7️⃣ Hûd 95 Zenginliğe Karşı Bir Ayet midir ❓​

Hayır.

Kur’an’ın eleştirdiği şey zengin olmak değil, zenginliği haksızlıkla büyütmek ve güç sayesinde hesap dışı kalacağını sanmaktır.

Hz. Şuayb kavmine:

“Ticaret yapmayın.”

dememiştir.

Tam tersine ticaretlerini adil yapmalarını istemiştir.

Bu nedenle bir insanın zengin olması başlı başına problem değildir.

Bir tüccarın başarılı olması da problem değildir.

Asıl soru şudur:

Bu servet nasıl kazanıldı ve nasıl kullanılıyor?

Hûd Suresi’nin Şuayb kıssasında ekonomik başarının ölçüsü sadece ne kadar kazandığın değil, nasıl kazandığındır.

8️⃣ “Uzak Olsun Medyen” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“elâ bu‘den li-Medyen”

denilir.

“Bu‘d”, uzaklaşma, uzak kalma ve rahmetten mahrum kalma anlam alanına sahiptir. Bu bağlamda Medyen’in Allah’ın hükmüyle uzaklaştırıldığı ve mahkûm edildiği güçlü bir ifade ile anlatılır.

Bu, sıradan bir coğrafi uzaklık değildir.

Mesele:

“Medyen buradan kaç kilometre uzaktadır?”

değil, ilahî hüküm karşısındaki durumudur.

Kur’an geçmişteki bu özel topluluk hakkında böyle bir hükmü vahiy yoluyla bildirir.

9️⃣ Bu Ayet Bize İnsanlara “Allah’tan Uzak Olasınız” Diye Lanet Etme Yetkisi Verir mi ❓​

Hayır.

Bu ayrım çok önemlidir.

Hûd 95’te Allah tarafından açıklanmış özel bir tarihsel hüküm vardır.

Bugün sıradan bir insan:

“Senden hoşlanmıyorum, Allah senden uzak etsin.”

diyerek kendi öfkesini Hûd 95 seviyesinde ilahî hükme dönüştüremez.

Özellikle yaşayan bir insanın nihai durumunu biz bilmiyoruz.

İnsan bugün yanlış yapabilir, yarın tövbe edebilir ve hayatını değiştirebilir.

Bu nedenle:

Kur’an’daki ilahî hüküm ≠ kişisel lanet yetkisi.

Kıssanın amacı bize lanet dili öğretmek değil, zulmün ve haksızlığın ciddiyetini göstermektir.

🔟 “Medyen” İfadesi O Toplumun Bütün Soyunu ve Sonraki Nesilleri mi Lanetliyor ❓​

Hayır.

Böyle bir sonuç çıkarılamaz.

Kur’an’ın anlattığı hüküm, Hz. Şuayb’a karşı çıkan ve zulümde ısrar eden tarihsel toplulukla ilgilidir.

Suç genetik değildir.

Bir insan atalarının yaptığı yanlış nedeniyle otomatik olarak suçlu olmaz.

Bugün bir kişinin:

soyunu,

etnik kökenini

veya doğduğu bölgeyi

gerekçe göstererek:

“Sen de o lanetin içindesin.”

demek doğru değildir.

Ahlaki sorumluluk kalıtsal bir kan lekesi değildir.

Kur’an’ın kıssaları modern etnik nefret üretmek için kullanılamaz.

1️⃣1️⃣ “Semûd Uzaklaştırıldığı Gibi Medyen de Uzaklaştırıldı” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet, Medyen’in sonunu Semûd kavminin sonuna benzetir.

Bu benzerlik, iki toplumun da peygamber uyarısına direnmesinin ardından ilahî hükümle karşılaşması bakımındandır.

Fakat bu ifade:

“İki topluma tamamen aynı fiziksel olay oldu.”

demek değildir.

Semûd kıssasında da “sayha” gibi ifadeler kullanılmıştır; ancak her kıssanın ayrıntıları kendi bağlamında değerlendirilmelidir.

Kur’an’ın burada kurduğu temel bağlantı ahlaki ve teolojiktir.

Farklı zamanlarda yaşamış toplumlar, benzer biçimde zulüm ve direnç içinde kalırlarsa tarihsel kıssalarda aynı uyarı zincirinin içine girerler.

1️⃣2️⃣ Aynı Yanlışı Yapan Her Toplum Aynı Şekilde mi Cezalandırılır ❓​

Hayır.

Kur’an böyle bir mekanik formül vermez.

“Şu günahı işlersen kesin şu fiziksel felaket olur.”

şeklinde bir denklem kurulamaz.

Geçmiş kavimlerde farklı hüküm biçimleri anlatılır.

Bugünkü toplumlarda ise biz özel vahiy bilgisine sahip değiliz.

Bu nedenle:

“Medyen ekonomik hile yaptı ve helak oldu; bugün ekonomik hile yapan her şehir fiziksel olarak yıkılacak.”

demek doğru değildir.

Ahlaki yanlışın sonuçları olabilir; ekonomik hile güveni çökertir, yolsuzluk kurumları zayıflatır ve toplumsal düzeni bozabilir. Fakat belirli bir ilahî felaket biçimi hakkında vahiy olmadan kesin konuşamayız.

1️⃣3️⃣ Bir Şehrin Yok Olması Onun Günahkâr Olduğunu mu Gösterir ❓​

Hayır.

Bu çok temel bir ayrımdır.

Medyen’in başına gelenin özel azap olduğunu biliyoruz çünkü Kur’an açıkça bildiriyor.

Ama bugün bir şehir:

deprem,

sel,

yangın,

savaş

veya başka bir felaket

nedeniyle büyük zarar gördüğünde:

“Demek halkı günahkârdı.”

diyemeyiz.

Böyle bir hüküm için özel vahiy bilgimiz yoktur.

Bir modern şehirde felaketten çocuklar, mazlumlar ve salih insanlar da etkilenebilir.

Bu nedenle felaket ≠ otomatik ilahî mahkûmiyet.

Afet karşısında ilk görev insanların günah dosyasını yazmak değil, yarayı sarmaktır.

1️⃣4️⃣ Hûd 95 Şehirlerin ve Devletlerin Sonsuza Kadar Yaşamayacağını mı Hatırlatıyor ❓​

Evet, ayetin güçlü çağrışımlarından biri budur.

İnsanlar bazen içinde yaşadıkları siyasal, ekonomik veya toplumsal düzeni değişmez sanabilirler.

Oysa tarih:

güçlü devletlerin yükselip çöktüğünü,

şehirlerin önem kazanıp sonra gerilediğini

ve ticaret merkezlerinin değiştiğini

göstermektedir.

Ancak her devlet çöküşünü:

“Allah’ın özel azabıydı.”

diye yorumlayamayız.

Tarihsel değişimin:

ekonomik,

siyasi,

askerî,

çevresel

ve toplumsal

pek çok sebebi olabilir.

Hûd 95 bize faniliği öğretir; her tarihsel çöküş için gizli ilahî dosya okuma yetkisi vermez.

1️⃣5️⃣ İnsan Neden Kalıcı Olmadığını Bildiği Hâlde Dünyaya Bu Kadar Bağlanır ❓​

Çünkü insan günlük hayatını sürekli ölüm ve son düşüncesiyle yaşayamaz. Bu doğal bir durumdur. İş kurar, ev yapar, ailesi için plan yapar ve geleceğe yatırım yapar.

Kur’an’ın amacı:

“Nasıl olsa her şey geçici, hiçbir şey yapmayın.”

demek değildir.

Asıl amaç insanın sahip olduğu şeyleri mutlaklaştırmamasıdır.

Evin olsun ama ev seni zalim yapmasın.

Paran olsun ama para başkasının hakkını unutturmasın.

Makamın olsun ama makam kendini dokunulmaz sanmana yol açmasın.

Dünyayı kullan; dünyayı ilahlaştırma.

Fanilik bilinci sağlıklı olduğunda çalışmayı değil, kibri azaltır.

1️⃣6️⃣ “Sanki Hiç Yaşamamışlardı” Sözü İnsan Hayatını Anlamsız mı Kılar ❓​

Hayır.

Geçicilik ile anlamsızlık aynı şey değildir.

Bir çiçek kısa süre yaşar ama güzelliği anlamsız değildir.

Bir insanın hayatı sınırlıdır ama yaptığı iyilikler, kurduğu ilişkiler ve bıraktığı etkiler anlam taşıyabilir.

Kur’an’ın ahiret perspektifi açısından dünya hayatı zaten nihai son değil, sorumluluk alanıdır.

Bu nedenle:

“Nasıl olsa öleceğiz, hiçbir şeyin anlamı yok.”

sonucu Kur’anî değildir.

Tam tersine geçicilik:

“Elindeki zamanı ne için kullanıyorsun?”

sorusunu daha önemli hâle getirir.

Medyen halkının trajedisi yaşamış olmaları değil, kendilerine verilen imkânı adaletsizlikle kullanmalarıdır.

1️⃣7️⃣ Medyen Kıssasının En Büyük Ekonomik Dersi Nedir ❓​

Kıssanın tamamına baktığımızda mesaj son derece güçlüdür:

Ekonomik ahlak, dinin kenarında duran küçük bir konu değildir.

Hz. Şuayb’ın kavmine yönelik temel eleştirilerinden biri:

ölçüyü eksiltmeleri,

tartıda hile yapmaları

ve insanların haklarını küçültmeleridir.

Bu yüzden Medyen kıssasını yalnız:

“Bir kavim peygamberi reddetti ve yok oldu.”

diye okumak eksik olur.

Kıssa bize bugün de şunu sorar:

Ticaretimiz adil mi?

Bir ürünü satarken gerçeği söylüyor muyuz?

Çalışanın hakkını tam veriyor muyuz?

Müşterinin bilgisizliğini sömürüyor muyuz?

Hûd 95’in fanilik mesajı, bu ekonomik ahlakın sonuna adeta şu cümleyi ekler:

Haksızlıkla büyüttüğün serveti sonsuza kadar yanında tutamayacaksın.

1️⃣8️⃣ Hûd 84–95 Arasındaki Şuayb Kıssası Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Bu kıssa Hûd 84’te tevhid ve ekonomik dürüstlük çağrısıyla başlamıştı. Hz. Şuayb ölçü ve tartıyı eksiltmemelerini istedi; ardından insanların mallarını eksiltmemelerini ve yeryüzünde ifsad çıkarmamalarını söyledi. Helal kalan kazancın daha hayırlı olduğunu anlattı ve kendisinin insanların üzerinde zorlayıcı bir gözetmen olmadığını belirtti.

Kavmi ise önce onun namazıyla ve ekonomik müdahalesiyle alay etti, sonra sözlerini anlamadıklarını söyledi, onu zayıf gördü ve nihayet aşireti olmasaydı taşlayacaklarını açıkladı. Hz. Şuayb buna rağmen tebliğini sürdürdü, ıslah istediğini, başarısının Allah’ın yardımıyla olduğunu ve Allah’a tevekkül ettiğini söyledi.

Sonunda hüküm geldi; Hz. Şuayb ve iman edenler rahmetle kurtarıldı, zulümde ısrar edenlerin toplum düzeni sona erdi. Hûd 95 ise bütün kıssanın üzerine fanilik mührünü vurur:

“Sanki orada hiç yaşamamışlardı.”

Bir sonraki ayette artık yeni bir kıssaya geçilecek ve Hz. Musa’nın Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderilmesi anlatılacaktır. Böylece ekonomik güçten sonra Kur’an bizi siyasi güç, otorite, liderlik ve körü körüne itaate ilişkin yeni bir ders alanına taşıyacaktır.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 95. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 95. ayet sadece Medyen halkının sonunu bildiren bir kapanış cümlesi değildir.

Ayet insanın dünyadaki kalıcılık yanılsamasına çok güçlü biçimde dokunur.

Medyen halkı bir zamanlar oradaydı.

Evleri vardı.

Pazarları vardı.

Servetleri vardı.

Ekonomik sistemleri vardı.

Kendilerine güveniyorlardı.

Hz. Şuayb’ı sosyal olarak zayıf görüyorlardı.

Hatta:

“Aşiretin olmasaydı seni taşlardık.”

diyecek kadar kendilerini güçlü hissediyorlardı.

Sonra Kur’an onların sonunu birkaç kelimeyle anlatıyor:

“Sanki orada hiç yaşamamışlardı.”

Bu cümle insanın bütün kibir hesaplarını küçücük hâle getirir.

Bugün bir insan yüz yıl yaşayacağını varsayarak davranabilir.

Bir şirket:

“Biz bu piyasada sonsuza kadar varız.”

gibi davranabilir.

Bir yönetici:

“Ben olmadan hiçbir şey olmaz.”

diyebilir.

Bir zengin:

“Bu servet beni korur.”

diye düşünebilir.

Ama Hûd 95 bütün bunlara sessiz bir cevap verir:

Hiçbir dünyevî düzen mutlak değildir.

Bunun amacı insanı karamsarlığa sürüklemek değildir.

Tam tersine ona doğru öncelikleri hatırlatmaktır.

Madem servet geçici, onu adaletle kullan.

Madem makam geçici, zulmetme.

Madem ticaret geçici, haksız kazanç için vicdanını satma.

Madem hayat geçici, insanlarla ilişkinde geride utanacağın bir iz bırakma.

Fanilik doğru anlaşılırsa hayattan kaçış değil, daha ahlaklı yaşama çağrısıdır.

Ayetin ikinci büyük mesajı, medeniyetin maddi gücü ile ahlaki sağlamlığını birbirinden ayırmaktır.

Bir toplum:

zenginleşebilir,

teknolojik olarak ilerleyebilir,

büyük şehirler kurabilir

ve güçlü ticaret ağlarına sahip olabilir.

Bunlar değerlidir.

Ama bunların hiçbiri tek başına o toplumun ahlaken doğru olduğunu kanıtlamaz.

Medyen ekonomik olarak işleyen bir toplumdu.

Fakat Hz. Şuayb tam da ekonominin içine girip:

“Teraziniz bozuk.”

dedi.

Bu son derece güçlü bir Kur’anî eleştiridir.

Medeniyet sadece:

ne kadar ürettiğin

değildir.

Aynı zamanda:

nasıl ürettiğin, nasıl paylaştığın ve insanların hakkını nasıl koruduğundur.

Bir toplumun gayrisafi gelirinin yüksek olması, içindeki bütün ilişkilerin adil olduğu anlamına gelmez.

Ekonomik büyüklük ≠ ahlaki büyüklük.

Üçüncü büyük mesaj, geçmiş toplumların sonunu modern insanlara lanet etiketi olarak taşımamaktır.

Medyen hakkında:

“Uzak olsun.”

deniyor.

Çünkü bunu vahiy söylüyor.

Bugünkü bir halka, millete veya şehre aynı ifadeyi kolayca uygulayamayız.

İnsanlar değişebilir.

Nesiller değişebilir.

Bir toplum içinde birbirinden tamamen farklı insanlar bulunabilir.

En önemlisi, bizim belirli bir modern topluluk hakkında:

“Allah onları rahmetinden uzaklaştırdı.”

diyecek özel vahiy bilgimiz yoktur.

Bu yüzden ilahî hüküm dilinde tevazu gerekir.

Kur’an’ın lanet veya uzaklaştırma ifadelerini alıp kişisel nefretimize malzeme yapmak, ayetin ahlakına aykırı bir sonuç doğurabilir.

Dördüncü büyük mesaj soy ve etnik kimliğin suç taşımadığıdır.

Medyen’in tarihsel hükmü, bugün kendisini herhangi bir şekilde o coğrafya veya soyla ilişkilendiren insana otomatik olarak geçmez.

Hiçbir çocuk:

atalarının günahıyla doğmaz.

Bir insanın dedesi suç işledi diye torunu suçlu olmaz.

Bir halkın geçmişinde büyük zulüm bulunabilir; bu, o halktan doğan her insanın aynı ahlaki dosyayı taşıdığı anlamına gelmez.

Suç kişisel ve fiilî sorumlulukla değerlendirilmelidir.

Bu ilke hem dinî ahlak hem de sağlıklı toplumsal barış açısından çok önemlidir.

Beşinci büyük mesaj arkeolojiyi vahye karşı veya vahyin yerine kullanmamaktır.

Hûd 95:

“Sanki hiç yaşamamışlardı.”

diyor.

Biri bir gün:

“Bakın, burada kalıntı var; demek ayet yanlış.”

diyebilir.

Bu, ifadenin edebî anlamını kaçırır.

Başka biri de:

“Bu kalıntıyı bulduk, kesin Kur’an’daki Medyen budur.”

diyebilir.

Bu da kanıtın sınırını aşabilir.

Sağlıklı yaklaşım şudur:

Arkeoloji kendi yöntemleriyle araştırır.

Kur’an kendi teolojik ve ahlaki mesajını verir.

Kesin kanıt olmadığında “muhtemel” demek mümkündür.

“Kesin” demek için ise gerçekten kesin delil gerekir.

Dinî güven, abartılı arkeoloji iddialarına muhtaç değildir.

Altıncı büyük mesaj, toplumsal güçle ölümsüzlük hissi arasındaki ilişkiyi fark etmektir.

İnsan yalnız bireysel değil, grup olarak da kibirlenebilir.

“Biz büyük milletiz.”

“Bizim şirket yıkılmaz.”

“Bizim aile çok güçlü.”

“Biz bu şehrin sahibiyiz.”


gibi düşünceler insanın sınır bilincini zayıflatabilir.

Aidiyet güzeldir.

İnsan toplumunu, ülkesini, ailesini ve kurumunu sevebilir.

Sorun sevginin:

“Biz hata yapmayız.”

kibrine dönüşmesidir.

Hiçbir topluluk ahlaki eleştiriden muaf değildir.

Medyen kıssası tam da bunu gösterir.

Yedinci büyük mesaj başarıyı ilahî onayla karıştırmamaktır.

Bir kişinin işi uzun süre iyi gidiyor olabilir.

Haksız yöntem kullanıyor ama yakalanmıyor olabilir.

Bundan:

“Demek Allah buna izin veriyor ve razı.”

sonucu çıkmaz.

Dünyada insana süre verilmesi, yaptığı şeyin onaylandığı anlamına gelmeyebilir.

Aynı şekilde dürüst bir insanın işlerinin zor gitmesi de:

“Allah onu sevmiyor.”

demek değildir.

Dünyevî sonuçlar, Allah katındaki bütün ahlaki hükmün eksiksiz ekranı değildir.

Bu yüzden insan kazancının çokluğundan önce temizliğine bakmalıdır.

Sekizinci büyük mesaj, insanın geride ne bırakacağını düşünmesidir.

Hûd 95:

“Sanki hiç yaşamamışlardı.”

derken insana şu soruyu sordurur:

Bir gün ben de burada olmayacağım.

O zaman ne kalacak?

Sadece para mı?

Sadece bina mı?

Sadece sosyal medya hesabı mı?

Yoksa:

iyilik,

güven,

hakkaniyet

ve insanların hayatında bıraktığım güzel bir etki

de olacak mı?

İnsan maddi eser bırakabilir.

Bu çok değerlidir.

Ama en güçlü miraslardan biri ahlaki izdir.

Medyen’in pazarları kaybolmuş olabilir; fakat onların kıssası bugün hâlâ insanlara eksik tartmama dersi veriyor.

İşte tarihin ilginç tarafı budur.

Bir toplum yok olur ama dersi yaşamaya devam eder.

Dokuzuncu büyük mesaj ise Şuayb kıssasının tamamını tek cümlede özetlemektir:

Terazi sadece pazarda değil, hayatın tamamında doğru tutulmalıdır.

İnsan başkasından adalet isterken kendisi de adil olmalıdır.

Kendisinin hakkı eksildiğinde öfkeleniyorsa başkasının hakkını eksiltmemelidir.

Güçsüzken adalet isteyen insan, güçlendiğinde de aynı adaleti korumalıdır.

Çünkü gerçek ahlak, kişinin rolüne göre değişen bir pazarlık değildir.

Müşteriyken istediğin dürüstlüğü satıcıyken de göstermelisin.

Çalışanken istediğin hakkı işveren olduğunda da vermelisin.

Güçsüzken istediğin merhameti güçlendiğinde de hatırlamalısın.


İşte Hz. Şuayb kıssasının yaşayan mesajı budur.

Hûd 95’in bütün mesajını birkaç cümlede toplamak mümkündür:

Dünya kalıcı değildir ama yaptıkların önemsiz değildir.

Servet edin ama serveti dokunulmazlık sanma.

Medeniyet kur ama ahlakı ihmal etme.

Geçmiş kavimlerin ilahî hükmünü bugünkü insanlara keyfî lanet olarak taşıma.

Bir toplumun günahını soyuna ve gelecek nesillerine yükleme.

Ve sahip olduğun her şeyin bir gün geride kalacağını bilerek, terazini bugün doğru tut.


Bir sonraki ayette Hûd Suresi yeni bir kıssaya geçecek ve Hz. Musa’nın Allah’ın ayetleri ve açık bir delille Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderildiği bildirilecektir. Böylece Hz. Şuayb kıssasındaki ekonomik güçten sonra şimdi siyasi güç, otorite ve iktidar karşısında hakikat konusu başlayacaktır.

Ve belki Hûd Suresi 95. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Bugün sahip olduğumuz evin, servetin, makamın ve gücün bir gün geride kalacağını gerçekten bilerek mi yaşıyoruz, yoksa bunları kalıcı ve bizi hesap dışı bırakan şeyler gibi mi görüyoruz? İnsanların hakkını eksilterek elde ettiğimiz fazlalığın sonunda bize ne kazandıracağını düşünüyor muyuz? Ve bir gün biz de bu dünyadan ayrıldığımızda, “Ne kadar biriktirdi?” sorusundan önce “İnsanların hayatında nasıl bir iz bıraktı?” sorusuna verecek güzel bir cevabımız olacak mı?

“Hûd 95, Medyen kıssasını ‘Sanki orada hiç yaşamamışlardı’ sözleriyle kapatır. Bir zamanlar güçlü görünen evler, pazarlar ve servetler kalıcı değildir. Fanilik dünyayı değersizleştirmez; tam tersine, elimizdeki zamanı ve imkânı adaletle kullanmayı daha önemli hâle getirir. Servetin olsun ama başkasının hakkını içine katma; gücün olsun ama onu dokunulmazlık sanma; geçmiş kavimlerin hükmünü bugünün insanlarına lanet silahına dönüştürme. Çünkü bir gün hepimiz geride kalacağız ve asıl soru, ne kadar topladığımızdan çok terazimizi ne kadar doğru tuttuğumuz olacaktır.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt