İsrâ Suresi 111. Ayette “Çocuk Edinmeyen, Mülkünde Ortağı Bulunmayan ve Acizlikten Dolayı Bir Yardımcıya İhtiyaç Duymayan Allah’a Hamd Et ve O’nun Büyüklüğünü Gereği Gibi Yücelt” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan gücünü başkalarından alabilir, soyuyla devam etmek isteyebilir ve yalnız kaldığında desteğe ihtiyaç duyabilir; Allah ise bütün bu beşerî ihtiyaçlardan münezzehtir. O’nun evlada, ortağa veya kendisini koruyacak bir yardımcıya ihtiyacı yoktur. Gerçek tevhid, Allah’ı yalnız ‘tek’ diye anmak değil; O’nu yaratılmışların bütün eksikliklerinden uzak bilerek hamd ve tekbirle yüceltmektir.”
Ersan Karavelioğlu
İsrâ Suresi 111. Ayetin Anlamı Nedir
İsrâ Suresi'nin 111. ayeti, surenin son ayetidir ve bütün sureyi son derece güçlü bir tevhid, hamd ve tekbir ilanıyla tamamlar. Bir önceki ayette Allah'ın veya Rahmân'ın isimleriyle çağrılabileceği, en güzel isimlerin O'na ait olduğu bildirilmişti. Son ayette ise Allah'ın kim olmadığı ve O'nun nasıl yüceltilmesi gerektiği açıklanmaktadır.Ayetin anlamı şöyledir:
Ayet Allah hakkında üç temel yanlış düşünceyi reddeder: Allah'ın çocuk sahibi olduğu, mülkünde başka bir varlığın O'na ortak olduğu ve zayıflığı sebebiyle kendisini destekleyecek bir yardımcıya ihtiyaç duyduğu düşünceleri. Ardından bütün bu yanlış tasavvurların karşısına hamd ve tekbir konulur.“De ki: Hamd, çocuk edinmeyen, mülkünde ortağı bulunmayan ve acizlikten dolayı bir yardımcıya ihtiyaç duymayan Allah’a mahsustur. O’nu gereği gibi yücelt.”
İsrâ Suresi, 17:111
Ayetin “Hamd Allah’a Mahsustur” Diye Başlaması Ne Anlama Gelir
Hamd, yalnız teşekkür etmekten daha geniş bir anlam taşır. Allah'ı sahip olduğu kusursuz sıfatlar ve verdiği nimetler sebebiyle övgüyle anmak, O'nun yüceliğini kabul etmek ve şükürle yönelmek anlamına gelir.İnsan bir nimete teşekkür edebilir; fakat Allah'a hamd ederken yalnız belirli bir nimet için değil, Allah'ın bütün kemal sıfatları için O'nu över.
Bu nedenle:
“Elhamdülillah.”
çok kısa fakat çok büyük bir cümledir.
İnsan hayatı iyi giderken de Allah'a hamd eder, zorluk içindeyken de Rabbinin adaletine, bilgisine ve hikmetine imanını korumaya çalışır.
Hamd, insanın:
“Hayatımın gerçek sahibi ben değilim; nimetin kaynağı Rabbimdir.”
bilincidir.
“Allah Çocuk Edinmemiştir” İfadesi Ne Anlama Gelir
Bu ifade Allah'a evlat nispet edilmesini kesin biçimde reddeder. Allah yaratılmışlar gibi soyunu devam ettirmeye, kendisinden sonra yerine geçecek bir varlığa veya kendisine benzeyen bir nesle ihtiyaç duymaz.İnsan neden çocuk sahibi olur? İnsan ölümlüdür. Nesli devam eder. Aile kurar. Sevgi ve yakınlık ihtiyacı yaşar.
Allah ise bu beşerî ihtiyaçlardan münezzehtir.
O ölmez.
Mülkü başka birine devretmek zorunda değildir.
Yalnızlık nedeniyle eksiklik yaşamaz.
Bu nedenle Allah'a çocuk nispet etmek, O'nu yaratılmışların ihtiyaçları üzerinden düşünmek olur.
Allah yaratandır; doğurulmuş veya soyla devam eden bir varlık değildir.
İsrâ Suresi'nin son ayeti bu tevhid sınırını çok açık biçimde korur.
Allah’ın Çocuk Sahibi Olmaması Sevgi ve Rahmetinin Eksik Olduğu Anlamına mı Gelir
Hayır. İnsan sevgisini çoğu zaman aile ilişkileri üzerinden tanıdığı için Allah'ın sevgisini de aynı kalıba sokmaya çalışabilir. Fakat Allah'ın rahmeti ve sevgisi insan biyolojisine veya aile yapısına bağlı değildir.Allah kullarına merhamet etmek için baba olmak zorunda değildir.
Rahmân'dır.
Rahîm'dir.
Bağışlar, rızık verir, hidayet eder ve kullarının dualarını bilir.
Dolayısıyla:
“Sevgi varsa mutlaka ebeveyn-çocuk ilişkisi olmalıdır.”
düşüncesini Allah'a taşımak doğru değildir.
Allah'ın kullarıyla ilişkisi Yaratıcı ile kul arasındaki eşsiz ilişkidir.
Bu ilişkinin büyüklüğünü insan aile kavramlarının içine hapsetmemek gerekir.
“Mülkünde Ortağı Bulunmayan” İfadesi Ne Anlama Gelir
Bu ifade Allah'ın hâkimiyetinde, yaratmasında ve mutlak mülkünde ortağı olmadığını bildirir.Allah evrenin bir bölümünü yönetip başka bölümünü başka bir ilaha bırakmış değildir.
Yeryüzü bir ilahın, gökyüzü başka bir ilahın değildir.
Rızık başka bir bağımsız gücün, ölüm başka bir bağımsız gücün yönetiminde değildir.
Mülkün tamamı Allah'a aittir.
Bu, tevhidin en temel ilkelerinden biridir:
Mutlak hükümranlık bölünmez.
İnsanlara yetki verilebilir. Bir devlet başkanı ülke yönetebilir, bir işveren şirketini yönetebilir, bir insan mal sahibi olabilir. Fakat bunların hepsi sınırlı ve geçici yetkilerdir.
Gerçek ve mutlak mülk Allah'ındır.
Allah’ın Mülkünde Ortağının Olmaması İnsanların Mülkiyetini Geçersiz mi Kılar
Hayır. İslam'da insanın mal edinme ve mülkiyet hakkı vardır. Ancak bu mülkiyet mutlak ve sonsuz değildir.İnsan bir eve sahip olabilir.
Bir tarlası olabilir.
Bir şirketi olabilir.
Fakat bütün bunların üzerinde daha temel bir gerçek vardır: İnsan da, malı da, hayatı da Allah'ın yarattığı varlıklardır.
Bu nedenle mümin:
“Bu benim malım, istediğim her şeyi yaparım.”
anlayışına tamamen teslim olmaz.
Mülkiyet hakkı vardır fakat ahlaki sorumluluğu da vardır.
Malı haram yolla kazanamaz.
Başkasının hakkını yiyemez.
Mülkü nedeniyle kibirlenmemeye çalışır.
İnsan sahip olur ama mutlak sahip değildir; emanet bilinciyle yaşar.
“Acizlikten Dolayı Yardımcıya İhtiyaç Duymayan” İfadesi Ne Anlama Gelir
İnsan zayıf olduğu için yardıma ihtiyaç duyar. Hasta olduğunda doktora gider, tehlikede olduğunda korunmak ister, işini tek başına yapamadığında başkasından destek alır.Allah ise böyle değildir.
O'nun bir varlığa:
“Beni koru, çünkü tek başıma buna gücüm yetmiyor.”
deme ihtiyacı yoktur.
Ayette reddedilen şey özellikle acizlikten doğan yardım ihtiyacıdır.
Allah melekleri görevlendirebilir, peygamberler gönderebilir ve kullarını bazı işlerde sebep kılabilir; fakat bu, Allah'ın işleri tek başına yapamadığı anlamına gelmez.
Bu ayrım çok önemlidir.
Allah sebepler yaratır ama sebeplere muhtaç değildir.
Allah’ın Melekleri Görevlendirmesi O’nun Yardıma İhtiyacı Olduğunu Gösterir mi
Hayır.Meleklerin görev yapması Allah'ın acizliği nedeniyle değildir. Allah dilerse işlerini melekleri vasıtasıyla gerçekleştirir; bu, yaratılmışlara görev ve düzen verilmesidir.
Bir hükümdar örneği üzerinden Allah'ı tamamen anlamak mümkün değildir; fakat farkı görmek için şu kadarını söyleyebiliriz: İnsan yönetici başkalarına ihtiyaç duyabilir çünkü kendisi her yerde olamaz ve her şeyi bilemez. Allah için böyle bir sınır söz konusu değildir.
Allah meleğe görev verdiğinde:
“Ben yapamadığım için sen yap.”
demiş olmaz.
Melek de bağımsız ilahî güç sahibi değildir.
Her şey Allah'ın iradesi içindedir.
Görev vermek başka, muhtaç olmak başkadır.
Bu ayrım sağlam tevhid anlayışının önemli parçalarındandır.
Peygamberler Allah’ın Yardımcıları mıdır
“Yardımcı” kelimesiyle Allah'ın kendisine yetmediği ve peygamberlerin O'nun eksikliğini tamamladığı kastediliyorsa kesinlikle hayır.Peygamberler Allah'ın kulları ve elçileridir.
Allah onları mesajını insanlara ulaştırmak için seçmiştir.
Hz. Musa Allah'ın yardımcısı değildir; Allah'ın peygamberidir.
Hz. İsa Allah'ın ortağı veya evladı değildir; Allah'ın kuludur ve peygamberidir.
Hz. Muhammed de Allah'ın ortağı değildir; O'nun Resûlüdür.
Peygamberlerin büyüklüğü Allah'ın yanında bağımsız ilahî güç taşımalarından değil, Allah'ın seçtiği kullar olmalarından gelir.
Bu yüzden peygamber sevgisi tevhidi zayıflatmaz; doğru yaşandığında tevhidi güçlendirir.
Peygamberi sevmek, onun çağırdığı Allah'a kulluğa sadık kalmaktır.
“O’nu Gereği Gibi Yücelt” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda Allah'ın tekbirle yüceltilmesi emredilir. “Tekbir”, Allah'ın büyüklüğünü ilan etmek ve hiçbir yaratılmışı O'nun seviyesine çıkarmamaktır.“Allahu Ekber” sözü bunun en güçlü ifadelerinden biridir.
Bu söz yalnız:
“Allah büyüktür.”
demekten daha derin bir anlam taşır.
İnsan hayatında neyi çok büyük görüyorsa, tekbir ona Allah'ın daha büyük olduğunu hatırlatır.
Para büyük görünebilir.
Makam büyük görünebilir.
Korktuğumuz insan büyük görünebilir.
Yaşadığımız problem çok büyük görünebilir.
Tekbir ise kalbe:
“Hiçbiri Rabbinden büyük değildir.”
der.
Bu yüzden tekbir yalnız dilin zikri değil, hayatın ölçüsünü düzelten bir iman cümlesidir.

“Allahu Ekber” Günlük Hayatımızı Nasıl Değiştirmelidir
İnsan günde birçok kez “Allahu Ekber” der. Namaza bu sözle başlar. Fakat tekbirin gerçek anlamı yalnız namazın başlangıç kelimesi olmamalıdır.Eğer Allah en büyükse, para Allah'tan daha büyük olamaz.
İnsanların onayı Allah'ın rızasından daha büyük olamaz.
Bir makam uğruna bütün ahlaki sınırlar çiğnenemez.
Korktuğumuz bir insan, Allah'ın emrinden daha büyük görülemez.
Bu nedenle gerçek tekbir insanın önceliklerini yeniden düzenler.
Bir insan:
“Allahu Ekber.”
deyip bütün hayatını malın, makamın veya insanların takdirinin etrafında kuruyorsa tekbirin anlamını yeniden düşünmesi gerekir.
Dilin söylediği tekbirin kalpte de bir karşılığı olmalıdır.

Allah’ı Yüceltmek İnsanları Küçümsemek Anlamına mı Gelir
Hayır. Allah'ı yüceltmek, insanları aşağılamak değildir.Tam tersine Allah'ın yaratıcı olduğunu kabul eden insan, diğer insanların da Allah'ın kulları olduğunu bilir ve onların onurunu gözetmeye çalışır.
Bir insan:
“Ben Allah'ı yüceltiyorum.”
diyerek başka insanlara hakaret edemez, onları küçük göremez veya haklarını çiğneyemez.
Gerçek tevhid insan egosunu büyütmez.
Küçültür.
Çünkü insan fark eder ki mutlak büyüklük kendisine değil Allah'a aittir.
Bu yüzden:
Allah büyüktür dediğimizde insanın kendisini büyütme ihtiyacı azalmalıdır.
Tekbir kibir üretmemeli, tevazu üretmelidir.

Tevhid Neden Sadece “Allah Birdir” Demekten Daha Geniş Bir Kavramdır
Çünkü insan dilinde:“Allah birdir.”
deyip hayatında başka şeyleri mutlaklaştırabilir.
Parayı nihai güven kaynağı yapabilir.
Bir lidere yanılmazlık atfedebilir.
Kendi nefsinin arzularını tartışılmaz ölçü hâline getirebilir.
Tevhid yalnız matematiksel olarak “bir Tanrı vardır” demek değildir.
Allah'ın eşsizliğini, bağımsızlığını, mutlak hâkimiyetini ve kulluğun yalnız O'na ait olduğunu kabul etmektir.
İsrâ 111 bunu çok güzel özetler:
Allah'ın çocuğu yoktur.
Ortağı yoktur.
Acizlikten doğan yardımcı ihtiyacı yoktur.
Ve O büyüktür.
Bu dört vurgu birlikte düşünüldüğünde tevhid, Allah'ı yaratılmışlara benzetmeyen bütüncül bir inanç hâline gelir.

Allah’a Ortak Koşmak Günlük Hayatta Nasıl Bir Manevi Tehlikeye Dönüşebilir
Şirk kavramının açık teolojik anlamı Allah'a ilahlıkta ortak nispet etmektir. Bu ciddi kavramı gelişigüzel biçimde insanlara etiket olarak kullanmamak gerekir.Bununla birlikte tevhid, insanın kalbindeki bağımlılıkları da sorgulamasına yardımcı olabilir.
Bir kişi para uğruna her şeyden vazgeçebiliyorsa malın hayatındaki yerini düşünmelidir.
Bir insan başka bir kişiyi mutlak yanılmaz görüyorsa bu bağlılığını sorgulamalıdır.
Ancak:
“Parayı çok seviyorsun, müşriksin.”
gibi kolay hükümler doğru değildir.
Şirk ağır bir inanç kavramıdır ve insanları tekfir ederken son derece dikkatli olunmalıdır.
Daha faydalı olan, ayeti kendi kalbimize çevirmektir:
“Allah'ın yerine koymasam bile hayatımda Allah'tan daha çok korktuğum, güvendiğim veya peşinden sürüklendiğim şeyler var mı?”
Bu soru manevi muhasebe açısından değerlidir.

Bu Ayet Allah’ın Mutlak Bağımsızlığını Nasıl Öğretir
Ayetin üç olumsuzlaması aynı hakikatte birleşir: Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.Çocuğa ihtiyaç duymaz.
Ortağa ihtiyaç duymaz.
Acizlik nedeniyle yardımcıya ihtiyaç duymaz.
İnsan ise baştan sona ihtiyaç içindedir.
Doğarken bakıma muhtaçtır.
Hayatı boyunca havaya, suya, yiyeceğe ve başka insanlara ihtiyaç duyar.
Sonunda bedeni tekrar toprağa döner.
Bu gerçek insanı aşağılamak için değil, konumunu doğru göstermek için önemlidir.
Kul muhtaçtır; Allah Samed'dir ve hiçbir şeye muhtaç değildir.
İnsan bunu anladığında dua etmekten utanmaz.
Çünkü ihtiyacını kabul etmek kulluğun parçasıdır.

Allah’a Hamd Etmek Sıkıntılı Zamanlarda Nasıl Anlaşılmalıdır
İnsan güzel bir haber aldığında:“Elhamdülillah.”
demek kolaydır. Sıkıntı zamanında hamd daha derin bir anlam kazanabilir.
Bu, acının güzel olduğunu söylemek değildir.
Bir kayıp yaşandığında üzülmek doğaldır.
Hasta olduğumuzda şifa istemek doğaldır.
Haksızlığa uğradığımızda hakkımızı aramak doğaldır.
Hamd, bütün bunların içinde Allah'ı adaletsiz veya eksik ilan etmemek ve O'nun Rabbimiz olduğunu unutmamaktır.
İnsan aynı anda üzülüp Allah'a hamd edebilir.
Hüzün ile iman birbirine zıt değildir.
Peygamberler de üzüldüler; fakat Rabblerine bağlarını korudular.
Hamd, acıyı inkâr etmek değil, acının içinde bile Allah'ı kaybetmemektir.

İsrâ Suresi 110–111. Ayetler Surenin Sonunu Nasıl Tamamlar
110. ayette Allah'ın veya Rahmân'ın ismiyle çağrılabileceği, en güzel isimlerin Allah'a ait olduğu bildirilmiş ve namazdaki ses konusunda ölçü öğretilmişti.111. ayet ise bu Allah tasavvurunu tamamlar. En güzel isimlerin sahibi olan Allah'ın çocuğu yoktur, mülkünde ortağı bulunmaz ve acizlik nedeniyle herhangi bir destekçiye ihtiyaç duymaz.
Surenin sonunda ise hamd ve tekbir vardır.
Bu son derece anlamlıdır. İsrâ Suresi boyunca vahiy, peygamberlik, insan sorumluluğu, ahiret, hidayet, İsrailoğulları, Hz. Musa, Firavun, Kur’an ve insanın pek çok ahlaki davranışı ele alınmıştır.
Bütün bu geniş yolculuk sonunda merkez yeniden tek hakikate döner:
Allah birdir ve yalnız O mutlak büyüklüğün sahibidir.

İsrâ Suresi 111. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:Allah'ı gerçekten büyük bilirsen, yaratılmışları Allah'ın yerine koymaktan kurtulursun.
İnsan bazen problemini çok büyütür.
Bazen parasını çok büyütür.
Bazen güçlü bir insanı gözünde çok büyütür.
Bazen kendi egosunu büyütür.
Tekbir bütün bunlara sınır çizer.
Allah daha büyüktür.
Bu ifade problemimizin küçük olduğunu söylemez.
Fakat problemimizin Rabbimizden büyük olmadığını söyler.
Bir insan korkabilir ama korkusunun üstünde Allah'ı bilir.
Zorlanabilir ama Allah'ın kudretinden ümidini kesmez.
Başarı elde edebilir ama kendisini ilahlaştırmaz.
İşte tevhidin günlük hayattaki karşılığı budur:
Allah merkezde kaldığında diğer her şey gerçek yerine oturur.

İsrâ Suresi 111. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
İsrâ Suresi'nin son ayeti olan 111. ayet, surenin bütün mesajını güçlü bir tevhid ilanıyla tamamlamaktadır. Allah'a hamd edilir; çünkü O yaratılmışların ihtiyaçlarından tamamen münezzehtir. Çocuk edinmez, mülkünü bir ortakla paylaşmak zorunda değildir ve aciz kaldığında kendisini kurtaracak bir yardımcı aramaz. Bütün bunların ardından insanın Allah'ı tekbirle yüceltmesi istenir.Bu ayetin ilk büyük dersi, Allah'ı insan biçiminde düşünme eğiliminden korunmaktır. İnsan dünyadaki bütün ilişkileri kendi tecrübesinden öğrenir. Baba, çocuk, ortak, yönetici ve yardımcı gibi kavramlar insan dünyasının doğal parçalarıdır. Fakat insan bu kavramları aynı biçimde Allah'a taşıdığında büyük bir teolojik hata ortaya çıkabilir.
İnsan çocuk ister; çünkü insanın bir aile yapısı vardır, nesli devam eder ve kendisi ölümlüdür. Allah için böyle bir ihtiyaç yoktur. Allah'ın varlığı bir soy zincirinin içinde değildir ve O'ndan sonra mülkü devralacak bir varlığa ihtiyaç bulunmaz.
Allah'ın çocuğunun olmaması, O'nun eksikliğini değil mutlak yeterliliğini gösterir.
Aynı şekilde Allah'ın mülkünde ortağı yoktur. İnsan ortaklık kurar çünkü sermayesi yetmeyebilir, bilgisi sınırlı olabilir veya bir işi tek başına gerçekleştiremeyebilir. Allah için böyle bir durum söz konusu değildir.
Evren iki eşit ilah arasında paylaşılmış değildir.
İyiliği bir ilah, kötülüğü başka bir ilah yönetmez.
Gökyüzünün Rabbi başka, yeryüzünün Rabbi başka değildir.
Varlığın Rabbi birdir.
Bu tevhid anlayışı insanın hayatına güçlü bir bütünlük kazandırır. İnsan dünyanın farklı alanlarında farklı mutlak güçlerin elinde olduğunu düşünmez. Her şeyin nihai hâkimiyetinin Allah'a ait olduğuna inanır.
Bu, insanın korkularını da yeniden düzenler.
Bir kişi çok güçlü olabilir.
Bir devlet çok güçlü olabilir.
Bir ekonomik sistem insanın hayatını derinden etkileyebilir.
Ama hiçbirinin gücü mutlak değildir.
İsrâ Suresi boyunca Firavun örneğini gördük. Firavun kendisini büyük gördü. İnsanlara hükmetti. Hz. Musa ve İsrailoğullarını kontrol etmek istedi.
Ama sonunda kendi hayatını bile koruyamadı.
Surenin sonundaki:
“O'nu gereği gibi yücelt.”
emri bu açıdan çok anlamlıdır.
Firavun'un büyüklük iddiasının ardından Kur’an gerçek büyüklüğün kimde olduğunu bildirir:
Mutlak büyüklük Allah'a aittir.
İnsanın bu hakikati gerçekten anlaması onun güç anlayışını değiştirir. Bir yönetici kendisini mutlak görmez.
Bir baba:
“Ben babayım, istediğimi yaparım.”
demez.
Bir işveren:
“Şirket benim, çalışanlara nasıl davranacağım yalnız beni ilgilendirir.”
diyemez.
Çünkü kendisinin üzerinde de Allah vardır.
Tevhid, gücü ahlaki denetime tabi tutar.
Bu nedenle Allah'ın büyüklüğüne iman yalnız gökyüzüyle ilgili metafizik bir düşünce değildir; insanın yeryüzündeki davranışlarını da sınırlar.
Allah'ın yardımcıya ihtiyaç duymaması ise insanın dua ve tevekkül anlayışını düzeltir. Biz yardıma muhtacız.
Bazen insan başka insanlara muhtaç olduğunu kabul etmekte zorlanır. Her şeyi kendi başına yapabileceğini düşünür.
Oysa insanın ihtiyaç duyması ayıp değildir.
İnsan olarak yaratılmış olmanın parçasıdır.
Hastalandığımızda doktora gideriz.
Bilmediğimizde sorarız.
Zor durumda yardım isteriz.
Muhtaç olmamak Allah'a aittir; muhtaçlığını kabul etmek kula yakışır.
Bu düşünce kibri kırabilir.
İnsan:
“Kimseye ihtiyacım yok.”
diye böbürlenmek yerine, Allah'ın yarattığı sebepleri kullanır ve başkalarının iyiliğini kabul eder.
Fakat yardım aldığı insanı da mutlak kurtarıcı yapmaz.
Doktor tedavi eder ama şifanın nihai sahibi Allah'tır.
Bir arkadaş zor zamanda destek olur ama kalbin en büyük dayanağı Allah'tır.
İnsanlar vesile olabilir.
Mutlak güvenin merkezi Allah'tır.
Bu ayetin hamd vurgusu, insanın nimetle ilişkisini de dönüştürür. İnsan bir başarı elde ettiğinde bütün sonucu yalnız kendi zekâsına bağlayabilir.
“Ben yaptım.”
“Ben başardım.”
“Ben olmasaydım olmazdı.”
Bu düşünceler insanın emeğini kabul etmek açısından tamamen yanlış değildir; insan gerçekten çalışmış olabilir. Fakat bütün şartları kendisinin yarattığını düşünmesi yanlıştır.
Zekâsını kendisi yaratmadı.
Sağlığını tamamen kendisi oluşturmadı.
Karşılaştığı fırsatların tamamını kendisi tasarlamadı.
Bu yüzden mümin çalışmasının ardından:
“Elhamdülillah.”
diyebilir.
Bu söz kendi emeğini inkâr etmek değil, emeğinin de daha büyük bir nimet düzeninin içinde olduğunu kabul etmektir.
Hamd insanı başarı sarhoşluğundan korur.
Aynı zamanda başarısızlık anında da insanın değerini yalnız sonuçlara bağlamasını engelleyebilir.
İnsan bir konuda başarısız olabilir ama değersiz değildir.
Çünkü kulun değeri yalnız dünya başarısının rakamıyla ölçülmez.
İsrâ 111'in tekbir emri, insanın korkularıyla ilişkisini de derinden değiştirir. “Allahu Ekber”, insanın karşısındaki tehlikenin hayal ürünü olduğunu söylemez. Gerçek bir sorun varsa gerçektir.
Fakat mümin problemi Allah'tan daha büyük görmez.
Bir hastalık ciddi olabilir.
Borç ağır olabilir.
Bir insan güçlü olabilir.
Ancak hiçbir şey Allah'ın kudretini aşmaz.
Bu bilinç:
“Nasıl olsa hiçbir şey olmayacak.”
şeklinde gerçeklikten kopuk bir iyimserlik değildir.
İnsan doktora gider, borcunu planlar, gerektiğinde hukuki hakkını arar ve tedbir alır.
Tekbir bütün bunların içinde kalbin:
“Son söz mutlak olarak yaratılmışlara ait değildir.”
demesidir.
Bu, tevekkülün önemli kaynaklarından biridir.
Ayetin bir başka büyük dersi, insanın başka insanları kutsallaştırma eğilimine sınır koymasıdır. İnsan sevdiği kişiyi aşırı yüceltebilir.
Bir din büyüğünü.
Bir lideri.
Bir âlimi.
Bir sanatçıyı.
Bir aile büyüğünü.
İnsanlara saygı duyulabilir. Peygamberlere büyük sevgi gösterilir. Âlimlerin ilminden yararlanılır.
Fakat hiçbiri Allah değildir.
Hiçbiri mutlak anlamda yanılmaz değildir; peygamberlerin vahiy ile korunan özel konumu da Allah'ın onları seçmesiyle ilgilidir, ilahlıkla değil.
Bu nedenle İslam'ın tevhid anlayışı kişilik kültlerine karşı güçlü bir sınır oluşturur.
Sevgi insanı ilahlaştırmaya dönüşmemelidir.
Hz. Muhammed'i çok sevmek İslam'ın büyük değerlerindendir. Fakat onu sevmenin yolu, onun kendisinin öğrettiği tevhidi korumaktır.
O insanları kendisine ibadete çağırmadı.
Allah'a kulluğa çağırdı.
Dolayısıyla Peygamber sevgisinin en güzel sonuçlarından biri:
Allah'a daha iyi kul olmaktır.
Bu ayet aynı zamanda insanın kendi nefsini ilahlaştırmasına da karşıdır. İnsan:
“Ben ne istersem doğrudur.”
diye yaşamaya başladığında kendi arzularını mutlak ölçü hâline getirebilir.
Tevhid ise:
“Sen de kulsun.”
der.
Bu cümle insanın özgürlüğünü yok etmez.
Tam tersine onu nefsinin köleliğinden kurtarır.
Her istediğimizi yapmak özgürlük değildir.
Bazen gerçek özgürlük, yanlış istediğimiz şeyi yapmamayı başarabilmektir.
İnsan öfkelendiğinde hakaret etmek isteyebilir.
Ama kendisini tutar.
Haram kazanç kolay görünebilir.
Ama vazgeçer.
İşte burada insan yalnız nefsine değil, Allah'ın ölçüsüne göre hareket etmeye çalışır.
Kulluk, nefsin her arzusuna boyun eğmekten özgürleşmektir.
İsrâ Suresi'nin sonunun hamd ve tekbirle bitmesi, bütün sureyi yeniden okumamızı da sağlar. Sure İsra hadisesiyle başlamış, ardından vahiy, İsrailoğulları, anne-baba hakkı, israf, cimrilik, zina, can dokunulmazlığı, yetim hakkı, ölçü ve tartı, bilgi ahlakı, kibir, peygamberlik, ahiret, Hz. Musa ve Kur’an'ın indirilişi gibi çok geniş konuları işlemiştir.
Bütün bu farklı meselelerin ortak merkezi Allah'a kulluktur.
Anne-babaya iyi davranmak neden önemlidir?
Allah emrettiği için.
Kul hakkı neden önemlidir?
Allah adildir ve hesabını soracağı için.
Kibir neden kötüdür?
Mutlak büyüklük Allah'a ait olduğu için.
Ahiret neden vardır?
Allah'ın adaleti ve vaadi hak olduğu için.
Kur’an neden önemlidir?
Allah tarafından hak ile indirildiği için.
Surenin sonunda bütün yollar tekrar aynı merkeze çıkar:
Allah.
Bu açıdan 111. ayet yalnız surenin son cümlesi değil, İsrâ Suresi'nin bütün ahlaki ve inanç mesajının tevhid mührüdür.
Ayet insanın hayatında bir başka büyük denge de kurar: Hamd ve tekbir.
Hamd:
“Bütün güzelliklerin gerçek kaynağı Allah'tır.”
der.
Tekbir:
“Hiçbir şey Allah'tan büyük değildir.”
der.
Bu iki bilinç birlikte yaşandığında insan hem nimet karşısında kibirlenmekten hem sıkıntı karşısında tamamen çökmekten korunabilir.
Nimet geldiğinde:
“Elhamdülillah.”
der.
Zorluk geldiğinde:
“Allahu Ekber.”
diyerek Rabbini hatırlar.
Birincisi şükrü, ikincisi güveni besler.
Bu, insanın bütün problemlerini otomatik olarak ortadan kaldırmaz; fakat problemlerin içinde manevi merkezini korumasına yardımcı olur.
İsrâ 111 bize dini yalnız teori olarak bırakmamayı da öğretir. Allah'ın çocuğunun olmadığını bilmek akidedir.
Ortağının olmadığını bilmek tevhiddir.
Yardıma muhtaç olmadığını bilmek imandır.
Ama ayetin sonunda:
“O'nu yücelt.”
denmektedir.
Demek ki bilgi zikre ve kulluğa dönüşmelidir.
İnsan Allah hakkında doğru bilgiler öğrenip hayatında Allah'ı hiç hatırlamıyorsa bilgi ile kulluk arasında eksiklik oluşabilir.
Kur’an bilgi ile ibadeti birbirinden ayırmaz.
Allah'ı tanımak, Allah'a yönelmeye götürmelidir.
Bu yöneliş de yalnız dilde değildir.
Hayatın kararlarında ortaya çıkar.
İsrâ Suresi'nin 111. ayeti bugün insana şu soruları sordurur: Allah'ı gerçekten yaratılmışların ihtiyaçlarından uzak biliyor muyum? İnsanlara veya makamlara Allah'a ait mutlak özellikler yüklüyor muyum? Başarılarımda hamdi unutuyor muyum? Korkularımı Rabbimden daha büyük mü görüyorum? “Allahu Ekber” dediğim hâlde hayatımın merkezine para, makam veya insanların onayını mı koyuyorum?
Bu sorular ayetin yalnız Allah'ın çocuk edinmediğini veya ortağının bulunmadığını bildiren akidevi bir cümle olmadığını; tevhid, hamd, tekbir, mülkiyet, güç, tevekkül, peygamber sevgisi ve insanın kendi sınırlarını bilmesi konusunda çok kapsamlı bir hayat ölçüsü sunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak İsrâ 111 bize şunu öğretmektedir: Allah'ı yaratılmışların bütün eksikliklerinden uzak bilelim. O'nun evlada, ortağa veya acizlik nedeniyle bir destekçiye ihtiyacı olmadığını kabul edelim. Nimette hamd, korkuda güven, güç karşısında tevazu ve bütün hayatımızda tekbir bilinci taşıyalım.
Çünkü sonunda insanın bütün sahte büyüklükleri kaybolur.
Makam gider.
Servet kalır.
İnsanların alkışı susar.
Beden toprağa döner.
Ama bir hakikat değişmez:
Mutlak büyüklük yalnız Allah'a aittir.
Ve İsrâ Suresi'nin son sözü, insanın bütün hayatını yeniden ölçebileceği kadar güçlüdür:
Allah'ı gereği gibi yücelt.
⠀
Son Söz
“Hayatta ne kadar güç, servet veya makam görürsek görelim hiçbirini mutlaklaştırmayalım; çünkü çocuk edinmeye, ortağa veya acizlikten doğan bir desteğe ihtiyaç duymayan yalnız Allah’tır. Nimette ‘Elhamdülillah’, korkuda ve zorlukta ‘Allahu Ekber’ diyebilmek, kalbin gerçek merkezini hatırlamasıdır. İnsan büyüdükçe değil, Allah’ın büyüklüğünü daha iyi anladıkça olgunlaşır. İsrâ Suresi’nin sonundan hayatımıza taşıyacağımız ölçü şu olsun: Rabbimizi yüceltelim, fakat kendimizi büyütmeyelim.”
Ersan Karavelioğlu