📖 Hicr Suresi 81. Ayette “Onlara Ayetlerimizi Verdik; Fakat Onlar Bunlardan Yüz Çeviriyorlardı” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓ | M͜͡T͜͡ ❤️ Keşfet 🔎 Öğren 📚 İlham Al 💡 📿🧙‍♂️M͜͡o͜͡b͜͡i͜͡l͜͡y͜͡a͜͡T͜͡a͜͡k͜͡i͜͡m͜͡l͜͡a͜͡r͜͡i͜͡.͜͡C͜͡o͜͡m͜͡🦉İle 🖼️ Hayalindeki 🌌 Evreni ✨ Şekillendir❗

📖 Hicr Suresi 81. Ayette “Onlara Ayetlerimizi Verdik; Fakat Onlar Bunlardan Yüz Çeviriyorlardı” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,619
2,736,298
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hicr Suresi 81. Ayette “Onlara Ayetlerimizi Verdik; Fakat Onlar Bunlardan Yüz Çeviriyorlardı” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hicr Suresi 80. ayette Hicr halkının, yani Semûd kavminin peygamberleri yalanladığı bildirilmişti. 81. ayette ise onların tavrının yalnız ‘yeterli delil görmedik’ şeklinde açıklanamayacağı belirtilir: ‘Onlara ayetlerimizi verdik; fakat onlar bunlardan yüz çeviriyorlardı.’ Hz. Sâlih’in kavmine verilen en dikkat çekici ayetlerden biri dişi deve mucizesidir. Fakat ayetin asıl mesajı bundan daha geniştir: İnsan bazen delil olmadığı için değil, gördüğü delilin gerektirdiği değişimi istemediği için yüz çevirebilir. Bununla birlikte samimi biçimde soru sormak, anlamaya çalışmak veya henüz ikna olmamak ile bile bile hakikatten yüz çevirmek aynı şey değildir. Kur’an düşünmeyi değil, hakikati kibir ve çıkar uğruna görmezden gelmeyi eleştirir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hicr Suresi 81. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin Arapçası “Ve âteynâhum âyâtinâ fe-kânû anhâ mu‘ridîn.” şeklindedir. Genel anlamı ise “Onlara ayetlerimizi verdik; fakat onlar bunlardan yüz çeviriyorlardı.” diye ifade edilebilir.

Bir önceki ayette Hicr halkının peygamberleri yalanladığı bildirilmişti. Bu ayet ise onların karşısında hiçbir işaret veya delil bulunmadığı düşüncesini ortadan kaldırır.

Ayetler verilmiştir.

Fakat problem yalnız görmek değildir.

Problem, gördükten sonra nasıl tavır alındığıdır.

2️⃣ Ayetteki “Âyâtinâ” Ne Anlama Gelir ❓​

“Âyâtinâ”, “ayetlerimiz, işaretlerimiz, delillerimiz” anlamına gelir.

Kur’an’da “âyet” kelimesi farklı bağlamlarda:

Vahiy cümlesi.

Mucize.

Doğadaki işaret.

Tarihî olay.

Peygamberin doğruluğunu gösteren delil.

anlamlarında kullanılabilir.

Hicr halkı ve Hz. Sâlih bağlamında, özellikle onlara gösterilen ilahî işaretler ve mucize öne çıkar.

3️⃣ Hz. Sâlih’in En Bilinen Mucizesi Neydi ❓​

Kur’an’ın Semûd kıssasında öne çıkan mucize Allah’ın devesi, yani Hz. Sâlih’in kavmine verilen özel dişi deve işaretidir.

Bu deve sıradan ekonomik bir mal gibi görülmemelidir.

Kur’an onu kavim için âyet, yani ilahî işaret olarak tanıtır.

Onlara devenin hakkına dokunmamaları, belirlenen su düzenine saygı göstermeleri ve ona zarar vermemeleri söylenmiştir.

Fakat kavmin bir kısmı sonunda bu sınırı çiğnemiştir.

4️⃣ Dişi Deve Mucizesi Tam Olarak Nasıl Ortaya Çıktı ❓​

Kur’an devenin varlığını ve onun ilahî bir işaret oluşunu açıkça bildirir.

Ancak daha sonraki bazı anlatılarda görülen:

“Kayanın içinden şu biçimde çıktı, şu kadar büyüktü, şu ayrıntılar gerçekleşti…”

gibi bilgilerin tamamı Kur’an metninde yer almaz.

Bu nedenle rivayet ile Kur’an’ın açık ifadesini birbirinden ayırmak gerekir.

Kur’an’ın kesin söylediği şey şudur:

Deve onlar için Allah’ın bir ayetiydi.

Metnin vermediği ayrıntıları vahyin parçasıymış gibi kesinleştirmemek gerekir.

5️⃣ “Ayetlerimizi Verdik” Denildiğine Göre Neden Çoğul Kullanılıyor ❓​

Dişi deve en belirgin ayetlerden biri olmakla birlikte, Hz. Sâlih’in peygamberliği yalnız tek bir fiziksel mucizeye indirgenmez.

Peygamberin:

Tebliği.

Uyarıları.

Getirdiği hakikat.

Kavmin yaşadığı nimetlere dikkat çekmesi.

Ve verilen özel mucize.

birlikte düşünülebilir.

Bu nedenle ayette “ayetlerimiz” şeklindeki çoğul ifade, Allah’ın kavme yönelik delillerinin genişliğine işaret edebilir.

Ancak:

“Tam olarak şu kadar mucize vardı.”

diye sayı üretmek doğru olmaz.

6️⃣ Mucize Görmek İnsanı Otomatik Olarak İman Ettirir mi ❓​

Hayır.

Kur’an kıssalarının önemli derslerinden biri budur.

İnsan bazen:

“Ben mucize görsem kesin inanırdım.”

diyebilir.

Fakat Kur’an’da mucize gören herkes iman etmez.

Firavun ve çevresi Hz. Mûsâ’nın ayetleriyle karşılaşır.

Semûd Hz. Sâlih’in ayetiyle karşılaşır.

Başka toplumlar da peygamberlerin işaretlerini görür.

Buna rağmen reddedenler bulunur.

Demek ki iman meselesi yalnız gözün görmesiyle açıklanamaz.

7️⃣ İnsan Açık Bir Delili Neden Reddedebilir ❓​

Çünkü insan yalnız akıldan oluşmaz.

Çıkarı vardır.

Kibri vardır.

Alışkanlıkları vardır.

Sosyal çevresi vardır.

Statüsü vardır.

Bir gerçeği kabul etmek bunlardan bazılarını kaybetmesini gerektirebilir.

Örneğin kişi gerçeği kabul ederse:

“Yıllardır yanılıyormuşum.”

demesi gerekir.

Bu zor olabilir.

Bazen problem delilin zayıflığı değil, hakikatin bedelidir.

8️⃣ “Mu‘ridîn” Yani “Yüz Çevirenler” Ne Anlama Gelir ❓​

“Mu‘ridîn”, yüz çevirenler, ilgisiz kalanlar, bilinçli biçimde yönünü başka tarafa dönenler anlam alanına sahiptir.

Bu ifade yalnız:

“Henüz ikna olmadılar.”

demekten daha güçlüdür.

Çünkü yüz çevirmek, kişinin önündeki şeyi değerlendirmek yerine ondan uzak durmayı tercih etmesini anlatabilir.

Bu nedenle samimi tereddüt ile bilinçli yüz çevirme birbirine karıştırılmamalıdır.

9️⃣ Bir İnsan İkna Olmadığında “Yüz Çevirmiş” mi Olur ❓​

Her zaman hayır.

İnsan gerçekten anlamamış olabilir.

Yeterli bilgiye sahip olmayabilir.

Yanlış bilgiyle karşılaşmış olabilir.

Kötü temsil görmüş olabilir.

Bir iddiayı araştırıyor olabilir.

Dolayısıyla:

“Hemen inanmadı, demek kibirden yüz çevirdi.”

şeklinde kişinin kalbi hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir.

Allah insanların iç dünyasını bizden çok daha iyi bilir.

Biz dıştaki söz ve davranışı değerlendirebiliriz; kalbi kesin biçimde okuyamayız.

🔟 Soru Sormak Yüz Çevirmek midir ❓​

Hayır.

Soru sormak çoğu zaman hakikate yaklaşma yoludur.

Bir genç:

“Bu ayetin anlamını anlayamadım.”

diyebilir.

Bir insan:

“Allah neden böyle hükmetmiş?”

diye sorabilir.

Başka biri:

“Bu rivayetin sahih olduğundan nasıl emin oluyoruz?”

diyebilir.

Bu sorular otomatik olarak inkâr değildir.

Samimi soru ile alaycı reddedişi ayırmak gerekir.

Dinî eğitimde soruyu susturmak yerine mümkün olduğunca açıklamak daha sağlıklıdır.

1️⃣1️⃣ Mucize Neden İnsan İradesini Mecburen Ortadan Kaldırmıyor ❓​

Çünkü insanın imanında irade ve ahlaki seçim boyutu vardır.

Eğer her mucize insanı zihinsel olarak hiçbir seçeneği kalmayacak şekilde otomatik biçimde iman ettirseydi, Kur’an’ın anlattığı birçok kıssadaki reddediş anlaşılamazdı.

İnsan gördüğü şeyi:

Küçümseyebilir.

Başka biçimde yorumlayabilir.

Kendine uygun açıklama üretebilir.

Veya kabul ettiği hâlde gereğini yapmaktan kaçınabilir.

Bilgi ile teslimiyet aynı şey değildir.

1️⃣2️⃣ İnsan Bir Gerçeği Bilip Yine de Gereğini Yapmayabilir mi ❓​

Evet.

Bu günlük hayatta sürekli görülür.

Sigaranın zararlı olduğunu bilen kişi içmeye devam edebilir.

Borçlarının büyüdüğünü bilen kişi kontrolsüz harcamaya devam edebilir.

Öfkesinin ilişkisini bozduğunu bilen kişi yine aynı biçimde davranabilir.

Bir insan:

“Bunun yanlış olduğunu biliyorum.”

diyebilir ama yine yapabilir.

Demek ki insanın problemi her zaman bilgi eksikliği değildir.

Bazen irade ve alışkanlık problemidir.

1️⃣3️⃣ “Delil Gelse Fikrimi Değiştiririm” Diyebilmek Neden Önemlidir ❓​

Çünkü gerçeğe sadakat, kendi fikrimize sadakatten daha önemlidir.

İnsan bir görüşü yıllarca savunmuş olabilir.

Sonra yeni ve güçlü delil çıkar.

Bu durumda:

“Ben bunu yıllardır söylüyorum, artık dönemem.”

demek kibir olabilir.

Daha olgun tavır:

“Yeni delil eski kanaatimi düzeltiyor; fikrimi değiştiriyorum.”

diyebilmektir.

Fikir değiştirmek her zaman tutarsızlık değildir.

Delile göre değişmek entelektüel dürüstlüktür.

1️⃣4️⃣ Kendi Fikrimizi Korumak İçin Delili Görmezden Gelebilir miyiz ❓​

Evet.

İnsan zihni bunu yapmaya yatkındır.

Kendi görüşünü destekleyen bilgiyi kolay kabul eder.

Ters bilgi geldiğinde daha sert kriter uygular.

Buna bugün doğrulama eğilimi denilebilir.

Örneğin sevdiğimiz siyasi görüş hakkında olumlu haber gelince hemen paylaşırız.

Olumsuz haber gelince:

“Kesin yalandır.”

deriz.

Rakip için tam tersini yaparız.

Bu hakikat arayışı değildir.

Gerçeği kendi tarafımıza göre eğip bükmektir.

Hicr 81’in yüz çevirme mesajı bu açıdan çok günceldir.

1️⃣5️⃣ Dinî Bir Delili Kabul Etmek ile Bir Âlimin Yorumunu Kabul Etmek Aynı Şey midir ❓​

Hayır.

Bu ayrım çok önemlidir.

Kur’an vahiydir.

Peygamberin sahih biçimde sabit olan tebliği dinî kaynaktır.

Ama bir müfessirin veya âlimin bunları açıklaması insan yorumudur.

Bir insan:

“Bu tefsire katılmıyorum.”

dediğinde otomatik olarak Allah’ın ayetinden yüz çevirmiş olmaz.

Belki başka güçlü bir tefsir görüşünü tercih ediyordur.

Vahyi insan yorumuyla eşitlemek dinî otoriteyi gereğinden fazla büyütebilir.

1️⃣6️⃣ “Ayet Açık, Soru Sorma” Demek Her Zaman Doğru mudur ❓​

Hayır.

Bazı ayetlerin temel mesajı gerçekten açıktır.

Ama dil, bağlam, hukukî kapsam veya uygulama ayrıntıları konusunda sorular olabilir.

Kur’an ilimleri ve tefsir geleneği zaten yüzyıllardır bu sorularla ilgilenmiştir.

Eğer her soru:

“Ayet açık, sus.”

diye kapatılsaydı büyük bir tefsir mirası oluşmazdı.

Açıklık ile araştırma birbirine düşman değildir.

Soru sormak vahyi küçümsemek değil, onu doğru anlamaya çalışmak da olabilir.

1️⃣7️⃣ Mucize Talep Etmek Her Zaman Kötü müdür ❓​

Hayır, bağlama göre değerlendirmek gerekir.

İnsan gerçekten delil isteyebilir.

Bu anlaşılabilir.

Fakat peygamber kıssalarında bazen mucize talebi samimi hakikat arayışından ziyade:

“Göster bakalım; yine de kabul etmeyeceğiz.”

tavrına dönüşebilir.

Sorun delil istemek değil, delil geldikten sonra da sürekli yeni bahaneler üretmek olabilir.

İnsan kendi hayatında da bunu yapabilir:

“Şu olursa değişirim.”

Olur.

Sonra:

“Bir de bu olsun.”

der.

Böylece değişim sürekli ertelenir.

1️⃣8️⃣ Hicr Suresi 80 ve 81. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hicr Suresi 80. ayette:

“Hicr halkı da peygamberleri yalanladı.”

buyrulmuştu.

  1. ayette ise:
“Onlara ayetlerimizi verdik; fakat onlar bunlardan yüz çeviriyorlardı.”

denir.

Yani yalanlama tam bir delilsizlik ortamında gerçekleşmemiştir.

İşaretler vardır.

Fakat onlara karşı yüz çevirme vardır.

Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 82. ayette, Semûd kavminin maddi gücü ve güvenlik anlayışı gündeme gelecek ve “Dağlardan güven içinde evler oyuyorlardı” buyurulacaktır. Bu ayeti ele alırken özellikle Semûd’un kaya mimarisi, ‘güven içinde’ ifadesinin anlamı, insanın maddi güvenlik sistemlerine aşırı güvenmesi, sağlam bina yapmanın yanlış olmadığı, tevekkülün mühendislik tedbirlerini reddetmemesi, fakat hiçbir yapının insana mutlak dokunulmazlık sağlamadığı ve bugün Hegra’daki Nabatî kaya mezarlarının doğrudan Semûd evleri diye sunulmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hicr Suresi 81. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hicr Suresi 81. ayet insanın hakikatle ilişkisini son derece güçlü biçimde anlatır:

“Onlara ayetlerimizi verdik; fakat onlar bunlardan yüz çeviriyorlardı.”

Bu cümlede iki taraf vardır.

Bir tarafta âyetler.

Diğer tarafta insanın tavrı.

Delil var.

Ama insan yüz çeviriyor.

Bu, bize çok önemli bir şey gösterir:

Hakikat problemi her zaman bilgi problemi değildir.

Bazen insan yeterince bilgiye sahip olduğu hâlde değişmek istemez.

Bu çok tanıdık bir insan hâlidir.

Doktor söylüyor:

“Böyle devam edersen sağlığın zarar görecek.”

İnsan biliyor.

Ama değiştirmiyor.

Aile söylüyor:

“Bu borçlanma sürdürülebilir değil.”

İnsan biliyor.

Ama devam ediyor.

Eşi:

“Bu davranışın güvenimi yok ediyor.”

diyor.

İnsan duyuyor.

Ama aynı davranışı tekrar ediyor.

Demek ki yalnız bilmek yetmiyor.

Gerçeği kabul etmenin davranışsal bir bedeli vardır.

İşte bazı insanlar bu bedeli ödemek istemediğinde gerçeğin kendisine karşı savunma geliştirebilir.

Semûd kavmi de bu noktada güçlü bir örnektir.

Onlara ayet verilmiştir.

Fakat ayeti kabul ederlerse Hz. Sâlih’in çağrısını ciddiye almaları gerekecektir.

Kendi güç anlayışlarını sorgulamaları gerekir.

Alışkanlıklarını değiştirmeleri gerekir.

Belki toplumdaki statü düzeni sarsılacaktır.

Bazen insanın:

“İnanmıyorum.”

demesinin altında yalnız zihinsel kanaat değil, hayat tarzını koruma arzusu da bulunabilir.

Fakat burada büyük bir dikkat gerekir:

Biz tek tek insanların iç dünyası hakkında:

“Sen aslında biliyorsun ama çıkarın için inkâr ediyorsun.”

diye kesin hüküm veremeyiz.

Bu, Allah’ın bildiği kalp alanına girebilir.

Bir insan gerçekten ikna olmamış olabilir.

Bu nedenle Hicr 81’i başkalarının kalplerini yargılama ruhsatına dönüştürmemek gerekir.

Ayet önce Semûd’un vahiy tarafından açıklanan durumunu anlatır.

Biz ise bundan kendi hayatımıza ders çıkarırız.

Kendimize sorabiliriz:

“Ben bildiğim hangi doğruya yüz çeviriyorum?”

Bu soru çok daha güvenlidir.

Belki sağlığımızla ilgili.

Belki ilişkimizle.

Belki ticaretimizle.

Belki öfkemizle.

Belki ibadetimizle.

Belki para kazanma biçimimizle.

İnsan başkasının körlüğünü kolay görür.

Kendi kör noktasını görmek daha zordur.

Hicr 81 tam burada öz eleştiri çağrısıdır.

Ayetin önemli başka bir yönü mucize meselesidir.

İnsan bugün:

“Allah bana açık bir mucize gösterse bütün hayatım değişir.”

diyebilir.

Belki gerçekten değişir.

Bunu bilemeyiz.

Ama Kur’an bize mucizenin otomatik dönüşüm garantisi olmadığını gösterir.

Bu çok önemlidir.

Çünkü insan dönüşümü sürekli dışarıdaki olağanüstü olaya bağlayabilir.

“Bir işaret gelsin.”

“Rüyamda göreyim.”

“Başına olağanüstü bir şey gelsin.”


Oysa insanın elinde zaten birçok bilgi olabilir.

Bazen mucize beklerken sorumluluğu erteleriz.

Sigaranın zararını biliyorsun.

Bırakmak için gökten işaret beklemene gerek yok.

İnsanlara haksızlık yaptığını biliyorsun.

Düzeltmek için rüya beklemene gerek yok.

Borcu ödeyebildiğin hâlde ödemediğini biliyorsun.

Başına olağanüstü olay gelmesini bekleme.

Bilinen doğru bazen yeterince büyük işarettir.

Hicr 81’in ayet kavramı bu açıdan da insanı düşündürür.

Mucize yalnız şaşırtıcı olmak için verilmez.

Sorumluluk doğuran işarettir.

İnsan mucizeyi görüp:

“Vay be, ne ilginç.”

deyip hayatına aynen devam ederse mucizenin amacı gerçekleşmemiş olur.

Gerçek soru:

“Bu bana ne söylüyor?”

olmalıdır.

Bu, Hicr 75’teki ibret kavramıyla da bağlantılıdır.

Kur’an sürekli insanı seyirciden sorumlu okuyucuya dönüştürmeye çalışır.

Semûd’un dişi deve mucizesi konusunda da popüler anlatılarda dikkat gerekir.

Kur’an’ın söylemediği çok sayıda ayrıntı zaman içinde hikâyeye eklenebilir.

Örneğin devenin tam boyu.

Kayadan çıkışının bütün fiziksel ayrıntıları.

Yavrusunun ne yaptığı.

Belirli kişilerin isimleri.

Bunların bazıları tefsir rivayetlerinde bulunabilir.

Ama dinî içerik üretirken:

“Kur’an böyle diyor.”

demeden önce gerçekten Kur’an’ın ne dediğine bakmak gerekir.

Bu ilmî dürüstlüğün gereğidir.

Rivayet rivayettir; ayet ayettir.

İkisini tamamen değersizleştirmeye de gerek yoktur.

Ama kategorileri korunmalıdır.

Bu, dinî bilginin güvenilirliği için son derece önemlidir.

Ayetin başka güçlü bir mesajı yüz çevirmenin aktif bir tercih olabileceğidir.

İnsan bazen görmemek için gerçekten çaba harcar.

Mesajı açmaz.

Raporu okumaz.

Eleştiriyi dinlemez.

Sözü söyleyen kişiyi küçümser.

Konuyu değiştirir.

Böylece gerçekle karşılaşmamaya çalışır.

Bu davranış psikolojik olarak anlaşılabilir.

Çünkü bazı gerçekler acıtır.

Bir şirket sahibi mali rapora bakmak istemeyebilir çünkü zarar büyüktür.

Bir insan ilişkinin bittiğini kabul etmek istemeyebilir.

Bir hasta test yaptırmaktan korkabilir.

Ama gerçeğe bakmamak gerçeği değiştirmez.

Bu, Hicr 81’in çağdaş hayata çok güçlü biçimde taşınabilecek mesajlarından biridir.

Gerçeğin acı olması onu yanlış yapmaz.

Aynı şekilde bir bilginin hoşumuza gitmesi de onu doğru yapmaz.

İnsan hakikat arayışında kendi duygusundan bir adım uzaklaşabilmelidir.

Bu bilimde de böyledir.

Araştırmacı bir hipotezi çok sever.

Ama veriler hipotezi desteklemiyorsa bırakması gerekir.

İşte bilimsel dürüstlük budur.

Dinî düşüncede de benzer entelektüel tevazu gerekir.

Bir tefsir görüşünü seviyorsun.

Ama dil veya bağlam açısından daha güçlü açıklama çıkıyor.

O zaman:

“Benim alıştığım yorum buydu.”

demek yerine yeni delili incelemek gerekir.

Hakikat bizim alışkanlığımıza borçlu değildir.

Hicr 81 ayrıca sosyal medya çağında bilgi seçme davranışımızı da sorgulatır.

Bugün insan istediği görüşü destekleyen binlerce içerik bulabilir.

Algoritmalar bize zaten sevdiğimiz fikirleri daha çok gösterebilir.

Böylece kişi:

“Herkes benim gibi düşünüyor.”

sanabilir.

Karşı görüşü hiç görmez.

Bu modern bir yüz çevirme biçimine dönüşebilir.

İnsan yalnız kendi tarafını takip eder.

Diğer tarafın en kötü örneklerini görür.

Kendi tarafının yanlışlarını görmezden gelir.

Sonra gerçeklik iki ayrı dünyaya bölünür.

Bunun çözümü her görüşe eşit derecede inanmak değildir.

Çözüm:

Karşı delili de adil biçimde incelemek.

Bir iddiayı sevdiğimiz için değil, kanıtı güçlü olduğu için kabul etmek.

Bu, Hicr 81’in doğrudan sosyal medya tefsiri değildir; ama ayetin hakikatten yüz çevirme temasından çıkarılabilecek güçlü bir tefekkürdür.

Ayetin başka bir önemli mesajı da dinî tebliğin zorlamaya dönüşmemesi gerektiğidir.

Peygamber ayet gösterir.

Tebliğ eder.

Uyarır.

Ama insanları zorla iman ettirmez.

Semûd’un yüz çevirmesi yanlış olarak anlatılır.

Fakat bu:

“Yüz çevirdi, zorla inandır.”

anlamına gelmez.

İman içsel kabul içerir.

Zorla söyletilen kelime kalpteki imanı garanti etmez.

Bu nedenle dinî tebliğ:

Açıklar.

Delil sunar.

Örnek olur.

Ama insanın vicdanını fiziksel zorla ele geçiremez.

Bu, Kur’an’ın insan sorumluluğu anlayışıyla uyumludur.

Hicr 81’in “ayet verildi, yüz çevirdiler” yapısı tam tersine insanın seçim alanını gösterir.

İşaret orada.

Tepki insanda.

Tabii ki hidayet nihayetinde Allah’ın lütfudur.

Ama bu, insanın hiçbir sorumluluğu olmayan kukla olduğu anlamına gelmez.

İlahî hidayet ile insanın ahlaki seçimi birbirini dışlamaz.

İnsan Allah’ın verdiği imkânlarla yönelir veya yüz çevirebilir.

Bu konuda kaderi:

“Zaten Allah onları öyle yaratmış, yapacak bir şey yoktu.”

şeklinde kaba bir fatalizme dönüştürmek doğru değildir.

Kur’an onları gerçekten sorumlu tuttuğuna göre tercihleri anlamlıdır.

Hicr 81 ayrıca delilin kişiyi kibirden kurtarması gerektiğini gösterir.

Gerçekten akıllı insan ne yapar?

Delil kendi fikrine uygunsa kabul eder.

Tersse de değerlendirir.

Kibirli insan ise:

“Ben yanılmam.”

der.

Bu, özellikle uzman kişiler için önemli bir tehlikedir.

Bir insan alanında çok iyi olabilir.

Ama uzmanlık:

“Her konuda haklıyım.”

anlamına gelmez.

Doktor hukukta uzman değildir.

Avukat tıpta uzman değildir.

Din âlimi her teknik bilimde uzman değildir.

Mühendis de tefsirde otomatik uzman değildir.

Bilgi tevazu gerektirir.

İnsan ne kadar öğrenirse bilmediği alanın büyüklüğünü de fark edebilir.

Semûd’un teknik gücü onları bu tevazuya götürmemişse, mesele tam da burada düğümlenir.

Dağları oyabiliyorlar.

Ama hakikat karşısında kendilerini oyup dönüştüremiyorlar.

Bu çok çarpıcıdır.

İnsan dış dünyayı değiştirmekte muazzam olabilir.

Ama kendi karakterini değiştirmek çok daha zor olabilir.

Bir mühendis dev köprü yapar.

Ama özür dilemekte zorlanabilir.

Bir milyarder şirket yönetir.

Ama öfkesini yönetemeyebilir.

Bir akademisyen binlerce sayfa okur.

Ama:

“Yanılmışım.”

demekte zorlanabilir.

Bu yüzden gerçek gelişmişlik yalnız dış dünyaya hâkimiyet değil, insanın kendi nefsini yönetebilmesidir.

Hicr 81 bu açıdan Hicr 82’ye çok güçlü biçimde bağlanır.

Bir sonraki ayette Semûd’un dağlardan güvenli evler oyduğu anlatılacaktır.

Dış yapı güçlü.

Ama içteki yüz çevirme devam ediyor.

İşte Kur’an’ın çarpıcı karşılaştırması budur:

Taşı şekillendirdiler ama kalplerindeki kibri şekillendiremediler.

Bu cümleyi doğrudan ayetin lafzı değil, güçlü bir tefekkür olarak görmek gerekir.

Tefsir ile tefekkürü ayırmak önemlidir.

Ayetin doğrudan söylediği:

Onlara ayetler verildi ve yüz çevirdiler.

Bizim bundan düşündüğümüz ise:

Bilgi ve teknik güç, karakter dönüşümü olmadan yeterli değildir.

Hicr 81’in başka önemli bir dersi, insanların karşısına delil koyarken aşağılama dilinden kaçınmak gerektiğidir.

Birisi ikna olmadı.

Hemen:

“Aptalsın.”

demek ikna yöntemi değildir.

Bir insanın yanılması zekâsız olduğu anlamına gelmez.

Çok zeki insanlar da yanlış fikirlere inanabilir.

Çünkü insan zihni karmaşıktır.

Kimlik.

Çevre.

Duygu.

Çıkar.

Bunların hepsi kararları etkileyebilir.

Bu nedenle hakikati anlatırken:

Delil + sabır + saygı önemli olabilir.

Peygamberlerin uzun süre tebliğ etmesi de bunu düşündürür.

İnsanları küçük düşürmek çoğu zaman onları gerçeğe yaklaştırmaz.

Tam tersine savunmaya geçmelerine neden olabilir.

Bu, gerçeği yumuşatıp yanlış hâle getirmek anlamına gelmez.

Hakikat sert olabilir; anlatımın zalim olması gerekmez.

Hicr Suresi 81. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **“Onlara ayetlerimizi verdik” ifadesini yalnız olağanüstü mucize gösterisine indirgeme. Dişi deve mucizesiyle ilgili Kur’an’ın söylemediği ayrıntıları kesin vahiy gibi anlatma. Mucize görmenin insanı otomatik olarak iman ettireceğini sanma. Samimi soru, tereddüt ve araştırmayı bilinçli yüz çevirme ile eşitleme. Bir âlimin yorumunu reddetmeyi Allah’ın ayetinden yüz çevirmek gibi sunma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Hakikatin önümüzde olması onu mutlaka kabul edeceğimiz anlamına gelmez. İnsan bazen delilden değil, delilin gerektirdiği değişimden kaçar. Gerçek basiret ise sevdiğimiz fikri korumak değil, hakikat nereye götürüyorsa oraya dönebilecek kadar dürüst ve tevazu sahibi olabilmektir.”

Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 82. ayette, Semûd kavminin maddi gücü çok çarpıcı bir ifadeyle anlatılacak ve şöyle buyurulacaktır: “Dağlardan güven içinde evler oyuyorlardı.” Bu ayeti ele alırken özellikle Semûd’un kaya işçiliği ve mimari becerisi, ‘âminîn’ yani güven içinde oluşları, fiziksel güvenliğin insanı mutlak güvenceye ulaştırmaması, sağlam bina yapmanın tevekküle aykırı olmaması, mühendislik tedbirlerinin önemsenmesi, ‘Allah korur’ diyerek güvenlik önlemlerini terk etmenin yanlışlığı ve bugün Hegra’da görülen Nabatî kaya mezarlarının doğrudan Semûd’un evleri diye sunulmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Ve belki Hicr Suresi 81. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Biz gerçekten delilin peşinden mi gidiyoruz, yoksa kendi kanaatimizi doğrulayacak delilleri mi seçiyoruz? Karşımıza bizim için rahatsız edici bir gerçek çıktığında onu araştırıyor muyuz, yoksa mesajı getirene mi saldırıyoruz? “Yanılmışım” diyebilmek bizim için ne kadar zor? Dinî konuda soru soran insana açıklama mı yapıyoruz, yoksa onu hemen inkârcılıkla mı suçluyoruz? Bir mucize beklerken zaten bildiğimiz doğru davranışları sürekli erteliyor muyuz? Ve en önemlisi, Semûd’a ayetler geldiği hâlde onlar yüz çevirmişse, bizim hayatımızda gözümüzün önünde durduğu hâlde bakmaktan kaçtığımız hangi gerçek var?

“Hicr 81, ‘Onlara ayetlerimizi verdik; fakat onlar bunlardan yüz çeviriyorlardı’ buyurarak insanın probleminin her zaman delil eksikliği olmadığını gösterir. Mucize görmek bile insanın kibir, çıkar ve alışkanlıklarını otomatik olarak ortadan kaldırmaz; buna karşılık samimi soru sormak veya henüz ikna olmamak da bilinçli yüz çevirme ile aynı değildir. Ayetin büyük dersi şudur: Hakikate sadakat, kendi fikrimize sadakatten daha değerlidir. Gerçek olgunluk, delil bizi rahatsız ettiğinde onu yok saymak değil; gerekiyorsa ‘Ben yanılmışım’ diyerek yönümüzü değiştirebilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1
Geri
Üst Alt