Nahl Suresi 43. Ayette “Eğer Bilmiyorsanız Zikir Ehline Sorun” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Nahl Suresi 42. ayette sabreden ve Rablerine tevekkül eden kimselerden söz edilmişti. 43. ayette ise peygamberlik hakkında yapılan bir itiraza cevap verilir ve çok önemli bir bilgi ilkesi ortaya konur: ‘Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.’ Ayetin bağlamı peygamberlerin insan oluşuyla ilgilidir; ancak ‘bilmiyorsanız bilenlere sorun’ ilkesi çok daha geniş bir ilim ahlakını düşündürür. İnsan her şeyi bilmek zorunda değildir; bilmediğini kabul etmek cehalet değil, bilginin başlangıcıdır. Fakat uzmana başvurmak, uzmanı yanılmazlaştırmak anlamına da gelmez.”
Ersan Karavelioğlu
Nahl Suresi 43. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası şöyledir:وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ إِلَّا رِجَالًا نُّوحِي إِلَيْهِمْ فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Okunuşu:
“Ve mâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim, fes’elû ehle’z-zikri in kuntum lâ ta‘lemûn.”
Genel anlamı:
“Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”
Ayetin ilk bölümü, Peygamber’in insan oluşuna şaşıran veya bir insanın peygamber olmasını yadırgayanlara cevap verir. Önceki peygamberlerin de insan olduğu hatırlatılır. Ardından bilgi eksikliğinin çözümü gösterilir: Bilmiyorsanız bilenlere sorun.
Bu kısa cümle, bilgisizlik karşısında tahmin yürütmek yerine güvenilir bilgi kaynağına başvurmayı öğreten son derece güçlü bir ilkedir.
Peygamberlerin İnsan Olması Neden Özellikle Vurgulanıyor
İnsanlar bazen peygamberin olağanüstü bir varlık, melek veya insanüstü bir varlık olması gerektiğini düşünebilirler. Kur’an ise peygamberlerin insan olduğunu özellikle vurgular.Bunun önemli bir hikmeti vardır. İnsanlara örnek olacak kişi de insan hayatını yaşamaktadır. Acıkır, yorulur, aile hayatı vardır, toplum içinde yaşar, zorluklarla karşılaşır ve insanlara kendi hayatlarının içinden örnek olur.
Eğer peygamber tamamen başka bir varlık türünden olsaydı insanlar:
“O melek, bizim yaşadığımız zorlukları yaşamıyor.”
diyebilirdi.
Peygamberin insan oluşu, onun örnekliğini daha anlamlı hâle getirir.
Peygamber İnsan Olduğuna Göre Sıradan İnsanlarla Tamamen Aynı mıdır
Peygamber insan olması bakımından insan türündendir; fakat vahiy alması bakımından özel bir görev taşır.Bu nedenle iki uçtan kaçınmak gerekir. Bir tarafta peygamberi ilahlaştırmak, diğer tarafta:
“O da sıradan insan, söylediklerinin özel bir değeri yok.”
demek doğru değildir.
Peygamber:
İnsandır.
Ama aynı zamanda Allah’ın vahyini alan ve tebliğ eden elçidir.
İnsan oluşu peygamberliğini ortadan kaldırmaz; peygamberliği de onu ilah yapmaz.
Peygamberlerin İnsan Olması Onların Her Şeyi Bildiği Anlamına Gelir mi
Hayır.Peygamberler gaybı kendi başlarına ve sınırsız biçimde bilen varlıklar değildir. Allah kendilerine ne bildirirse onu bilirler.
Bu ayrım tevhid açısından önemlidir. Mutlak bilgi Allah’a aittir.
Peygamber:
Vahiy alır.
Allah’ın bildirdiği gayb haberlerini aktarır.
Fakat bağımsız biçimde her şeyi bilen ilahî varlık değildir.
Dolayısıyla peygambere sevgi ve saygı göstermek, ona Allah’a ait mutlak sıfatları vermeyi gerektirmez.
“Ehl-i Zikir” Kimdir
“Ehl-i zikir” ifadesi kelime olarak “zikir ehli”, yani bilgi ve hatırlatma sahibi kimseler anlamına gelir. Ayetin tarihî bağlamında, önceki vahiyler ve peygamberlik geleneği konusunda bilgi sahibi olan kimselere başvurulması anlamı öne çıkar.Yani soru şudur:
“Daha önce insan peygamber gönderilmiş mi?”
Bunu bilmiyorsanız, bu konuda bilgi sahibi olanlara sorun.
Bununla birlikte ayetin ortaya koyduğu genel bilgi ilkesi çok değerlidir: Bilmediğin konuda o alanı bilen kişiye başvur.
Ancak bu genel ilkeyi kullanırken ayetin özel bağlamını da unutmamak gerekir.
“Bilmiyorsanız Bilenlere Sorun” Her Alanda Geçerli Bir İlke midir
Genel bilgi ahlakı açısından evet, son derece güçlü bir ilkedir.Bir insan:
Kalp hastalığını kardiyoloğa.
hukuki sorununu hukuk uzmanına.
binanın taşıyıcı sistemini inşaat mühendisine.
dinî hükmü dinî kaynakları bilen ehil kişilere.
sorar.
İnsan her konuda uzman olamaz. Bilgi çağında bile gerçek uzmanlık yıllar süren eğitim ve tecrübe gerektirebilir.
Bu nedenle:
“Ben internette birkaç şey okudum, artık uzmandan daha iyi biliyorum.”
yaklaşımı ciddi hatalara yol açabilir.
Her Konuyu Din Âlimine Sormak Doğru mudur
Hayır.Bu da çok önemli bir sınırdır.
Bir din âlimi:
Tefsir.
hadis.
fıkıh.
akaid.
gibi alanlarda uzman olabilir.
Ama bu onun otomatik olarak:
Kardiyoloji.
deprem mühendisliği.
siber güvenlik.
psikiyatri.
ekonomi.
konularında uzman olduğu anlamına gelmez.
Bir insan çok iyi bir imam olabilir ama kanser tedavisini onkologdan daha iyi bilmeyebilir.
Dinî otorite, bütün bilimlerin uzmanlığı anlamına gelmez.
Bir Doktor Dinî Hüküm Verebilir mi
Doktor tıp alanında uzman olabilir; fakat fıkhî hüküm konusunda ayrıca dinî bilgi gerekir. Bazı meselelerde iki uzmanlığın birlikte çalışması gerekir.Örneğin yeni bir tıbbi tedavinin hükmü tartışılıyorsa doktor:
Tedavinin nasıl çalıştığını.
risklerini.
faydalarını.
açıklar.
Fıkıh uzmanı ise bu tıbbi bilgiyi dinî ilkeler çerçevesinde değerlendirir.
Bu yüzden modern meselelerde bazen tek kişinin görüşü yerine farklı uzmanlık alanlarının birlikte çalışması daha sağlıklı olabilir.
Uzman Her Zaman Haklı mıdır
Hayır.Uzmanlık yanılmazlık değildir.
Bir doktor hata yapabilir.
Bir mühendis yanlış hesap yapabilir.
Bir hukukçu hukuku yanlış yorumlayabilir.
Bir din âlimi içtihadında yanılabilir.
Uzmanlığın değeri, kişinin hiç hata yapmamasından değil, belirli bir alanda sıradan insandan daha sistemli bilgi ve eğitim sahibi olmasından gelir.
Bu nedenle doğru yaklaşım:
“Uzmanı dinle ama onu ilahlaştırma.”
şeklinde olabilir.
İki Uzman Birbirinden Farklı Konuşursa Ne Yapmalıyız
Bu çok normal bir durumdur.Uzmanlar aynı verileri farklı yorumlayabilir. Özellikle karmaşık meselelerde farklı görüşler bulunabilir.
Bu durumda:
Uzmanın eğitimine.
tecrübesine.
kullandığı delillere.
alanındaki genel bilimsel veya ilmî birikime.
bakmak gerekir.
Bazen ikinci görüş almak da faydalıdır.
Ancak yalnız hoşumuza gelen sonucu söyleyen kişiyi seçmek de doğru değildir. İnsan bazen önce istediği cevabı belirler, sonra o cevabı veren “uzmanı” arar.
Gerçek bilgi arayışı, yalnız duymak istediğimizi onaylatmak değildir.

İnternette Bilgi Bulmak “Ehl-i Zikre Sormak” Yerine Geçer mi
Her zaman değil.İnternet çok değerli bir bilgi kaynağıdır; fakat kaliteli bilgi ile yanlış bilgi aynı ekranda yan yana bulunabilir.
Bir video milyonlarca izlenmiş olabilir ama yanlış olabilir. Bir sosyal medya hesabının yüz binlerce takipçisi olabilir ama alanında hiçbir akademik veya meslekî yeterliliği bulunmayabilir.
Bu nedenle özellikle sağlık, hukuk, finans ve din gibi önemli alanlarda:
Kaynak kim?
Uzmanlığı ne?
Delili ne?
Başka güvenilir kaynaklar bunu destekliyor mu?
soruları önemlidir.
Popülerlik uzmanlık değildir.

Yapay Zekâ veya Arama Motoru Uzmanın Yerini Tamamen Alabilir mi
Hayır.Yapay zekâ ve arama araçları bilgiye ulaşmayı hızlandırabilir, farklı görüşleri özetleyebilir ve insanın doğru soruları hazırlamasına yardımcı olabilir. Ancak özellikle yüksek riskli konularda bunların verdiği bilgi, gerektiğinde gerçek uzman değerlendirmesinin yerini tamamen almamalıdır.
Örneğin ciddi göğüs ağrısı yaşayan bir insan yalnız internetten teşhis koymaya çalışmamalıdır.
Aynı şekilde karmaşık bir hukuki dosyada yalnız genel internet bilgisinden karar vermek riskli olabilir.
Bilgi aracı ile sorumluluğu taşıyan uzman aynı şey değildir.

“Bilmiyorum” Demek Cehalet midir
Hayır.Bazen “Bilmiyorum”, söylenebilecek en bilgili cümledir.
İnsan her şeyi bilemez.
Gerçek ilim sahibi kişi, bilgisinin sınırını da bilir.
Bir doktor:
“Bu benim uzmanlık alanım değil, seni başka bir uzmana yönlendireyim.”
dediğinde küçük düşmez; tam tersine meslekî dürüstlük gösterir.
Bir âlim:
“Bu meselede kesin bilgim yok.”
diyebilir.
Bu, otoritesini azaltmaz.
Bilmediğini bilmek, ilmin önemli bir parçasıdır.

Din Konusunda Her Duyduğumuza İnanmalı mıyız
Hayır.Bir insan konuşurken:
Ayet.
hadis.
Allah.
Peygamber.
kelimelerini kullanıyor diye söylediği her şey otomatik olarak doğru olmaz.
Kaynak kontrolü gerekir.
Bir söz:
“Hadis.”
diye paylaşılıyor olabilir ama kaynakta bulunmayabilir.
Bir uygulama:
“İslam’ın kesin emri.”
diye anlatılıyor olabilir ama aslında kültürel gelenek olabilir.
Bir kişi kendi yorumunu:
“Allah kesin böyle istiyor.”
diye sunabilir.
Bu yüzden dinî bilgi de emanet ve doğrulama sorumluluğu gerektirir.

Âlimleri Sorgulamak Saygısızlık mıdır
Hayır.Saygılı soru sormak ile hakaret etmek aynı değildir.
Bir âlime:
“Bu hükmün delili nedir?”
diye sormak normaldir.
“Bu konuda başka görüş var mı?”
diye sorulabilir.
“Bu ayeti neden böyle yorumladınız?”
denilebilir.
Gerçek ilim, samimi sorudan korkmamalıdır.
Ancak soru sormak da karşı tarafı aşağılamak veya yalnız tartışma çıkarmak amacıyla yapılırsa başka bir şeye dönüşebilir.
İlim ortamında hem saygı hem sorgulama birlikte bulunabilir.

Uzman Görüşü ile Körü Körüne İtaat Arasındaki Fark Nedir
Uzman görüşünde kişi şöyle düşünür:“Bu kişi benden daha fazla bilgi sahibi; gerekçesini değerlendiriyorum ve güveniyorum.”
Körü körüne itaatte ise:
“O söylediyse doğrudur, hata yapması mümkün değil.”
denir.
İkincisi tehlikelidir.
Çünkü hiçbir insan mutlak yanılmaz değildir.
Dinî otoriteyi, doktoru, akademisyeni veya lideri dinleyebiliriz; fakat insan olmanın getirdiği hata ihtimali her zaman vardır.
Tevhid açısından da yaratılmış hiçbir kişiye mutlak yanılmazlık vermemek gerekir.

Bu Ayet Bilgi Toplumuna Nasıl Bir İlke Sunuyor
Modern dünyada sorun artık yalnız bilgiye ulaşamamak değildir; bazen çok fazla bilgi içinde doğru bilgiyi seçememektir.İnsan birkaç saniyede binlerce görüşe ulaşabiliyor.
Ama bilgi miktarı arttıkça doğrulama ihtiyacı da artıyor.
Nahl 43’ün ilkesi bugün son derece günceldir:
Bilmediğini kabul et.
Alanı bilen kişiyi bul.
Kaynağı doğrula.
Uzmanı yanılmaz sanma.
Bu dört aşama, bilgi çağında insanı hem cehaletten hem sahte uzmanlıktan koruyabilir.

Nahl Suresi 42 ve 43. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Nahl 42’de sabır ve tevekkül anlatılmıştı. Nahl 43’te ise bilgi eksikliği karşısında soru sorma emri gelir.Bu iki ayet birlikte çok güzel bir denge oluşturur.
Tevekkül:
“Allah’a güven.”
der.
Nahl 43 ise adeta:
“Ama bilmediğini de ehline sor.”
der.
Yani Allah’a güvenmek, bilgi toplamayı bırakmak değildir.
Sabır ve tevekkül ile ilim ve uzmanlığa başvurma birlikte bulunabilir.
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 44. ayette, peygamberlerin açık deliller ve kitaplarla gönderildiği, Kur’an’ın ise insanlara kendilerine indirileni açıklaması için Peygamber’e indirildiği bildirilecektir. Bu ayeti ele alırken özellikle “beyyinât” ve “zübür” kavramları, Kur’an’ın açıklanması, Peygamber’in tebliğ ve beyan görevi, sünnetin Kur’an’la ilişkisi, insan yorumunu vahyin kendisiyle eşitlememek, açıklama ile din adına sınırsız otorite kurmayı ayırmak ve düşünmenin teşvik edilmesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Nahl Suresi 43. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Nahl Suresi 43. ayet, insanın bilgi karşısındaki en büyük erdemlerinden birini öğretir:Bilmediğini kabul etmek.
İnsan bazen:
“Bilmiyorum.”
demekten utanır.
Çünkü karşısındakinin gözünde küçük düşeceğini düşünür.
Bu yüzden bilmediği konuda bile fikir üretir.
Tahmin eder.
Kesin konuşur.
Sonunda yanlış bilgi verir.
Oysa ayet son derece sade bir çözüm sunar:
“Bilmiyorsanız sorun.”
Bu cümle insanın bütün dünyayı tek başına bilmek zorunda olmadığını kabul eder.
Bir insan çok zeki olabilir ama her konuda uzman olamaz.
Bir profesör kendi alanında dünya çapında uzman olabilir; fakat arabasının motor arızasını iyi bir ustadan daha az anlayabilir.
Bir doktor çok iyi cerrah olabilir; ama büyük bir binanın statik hesabını inşaat mühendisi kadar bilemeyebilir.
Bir din âlimi tefsiri çok iyi bilebilir; ama kalp ameliyatını kardiyologdan öğrenmek zorundadır.
İlim, herkesin her şeyi bilmesi değil; kimin neyi bildiğini bilmekle de ilgilidir.
Bu, modern toplumun temelidir.
İnsanlık bugün sahip olduğu büyük bilgiye tek bir insan sayesinde ulaşmadı.
Binlerce uzmanlık alanı oluştu.
İnsanlar birbirlerinin bilgisine güvenerek medeniyet kurdu.
Uçağa binerken pilotun eğitimini tek tek sınamıyoruz.
Köprüden geçerken statik hesabı kendimiz yeniden yapmıyoruz.
İlaç alırken molekülü laboratuvarda kendimiz test etmiyoruz.
Toplum uzmanlaşma ve güven üzerine kuruludur.
Fakat bu güven kör olmamalıdır.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı tam burada ortaya çıkar:
Ehline sor.
Yani yalnız birine sormak yetmez.
Ehline sor.
Gerçekten biliyor mu?
Bu kişinin uzmanlık alanı ne?
Eğitimi nedir?
Söylediğini hangi kaynağa dayandırıyor?
Bunlar önemlidir.
Çünkü modern çağın büyük sorunlarından biri sahte uzmanlıktır.
Bir kişi sosyal medyada çok karizmatik konuşuyor.
Milyonlarca takipçisi var.
Sağlık tavsiyesi veriyor.
Ama tıp eğitimi yok.
Başka biri ekonomi hakkında çok kesin konuşuyor.
Ama söylediği şeylerin hiçbir veriye dayanağı yok.
Bir başkası din konusunda:
“Kesin haram.”
diyor.
Ama kaynak göstermiyor.
İnsan burada Nahl 43’ün ilkesini hatırlamalıdır:
Konuşan kişi gerçekten bu işin ehli mi?
Bu soru çok değerlidir.
Ayetin başka büyük mesajı uzmanlığın da sınırı olduğudur.
Bir kişi doktor olabilir.
Ama hangi doktor?
Dermatolog mu?
Kardiyolog mu?
Psikiyatrist mi?
Ortopedist mi?
Bütün hekimler aynı konuda aynı düzeyde uzman değildir.
Aynı durum dinî ilimlerde de vardır.
Bir kişi:
Hadis konusunda uzman olabilir.
Başka biri:
İslam hukuku.
Başka biri:
Arap dili.
Başka biri:
Tefsir.
alanında daha derin olabilir.
Bu yüzden yalnız:
“O hoca.”
demek her meselede aynı otoriteyi göstermeyebilir.
Uzmanlık alanı önemlidir.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı ikinci görüş almanın meşru olabilmesidir.
Bir doktor teşhis koydu.
Özellikle ciddi bir ameliyat söz konusuysa başka bir uzmana da sorabilirsin.
Bu ilk doktora hakaret değildir.
Bir fıkhî meselede farklı görüşler varsa başka bir ehil âlimin delillerini de öğrenebilirsin.
Bu da ilk âlime saygısızlık değildir.
İnsan doğruyu ararken güvenilir kaynakları karşılaştırabilir.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey, yalnız işimize gelen cevabı aramak değildir.
Örneğin on doktordan dokuzu:
“Bu ciddi, tedavi olmalısın.”
diyor.
Bir kişi internette:
“Hiçbir şey yapma.”
diyor.
Sırf onu duymak istiyoruz diye onuncu kişiyi seçmek bilgi arayışı değildir.
Bu cevap alışverişi olur.
Dinî meselelerde de aynı problem görülebilir.
Kişi:
“Bunu yapmak istiyorum; bana helal diyen birini bulana kadar soracağım.”
diyorsa amaç hükmü öğrenmekten çıkıp istediği sonucu onaylatmaya dönüşebilir.
Gerçek ilim arayışı bazen hoşumuza gitmeyen cevabı da duymayı gerektirir.
Nahl 43’ün başka büyük mesajı “bilmiyorum” kelimesinin değeridir.
Bugün insanlar özellikle sosyal medyada her konu hakkında fikir belirtmeye zorlanıyor.
Savaş çıktı.
Herkes jeopolitik uzmanı.
Yeni hastalık çıktı.
Herkes doktor.
Deprem oldu.
Herkes jeolog.
Ekonomi değişti.
Herkes ekonomist.
Oysa gerçek uzman bazen en çok:
“Bu konuda henüz yeterli veri yok.”
diyen kişidir.
Çünkü bilgi ile tahmini ayırabilir.
Bilmediğini söylemek güvenilirliği azaltmaz.
Tam tersine artırabilir.
Her soruya anında cevap vermek bilgi değildir; bazen bilgi, nerede susacağını bilmektir.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı çocuklara soru sorma cesareti kazandırmaktır.
Bir çocuk:
“Allah neden görünmüyor?”
diye soruyor.
Ebeveyn:
“Böyle şey sorulmaz.”
derse çocuk sorusunu kaybetmez; yalnız ebeveynine sormamayı öğrenir.
Daha sağlıklı yaklaşım:
“Güzel bir soru, birlikte bakalım.”
demektir.
Çocuk başka bir konuda soruyor.
Bilmiyoruz.
“Bilmiyorum.”
diyebiliriz.
Bu çocuğa büyük bir ders verir:
Bilmemek utanılacak bir şey değildir.
Araştırmak gerekir.
Böyle yetişen çocuk ileride yanlış bilgi karşısında daha dayanıklı olabilir.
Soru sormak ilmin düşmanı değil, kapısıdır.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı dinî otoritenin kutsallaştırılmamasıdır.
Bir âlim çok bilgili olabilir.
Onu severiz.
Kitaplarını okuruz.
Ama:
“O ne diyorsa Allah’ın söylediğiyle aynıdır.”
diyemeyiz.
Vahiy ile vahyin yorumu farklıdır.
Kur’an vahiydir.
İnsan tefsiri ise anlamaya çalışan beşerî çabadır.
Çok güçlü olabilir.
Çok güvenilir olabilir.
Ama insan yorumu olduğu için hata ihtimali vardır.
Bu ayrım dini korur.
Çünkü bir âlim hata yaptığında:
“Din çöktü.”
demeyiz.
İnsan yanılmıştır.
Vahiy değil.
Âlimin değeri, vahiy olmasında değil; vahyi anlamak için emek vermesinde yatar.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı uzmanların da delil sunması gerektiğidir.
Bir insan:
“Ben uzmanım, soru sorma.”
diyorsa bu sağlıklı olmayabilir.
Elbette her teknik konuyu herkesin anlayabileceği kadar detaylandırmak mümkün değildir.
Ama özellikle önemli kararlarda uzman:
Gerekçesini.
riskleri.
alternatifleri.
mümkün olduğunca açıklayabilmelidir.
Doktor hastaya:
“Bu tedaviyi neden öneriyorum?”
anlatır.
Mühendis:
“Bu yapı neden riskli?”
açıklar.
Din âlimi:
“Bu hükme hangi delilden ulaştım?”
gösterir.
Bilgi otoritesi, açıklanabilirlikle daha güvenilir hâle gelir.
Nahl 43’ün başka önemli bir mesajı kaynak hiyerarşisidir.
Her bilgi kaynağı aynı değerde değildir.
Sağlık konusunda:
Bir sosyal medya yorumuyla tıp rehberi aynı şey değildir.
Tarih konusunda:
Anonim blog ile akademik araştırma aynı ağırlıkta değildir.
Din konusunda:
Kaynağı bilinmeyen WhatsApp mesajıyla güvenilir tefsir aynı seviyede değildir.
Bu nedenle bilgi okuryazarlığı:
“Bir bilgi gördüm.”
demekten daha fazlasıdır.
“Bu bilgi nereden geliyor?”
sorusunu sorabilmektir.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı uzmanın insanın yerine karar vermesiyle uzmanın bilgi vermesini ayırmaktır.
Bir doktor sana tedavi seçeneklerini açıklar.
Ama bazı durumlarda değer tercihi sana ait olabilir.
Bir hukukçu hukuki sonucu anlatır.
Son kararı sen verebilirsin.
Bir din âlimi görüşünü söyler.
Sen de sorumluluğunu Allah karşısında taşırsın.
Bu, uzman görüşünü değersizleştirmez.
Tam tersine uzmanı doğru konuma yerleştirir.
Uzman rehberdir; senin yerine yaşayan kişi değildir.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı bilginin ahlakıdır.
Bir insan gerçekten uzman olduğu hâlde bilgisini insanları manipüle etmek için kullanabilir.
Doktor hastayı gereksiz tedaviye yönlendirebilir.
Bir finans uzmanı çıkarı için insanları yanıltabilir.
Bir din adamı dini kendi otoritesini büyütmek için kullanabilir.
Demek ki yalnız bilgi yetmez.
Bilgi + dürüstlük + sorumluluk gerekir.
Bir insan çok bilgili ama ahlaken güvenilmez olabilir.
Bu nedenle “ehl-i zikir” ilkesini yalnız diplomanın varlığına indirgemek de eksik olur.
Uzmanlıkla birlikte güvenilirlik ve etik de önemlidir.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı bilgi almak ile sorumluluğu devretmenin farklı olmasıdır.
Bir kişi:
“Doktor böyle dedi, ben hiçbir şeyden sorumlu değilim.”
diyemez.
Elbette kişi doktorun uzmanlığına güvenir. Ama açıkça yanlış veya riskli bir durum görüyorsa ikinci görüş alabilir.
Aynı şekilde:
“Hocam böyle dedi, artık hiçbir şey düşünmem.”
demek de her durumda sağlıklı değildir.
İnsan aklını tamamen kapatmamalıdır.
Uzmanlık aklı kullanmanın alternatifi değil, aklı doğru bilgiyle beslemenin yoludur.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı cehaletin küçümsenecek insan kimliği olmamasıdır.
Bir insan bir şeyi bilmiyor.
Bu onu değersiz yapmaz.
Hepimiz milyonlarca konuda bilgisiziz.
Mühendis tıp bilmeyebilir.
Doktor bilgisayar güvenliği bilmeyebilir.
Profesör tesisat tamiri bilmeyebilir.
İnsanın değeri her şeyi bilmesine bağlı değildir.
Sorun:
Bilmemek değil.
Bilmediğini bildiği hâlde biliyormuş gibi davranmak olabilir.
Bu yüzden gerçek tevazu:
“Bu konuda senden öğrenebilirim.”
diyebilmektir.
Nahl 43’ün başka büyük mesajı bilginin sınıf veya statü tekelinde olmamasıdır.
Bazen yüksek makamlı kişi her konuda daha bilgili sanılır.
Oysa bir teknik meselede yıllardır sahada çalışan usta, masa başındaki yöneticiden daha fazla pratik bilgiye sahip olabilir.
Bir çiftçi kendi toprağının mikro koşullarını çok iyi bilebilir.
Bir teknisyen belirli makinenin davranışını yılların tecrübesiyle anlayabilir.
Bu yüzden:
Ünvan ≠ her konuda bilgi.
Bilgi bazen akademiden, bazen meslekî eğitimden, bazen uzun tecrübeden gelir.
Önemli olan, kişinin hangi konuda gerçekten ehil olduğunu doğru değerlendirmektir.
Nahl 43’ün başka önemli mesajı bilgiye ulaşmada güvenilir aracılıktır.
Bir insan bütün orijinal kaynaklara ulaşamayabilir.
O zaman güvenilir çeviri, uzman özeti veya eğitim materyali kullanır.
Bu normaldir.
Fakat aracı kaynak bazen hata yapabilir.
Bu nedenle önemli meselelerde mümkün olduğunca birden fazla güvenilir kaynağa bakmak faydalıdır.
Dinî metinlerde de çeviriler arasında nüans olabilir.
Bir meal tek başına bütün tefsir değildir.
Bir tercümenin tercihini:
“Ayetin tek mümkün anlamı budur.”
diye mutlaklaştırmamak gerekir.
Bu da Nahl 43’ün bilgi tevazusuyla uyumludur.
Nahl Suresi 43. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **“Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz insanlardan başkasını elçi olarak göndermedik; bilmiyorsanız zikir ehline sorun” ifadesi, hem peygamberlerin insan oluşunu hem de bilgi eksikliğinin doğru yolunu öğretir. Büyük mesaj şudur: Bilmediğin şeyi tahminle doldurma; ehline sor. Fakat uzmanı da yanılmazlaştırma. Dinî meselede dinî ehliyete, tıpta tıp uzmanına, mühendislikte mühendise başvur. Popülerliği bilgi, ünvanı her konuda uzmanlık, insan yorumunu da vahyin kendisi sanma. ‘Bilmiyorum’ diyebilmekten utanma; çünkü gerçek ilim, yalnız cevap bilmek değil, hangi soruyu kime soracağını da bilmektir.”
Bir sonraki ayet olan Nahl Suresi 44. ayette, peygamberlerin açık deliller ve kitaplarla gönderildiği ve Kur’an’ın insanlara kendilerine indirileni açıklaması için Hz. Peygamber’e indirildiği bildirilecek ve şöyle buyurulacaktır: “Onları açık deliller ve kitaplarla gönderdik. Sana da zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın ve onlar da düşünsünler.” Bu ayeti ele alırken özellikle “beyyinât” ve “zübür” kavramları, Peygamber’in beyan görevi, sünnetin Kur’an’la ilişkisi, açıklamanın vahye eklenen keyfî bir din üretmek anlamına gelmemesi, insan yorumuyla peygamberî beyanı ayırmak ve ayetin sonunda özellikle ‘düşünmeleri’ istenmesinin anlamı üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Nahl Suresi 43. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Bilmediğimizde gerçekten soruyor muyuz, yoksa biliyormuş gibi mi konuşuyoruz? Bir kişinin milyonlarca takipçisi olduğu için onu uzman mı sanıyoruz? Dinî otoriteyi tıp veya bilimde de otomatik otorite mi görüyoruz? Uzmanı dinlerken onu yanılmaz mı kabul ediyoruz? Hoşumuza gitmeyen cevap geldiğinde yeni uzman arayıp istediğimiz cevabı mı satın almaya çalışıyoruz? Bir çocuk bize bilmediğimiz bir soru sorduğunda dürüstçe “Bilmiyorum, birlikte araştıralım” diyebiliyor muyuz? Ve en önemlisi, Allah bize “Bilmiyorsanız bilenlere sorun” diyorsa, bilmediğini kabul etmek insanın küçüklüğü değil, hakikate duyduğu saygının göstergesi değil midir?
“Nahl 43, ‘Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz insanlardan başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun’ buyurarak hem peygamberlerin insan oluşunu hem de bilginin ahlakını öğretir. Bilmediğini sormak zayıflık değildir; asıl tehlike, bilgisiz olduğu konuda kesin konuşmaktır. Ancak uzmanlık da yanılmazlık değildir. Ayetin büyük dersi şudur: Bilmediğini ehline sor, kaynağı doğrula, uzmanlık alanlarını birbirine karıştırma ve hiçbir insanın yorumunu vahyin kendisi hâline getirme. Çünkü gerçek bilgi yalnız çok şey bilmek değil, nerede ‘bilmiyorum’ diyeceğini ve doğru cevabı kimden arayacağını da bilmektir.”
Ersan Karavelioğlu