📖 İsrâ Suresi 87. Ayette “Ancak Rabbinin Rahmeti Sayesinde; Şüphesiz O’nun Sana Olan Lütfu Çok Büyüktür” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,819
2,736,294
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 İsrâ Suresi 87. Ayette “Ancak Rabbinin Rahmeti Sayesinde; Şüphesiz O’nun Sana Olan Lütfu Çok Büyüktür” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“İnsan sahip olduğu büyük nimetlere uzun süre erişince onları kendi hakkıymış gibi görmeye başlayabilir. Oysa vahiy, hidayet, iman ve doğruyu görebilme imkânı insanın kendiliğinden ürettiği şeyler değildir. Rahmeti fark etmek, nimeti küçültmek değil; onun kaynağını doğru bilerek şükrü derinleştirmektir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ İsrâ Suresi 87. Ayetin Anlamı Nedir ❓​

İsrâ Suresi'nin 87. ayeti, bir önceki ayetteki güçlü uyarının hemen ardından gelmektedir. 86. ayette Allah dileseydi Hz. Peygamber'e vahyettiğini ortadan kaldırabileceğini ve hiç kimsenin Allah'a karşı bunu geri getirecek bağımsız bir güç sahibi olamayacağını bildirmişti. 87. ayet ise bu ihtimalin gerçekleşmemesinin sebebini Allah'ın rahmeti ve büyük lütfu ile açıklamaktadır.

Ayetin anlamı şöyledir:

“Ancak Rabbinin rahmeti sayesinde böyle olmamıştır. Şüphesiz O’nun sana olan lütfu gerçekten çok büyüktür.”
İsrâ Suresi, 17:87
Bu ayet bize Kur’an'ın Hz. Peygamber'e verilmesinin, korunmasının ve tebliğinin yalnız bir görev değil, aynı zamanda çok büyük bir ilahî rahmet olduğunu öğretmektedir. Vahiy Allah'ın lütfudur; Peygamber'in bunu taşıması ise hem şeref hem sorumluluktur.

2️⃣ “Ancak Rabbinin Rahmeti Sayesinde” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Bu ifade doğrudan bir önceki ayete bağlıdır. Allah, dileseydi vahyettiğini geri alabileceğini bildirmiş, ardından bunu yapmamasını rahmetiyle açıklamıştır.

Buradaki rahmet, yalnız Hz. Peygamber'e yönelik kişisel bir iyilik değildir. Kur’an'ın insanlığa ulaşması, insanların onunla hidayet bulması, hak ile batılı ayırabilmesi ve Allah'ın mesajını öğrenebilmesi de bu rahmetin geniş sonuçları arasındadır.

Bu yüzden Kur’an'ın varlığı yalnız tarihî bir olay değil, ilahî merhametin insan hayatına ulaşmış biçimlerinden biri olarak düşünülebilir.

İnsan vahye ulaşabiliyorsa, okuyabiliyorsa ve anlamaya çalışabiliyorsa bunu yalnız kendi başarısı gibi görmemelidir.

Hidayete erişmek de Allah'ın rahmetindendir.

3️⃣ Kur’an’ın Varlığı Neden Rahmet Olarak Görülmelidir ❓​

Çünkü insan yalnız aklıyla birçok gerçeğe ulaşabilir ama hayatın bütün nihai sorularını kendi başına çözemeyebilir. Nereden geldik, neden varız, ölümden sonra ne olacak, Allah'la ilişkimiz nasıl olmalı, iyilik ve kötülüğün nihai ölçüsü nedir gibi sorular insanlığın en temel meselelerindendir.

Kur’an bu sorulara bir yön verir.

İnsana:

Yaratılmış olduğunu.

Sorumlu olduğunu.

Ölümün son olmadığını.

Adaletin nihai olarak kaybolmayacağını.

Tövbe kapısının açık olduğunu.


öğretir.

Böyle bir rehberliğin varlığı, mümin açısından büyük bir rahmettir.

Çünkü insan yalnız yaşamakla kalmaz; nasıl ve niçin yaşayacağını da öğrenir.

4️⃣ Bu Rahmet Sadece Hz. Peygamber’e mi Aittir ❓​

Ayet doğrudan Hz. Peygamber'e hitap etmektedir ve:

“Rabbinin sana olan lütfu çok büyüktür.”

buyurmaktadır. Dolayısıyla onun özel bir ilahî lütfa mazhar olduğu açıktır.

Ancak bu lütfun sonuçları yalnız Hz. Peygamber'le sınırlı değildir.

Kur’an ona vahyedilmiş, fakat bütün insanlara tebliğ edilmiştir. Bu nedenle Peygamber'e verilen rahmet, ümmete ve insanlığa ulaşan bir rahmet kapısına dönüşmüştür.

Bir insan Kur’an'ın bir ayetiyle hayatını değiştiriyorsa, o büyük lütfun sonuçlarından yararlanıyordur.

Bu açıdan vahiy:

Peygamber'e özel bir şeref, insanlığa açık bir rehberliktir.

5️⃣ Hz. Peygamber’e Verilen “Büyük Lütuf” Neleri Kapsar ❓​

Ayetteki büyük lütfun merkezinde vahiy bulunmaktadır. Hz. Peygamber'e Kur’an'ın verilmesi başlı başına büyük bir şereftir.

Bunun yanında peygamberlik görevi, ilahî rehberlik, Allah'ın onu baskılar karşısında sağlamlaştırması, mesajını ulaştırma imkânı vermesi ve ümmeti üzerinde büyük bir etki oluşturması da bu lütuf çerçevesinde düşünülebilir.

Ancak lütuf yalnız kolaylık anlamına gelmez.

Hz. Peygamber büyük nimetlerle birlikte büyük sorumluluklar da taşımıştır.

Yıllarca baskı görmüş, dışlanmış, yurdundan ayrılmış ve ağır bir tebliğ yükü üstlenmiştir.

Bu bize önemli bir ölçü verir:

Allah'ın lütfu her zaman kolay bir hayat demek değildir.

Bazen lütuf, insana büyük bir görev verilmesi ve o görevi taşıyabilecek şekilde desteklenmesidir.

6️⃣ Büyük Lütuf Büyük Sorumluluk da Getirir mi ❓​

Evet.

İnsan sahip olduğu nimeti yalnız ayrıcalık olarak görmemelidir.

Bilgi nimetse sorumluluğu vardır.

Servet nimetse sorumluluğu vardır.

Makam nimetse sorumluluğu vardır.

Vahyi taşımak ise çok daha büyük bir emanettir.

Hz. Peygamber'e verilen büyük lütuf, onun Allah adına doğruyu insanlara ulaştırma sorumluluğunu da büyütmüştür.

Bu ilke günlük hayata da uygulanabilir.

Bir insan çok bilgiliyse bilgisiyle insanlara zarar vermemelidir. Çok zenginse servetini yalnız kendi egosunu büyütmek için kullanmamalıdır. Gücü varsa onu zulme çevirmemelidir.

Nimet büyüdükçe şükür kadar emanet bilinci de büyümelidir.

7️⃣ Allah’ın Rahmeti ile İnsanın Çabası Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır ❓​

Allah'ın rahmeti insan çabasını gereksiz kılmaz.

Hz. Peygamber vahyi aldıktan sonra:

Tebliğ etti.

Sabretti.

Mücadele etti.

Öğretti.

Toplum inşa etti.

Yani rahmet, çabanın alternatifi olmadı.

Tam tersine çabanın anlamlı olabileceği bir zemin oluşturdu.

İnsan bugün de:

“Allah rahmet eder.”

deyip sorumluluğunu terk etmemelidir.

Allah'tan yardım ister.

Ama çalışır.

Hidayet ister.

Ama öğrenir.

Affedilmeyi ister.

Ama yanlışını düzeltmeye çalışır.

Rahmet insanı tembelliğe değil, doğru çabaya yöneltmelidir.

8️⃣ Allah’ın Rahmeti İnsanın Hiç Hata Yapmayacağı Anlamına mı Gelir ❓​

Hayır.

Allah'ın rahmeti insanın imtihanını ortadan kaldırmaz.

İnsan hata yapabilir.

Günaha düşebilir.

Yanlış karar verebilir.

Fakat rahmet ona dönüş kapısını açık tutar.

Hz. Peygamber'in özel konumu ve vahyin tebliğindeki ilahî koruma sıradan müminin durumu ile aynı değildir. Bu yüzden peygamberlere ait özel ilahî desteği bütün insanlar için aynı biçimde genelleştirmemek gerekir.

Genel mümin açısından rahmet:

Hidayet imkânı.

Tövbe kapısı.

Bağışlanma ümidi.

Dua imkânı.


gibi büyük nimetlerde görülebilir.

Rahmet, insanın sorumluluğunu yok etmez; yanlıştan geri dönüş umudunu canlı tutar.

9️⃣ Allah’ın Rahmetini Sadece Dünya Nimetleriyle Ölçmek Neden Yanlıştır ❓​

Çünkü insan bazen:

“Çok param varsa Allah bana rahmet ediyor; sıkıntıdaysam rahmetten uzağım.”

diye düşünebilir.

Bu çok eksik bir ölçüdür.

Hz. Peygamber Allah'ın büyük lütfuna mazhar olduğu hâlde ağır sıkıntılar yaşamıştır.

Demek ki Allah'ın rahmeti yalnız:

Para.

sağlık.

rahatlık.

başarı.

ile ölçülemez.

Bazen Allah'ın en büyük rahmeti insana doğruyu göstermek, yanlışından döndürmek veya manevi anlamda güçlendirmek olabilir.

Bir insan çok zengin olup Allah'ı tamamen unutabilir.

Başka biri maddi açıdan daha az imkâna sahipken çok derin bir iman ve huzur yaşayabilir.

Rahmetin ölçüsü yalnız rahatlık değildir.

🔟 Hidayet Allah’ın Rahmeti ise İnsan Neden Sorumludur ❓​

Bu önemli bir dengedir.

Kur’an bir taraftan hidayeti Allah'ın lütfu olarak anlatır, diğer taraftan insanı tercihleri nedeniyle sorumlu tutar.

Bu iki boyut birbirini yok etmek zorunda değildir.

İnsan kendisine gelen rehberliğe karşı tavır alır.

Dinler veya yüz çevirir.

Araştırır veya ilgisiz kalır.

Yanlışını kabul eder veya kibirle direnebilir.

Allah ise bütün bunların yanında insanın kalbini, şartlarını, bilgi imkânını ve niyetini bütünüyle bilir.

Mümin bu nedenle:

“Ben hidayetteyim çünkü herkesten daha zekiyim.”

demez.

Aynı zamanda:

“Benim hiçbir sorumluluğum yok.”

da demez.

Doğru tavır:

“Allah'ın rahmetine muhtacım ve bana düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışmalıyım.”

şeklindedir.

1️⃣1️⃣ Hidayetle Kibirlenmek Neden Büyük Bir Tehlikedir ❓​

Çünkü insan Allah'ın rahmetini kendi üstünlüğünün deliline çevirebilir.

Bir kişi:

“Ben doğru yoldayım; demek ki diğer insanlardan daha değerliyim.”

diye düşünmeye başlayabilir.

Oysa ayetin dili tam tersine insanı tevazuya götürür.

Vahiy bir lütuftur.

Lütuf alın teriyle elde edilmiş bir kupa değildir.

İnsan ona ulaştığı için şükretmelidir.

Bu şükür başka insanlara karşı merhameti artırmalıdır.

Kur’an'ı bildiği için bilmeyeni küçümsemek yerine öğrenmesine yardımcı olmalıdır.

Çünkü hidayet kibir üretmeye başladığında, hidayetin ahlakı kalbe yeterince ulaşmamış olabilir.

1️⃣2️⃣ Allah’ın Rahmetine Güvenmek Günahı Küçümsemek midir ❓​

Hayır.

Rahmet ile sorumsuzluk birbirine karıştırılmamalıdır.

İnsan:

“Allah nasıl olsa affeder.”

deyip bilerek haksızlık yapmaya devam ederse rahmeti yanlış anlayabilir.

Allah'ın rahmeti büyük olduğu kadar insanın sorumluluğu da gerçektir.

Tövbe yalnız:

“Affet.”

demek değildir.

Yanlıştan dönmeye çalışmak, mümkünse zararı telafi etmek ve aynı günaha bilinçli biçimde sarılmamak da tövbenin ruhunun parçasıdır.

Rahmet günaha ruhsat değil, günahtan dönüş umududur.

İnsan Allah'ın merhametine güvenmelidir.

Ama bu güven onu daha cesur bir günahkâra değil, daha samimi bir tövbekâra dönüştürmelidir.

1️⃣3️⃣ Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmek Neden Doğru Değildir ❓​

Çünkü insan kendi günahını Allah'ın rahmetinden daha büyük sanabilir.

Bir kişi:

“Ben çok hata yaptım, artık benim için dönüş yok.”

diye düşünebilir.

Oysa Kur’an'ın genel mesajı insanı tövbeye çağırır.

Bu, bütün sonuçların dünyada mutlaka ortadan kalkacağı anlamına gelmez. İnsan bazı hatalarının dünyevi sonuçlarını taşımaya devam edebilir.

Ama manevi dönüş kapısı açıktır.

Yanlışını kabul edebilir.

Allah'tan bağışlanma isteyebilir.

Kul hakkını telafi etmeye çalışabilir.

Yeni bir hayat kurabilir.

Allah'ın rahmetine güvenmek geçmişi silmek değil, geçmişin geleceğimizi tamamen esir almasına izin vermemektir.

1️⃣4️⃣ Peygamber’e Verilen Büyük Lütuf Onu İnsanüstü Bir Varlık mı Yapar ❓​

Hayır.

Hz. Peygamber çok yüksek bir makam sahibidir fakat yine Allah'ın kuludur.

Ayet:

“Rabbinin sana lütfu çok büyüktür.”

diyerek onun lütfu kendi başına üretmediğini açıkça göstermektedir.

Vahyin kaynağı Allah'tır.

Makamı veren Allah'tır.

Yardımı veren Allah'tır.

Bu, Peygamber'in değerini küçültmez.

Tam tersine onun gerçek şerefini doğru yere oturtur.

Hz. Peygamber'in büyüklüğü Allah'tan bağımsız olmasında değil, Allah'a en güzel kulluk eden elçilerden biri olmasındadır.

Peygamber sevgisi ile tevhid birlikte korunmalıdır.

1️⃣5️⃣ İnsan Kendisine Verilen Manevi Nimetleri Nasıl Koruyabilir ❓​

Manevi nimetler de ihmal edildiğinde zayıflayabilir.

İnsan bir dönem Kur’an'la çok güçlü bağ kurabilir. Sonra hayatın yoğunluğu içinde uzaklaşabilir.

Bu yüzden iman hayatı da bakım ister.

Namaz.

Kur’an.

dua.

tefekkür.

iyi çevre.

ilim.

bütün bunlar insanın manevi yönünü canlı tutabilir.

Burada önemli olan mükemmeliyet değil devamlılıktır.

İnsan her gün büyük şeyler yapamayabilir.

Ama küçük de olsa Rabbine yönelen bir bağ bırakabilir.

Nimeti korumanın yollarından biri, nimete düzenli olarak dönmektir.

Kur’an'ı sevdiğini söylemek güzel; onunla ilişkiyi canlı tutmak daha güzeldir.

1️⃣6️⃣ Rahmet Bilinci İnsanın Diğer İnsanlarla İlişkisini Nasıl Değiştirir ❓​

İnsan kendisine verilen hidayeti rahmet olarak görürse daha mütevazı olabilir.

Karşısındaki insanın bugün bulunduğu yerin sonsuza kadar değişmeyeceğini düşünmez.

Kendisi de bir zamanlar bilmediği şeyleri sonradan öğrenmiştir.

Hata yapmış ve düzelmiştir.

Bu yüzden başkasına dönüş kapısını kapatmaz.

Rahmet bilinci insana:

“Ben kurtuldum, diğerleri önemsiz.”

dedirtmemelidir.

Tam tersine:

“Bana ulaşan iyiliğin başkasına da ulaşmasını isterim.”

duygusu geliştirmelidir.

Gerçek rahmet anlayışı, insanın dilinde de yansımalıdır.

Hakikati anlatır.

Ama aşağılamaz.

Uyarır.

Ama umudu yok etmez.

Rahmeti bilen insan, merhameti de öğrenmelidir.

1️⃣7️⃣ İsrâ Suresi 86–88. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır ❓​

86. ayette Allah dileseydi vahyettiğini ortadan kaldırabileceğini bildirmişti. Bu, vahyin Allah'ın tasarrufunda olduğunu ve insanın ona bağımsız biçimde sahip olamayacağını gösteriyordu.

87. ayet bu güçlü uyarıyı:

“Ancak Rabbinin rahmeti sayesinde...”

ifadesiyle tamamlar. Kur’an'ın devamı ve Hz. Peygamber'e verilen vahiy ilahî rahmet ve büyük lütuf olarak açıklanır.

Bir sonraki 88. ayette ise Kur’an'ın eşsizliği gündeme gelecektir. İnsanlar ve cinler bir araya gelseler bile onun benzerini getiremeyecekleri bildirilecektir.

Böylece üç ayet çok güçlü bir bütün oluşturur:

Kur’an Allah'ın mülküdür.

Kur’an Allah'ın rahmetidir.

Ve Kur’an insan üretimiyle eşitlenemeyecek bir vahiydir.


Bu akış Kur’an'ın kaynağını, değerini ve eşsizliğini peş peşe ortaya koymaktadır.

1️⃣8️⃣ İsrâ Suresi 87. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir ❓​

Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:

Hidayeti sahip olduğun doğal bir hak gibi değil, Allah'ın rahmeti olarak gör.

İnsan gözleriyle görebildiği için şükreder.

Sağlıklıysa şükreder.

Rızkı varsa şükreder.

Ama bazen en büyük nimetlerinden birini unutabilir:

Doğruyu tanıyabilecek bir rehbere ulaşmış olmak.

Kur’an'ın varlığına alışmak onu küçültmemelidir.

Tam tersine:

“Bu kelam bana ulaşmasaydı hayatımı hangi ölçüyle yaşayacaktım?”

sorusu insanı derin bir şükre götürebilir.

Fakat bu şükür kibir değil sorumluluk üretmelidir.

Kur’an bize ulaştıysa onu okuyalım.

Anlamaya çalışalım.

Ve hayatımızı onunla güzelleştirmeye çalışalım.

1️⃣9️⃣ İsrâ Suresi 87. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir ❓​

İsrâ Suresi'nin 87. ayeti, Kur’an'ın Hz. Peygamber'e verilmesinin, vahyin devam etmesinin ve Allah'ın ona verdiği peygamberlik lütfunun büyük bir rahmet olduğunu öğretmektedir. Bir önceki ayette vahyin Allah'ın mutlak tasarrufunda bulunduğu açıklanmıştı. Şimdi ise bu vahyin insanlıktan alınmamış olmasının ardındaki ilahî rahmet gösterilmektedir.

Ayetin temelinde çok güçlü bir kulluk bilinci vardır: İnsan sahip olduğu en büyük nimetleri bile zamanla kendi doğal hakkıymış gibi görmemelidir. İnsan sağlığına alışır, ailesine alışır, güvenliğine alışır ve bir süre sonra bunların bir zamanlar kendisine verilmiş nimetler olduğunu unutabilir. Aynı durum manevi nimetlerde de yaşanabilir. Kur’an sürekli elimizde olduğu için onun varlığını olağanlaştırabiliriz. Oysa mümin açısından vahye ulaşmak olağan değil, büyük bir lütuftur.

Kur’an'ın rahmet oluşu, yalnız kutsal bir kitabın fiziksel olarak elimizde bulunması anlamına gelmez. Asıl rahmet, onun insanın hayatına yön verebilmesidir. İnsan hayatın anlamını, ölümün son olmadığını, adaletin nihai olarak kaybolmayacağını ve Allah'la yeniden ilişki kurabileceğini bu rehberlikle öğrenir. Bu nedenle vahyin değeri yalnız bilgi vermesinde değil, insanın bütün hayatına istikamet kazandırmasında görülür.

Hz. Peygamber'e verilen büyük lütfun özel boyutu da unutulmamalıdır. O yalnız Kur’an'ı alan kişi değildir; onu taşıyan, insanlara ulaştıran, yaşayan ve öğreten elçidir. Bu büyük şeref aynı zamanda çok ağır bir sorumluluk getirmiştir. Böylece Kur’an bize nimetin gerçek doğasını öğretir: Nimet yalnız rahatlık değildir; bazen büyük bir emaneti taşımaya layık görülmektir.

Bu ilke hayatın başka alanlarında da geçerlidir. Bir insan çok bilgi sahibi olduğunda yalnız avantaj elde etmiş olmaz; daha doğru konuşma sorumluluğu kazanır. Çok serveti olan kişi yalnız daha rahat yaşamaz; malının nasıl kullanılacağıyla da sınanır. Güçlü olan kişi yalnız daha fazla karar veremez; verdiği kararların daha fazla insanı etkilemesinden dolayı daha büyük bir hesap taşır.

Büyük nimet, büyük emanet olabilir.

Ayet ayrıca hidayetle kibirlenmeye karşı güçlü bir uyarı içerir. İnsan:

“Ben doğruyu biliyorum, demek ki ben herkesten üstünüm.”

diye düşünmemelidir. Eğer doğruya ulaşmak Allah'ın rahmetiyse, bunun doğal sonucu kibir değil şükür olmalıdır.

İnsan kendisine verilen dini bilgiyi başkalarını aşağılamak için kullanıyorsa rahmetin ahlakını yanlış anlamış olabilir.

Gerçek şükür:

“Rabbim bana bunu öğretti; şimdi ben bunu nasıl daha güzel yaşayabilirim?”

diye düşünmektir.

Bu anlayış, dinî tartışmalardaki sertliği de azaltabilir. İnsan kendi yorumunu mutlak hakikat gibi sunmak yerine vahyin Allah'a, yorumun ise insana ait olduğunu hatırlayabilir. Açık olan açık söylenir; yoruma açık meselelerde ise ilmî tevazu korunur.

Vahiy Allah'ın lütfu, yorum insanın sorumluluğudur.

Bu ayrım dinî dürüstlük için çok önemlidir.

Allah'ın rahmetini doğru anlamak umutsuzlukla da mücadele eder. İnsan büyük bir günah işlemiş ve kendisini manevi olarak çok uzak hissedebilir. Böyle bir durumda rahmet ayetleri ona dönüş kapısını hatırlatır. Fakat bu umut günahı küçümsemek için değil, günahın içinden çıkacak cesareti bulmak için kullanılmalıdır.

Rahmet:

“Nasıl olsa affedilirim, devam edeyim.”

değil,

“Rabbimin rahmeti varken geri dönebilirim.”

demektir.

Bu iki yaklaşım arasında çok büyük fark vardır.

Ayet aynı zamanda Allah'ın rahmetini yalnız maddi rahatlıkla ölçme hatasını düzeltir. İnsan hayatında sıkıntı varsa:

“Allah'ın rahmeti benden uzak.”

diye düşünmemelidir. Hz. Peygamber Allah'ın büyük lütfuna mazhar olduğu hâlde çok ağır sınavlardan geçmiştir.

Demek ki rahmet bazen insanı sıkıntıdan tamamen uzak tutmak değil, sıkıntı içinde doğru yolu kaybetmemesini sağlamak şeklinde ortaya çıkabilir.

Bazen en büyük rahmet, istediğimiz şeyin verilmesi değil, yanlış bir isteğin kalbimizden çıkarılması olabilir.

Bazen bir kapının açılması değil, zararlı bir kapının kapanması olabilir.

Bazen sıkıntının hemen bitmesi değil, sıkıntı içinde sabır ve yön bulabilmek olabilir.

Bu nedenle Allah'ın rahmetini yalnız bizim hazırladığımız sonuç listesine göre değerlendirmemeliyiz.

Rahmet bizim beklentimizden daha geniştir.

Ayetin Hz. Peygamber'e:

“Rabbinin sana lütfu gerçekten büyüktür.”

demesi ayrıca Peygamber sevgisini doğru yere oturtur. Onun makamı çok büyüktür; fakat bu makamın kaynağı Allah'tır. Peygamber kendi kendini yüceltmiş değildir. Allah ona lütfetmiştir.

Bu, tevhidin çok güzel bir dengesidir.

Hz. Peygamber'i severiz.

Onu yüceltiriz.

Örnek alırız.

Fakat onu Allah'tan bağımsız bir güç hâline getirmeyiz.

Peygamber'in şerefi kulluğunda, elçiliğinde ve Allah'ın ona verdiği makamda gizlidir.

Rahmet bilinci insanın diğer insanlara bakışını da değiştirmelidir. Kendisine hidayet ulaşmış insan, ulaşmamış olanlara karşı yalnız yargılayan biri hâline gelmemelidir. Onlara hakikati güzel biçimde anlatmaya çalışmalıdır.

İnsan bugün yanlışta olabilir.

Yarın değişebilir.

Biz de geçmişte bazı konularda yanılmış olabiliriz.

Bu nedenle insanları tek bir noktada dondurmak yerine dönüş ihtimalini açık tutmak rahmet ahlakına daha uygundur.

Bir başka önemli nokta da şudur: Kur’an'ın bize ulaşmış olması yeterli değildir; onunla ne yaptığımız da önemlidir. İnsan evinde onlarca mushaf bulundurabilir. Telefonunda birçok Kur’an uygulaması olabilir. Ama hiç okumuyor, anlamıyor ve hayatında ona yer vermiyorsa nimetin potansiyelinden yararlanmıyor olabilir.

Bu nedenle:

“Kur’an elimizde.”

demekle yetinmemeliyiz.

Daha derin soru şudur:

“Kur’an hayatımızda mı?”

Adalet anlayışımızda mı?

Ticaretimizde mi?

Aile ilişkilerimizde mi?

Öfkemizde mi?

Affımızda mı?

İşte rahmetin gerçek etkisi burada görülmeye başlar.

86–87. ayetlerin birlikte verdiği mesaj bu yüzden son derece güçlüdür. 86. ayet insanı sarsar:

“Vahiy senin mülkün değil.”

87. ayet ise onu rahmetle rahatlatır:

“Fakat Rabbinin rahmeti sayesinde sana verildi ve korunmuştur.”

Bu denge insanın Kur’an'a ilişkisini hem saygılı hem sevgi dolu hâle getirir.

Korku tek başına bırakılmaz.

Rahmetle tamamlanır.

Rahmet de sorumsuzluğa dönüşmez.

Emanet bilinciyle dengelenir.

Bir sonraki 88. ayette Kur’an'ın başka bir yönü açıklanacaktır: İnsanlar ve cinler bir araya gelseler bile benzerini ortaya koyamayacakları bildirilecektir. Böylece 87. ayetteki “büyük lütuf”un neden bu kadar büyük olduğu daha da belirgin hâle gelir. Çünkü verilen şey sıradan bir metin değil, ilahî vahiydir.

İsrâ Suresi'nin 87. ayeti bugün insana şu soruları sordurur: Kur’an'a ulaşmış olmayı gerçekten rahmet olarak görüyor muyum? Hidayetimi kendi üstünlüğümün delili mi yapıyorum, yoksa Allah'a şükür sebebi mi? Allah'ın rahmetini yalnız para, sağlık ve rahatlıkla mı ölçüyorum? Sıkıntı yaşadığımda rahmetin benden tamamen çekildiğini mi düşünüyorum? Dinî bilgim arttıkça insanlara karşı daha merhametli ve mütevazı oluyor muyum? Bana verilen nimetin sorumluluğunu taşıyor muyum?

Bu sorular ayetin yalnız Hz. Peygamber'e verilen özel lütfu anlatmadığını; bugün de rahmet, vahiy, hidayet, şükür, sorumluluk, tevazu, Peygamber sevgisi, tövbe ve Allah'ın nimetlerini doğru tanıma konusunda çok güçlü bir manevi ölçü sunduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak İsrâ 87 bize şunu öğretmektedir: Kur’an'ın varlığına alışıp onu sıradanlaştırmayalım. Hidayeti kişisel üstünlük değil, rahmet olarak görelim. Rahmeti yalnız rahatlıkla ölçmeyelim. Bize verilen her nimetin aynı zamanda sorumluluk olduğunu unutmayalım.

İman insanı:

“Ben kazandım.”

kibrine değil,

“Rabbim bana lütfetti.”

şükrüne taşımalıdır.

Ve bu şükür yalnız sözde kalmamalıdır.

Kur’an'ın rahmeti hayatımızda adalet, merhamet, tevazu ve doğruluk olarak görünür hâle gelmelidir.

Çünkü en büyük lütuf yalnız vahyin bize ulaşması değil, vahyin bizi gerçekten değiştirebilmesidir.

⠀

🌿 Son Söz​

“Allah’ın rahmetini yalnız hayatımızdaki kolaylıklarla ölçmeyelim. Bazen en büyük rahmet, bize doğruyu gösterecek bir ayetin ulaşması; yanlışımızı fark ettirecek bir uyarının kalbimize dokunması ve yeniden başlayabilecek bir kapının açık kalmasıdır. Kur’an’a ulaşmış olmayı üstünlük değil emanet, hidayeti başarı değil lütuf olarak görelim. Çünkü nimetin gerçek şükrü, onu yalnız sahiplenmek değil, hayatımızı onunla güzelleştirebilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt