İsrâ Suresi 97. Ayette “Allah Kime Hidayet Ederse O Doğru Yoldadır; Kimi Saptırırsa Onlara O’ndan Başka Dostlar Bulamazsın ve Kıyamet Günü Onları Kör, Dilsiz ve Sağır Olarak Yüzüstü Toplarız” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hidayet yalnız doğruyu duymak değil, duyulan hakikate kalbi ve iradeyi açabilmektir. İnsan gözleri açıkken gerçeği görmek istemeyebilir, kulağı işitirken hak sözü reddedebilir ve konuşabiliyorken hakikati savunmaktan kaçabilir. Kur’an’ın uyarısı, insanın dünyada kendisine verilen görme, işitme ve konuşma nimetlerini hakikatten uzaklaşmak için kullanmasının ahirette ağır bir karşılığı bulunduğunu hatırlatır.”
Ersan Karavelioğlu
İsrâ Suresi 97. Ayetin Anlamı Nedir
İsrâ Suresi'nin 97. ayeti, önceki ayetlerde Hz. Peygamber'in insan oluşuna yönelik itirazların cevaplandırılmasının ve Allah'ın onunla inkârcılar arasında şahit olduğunun bildirilmesinin ardından hidayet, sapma ve ahiret sorumluluğu konusuna geçmektedir.Ayetin anlamı şöyledir:
Ayet son derece güçlü bir dil kullanmaktadır. Ancak bu ifadeleri doğru anlamak için hidayet ile insan iradesi arasındaki ilişkiyi, Allah'ın “saptırması”nın ne anlama geldiğini ve ahiretteki körlük, sağırlık, dilsizlik ve yüzüstü toplanma ifadelerinin bağlamını dikkatle değerlendirmek gerekir.“Allah kime hidayet ederse işte o doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa artık onlar için Allah’tan başka yardımcılar bulamazsın. Kıyamet günü onları kör, dilsiz ve sağır olarak yüzüstü toplarız. Onların varacağı yer cehennemdir. Ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa onlar için alevini artırırız.”
İsrâ Suresi, 17:97
Ayet insanı kaderci bir düşünceye sürüklemek için değil, hidayetin Allah'ın lütfu olduğunu ve insanın bu hidayet karşısındaki tercihinin ciddi sonuçlar taşıdığını göstermek için gelmektedir.
“Allah Kime Hidayet Ederse O Doğru Yoldadır” Ne Anlama Gelir
Hidayet, en temel anlamıyla doğru yolu göstermek ve o yolda yönelmeyi mümkün kılmak demektir. Kur’an'ın genel mesajında Allah insanlara peygamberler, vahiy, akıl, vicdan ve yaratılıştaki işaretler aracılığıyla yol gösterir.Fakat hidayet yalnız bir bilginin insana ulaşması değildir. Bir insan doğruyu duyabilir ama onu kabul etmeyebilir. Bir başkası aynı hakikati duyduğunda üzerinde düşünür, kibriyle mücadele eder ve yönünü değiştirebilir.
Bu nedenle hidayetin hem ilahî rehberlik hem de insanın o rehberliğe açılmasıyla ilgili boyutları vardır.
Allah'ın hidayeti olmadan insan kendisini mutlak anlamda doğru yola ulaştıran bağımsız bir varlık değildir. Fakat bu, insanın iradesinin anlamsız olduğu anlamına da gelmez.
Mümin:
“Hidayetim yalnız kendi zekâmın başarısıdır.”
demez.
Aynı zamanda:
“Benim hiçbir seçimim yok.”
da demez.
Doğru denge, Allah'ın lütfuna muhtaç olduğumuzu bilerek bize verilen iradeyi sorumlulukla kullanmaktır.
Hidayet Sadece Müslüman Bir Ailede Doğmak mıdır
Hayır.Müslüman bir ailede doğmak insana dinî bilgiye erken ulaşma imkânı verebilir ve bu büyük bir nimet olabilir. Ancak hidayeti yalnız doğduğumuz aileye indirgemek doğru değildir.
Bir insan Müslüman bir çevrede yetişebilir ama inancını hiç düşünmeden yaşayabilir. Başka biri ise uzun bir araştırma ve iç mücadele sonunda Allah'a yönelmiş olabilir.
Hidayet, yalnız kimlik kartındaki din hanesi değildir. İnsanın Allah'la, hakikatle ve ahlakla kurduğu yöneliştir.
Aynı şekilde doğduğu ortam nedeniyle İslam hakkında çok az veya yanlış bilgi edinmiş insanların durumunu da yüzeysel biçimde yargılamamak gerekir. Allah her insanın hangi bilgiye, hangi şartlarda ve hangi imkânlarla ulaştığını bizden çok daha iyi bilir.
Bu nedenle mümin kendisine ulaşan hidayet imkânına şükretmeli, onu başkalarına karşı üstünlük aracına dönüştürmemelidir.
Hidayet övünme sebebi olmaktan önce sorumluluktur.
“Kimi Saptırırsa” İfadesi Allah’ın İnsanları Zorla Kötülüğe Sürüklediği Anlamına mı Gelir
Bu ifade Kur’an'ın bütünlüğünden koparılarak:“Allah bazı insanları hiçbir sebep yokken zorla saptırıyor ve sonra onları cezalandırıyor.”
şeklinde anlaşılmamalıdır.
Kur’an'ın birçok ayetinde insanların kendi tercihleri, kibirleri, zulümleri, hakikatten yüz çevirmeleri ve yanlışta ısrar etmeleri anlatılır. Sapmanın ilahî nispeti bu geniş bağlam içinde değerlendirilmelidir.
İnsan hakikate karşı sürekli direnebilir. Uyarıları küçümseyebilir. Vicdanını susturabilir. Yanlışını meşrulaştırmak için kendisine sürekli mazeret üretebilir. Böylece zamanla hakikate karşı duyarlılığını zayıflatabilir.
Bu noktada sapma, insanın seçtiği yönün Allah'ın hükmü içinde sonuç vermesi olarak anlaşılabilir.
Allah kimseye zulmetmez.
İnsan da sorumluluğu bulunmayan bir kukla değildir.
Dolayısıyla ayetin amacı insanı:
“Nasıl olsa Allah dilediğini saptırıyor, benim yapacak bir şeyim yok.”
diye kaderci bir teslimiyete götürmek değildir.
Tam tersine insanın yönelişini ciddiye almasını sağlar.
İnsan Kendi Kalbini Zamanla Hakikate Kapatabilir mi
Evet.İnsan bir yanlışı ilk yaptığında güçlü vicdan rahatsızlığı hissedebilir. Aynı davranışı sürekli tekrarladığında ise bu rahatsızlık azalabilir. Zamanla yanlış normalleşebilir.
Yalanın ilkinde insan utanabilir.
Sonra gerekçe üretir.
Bir süre sonra yalanı kişiliğinin doğal parçası gibi görmeye başlayabilir.
Aynı şey kibir, haksızlık veya zulüm için de geçerlidir.
Bu nedenle insanın manevi hayatında küçük tercihler önemlidir. Çünkü tekrar edilen seçimler kalbin yönünü etkileyebilir.
İsrâ 84'te insanın kendi “şâkilesine” göre davrandığı anlatılmıştı. Orada karakterin davranışı, davranışın da zamanla karakteri şekillendirdiğini görmüştük. İsrâ 97 bu meseleyi hidayet açısından daha ileri bir noktaya taşır.
İnsan sürekli hakikatten kaçarsa sonunda hakikate karşı duyarlılığını kaybetme tehlikesiyle karşılaşabilir.
Bu yüzden tövbe ertelenmemelidir.
Kalbin sertleşmemesi için yanlış fark edildiğinde dönüş başlatılmalıdır.
Allah’ın Hidayeti İnsan İradesini Ortadan Kaldırır mı
Hayır.Allah'ın hidayeti ile insan iradesini birbirine rakip iki güç gibi düşünmek doğru değildir. İnsan Allah'ın yarattığı irade, akıl ve imkânlar içinde seçim yapar.
Bir insanın önüne yol ayrımı çıktığını düşünelim. Yolu, işaretleri ve imkânları yaratan Allah'tır. İnsan ise bu şartlar içinde bir yön seçer.
Elbette hidayet meselesi bundan daha derindir; fakat temel dengeyi anlamak için bu örnek yardımcı olabilir.
Kur’an insanı sorumlu tutuyorsa, insanın seçiminin gerçek anlamı vardır.
Bu nedenle:
“Allah hidayet etmediyse benim hiçbir sorumluluğum yok.”
demek doğru değildir.
İnsan kendisine gelen hakikate karşı nasıl davrandığını sorgulamalıdır.
Dua eder.
Bilgi arar.
Kibrini sorgular.
Yanlışını fark ettiğinde döner.
Ve bütün bunların sonunda hidayetin asıl kaynağının Allah olduğunu bilir.
İrade sorumluluğumuzdur; hidayet ise Allah'ın lütfudur.
Hidayet İçin Dua Etmenin Anlamı Nedir
Müslüman her gün Fâtiha Suresi'nde:“Bizi dosdoğru yola ilet.”
diye dua eder.
Bu çok anlamlıdır. Çünkü kişi Müslüman olsa bile hidayete sürekli ihtiyaç duyar.
Hidayet yalnız:
“İslam'a ilk kez girmek”
değildir.
Doğruyu doğru biçimde anlayabilmek, öğrendiğini yaşayabilmek, yanlış bir görüşten dönebilmek, kibrini fark edebilmek ve zor zamanlarda istikameti koruyabilmek de hidayetin parçalarıdır.
İnsan bugün doğru yolda olabilir; fakat:
“Artık benim için hiçbir risk yok.”
diye düşünmemelidir.
Bu yüzden hidayet duası aynı zamanda tevazu duasıdır.
“Rabbim, beni yalnız doğruyu bilmeye değil, doğru üzerinde kalmaya da yönelt.”
anlamı taşır.
Mümin böylece imanını geçmişte elde edilmiş ve artık otomatik olarak devam edecek bir belge gibi değil, korunması gereken canlı bir emanet olarak görür.
“Onlar İçin Allah’tan Başka Dostlar Bulamazsın” Ne Anlama Gelir
Ayet, Allah'ın hükmüne karşı insana mutlak kurtuluş sağlayacak bağımsız bir güç bulunmadığını vurgulamaktadır.Dünya hayatında insanın arkadaşları, ailesi, serveti, makamı ve güçlü bağlantıları olabilir. Bunlar birçok konuda yardım edebilir.
Ancak ahirette hiç kimse Allah'ın adaletini iptal eden bağımsız bir otoriteye sahip değildir.
Bu, şefaat kavramını da doğru anlamaya yardımcı olur. İslam anlayışında şefaat varsa bile Allah'ın izniyle gerçekleşir; Allah'a rağmen işleyen bağımsız bir kurtarma mekanizması değildir.
İnsan dünyada:
“Beni bu kişi kurtarır.”
“Benim bağlantılarım güçlü.”
diye güvenebilir.
Fakat ayet nihai güvenin insanlara değil Allah'a bağlanması gerektiğini hatırlatır.
Dostluk değerlidir, fakat hiçbir dost Allah'ın yerine geçmez.
Kıyamet Günü “Kör, Dilsiz ve Sağır” Olarak Toplanmak Ne Anlama Gelir
Bu ifade son derece güçlü bir ahiret tasviridir. Dünyada hakikati görmek, duymak ve söylemek için kendilerine imkân verilmişken bunları bilinçli biçimde hakikatten uzaklaşmak için kullanan insanların ahirette aşağılayıcı ve çaresiz bir durumda toplanacaklarını anlatır.Burada fiziksel durum ile manevi karşılık arasında dikkat çekici bir ilişki vardır.
İnsan dünyada gözleriyle görmüş ama hakikati görmek istememiş olabilir.
Kulaklarıyla duymuş ama hak sözü reddetmiş olabilir.
Konuşma yeteneğiyle gerçeği savunmak yerine yalan söylemiş olabilir.
Ahiretteki körlük, sağırlık ve dilsizlik tasviri bu dünyevi tutumların korkunç karşılığını düşündürmektedir.
Ancak bu ifadeyi dünyadaki fiziksel engellilikle ilişkilendirip engelli insanlara karşı yanlış anlamlar üretmek kesinlikle doğru değildir.
Dünyada görme, işitme veya konuşma engeline sahip olmak manevi kusur değildir.
Ayet ahiretteki cezayı anlatmaktadır; dünyadaki engelli insanları küçümseyen bir mesaj taşımaz.
Ayetteki Körlük Dünyadaki Görme Engeliyle İlişkilendirilebilir mi
Hayır.Bu ayrım çok önemlidir.
Bir insan doğuştan veya sonradan görme engelli olabilir. Bu kişinin Allah katındaki değeriyle ilgili olumsuz hiçbir hüküm çıkarılamaz. Aynı şekilde işitme veya konuşma engeli de insanın imanının veya ahlakının göstergesi değildir.
Kur’an'ın ahiret tasvirini alıp:
“Görme engeli ilahî cezanın işaretidir.”
demek hem yanlış hem son derece incitici olur.
İsrâ 97'de anlatılan durum kıyamet günündeki özel bir cezalandırma tasviridir.
Manevi mesaj, fiziksel engelli insanları aşağılamak değil; kendisine görme ve işitme imkânı verilmiş kişinin bu nimetleri hakikatten kaçmak için kullanmamasıdır.
Dolayısıyla ayetin bize sordurduğu soru şudur:
“Gözüm görüyor ama hakikati görmek istiyor muyum? Kulağım duyuyor ama doğru sözü dinliyor muyum?”
Mesele budur.

“Yüzüstü Toplanmak” İfadesi Ne Anlama Gelir
Yüzüstü toplanma, insanın ahirette yaşayacağı aşağılanma, çaresizlik ve alışılmış dünya düzeninin tersine çevrilmesi gibi güçlü anlamlar taşır.İnsan dünyada başı dik yürür.
Güçlü olduğunu düşünür.
Başkalarını küçümseyebilir.
Allah'ın uyarıları karşısında kibirle yüz çevirebilir.
Ahirette ise bu kibir tamamen kırılmıştır.
Yüzüstü toplanmak, insanın artık kendi gücüne güvenemeyeceği bir durumu tasvir eder.
Bu ifade Kur’an'ın ahiret anlatımındaki güçlü sahnelerden biridir ve insana şu mesajı verir:
Dünyadaki kibir sonsuza kadar taşınamaz.
Bugün kendisini dokunulmaz gören insan, yarın Allah'ın huzurunda gerçek aczini görebilir.
Bu nedenle ayetin amacı korku üretmekten öte, dünyadayken tevazuyu öğrenmeye çağırmaktır.

İnsanlar Gerçekten Yüzüstü Nasıl Yürütülebilir
Ahiret hayatının şartlarını dünyadaki fizik kurallarıyla bütünüyle ölçmek doğru değildir. Kur’an'ın verdiği haber, Allah'ın kıyamet günü insanları yüzüstü toplayabileceğidir.İnsan:
“Bu fiziksel olarak nasıl olacak?”
diye merak edebilir.
Fakat ahiret hayatı zaten dünyadaki mevcut düzenin devamı değildir. Dirilişin kendisi farklı bir varoluş aşamasıdır.
Allah insanı ilk kez yaratmaya kadirse, kıyamet günündeki toplanmanın biçimini gerçekleştirmeye de kadirdir.
Burada ayetin asıl amacı teknik mekanizmayı açıklamak değil, o günkü çaresizlik ve zillet hâlini göstermektir.
Metnin manevi mesajını kaçırıp yalnız fiziksel ayrıntıya takılmak ayetin uyarısını daraltabilir.
Daha önemli soru şudur:
“Ben neden böyle bir sonuçla karşılaşacak bir hayat yaşayayım?”

Cehennem Ateşinin “Sönmeye Yüz Tuttukça Artırılması” Ne Anlama Gelir
Ayetin sonundaki bu ifade cezanın geçici bir ateş görüntüsü olmadığını, süreklilik ve şiddet taşıyan bir azap olduğunu anlatır.Dünya ateşi yakıtı bittiğinde söner.
İnsan bu mantıkla cehennem ateşinin de sonunda kendiliğinden biteceğini düşünebilir.
Ayet ise böyle bir rahatlığa izin vermez. Ateşin azaldığı düşünüldüğünde yeniden artırılacağı bildirilmektedir.
Bu tasvir Allah'ın adaletinin ciddiyetini gösterir.
Ancak cehennem ayetlerini anlatırken yalnız korkuya odaklanmak da eksik olur. Kur’an'ın aynı genel mesajında tövbe, rahmet ve bağışlanma kapısı dünya hayatında açıktır.
Yani ayetin mesajı:
“Artık hiçbir umut yok.”
değildir.
Tam tersine:
“Henüz dünyadayken yönünü değiştir.”
çağrısıdır.
Uyarının amacı, dönüş imkânı varken insanı uyandırmaktır.

Bu Ayet Allah’ın Rahmetiyle Çelişir mi
Hayır.Allah'ın rahmeti ile adaleti birbirine rakip değildir.
Rahmet:
Her yanlışın sonuçsuz bırakılması
demek değildir.
Bir insan başka insanlara büyük zulümler yapmış, tövbe etmeden ve pişmanlık göstermeden hayatını sürdürmüş olabilir. Eğer hiçbir nihai hesap bulunmasaydı, mazlum açısından bu büyük bir adaletsizlik olurdu.
Cehennem fikri yalnız günahkâra korku değil, mazluma adalet umudu da taşır.
Allah'ın rahmeti dünya hayatında dönüş kapısını açık tutar.
İnsan tövbe edebilir.
Haksızlığı bırakabilir.
Kul hakkını telafi etmeye çalışabilir.
Fakat insan bilinçli biçimde zulümde ve inkârda ısrar ederken:
“Allah rahimdir, hiçbir şey olmaz.”
diye düşünmek rahmeti sorumsuzluğa dönüştürmektir.
Rahmet dönüş kapısıdır; adaletsizliğin sonsuz ruhsatı değildir.

Bir İnsan İçin “Allah Onu Saptırmış, Artık Dönemez” Diyebilir miyiz
Hayır.Yaşayan belirli bir kişi hakkında böyle kesin hüküm vermemeliyiz.
Bir insan bugün çok uzak görünebilir.
Yarın değişebilir.
Tarihte yıllarca İslam'a karşı duran ve sonra iman eden insanlar olmuştur. Aynı şekilde bugün dindar görünen bir insanın geleceğini de garanti edemeyiz.
Kalplerin nihai durumunu Allah bilir.
Bu nedenle bir kişiye:
“Sen artık hidayete eremezsin.”
demek son derece ağır ve yanlış bir yargı olabilir.
Mümin hakikati anlatır.
Dua eder.
Gerektiğinde sınır koyar.
Ama insanların gelecekteki hidayet ihtimalini kendi adına kapatmaz.
Biz insanların bugünkü davranışını değerlendirebiliriz; yarınki kalbini belirleyemeyiz.
Bu, hem umut hem tevazu gerektirir.

Hidayette Olmak İnsanı Başkalarını Küçümsemeye Yetkili Kılar mı
Kesinlikle hayır.Eğer hidayet Allah'ın lütfuysa, bunun ahlaki sonucu kibir değil şükür olmalıdır.
Bir insan:
“Ben doğru yoldayım, sen değilsin; dolayısıyla senden daha üstünüm.”
dediğinde çok tehlikeli bir noktaya yaklaşabilir.
Çünkü bugün kendisine verilen nimetin yarın nasıl korunacağını bilmiyor.
Hidayette bulunan insanın görevi:
Hakikati sevmek.
Allah'a şükretmek.
Ahlakını güzelleştirmek.
Başkalarına merhametle yaklaşmak.
olmalıdır.
Hidayet insanın egosunu büyütüyorsa, hidayetin ahlakı henüz kalbine yeterince ulaşmamış olabilir.
Doğru yolu bulduğunu düşünen kişi, yolun sahibinin kendisi olmadığını unutmamalıdır.
Yol Allah'ındır.
Hidayet Allah'tandır.
İnsan ise o yolda kalmaya çalışan kuldur.

İsrâ Suresi 96–98. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır
96. ayette Hz. Peygamber'e:“Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter.”
demesi öğretilmişti. Allah kullarını bilmekte ve görmektedir.
97. ayette şimdi Allah'ın yalnız şahit değil, hidayetin nihai sahibi ve ahiret hükmünün sahibi olduğu açıklanmaktadır. Kimin doğru yolda olduğu, kimin sapmayı seçtiği ve bu tercihlerin sonucun ne olduğu Allah'ın bilgisi ve adaleti içindedir.
Bir sonraki 98. ayette ise bu ağır sonucun gerekçesi daha açık biçimde bildirilecektir. İnsanların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve:
“Biz kemik ve ufalanmış toprak olduktan sonra gerçekten yeni bir yaratılışla mı diriltileceğiz?”
demeleri ele alınacaktır.
Böylece 96–98 arasında güçlü bir akış oluşur: Allah her şeyi bilir, hidayet ve nihai hüküm O'na aittir ve inkârın temel meselelerinden biri de yeniden dirilişi reddetmektir.

İsrâ Suresi 97. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:Hidayeti sahip olduğun garanti bir mülk gibi görme; onu Allah'ın lütfu olarak korumaya çalış ve sana verilen görme, işitme ve konuşma nimetlerini hakikat için kullan.
Göz yalnız dünyayı görmek için değildir.
İnsan gördüğü olaylardan ibret de çıkarabilir.
Kulak yalnız ses duymak için değildir.
Hak sözü dinleyebilir.
Dil yalnız konuşmak için değildir.
Doğruyu söyleyebilir, insanları incitmek yerine iyiliğe hizmet edebilir.
Ayetin ahiret tasviri bu nimetlerin sorumluluğunu çok güçlü biçimde hatırlatır.
Dünyada hakikate gözümüzü kapatırsak, işitmek istemezsek ve dilimizi yalanla kirletirsek, bize verilen nimetleri amaçlarının tersine kullanmış oluruz.
Bu nedenle ayetin bugünkü çağrısı son derece açıktır:
Gözünü hakikate aç, kulağını doğru söze aç ve dilini doğruluk için kullan.

İsrâ Suresi 97. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
İsrâ Suresi'nin 97. ayeti, hidayetin nihai kaynağının Allah olduğunu, insanın Allah'ın rehberliği karşısındaki yönelişinin ciddi sonuçlar taşıdığını ve dünyada hakikatten bilinçli biçimde yüz çevirmenin ahirette ağır bir karşılığı bulunduğunu son derece güçlü bir dille anlatmaktadır.Ayetin ilk cümlesi insanın bütün manevi başarılarını kendi kişisel üstünlüğüne bağlamasına engel olur:
“Allah kime hidayet ederse işte o doğru yoldadır.”
İnsan bilgi sahibi olabilir, araştırabilir ve düşünebilir. Bunların hepsi değerlidir. Fakat mümin sonunda:
“Rabbim bana doğruyu görme imkânı vermeseydi yalnız kendi gücümle mutlak hidayetin sahibi olamazdım.”
bilincini taşır.
Bu düşünce insanı küçültmez; kibri küçültür.
İmanını değerli görür ama imanıyla başkalarına üstünlük taslamaz. Kur’an'a ulaşmışsa şükreder. Namaz kılabiliyorsa şükreder. Yanlışını fark edip tövbe edebiliyorsa bunu da bir hidayet nimeti olarak görür.
Çünkü bazen en büyük nimet, hiç yanlış yapmamak değil yanlış yaptığını fark edebilmek olabilir.
İnsan yanlışında ısrar ettiğinde ise çok tehlikeli bir süreç başlayabilir. Kalp bir anda tamamen kapanmak zorunda değildir. Çoğu zaman süreç küçük tercihlerle gelişir.
İnsan bir gün vicdanının sesini bastırır.
Sonra tekrar bastırır.
Bir süre sonra o ses daha az duyulur hâle gelebilir.
Bu yüzden Kur’an'ın tövbe çağrısı yalnız gelecekteki cezadan kurtulmak için değildir; insanın kalbinin bugün canlı kalması için de önemlidir.
Yanlış fark edildiğinde:
“Daha sonra düzeltirim.”
demek yerine mümkün olduğu kadar erken dönmek gerekir.
Çünkü tekrar edilen davranış insanın karakterini biçimlendirebilir.
Günah yalnız yaptığımız bir hareket olarak kalmayabilir; izin verirsek bizi yapan bir alışkanlığa dönüşebilir.
İsrâ 97'nin “kimi saptırırsa” ifadesi bu yüzden kaderci bir mazerete dönüşmemelidir. İnsan:
“Allah beni saptırdı, yapacak bir şey yok.”
diyemez.
Çünkü Kur’an'ın bütünü insanın seçimlerini ve sorumluluğunu sürekli vurgular. Allah insanın kendi yönelişini, niyetini ve hangi şartlarda neyi tercih ettiğini eksiksiz bilir.
Biz ise kendi hikâyemizin tamamını bile bazen anlayamayız.
Bu nedenle en sağlıklı tavır şudur:
Hidayet için dua et, bilgi ara, hakikat karşısında kibirlenme ve yanlışını fark ettiğinde geri dön.
Ayetin:
“Onlar için Allah'tan başka yardımcılar bulamazsın.”
ifadesi ise insanın dünyadaki güven kaynaklarını yeniden değerlendirmesini sağlar.
Dünyada insanlar birbirlerine yardım eder.
Aile değerlidir.
Dostluk değerlidir.
Devlet ve hukuk kurumları önemlidir.
Fakat bütün bunlar sınırlıdır.
İnsan çok güçlü bağlantılara sahip olabilir, fakat ölüm geldiğinde bütün bu dünya ağı geride kalır.
Ahirette insanın karşısında Allah'ın adaleti vardır.
Bu nedenle insan dünyadaki gücünü:
“Beni kimse hesaba çekemez.”
duygusuna dönüştürmemelidir.
Bugün hukuk sisteminden kaçabilir.
İnsanların gözünden kaçabilir.
Gerçeği medyada saklayabilir.
Ama Allah'ın bilgisinden kaçamaz.
Güç, hesabı ortadan kaldırmaz; bazen hesabı büyütür.
Ayetin ahiret tasviri bu nedenle özellikle kibri kırar. Dünya hayatında başı dik yürüyen, insanları küçümseyen ve kendisini dokunulmaz gören kişi kıyamette yüzüstü toplanma tehdidiyle karşılaşmaktadır.
Bu, insanın gururunun nasıl tamamen tersine dönebileceğini gösterir.
İnsan dünyada yüzünü Allah'ın hakikatinden çevirmişse, ahirette kendi istediği biçimde yönünü belirleyebilecek güçten yoksun kalabilir.
Bu tablo bize bugün tevazu fırsatı varken onu öğrenmemiz gerektiğini hatırlatır.
Ahirette zorla kırılacak kibri, dünyada gönüllü tevazuyla kırmak daha güzeldir.
Kör, dilsiz ve sağır olarak toplanma ifadesi de dünyadaki nimetlerle ahiret sorumluluğu arasında güçlü bir ilişki kurmaktadır. İnsan dünyada gözlerini kötüye kullanabilir. Sürekli başkalarının kusurlarını arayabilir, harama bakabilir veya apaçık haksızlığı görmezden gelebilir.
Kulaklarını dedikodu ve iftiraya açabilir ama hak sözü dinlemek istemeyebilir.
Dilini yalan, hakaret ve insanların onurunu zedelemek için kullanabilir.
Kur’an'ın uyarısı şudur:
Bu nimetler sorumsuz araçlar değildir.
İnsan gördüğünden, duyduğundan ve söylediklerinden ahlaki olarak etkilenir.
Bu mesaj günümüz dijital dünyasında daha da önemlidir. İnsan geçmişte bir günde sınırlı sayıda insanın sözünü duyarken bugün saatler boyunca binlerce içerikle karşılaşabilir.
Gözümüzü neye verdiğimiz.
Kulağımızı neyle doldurduğumuz.
Dilimizle ve klavyemizle ne yaydığımız.
karakterimizi şekillendirebilir.
Bu nedenle İsrâ 97'nin görme, işitme ve konuşma üzerinden yaptığı güçlü uyarı, modern insan açısından da son derece canlıdır.
Her baktığımız şey yalnız gözümüzde kalmaz; bazen kalbimize yerleşir.
Aynı şekilde her söylediğimiz söz yalnız havada kaybolmaz. Bir insanın hayatında iz bırakabilir.
Bir hakaret yıllarca unutulmayabilir.
Bir iftira kişinin itibarını yıkabilir.
Bir doğru söz ise bir insanın hayatını değiştirebilir.
Bu yüzden dil nimettir ama aynı zamanda emanettir.
Ayetin ahiret sahnesi, bu emanetlerin ciddiyetini hatırlatır.
Burada çok önemli bir başka ayrımı tekrar korumak gerekir: Kur’an'ın kör, sağır ve dilsiz ifadelerini dünyadaki engelli insanlara yönelik küçümseyici bir mecaz gibi kullanmak doğru değildir.
Görme engelli bir insan Allah katında çok yüksek bir dereceye sahip olabilir.
İşitme engelli bir insan çok güzel bir kalbe sahip olabilir.
Konuşma güçlüğü yaşayan bir insan Allah'ın sevgili kullarından olabilir.
Fiziksel engel ile manevi sapma arasında böyle basit bir eşitlik yoktur.
Bu nedenle günlük dilde bile:
“Kör müsün, sağır mısın?”
gibi ifadeleri hakaret olarak kullanırken daha hassas olmak güzel bir ahlak olabilir.
Çünkü fiziksel farklılık insanın değerini azaltmaz.
Kur’an'ın eleştirdiği esas körlük, gözün fiziksel durumu değil, hakikat karşısında bilerek kapanan yöneliştir.
Ayetin cehennem tasviri ise insanı ciddiyete çağırır. Günümüzde cehennem bazen yalnız insanları korkutmak için kullanılan bir konuya dönüştürülebiliyor. Oysa Kur’an'ın cehennem uyarısı bir ahlak ve adalet bağlamında okunmalıdır.
Eğer dünyada zulüm gerçekse, hesabın da gerçek olması anlamlıdır.
Bir insan binlerce kişiye büyük haksızlıklar yapıp hiçbir pişmanlık göstermeden ölebilir. Dünya mahkemeleri ona hiç ulaşmayabilir.
Ahiret yoksa, o zulmün nihai adalet karşılığı ne olacaktır?
Bu nedenle cehennem yalnız:
“Beni korkutan bir azap.”
değil, aynı zamanda:
“Zulmün sonsuza kadar cezasız kalmayacağına dair adalet güvencesi.”
olarak da düşünülmelidir.
Fakat burada insan yine kendisine dönmelidir. Cehennem ayetlerini yalnız:
“Şu insanlar cehennemlik.”
diyerek başkalarına yöneltmek, ayetin bize verdiği uyarıyı kaybettirebilir.
Biz belirli yaşayan insanlar hakkında nihai cehennem hükmü dağıtmak için yetkilendirilmiş değiliz.
Daha doğru soru şudur:
“Ben hangi davranışımla Allah'ın gazabını hak edecek bir yola yaklaşıyorum ve bunu nasıl değiştirebilirim?”
Kur’an ayeti önce ayna olmalıdır.
Sonra başkasına ölçü.
İsrâ 97'nin hidayet mesajı da böyledir. İnsan başkalarının hidayetini tartışmadan önce kendi istikametini sorgulamalıdır.
Namazım beni nasıl etkiliyor?
Kur’an'ı okuyorum ama ahlakıma taşıyor muyum?
Birine haksızlık ettiğimde özür dileyebiliyor muyum?
Para karşısında ölçüm değişiyor mu?
Güç elde ettiğimde insanlara davranışım sertleşiyor mu?
Hidayet yalnız doğru inancı ifade etmek değil, o inancın hayatımızdaki yönünü de ciddiye almaktır.
Elbette insan kusursuz değildir. Mümin de günah işler ve hata yapabilir.
Hidayette olmak:
“Bir daha asla yanlış yapmayacağım.”
anlamına gelmez.
Daha önemli ölçülerden biri, yanlış yaptığında ne yaptığıdır.
Kibirle savunuyor mu?
Mazeret mi üretiyor?
Yoksa fark edip dönmeye mi çalışıyor?
Bazen hidayetin en güzel belirtilerinden biri tövbe edebilme yeteneğidir.
Çünkü tövbe:
“Ben yanılmışım.”
diyebilme cesaretidir.
Bu ayet aynı zamanda hidayetin insanın elinde başkalarına karşı bir silaha dönüştürülmemesini öğretir.
Bir Müslüman:
“Allah bana hidayet verdi, demek ki ben senden daha üstünüm.”
dediğinde tehlikeli biçimde nefsini büyütebilir.
Oysa hidayet gerçekten Allah'ın lütfuysa cevap:
“Elhamdülillah, Rabbim beni bu nimetten ayırmasın.”
olmalıdır.
Hidayet şükür doğurmalıdır.
Kibir değil.
Merhamet doğurmalıdır.
Aşağılama değil.
Hidayetin meyvesi insanı Allah'a yaklaştırırken insanlardan üstünlük taslamaktan uzaklaştırmalıdır.
Bir başka önemli nokta, hidayetin yalnız başlangıç değil istikrar meselesi olduğudur.
İnsan bugün imanlıdır.
Yarın da aynı yönde kalabilmek için Rabbine muhtaçtır.
Bu yüzden Fâtiha'yı her gün tekrar ederiz:
“Bizi dosdoğru yola ilet.”
Zaten Müslüman olan kişi neden bunu söyler?
Çünkü hidayetin devamına ihtiyaç duyar.
Doğru yolun içinde daha doğru adımlar vardır.
Yanlış anladığımız şeyleri düzeltmek vardır.
Ahlakımızı geliştirmek vardır.
Son nefese kadar istikameti korumak vardır.
Bu yüzden insan:
“Ben artık garanti hidayetteyim.”
diye rehavete kapılmamalıdır.
Dua ile tevazu arasında güçlü bir ilişki vardır.
İsrâ 97'nin 98. ayete bağlanışı ise diriliş meselesini gündeme getirecektir. 97. ayette kıyametteki toplanma ve cehennem anlatılırken, hemen ardından bu sonucun sebeplerinden biri olarak insanların:
“Kemik ve ufalanmış toprak olduktan sonra yeniden mi diriltileceğiz?”
şeklindeki inkârı aktarılacaktır.
Bu geçiş son derece anlamlıdır.
Çünkü ahiret hesabını reddeden insan için dünya hayatı nihai hesap alanı olmaktan çıkabilir.
Kur’an ise insanı tekrar tekrar ölümden sonra diriliş gerçeğine çağırır.
İlk yaratılış varsa, ikinci yaratılış Allah için imkânsız değildir.
Bir sonraki ayet tam olarak bu itirazın üzerine kurulacaktır.
İsrâ Suresi'nin 97. ayeti bugün insana şu soruları sordurur: Hidayeti Allah'ın nimeti olarak mı görüyorum, yoksa kişisel üstünlüğümün delili mi yapıyorum? Yanlışlarımı tekrar ederek kalbimi duyarsızlaştırıyor muyum? Görme, işitme ve konuşma nimetlerimi hakikat için mi kullanıyorum? Kimsenin beni kurtaramayacağı bir hesap gününe hazırlanıyor muyum? Cehennem ayetlerini yalnız başkalarına mı uyguluyorum, yoksa kendimi de sorguluyor muyum? Fâtiha'daki hidayet duasını gerçekten hissederek mi söylüyorum?
Bu sorular ayetin yalnız ahirette yaşanacak ağır bir sahneyi anlatmadığını; hidayet, irade, tövbe, kalbin yönelişi, ilahî adalet, dünya nimetlerinin sorumluluğu ve ahiret bilinci konusunda son derece güçlü bir manevi rehberlik sunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak İsrâ 97 bize şunu öğretmektedir: Hidayeti küçümsemeyelim ve kendimizden bilip kibirlenmeyelim. Allah'tan istikamet isteyelim, hakikate açık kalalım ve yanlışta ısrar ederek kalbimizi sertleştirmeyelim. Gözümüzü, kulağımızı ve dilimizi bize verilmiş sorumsuz araçlar değil, hesabı bulunan emanetler olarak görelim.
Çünkü insan bugün görebilir ama görmek istemeyebilir.
Duyabilir ama dinlemeyebilir.
Konuşabilir ama gerçeği söylemeyebilir.
Kur’an ise bizi, bu nimetleri kaybetmeden önce onların gerçek kıymetini bilmeye çağırır.
Ve hidayetin en güzel dualarından biri belki de şudur:
“Rabbim, doğruyu bana yalnız gösterme; onu sevecek, kabul edecek ve üzerinde sabit kalacak bir kalp de nasip et.”
⠀
Son Söz
⠀“Hidayet, insanın eline verilmiş bir üstünlük madalyası değil; korunması gereken büyük bir rahmettir. Gözümüz görüyorsa hakikate bakalım, kulağımız işitiyorsa doğru sözü dinleyelim, dilimiz konuşuyorsa onu yalan ve kırgınlık için değil hak ve iyilik için kullanalım. Bugün dönüş kapısı açıkken kalbimizi yanlışta ısrarla taşlaştırmayalım. Çünkü gerçek başarı yalnız doğru yolu bir gün bulmak değil, Allah’ın yardımıyla o yolda son nefese kadar kalabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu