İsrâ Suresi 92. Ayette “Yahut İddia Ettiğin Gibi Göğü Parça Parça Üzerimize Düşüresin ya da Allah’ı ve Melekleri Karşımıza Getiresin” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hakikati gerçekten arayan insan delil ister; fakat hakikatten kaçmak isteyen insan, delilin sınırını sürekli değiştirir. Bir pınar yetmez, bahçe yetmez, göğün parçalanması istenir; o da yetmeyecekse bu kez Allah’ın ve meleklerin insanın belirlediği biçimde karşısına gelmesi şart koşulur. Böylece sorun delilin azlığı olmaktan çıkar, insanın kendisini hakikatin hâkimi sanmasına dönüşür.”
Ersan Karavelioğlu
İsrâ Suresi 92. Ayetin Anlamı Nedir
İsrâ Suresi'nin 92. ayeti, Hz. Peygamber'e karşı ileri sürülen olağanüstü taleplerin giderek daha aşırı hâle geldiği bölümün devamıdır. 90. ayette yerden bir pınar fışkırtılması, 91. ayette hurma ve üzüm bahçeleriyle bunların arasından nehirlerin akıtılması istenmişti. 92. ayette ise talepler artık yeryüzündeki maddi nimetlerden çıkarak göğün parçalanması ve Allah ile meleklerin karşılarına getirilmesi gibi son derece iddialı şartlara ulaşmaktadır.Ayetin anlamı şöyledir:
Bu sözler Allah'ın kudretini ölçen samimi bir bilimsel soru değildir. Ayetin devam ettiği bağlam, bazı muhatapların peygamberliğin doğruluğunu kendi belirledikleri olağanüstü gösterilere bağladıklarını göstermektedir.“Yahut iddia ettiğin gibi göğü parça parça üzerimize düşüresin veya Allah’ı ve melekleri karşımıza getiresin.”
İsrâ Suresi, 17:92
Kur’an burada yalnız eski bir tartışmayı aktarmamaktadır. İnsan psikolojisindeki çok önemli bir probleme işaret etmektedir: Hakikati kabul etmek istemeyen kişi, kendisini ikna edecek şartları sürekli büyütebilir.
“Göğü Parça Parça Üzerimize Düşüresin” İfadesi Ne Anlama Gelir
Muhataplar Hz. Peygamber'den, göğün parçalarının üzerlerine düşürülmesi şeklinde olağanüstü ve korkutucu bir olay istemektedirler.Bu ifade, Kur’an'da kıyamet, ilahî azap ve kozmik düzenin bozulmasına dair yapılan uyarılarla alay eden veya bunları meydan okumaya dönüştüren tavrı düşündürmektedir.
Sözün mantığı yaklaşık olarak şöyledir:
“Bize böyle şeylerden söz ediyorsan, hadi şimdi gerçekleştir.”
Burada son derece tehlikeli bir zihniyet vardır. İnsan kendisini hakikatin öğrencisi olarak değil, Allah'ın elçisini sınayan makam olarak görmektedir.
Oysa Hz. Peygamber kıyameti veya ilahî azabı kendi iradesiyle gerçekleştirecek bir güç sahibi değildir.
Göğü yaratan Allah'tır; göğün düzeni üzerinde mutlak tasarruf sahibi de Allah'tır.
Peygamber bu kudretin sahibi değil, vahyin tebliğcisidir.
“İddia Ettiğin Gibi” Sözü Hz. Peygamber’in Kendi İddiası mıydı
Hayır.Buradaki ifade, muhatapların Hz. Peygamber'e yönelttikleri konuşmanın parçasıdır. Onların:
“Sen böyle söylüyorsun ya...”
tarzındaki meydan okuyucu üslubunu yansıtmaktadır.
Hz. Peygamber kendi hayalinden kozmik felaket senaryoları üretmiyordu. O, kendisine vahyedilen kıyamet ve hesap gerçeğini insanlara bildiriyordu.
Dolayısıyla bu ifadeyi:
“Hz. Peygamber kendiliğinden göğün düşeceğini iddia etmişti.”
şeklinde anlamak doğru değildir.
Kur’an'ın anlattığı tablo, vahyin haberlerini kabul etmeyen insanların bu uyarıları Peygamber'in şahsi iddiası gibi sunarak ona meydan okumalarıdır.
Bu da inkârın başka bir yöntemini gösterir:
Mesajın kaynağını görmezden gelip vahyi elçinin kişisel sözüne indirgemek.
İnsanlar Neden Azap Gibi Bir Şeyi Kendileri İçin İstemiş Olabilir
İlk bakışta insanın kendi üzerine gökten parçalar düşmesini istemesi mantıksız görünebilir. Fakat meydan okuyan kişi bunun gerçekleşmeyeceğine inanıyorsa böyle bir talepte bulunabilir.Yani aslında:
“Bunun gerçek olduğuna inanmıyoruz; gerçekten doğruysa göster.”
demektedir.
İnsan bazen tehlikeye inanmadığında onunla alay eder.
Bir kişi:
“Böyle bir sonuç olacağına hiç inanmıyorum.”
diyerek uyarıyı hafife alabilir.
Bu tavrın tehlikesi, insanın bilmediği bir konuda gereksiz biçimde meydan okumasıdır.
Mümin açısından daha hikmetli tavır şudur:
Bilmediğim bir konuda Allah'a meydan okumak yerine, bana verilen uyarının ne söylediğini anlamaya çalışayım.
Çünkü hakikatin ciddiyetini görmek için önce felaketin başımıza gelmesini beklemek akıllıca değildir.
Allah Neden Onların İstediği Azabı Hemen Göndermedi
Allah'ın bir talebi yerine getirmemesi, o şeyi yapmaya gücü yetmediği anlamına gelmez.Buradaki temel ayrım kudret ile irade arasındadır.
Allah her şeye kadirdir; fakat insanların:
“Hadi şimdi yap.”
demesi Allah'ı onların istediğini yapmak zorunda bırakmaz.
İnsan Allah'a emir veremez.
Allah'ın ilah oluşu zaten tam olarak bunu ifade eder: Mutlak irade ve hüküm O'na aittir.
Bir kişinin:
“Allah varsa şu anda yıldırım düşürsün.”
demesi, Allah'ın varlığını gerçekten test eden geçerli bir yöntem değildir.
Çünkü Allah o kişinin kurduğu deneyin nesnesi değildir.
İsrâ 92 insanın bu sınırı anlamasını sağlar:
Allah kudret sahibidir; fakat kudreti insanın meydan okumalarına hizmet etmek zorunda değildir.
“Allah’ı Karşımıza Getiresin” Talebi Ne Anlama Gelir
Bu talep, önceki taleplerden çok daha ileri bir seviyededir. Muhataplar artık yalnız doğada olağanüstü olay istememekte, Allah'ın kendilerinin belirlediği biçimde karşılarına getirilmesini talep etmektedirler.Burada çok temel bir tevhid problemi ortaya çıkar.
Allah yaratılmış bir nesne değildir.
Bir insanın:
“Onu getir.”
diyebileceği, bir yerden başka yere taşınan sınırlı bir varlık gibi düşünülemez.
İnsanlar bir hükümdarı veya şahidi karşılarına getirebilir. Fakat Allah'ı bu kategoride düşünmek, Yaratan ile yaratılmış arasındaki temel farkı gözden kaçırır.
Allah mekânın, zamanın ve bütün yaratılmış düzenin Rabbidir; yaratılmışların tabi olduğu sınırlara tabi bir nesne değildir.
Bu nedenle talebin kendisi, Allah anlayışındaki ciddi bir yanlışlığı da açığa çıkarmaktadır.
Bu Ayet Allah’ın Görülmesi Meselesini mi Anlatmaktadır
Ayetin temel konusu bu değildir.İslam düşüncesinde Allah'ın ahirette görülmesi konusu ayrı bir inanç ve kelâm başlığı olarak tartışılmıştır. İsrâ 92'nin doğrudan bağlamı ise bazı inkârcıların Hz. Peygamber'den:
“Allah'ı ve melekleri şimdi karşımıza getir.”
şeklinde olağanüstü bir istek ileri sürmeleridir.
Dolayısıyla bu ayetten tek başına Allah'ın ahirette görülmesi meselesi hakkında bütün ayrıntıları çıkarmaya çalışmak doğru olmaz.
Buradaki ana mesaj şudur:
İnsan Allah'ı kendi şartlarına göre karşısına getirilecek bir varlık gibi düşünemez.
İnsan Allah'ın kuludur.
Allah insanın deney konusu değildir.
Bu sınır tevhidin temel parçalarından biridir.
“Melekleri Karşımıza Getir” Talebi Neden İleri Sürülmüştür
Hz. Peygamber vahyin melek aracılığıyla geldiğini bildiriyordu. Muhataplar ise bunu kendi istedikleri biçimde doğrulatmak istemiş olabilirler.Mantıkları:
“Meleklerden söz ediyorsan onları bize görünür biçimde getir.”
şeklindedir.
Fakat meleklerin varlığı insanların istediği zaman gözlemlenebilen sıradan fiziksel nesneler gibi ele alınmaz.
Allah bazı peygamberlerine melekleri farklı biçimlerde göstermiş veya melekler insan suretinde görünmüş olabilir. Fakat bunun gerçekleşmesi yine Allah'ın iradesine bağlıdır.
Peygamber:
“İstediğiniz zaman melek çağırırım.”
diyen bağımsız bir metafizik güç sahibi değildir.
Bu nedenle talep bir kez daha aynı hataya düşmektedir:
Peygamberlik, insanın sipariş ettiği olağanüstü gösterileri gerçekleştirme yeteneği değildir.
Melekleri Görmek Bir İnsanın İmanını Kesin Olarak Garanti Eder mi
Hayır.Olağanüstü bir olay insanı etkileyebilir; fakat insanın iradesini otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
İnsan gördüğü şey hakkında başka açıklamalar üretmeye devam edebilir.
“Büyü.”
“Hayal.”
“Yanılsama.”
diyebilir.
Kur’an'ın başka peygamber kıssalarında da olağanüstü işaretlere rağmen inkârın devam edebildiğini görürüz.
Bu bize önemli bir gerçeği öğretir:
İmanın önündeki bütün engeller gözle ilgili değildir; bazıları kalple, kibirle ve iradeyle ilgilidir.
Bir kişi gerçekten hakikate açıksa küçük bir delili bile ciddiye alabilir.
Başka biri hakikate tamamen kapalıysa çok büyük bir işaret karşısında bile yeni bir mazeret üretebilir.
Bu yüzden İsrâ 92'nin asıl meselesi görsel kanıtın azlığı değil, delil karşısındaki zihinsel ve ahlaki tavırdır.
Hakikati Kabul Etmek İçin Olağanüstü Olay Beklemek Neden Sorunlu Olabilir
Çünkü hayatın büyük bir kısmı olağan düzen içinde yaşanır.İnsan her kararını mucize bekleyerek veremez.
Bir hastalığın tedavisi için işaret beklemek yerine doktora gider.
Bir borcun ödenmesi gerektiğini anlamak için gökten ses gelmesini beklemez.
Birine haksızlık yaptığını biliyorsa özür dilemek için olağanüstü rüya beklemek zorunda değildir.
Aynı şekilde Allah'a ve vahye dair mevcut delilleri hiç değerlendirmeden:
“Ben ancak doğaüstü bir olay görürsem düşünürüm.”
demek insanın aklını gereksiz biçimde askıya alabilir.
Kur’an insana:
Düşün.
Gözlemle.
Vahyi incele.
Kendi yaratılışına bak.
Tarihten ders al.
der.
Yani iman yalnız olağanüstü gösterilere değil, akla ve tefekküre de hitap eder.

“Allah Varsa Kendini Göstersin” Sözü Bu Ayetle Nasıl Değerlendirilebilir
Bu söz farklı niyetlerle söylenebilir. Bir insan gerçekten zihinsel sıkıntı yaşıyor ve:“Allah'ı neden doğrudan göremiyorum?”
diye samimi biçimde soruyor olabilir. Böyle bir kişiye küçümseyici cevap vermek doğru değildir.
Fakat söz:
“Allah varsa benim belirlediğim şekilde kendini şimdi göstermek zorunda.”
anlamına geliyorsa İsrâ 92'deki şart koyma mantığıyla benzerlik taşır.
Burada insanın fark etmesi gereken şey şudur:
Allah'ın varlığı, insanın belirlediği tek bir fiziksel gözlem yöntemine bağlı değildir.
İnsan birçok şeyi doğrudan çıplak gözüyle görmeden varlığını sonuçları ve delilleri üzerinden bilir.
Allah konusu elbette bundan çok daha büyük metafizik bir meseledir. Fakat temel ilke aynıdır:
Görmüyor olmak tek başına yokluğu kanıtlamaz.
Allah'ın varlığı konusunda daha geniş felsefi, kozmolojik, ahlaki ve vahye dayalı deliller değerlendirilebilir.

Allah’a Meydan Okumak ile Soru Sormak Arasındaki Fark Nedir
Bu ayrımı çok iyi yapmak gerekir.Soru:
“Bunu anlamıyorum, bana açıklar mısınız?”
der.
Meydan okuma ise:
“Benim istediğimi yapmazsan hiçbir açıklamayı kabul etmeyeceğim.”
diyebilir.
Samimi soru, cevap karşısında fikrini değiştirmeye açıktır.
Meydan okuma ise çoğu zaman sonucu önceden belirlemiştir.
Bu nedenle gençlerin veya inanç konusunda zorlanan insanların sorularını:
“Sen Allah'a meydan mı okuyorsun?”
diye susturmak doğru değildir.
İsrâ 92'de eleştirilen şey samimi merak değildir. Bir bağlam içinde peş peşe gelen ve giderek büyüyen keyfî mucize şartlarıdır.
İslam'da düşünmek suç değildir.
Kibirle hakikate şart koşmak başka, anlamak için soru sormak başkadır.

İnsan Neden İkna Olmak İçin Sürekli Daha Büyük İşaretler İsteyebilir
Çünkü mesele bazen işaretin büyüklüğü değildir.İnsan karar vermekten korkabilir.
Gerçeği kabul ederse hayatını değiştirmesi gerekebilir.
Çevresiyle çatışabilir.
Alışkanlıklarını terk etmek zorunda kalabilir.
Statüsünü kaybedebilir.
Bu durumda bilinçli veya bilinçsiz biçimde:
“Biraz daha delil lazım.”
diyerek kararını erteleyebilir.
Bir pınar yetmez.
Bahçe istenir.
Bahçe yetmez.
Göğün parçalanması istenir.
O da yetmez.
Allah'ın ve meleklerin görünür biçimde getirilmesi istenir.
İsrâ 90–92 arasındaki yükseliş tam da bu psikolojiyi düşündürmektedir.
Delil talebi sınırsızlaşmışsa bazen asıl problem delilin azlığı değil, kararın ertelenmesidir.

Allah’ın Kudretini Test Etmeye Çalışmak Neden Yanlıştır
Çünkü Allah'ın kudreti insanın deney talimatına bağlı değildir.Bir kişi yüksek bir yerden:
“Allah beni koruyorsa atlarım, nasıl olsa ölmem.”
dese bu tevekkül değil, sorumsuzluk olur.
Allah'ın koruma gücüne inanmak, sebepleri hiçe saymak anlamına gelmez.
Benzer şekilde:
“Allah varsa şu felaketi şimdi meydana getirsin.”
demek de Allah'ın kudretini ispatlayan sağlıklı bir yöntem değildir.
Mümin Allah'ın kudretine iman ederken doğal düzeni ve sorumluluğu önemser.
Tevekkül, Allah'ı sınamak değil Allah'a güvenerek doğru sebeplere sarılmaktır.
İsrâ 92'nin dili, insanın Yaratan karşısındaki yerini hatırlatır:
Biz hüküm veren makam değiliz.
Kuluz.

Bu Ayet Felaketler Hakkında Konuşurken Bize Nasıl Bir Ölçü Verir
Ayet göğün parçalanması gibi büyük bir felaket talebinden söz ettiği için burada önemli bir ayrımı korumak gerekir.Bir doğal afet meydana geldiğinde:
“İşte Allah şu insanları şu günahları yüzünden cezalandırdı.”
diye vahiy olmadan kesin hüküm vermek doğru değildir.
İsrâ 92'deki durum farklıdır. Burada belirli muhatapların Hz. Peygamber'e doğrudan:
“Söylediğin gibi üzerimize göğü düşür.”
diye meydan okuması aktarılmaktadır.
Biz günümüzde meydana gelen deprem, sel, yangın veya başka bir felaketin belirli insanların hangi günahına karşılık geldiğini Allah adına kesinleştiremeyiz.
Mümin felaket karşısında önce:
Yardım eder, acıyı paylaşır, tedbir alır ve kendisi için ibret çıkarır.
İnsanların acısını ilahî ceza teorilerimizin malzemesine dönüştürmekten kaçınır.

Hz. Peygamber’in Bu Talepler Karşısındaki Konumu Bize Ne Öğretir
Hz. Peygamber'in görevi insanların istediği her olağanüstülüğü üretmek değildir. Bir sonraki ayetlerde onun insan ve elçi oluşunun özellikle vurgulandığını göreceğiz.Bu son derece önemlidir.
Hz. Peygamber:
Allah'ın elçisidir.
Ama Allah değildir.
Vahyi taşır.
Ama vahyin sahibi değildir.
Mucizeler Allah'ın izniyle gerçekleşebilir.
Ama Peygamber'in bağımsız mucize deposu yoktur.
Bu ayrım Hz. Peygamber'in makamını küçültmez; tevhid içinde doğru yere yerleştirir.
Peygamber sevgisinin en sağlıklı biçimi, onu Allah'ın verdiği yüksek makama göre sevmek ve aynı zamanda kulluğunu korumaktır.
Resûl'ü yüceltmek, onu Rab konumuna çıkarmak değildir.

İsrâ Suresi 91–93. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır
91. ayette Hz. Peygamber'den hurma ve üzüm bahçelerine sahip olması ve aralarından nehirler akıtması istenmişti. Bu, peygamberliği maddi ihtişamla sınayan bir talepti.92. ayette beklenti daha da büyüyerek göğün üzerlerine parça parça düşürülmesi ve Allah ile meleklerin karşılarına getirilmesi noktasına ulaşmaktadır.
93. ayette ise taleplerin son halkaları gelecektir. Hz. Peygamber'in altından bir eve sahip olması, göğe yükselmesi ve hatta gökten okunabilir bir kitap getirmesi istenecektir. Ardından Hz. Peygamber'e bütün bu taleplere karşı son derece önemli bir cevap vermesi öğretilecektir:
“Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece elçi olan bir insan değil miyim?”
Böylece 90–93 arasındaki bütün talep zincirinin cevabı netleşecektir:
Muhataplar bir insandan ilahî kudreti kendi emri altında kullanmasını beklemektedir; Kur’an ise Peygamber'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğunu hatırlatmaktadır.

İsrâ Suresi 92. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:Allah'ı, senin belirlediğin şartları yerine getirerek varlığını kanıtlamak zorunda olan bir varlık gibi görme.
İnsan soru sorabilir.
Delil isteyebilir.
Araştırabilir.
Bunların hepsi mümkündür.
Fakat insan hakikate şu tavırla yaklaşırsa problem ortaya çıkar:
“Ben ne istersem o gerçekleşmeli; aksi hâlde hiçbir şeyi kabul etmiyorum.”
Bu tavırda insan farkında olmadan kendisini ölçünün merkezine yerleştirir.
Oysa iman, aklı terk etmek değildir; aklı kullanarak insanın kendi sınırını da tanımasıdır.
Mümin:
“Her şeyi anladım.”
demek zorunda değildir.
Ama şunu öğrenir:
Allah benim şartlarımla Allah değildir; ben O'nun kuluyum.

İsrâ Suresi 92. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
İsrâ Suresi'nin 92. ayeti, Hz. Peygamber'e yöneltilen mucize taleplerinin artık maddi refah isteğini aşarak kozmik felaket ve Allah ile meleklerin doğrudan karşılarına getirilmesi gibi son derece uç şartlara ulaştığını göstermektedir. Bu yükselen talep zinciri, sorunun yalnız delil bulamamak olmadığını; bazı muhatapların hakikati kendi koydukları şartlara bağımlı hâle getirmek istediklerini açıkça ortaya koymaktadır.Ayet bize ilk olarak insanın delil ile meydan okuma arasındaki farkı anlaması gerektiğini öğretir. Bir insan:
“Allah'ın varlığına neden inanmalıyım?”
diye sorabilir.
Bu son derece ciddi ve meşru bir sorudur.
İnsan:
“Peygamberliğin delilleri nelerdir?”
diye sorabilir.
Bu da araştırılması gereken bir sorudur.
Ancak:
“Benim istediğim olağanüstü şey şu anda gerçekleşmezse hiçbir delili değerlendirmeyeceğim.”
demek başka bir tavırdır.
Birincisi hakikati araştırır.
İkincisi hakikatin kendisine itaat etmesini ister.
Bu ayrım günümüzde de son derece önemlidir.
İnsan inanç konusunda zihinsel zorluklar yaşayabilir. Böyle bir kişiye:
“Soru sorma.”
demek doğru değildir.
İman zorla kurulmaz. Sorular konuşulur, deliller değerlendirilir ve insanın düşünmesine alan bırakılır.
Fakat kişi kendi düşüncesini de sorgulayabilmelidir:
“Gerçekten bir cevap arıyor muyum, yoksa hangi cevap verilirse verilsin reddetmek için yeni bir şart mı üreteceğim?”
Bu dürüstlük hakikat arayışının temelidir.
İsrâ 92'nin ikinci büyük mesajı, Allah ile yaratılmış arasındaki temel farkı korumaktır. Muhatapların:
“Allah'ı karşımıza getir.”
demesi, Allah'ı sanki dünyanın içinde hareket eden sınırlı bir nesne gibi düşünmektedir.
Oysa İslam'ın tevhid anlayışında Allah yaratılmışlara benzemez.
Mekânı yaratan O'dur.
Zamanı yaratan O'dur.
Maddi varlıkların sınırlarını yaratan O'dur.
Bu nedenle Allah hakkında düşünürken yaratılmışların kategorilerini doğrudan O'na uygulamak ciddi bir hata oluşturabilir.
Yaratan, yaratılmışın ölçülerine hapsedilemez.
Bu, insan aklını susturmak değildir.
Tam tersine aklın kategori hatası yapmasını önlemektir.
İnsan Allah'ın zatını bütünüyle kuşatamaz; fakat O'nun varlığı, isimleri ve insanla ilişkisi hakkında vahyin gösterdiği ölçüde düşünebilir.
İsrâ 85'te:
“Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”
denilmişti.
Şimdi 92. ayette insanın Allah'ı kendi istediği biçimde fiziksel gösteriye dönüştürmeye kalkması, o bilgi sınırının neden önemli olduğunu bir kez daha düşündürmektedir.
Ayetin üçüncü büyük mesajı, peygamberliği doğru anlamaktır. Hz. Peygamber Allah'ın elçisidir; Allah'ın bütün kudretini kendi iradesi altında kullanan bağımsız bir varlık değildir.
Bu ayrım çok önemlidir.
Müslüman Hz. Peygamber'i sever.
Onun örnekliğine uyar.
Onu bütün insanlık için büyük bir rahmet olarak görür.
Fakat bu sevgi, ona Allah'a ait mutlak özellikler vermeye dönüşmez.
Peygamberin büyüklüğü ilah olmasında değil, Allah'a kul ve elçi olmasındadır.
Bir sonraki ayette gelecek cevap da bu hakikati çok güçlü biçimde ortaya koyacaktır.
İsrâ 92'nin bir başka büyük mesajı, olağanüstülük arzusunun insanı hakikatten uzaklaştırabilmesidir. İnsan bazen günlük hayatta sıradan olanı değersiz görür.
Büyük mucize ister.
Çarpıcı işaret ister.
Sarsıcı rüya ister.
Oysa hayatın içinde zaten düşünmeye değer sayısız gerçek vardır.
İnsanın kendi bilinci.
Hayatın varlığı.
Ahlaki sorumluluk.
Ölüm.
Evrenin varlığı.
Vahyin mesajı.
Bunların hiçbiri küçük sorular değildir.
Fakat insan bazen bunlar üzerinde ciddi biçimde düşünmek yerine:
“Bana daha şaşırtıcı bir şey göster.”
diyebilir.
Bu, hakikati bir gösteri kültürüne dönüştürme tehlikesidir.
Hakikat her zaman gösterişli olmak zorunda değildir.
Bazen en büyük gerçek, uzun zamandır önümüzde duran ama ciddiye almadığımız şeydir.
Ayet aynı zamanda felaket talep etmenin ne kadar anlamsız olduğunu da gösterir. Muhataplar:
“Göğü üzerimize düşür.”
diyerek aslında inanmadıkları bir uyarıyla alay etmektedirler.
İnsan bazen anlamadığı veya inanmadığı şeyi küçümsemek için:
“Varsa gelsin.”
diyebilir.
Fakat bilinmeyen bir gerçek hakkında meydan okumak bilgelik değildir.
Daha sağlıklı tavır:
“Bu iddianın dayanağı nedir?”
diye araştırmaktır.
Akıllı insan tehlikenin varlığını anlamak için önce onun kendisini yok etmesini beklemez.
Bir doktor:
“Bu alışkanlık sağlığına ciddi zarar verebilir.”
dediğinde:
“Hadi zarar versin de göreyim.”
demek akıllıca değildir.
Uyarının delili değerlendirilir.
İsrâ 92'nin kıyamet ve azap uyarılarıyla ilgili meydan okuma dili de buna benzer bir düşünce problemi taşımaktadır.
Bu ayet ayrıca Allah'ın rahmetini yalnız istediğimiz mucizelerin gerçekleşmesiyle ölçmemeyi öğretir. Allah'ın bir kişinin meydan okumasını yerine getirmemesi belki de onun için rahmet olabilir.
İnsan:
“Azabı göster.”
diyor.
Ama azabın gelmemesi ona düşünmesi için daha fazla zaman bırakıyor.
Bu çok derin bir noktadır.
Bazen Allah'ın hemen cevap vermemesi yokluk değil, mühlet olabilir.
İnsan bu zamanı yeni meydan okumalar üretmek için değil, kendisini sorgulamak için kullanmalıdır.
Aynı ilke günlük hayatta da düşünülebilir. İnsan bir hatasının sonucunu hemen yaşamıyor diye:
“Demek ki yaptığım doğru.”
sonucuna varmamalıdır.
Bazen sonuç gecikir.
Bir insan sağlıksız davranışın zararını yıllar sonra görür.
Haksız kazancın hukuki veya toplumsal sonucu daha sonra ortaya çıkabilir.
Ahlaki yanlışın sonuçsuz görünmesi, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Geciken sonuç, yanlışın hakka dönüştüğü anlamına gelmez.
İsrâ 92'nin bir başka önemli boyutu, insanın kendi şartlarını mutlaklaştırma eğilimidir. Muhataplar aslında şunu söylemektedir:
“Bizim belirlediğimiz yöntemde ispat etmezsen inanmayız.”
Bu, düşünce hayatında da görülebilir.
İnsan bir görüşü ancak kendi ideolojik çerçevesine uyuyorsa kabul edebilir.
Kendi grubunun yaptığı hatayı görmezden gelirken rakibinin aynı hatasını büyük suç sayabilir.
Kendi fikrini doğrulayan bilgiyi hemen kabul edip, tersini gösteren delili sürekli reddedebilir.
Bu durumda hakikati araştırmıyor, kendi kanaatimizi koruyor olabiliriz.
İsrâ 92'nin ruhu bizi bu konuda da dürüst olmaya çağırır:
“Hakikat benim istediğim gibi mi olmalı, yoksa ben hakikat karşısında değişmeye hazır mıyım?”
Bu soru imanın dışında bilim, siyaset, aile ilişkileri ve kişisel hayat için de değerlidir.
İnsan bir tartışmada haksız olduğunu fark ettiğinde:
“Bunu kabul etmek için daha fazla kanıt lazım.”
diyerek sürekli kaçabilir.
Oysa yeterli delil varsa:
“Yanılmışım.”
demek ahlaki güçtür.
Kur’an'ın hakikat anlayışı insanın bu tevazuyu geliştirmesini ister.
Ayetin meleklerle ilgili kısmı da görünmeyen âlem konusunda dikkatli olmamızı öğretir. Meleklerin varlığına iman ederiz; fakat melekler hakkında Kur’an ve güvenilir dinî bilginin bildirmediği ayrıntıları kesinleştirmemeliyiz.
Ruh konusunda 85. ayette nasıl:
“Bilginiz sınırlıdır.”
ölçüsü geldiyse, görünmeyen âlemde de aynı tevazu gerekir.
İnsan gizemli hikâyeleri sevdiği için her anlatıyı din zannetmemelidir.
Meleklerin varlığına iman başka şeydir.
Meleklerle ilgili hayal gücümüzün ürettiği bütün ayrıntıları vahiy gibi kabul etmek başka şeydir.
Gayba iman, hurafeye açık çek değildir.
İsrâ 90–92 arasındaki talepler aynı zamanda insanın doyumsuz beklentisini de ortaya çıkarır. Pınar yetmedi. Bahçe yetmedi. Göğün parçalanması istendi. Allah ve melekler istendi.
Bu yükseliş bize günlük hayatımızdaki beklentilerimizi de düşündürebilir.
İnsan:
“Şu kadar param olursa huzurlu olurum.”
der.
Sonra daha fazlasını ister.
“Şu makam olursa yeter.”
der.
Sonra daha yükseğini arar.
Maddi hedefler yanlış değildir; fakat insan huzurunu sürekli bir sonraki olağanüstü sonuca bağlıyorsa hiçbir noktada doyamayabilir.
İman bu noktada insana mevcut nimeti de görebilme eğitimi verir.
Ayetin devamındaki 93. ayet çok önemli olacaktır. Çünkü muhatapların şartları daha da büyüdükten sonra Hz. Peygamber'e:
“Rabbimi tenzih ederim! Ben yalnızca elçi olan bir insanım.”
anlamındaki cevabı vermesi öğretilecektir.
Bu cevap bütün serinin merkezidir.
Hz. Peygamber'in görevi:
Göğü insanların emriyle düşürmek değil.
Allah'ı insanların karşısına getirmek değil.
Melekleri sipariş üzerine göstermek değil.
Allah'ın vahyini sadakatle tebliğ etmektir.
Bu ölçü bugün peygamber sevgimizi, mucize anlayışımızı ve Allah'la ilişkimizi de dengeler.
İsrâ Suresi'nin 92. ayeti bugün insana şu soruları sordurur: Allah'ın varlığını kendi belirlediğim bir işarete mi bağlıyorum? Samimi biçimde soru mu soruyorum, yoksa hiçbir cevabın yetmeyeceği şartlar mı üretiyorum? Duam gerçekleşmediğinde Allah'ın kudretini mi sorguluyorum? Hz. Peygamber'i Allah'ın elçisi olarak mı görüyorum, yoksa ona Allah'a ait bağımsız güçler mi yüklüyorum? Olağanüstü olay arayışı yüzünden önümdeki gerçek delilleri küçümsüyor muyum? Kendi fikrime ters düşen hakikat karşısında değişmeye gerçekten hazır mıyım?
Bu sorular ayetin yalnız Mekke'deki bazı insanların göğün parçalanmasını ve Allah ile meleklerin karşılarına getirilmesini istemesini anlatmadığını; bugün de iman, delil, mucize, Allah'ın kudreti, peygamberlik, gayb, soru sorma, kibir ve hakikat karşısında tevazu konusunda çok güçlü bir ölçü sunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak İsrâ 92 bize şunu öğretmektedir: Allah'a inanmayı kendi seçtiğimiz olağanüstü gösterilere bağlamayalım. Samimi sorularımızı soralım, delilleri değerlendirelim ve aklımızı kullanalım; fakat Allah'ı bizim şartlarımıza uymak zorunda olan bir varlık gibi düşünmeyelim.
Çünkü iman:
Allah'ın bizim önümüzde sınav vermesi değil, bizim hakikat karşısında nasıl bir tavır göstereceğimizin imtihanıdır.
Ve insanın en büyük olgunluklarından biri, her şeyi görmeden önce de gerçeğin delillerini dürüstçe değerlendirebilmek; bilmediği yerde kibirle meydan okumak yerine tevazuyla araştırmaya devam edebilmektir.
⠀
Son Söz
“Hakikatin önüne sürekli yeni şartlar koyarsak, bir gün pınarın yetmediğini, ertesi gün bahçenin, sonra göğün ve sonunda hiçbir şeyin bizi ikna etmediğini görebiliriz. Allah’ı bizim belirlediğimiz gösterileri yapmak zorunda olan bir varlık gibi değil, bizi yaratan ve hakikate çağıran Rabbimiz olarak tanıyalım. Soru soralım, düşünelim ve delil arayalım; fakat cevabı gerçekten duymaya da hazır olalım. Çünkü bazen insanın önündeki en büyük engel delilin azlığı değil, kendi şartlarından vazgeçemeyen kibridir.”
Ersan Karavelioğlu