İsrâ Suresi 90. Ayette “Yerden Bize Bir Pınar Fışkırtmadıkça Sana Asla İnanmayacağız” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan bazen hakikati gerçekten araştırmak yerine, ona inanmak için kendi belirlediği şartları Allah’ın önüne koyar. Oysa iman, Allah’ı insanın istediği anda istediği gösteriyi yapmak zorunda olan bir güç gibi görmek değildir. Gerçeği arayan kişi delili değerlendirir; gerçeği ertelemek isteyen kişi ise gerçekleşen her şartın ardından yeni bir şart üretir.”
Ersan Karavelioğlu
İsrâ Suresi 90. Ayetin Anlamı Nedir
İsrâ Suresi'nin 90. ayeti, önceki ayetlerde Kur’an'ın eşsizliği ve insanlara hakikatin çeşitli biçimlerde açıklanmasının ardından, buna rağmen bazı inkârcı muhatapların Hz. Peygamber'e yönelttikleri olağanüstü taleplerin ilkini aktarmaktadır.Ayetin anlamı şöyledir:
Buradaki mesele yalnız su istemek değildir. Muhataplar, iman etmeyi kendi belirledikleri olağanüstü bir gösterinin gerçekleşmesine bağlamaktadır. Bir sonraki ayetlerde talepler daha da artacak; bahçeler, nehirler, gökten parçalar düşürülmesi ve başka olağanüstü istekler sıralanacaktır.“Dediler ki: Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.”
İsrâ Suresi, 17:90
Bu nedenle 90. ayeti tek başına değil, devamındaki ayetlerle birlikte okumak gerekir. Asıl problem mucize talep etmekten daha çok, hakikati kabul etmeyi sürekli yeni şartlara bağlayan bir dirençtir.
“Yerden Bize Bir Pınar Fışkırt” Talebi Neden Önemlidir
Mekke ve çevresinin kurak coğrafyası düşünüldüğünde bol ve sürekli su son derece değerliydi. Yerden güçlü biçimde fışkıran bir kaynak, insanların hayatını ve ekonomik imkânlarını büyük ölçüde değiştirebilecek bir nimet anlamına gelirdi.Bu yüzden talep yalnız:
“Bize bir mucize göster.”
demek değildir. Aynı zamanda hayatlarını doğrudan kolaylaştıracak, maddi değeri çok yüksek bir olağanüstü sonuç istemektedirler.
Burada dikkat çekici nokta şudur: Hz. Peygamber'in getirdiği vahyin içeriği yerine, peygamberliği kendi seçtikleri fiziksel gösteriye bağlamaktadırlar.
Kur’an'ın sunduğu mesajı değerlendirmek yerine:
“Önce bizim istediğimiz şeyi gerçekleştir, sonra seni düşünürüz.”
tavrı ortaya çıkmaktadır.
Bu İnsanlar Gerçekten Delil mi İstiyordu
Ayetlerin devamı dikkate alındığında meselenin yalnız samimi delil arayışı olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tek bir talep dile getirilmiyor; arka arkaya çok sayıda olağanüstü şart ileri sürülüyor.Bu durum önemli bir psikolojik farkı gösterir. Samimi insan:
“Bunun doğru olduğuna dair gerekçeler nelerdir?”
diye sorar ve aldığı cevabı değerlendirmeye çalışır.
İnatçı tavır ise:
“Şunu yaparsan inanırım.”
der; o şart gerçekleşse bile başka bir şart üretme ihtimali taşır.
Dolayısıyla Kur’an burada soru sormayı eleştirmemektedir. Soruyu hakikati erteleme aracına dönüştürmeyi eleştirmektedir.
Samimi soru araştırmaya götürür. Bahane hâline gelen soru ise karar vermemeyi sürekli uzatır.
Mucize İstemek Her Zaman Yanlış mıdır
Hayır. Kur’an'da peygamberlere verilen mucizeler vardır ve mucize peygamberliğin delilleri arasında yer alabilir. Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya ve başka peygamberlere Allah'ın izniyle olağanüstü işaretler verilmiştir.Dolayısıyla problem:
“Bir insan mucize görmek istedi.”
cümlesinden ibaret değildir.
Asıl mesele, Allah'ın elçisini kendi keyfî şartlarına tabi tutmak ve imanı sürekli ertelenecek bir pazarlığa dönüştürmektir.
İnsan:
“Allah varsa benim belirlediğim şu olayı şimdi gerçekleştirsin.”
dediğinde farkında olmadan kendisini sınav yapan, Allah'ı ise sınava giren konumuna yerleştirebilir.
İman ise bunun tersini öğretir:
İmtihan edilen Allah değil, insandır.
Hz. Peygamber Neden İstedikleri Mucizeleri Kendi Başına Gerçekleştirmedi
Çünkü peygamber ilah değildir.Mucize, peygamberin kendi bağımsız gücüyle istediği zaman gerçekleştirebildiği bir gösteri değildir. Mucize Allah'ın izni ve iradesiyle gerçekleşir.
Hz. Peygamber'in görevi vahyi tebliğ etmektir. O, insanlara:
“İstediğiniz fiziksel olağanüstülüğü istediğim anda üretirim.”
iddiasıyla gelmemiştir.
Bu ayrım tevhid açısından son derece önemlidir.
Peygamberi sevmek ve onun yüksek makamını kabul etmek, ona Allah'tan bağımsız güç vermek değildir.
Peygamber elçidir; mucizenin sahibi Allah'tır.
Bu nedenle muhatapların taleplerinin yerine getirilmemesi Hz. Peygamber'in peygamberliğinde eksiklik değil, peygamberliğin gerçek sınırının göstergesidir.
İnsan Allah’a Şart Koşabilir mi
İnsan dua edebilir, istekte bulunabilir ve Allah'a ihtiyacını arz edebilir. Ancak:“Bunu yaparsan sana inanırım, yapmazsan inanmam.”
şeklinde bir yaklaşım başka bir şeydir.
Burada kulluk ilişkisi tersine dönmeye başlar.
İnsan kendi arzusunu hakikatin ölçüsü hâline getirir.
Örneğin kişi:
“Allah varsa benim istediğim kişiyle evlenmemi sağlasın.”
veya:
“Allah beni seviyorsa bu iş mutlaka olsun.”
diyebilir.
Oysa belirli bir dünya isteğinin gerçekleşmemesi Allah'ın var olmadığı veya rahmetinin bulunmadığı anlamına gelmez.
İman, Allah'ı kişisel dileklerimizi gerçekleştiren bir sistem hâline getirmez.
Kul ister, dua eder, çabalar; fakat sonucu Allah'ın hikmetine bırakır.
“Bunu Yaparsan İnanırım” Düşüncesindeki Temel Problem Nedir
Bu düşüncenin en büyük problemlerinden biri, insanın inanç kriterini sürekli kendi arzusuna göre değiştirebilmesidir.Bugün:
“Bir pınar çıkar, inanayım.”
der.
Yarın:
“Bahçelerin olsun.”
diyebilir.
Sonra:
“Göğü üzerimize düşür.”
şartını ileri sürebilir.
İsrâ Suresi'nin devamında tam da böyle bir talep zinciri göreceğiz.
Bu psikoloji günümüzde de görülebilir. İnsan belirli bir duanın gerçekleşmesini şart koşar. Gerçekleşince:
“Zaten tesadüftü.”
diyebilir.
Gerçekleşmeyince:
“Demek ki Allah yok.”
sonucuna varabilir.
Burada sorun, delilin gerçekten değerlendirilememesi değil; ölçünün sürekli kişinin istediği sonuca göre değiştirilmesidir.
Hakikat araştırması, sonucunu baştan belirlediğimiz bir oyun olmamalıdır.
Kur’an’ın Kendisi Neden Bu Taleplerin Yerine Delil Olarak Sunulmaktadır
Çünkü önceki ayetlerde Kur’an'ın kendisi büyük bir ilahî delil olarak ortaya konmuştur. 88. ayette insanlar ve cinler birleşse bile onun benzerini getiremeyecekleri bildirilmiş, 89. ayette ise insanlara türlü örneklerin açıklandığı belirtilmiştir.Buna rağmen bazı muhataplar Kur’an'ın mesajını tartışmak yerine:
“Bizim istediğimiz fiziksel gösteriyi yap.”
demektedir.
Bu, önemli bir hakikat problemine işaret eder.
İnsan önündeki delili değerlendirmek yerine kendi seçtiği başka bir delili şart koşabilir.
Oysa samimi araştırma:
“Önümde bulunan deliller ne söylüyor?”
diye sorar.
İnat ise:
“Benim seçtiğim delilden başkasını kabul etmem.”
der.
Kur’an insanı hazırda bulunan vahiy üzerinde düşünmeye çağırmaktadır.
Mucize Görmek İmanı Otomatik Olarak Garanti Eder mi
Hayır.Kur’an'ın peygamber kıssaları bunun birçok örneğini gösterir. İnsan olağanüstü bir işaretle karşılaşabilir ve yine de farklı açıklamalar üretip reddetmeye devam edebilir.
Çünkü iman yalnız gözle görülür delilin meselesi değildir.
İnsanın:
Kibri.
çıkarı.
alışkanlıkları.
sosyal çevresi.
ve değişme isteği.
de kararlarını etkileyebilir.
Bu nedenle olağanüstü bir olay görmek insanı etkileyebilir ama özgür iradeyi ortadan kaldırmaz.
İnsan gördüğü şeyi yine yorumlamak zorundadır.
Asıl mesele bazen gözün ne gördüğü değil, kalbin gördüğü hakikat karşısında ne yaptığıdır.
Allah Neden Herkese Tartışmasız Bir Mucize Gösterip İmanı Zorunlu Hâle Getirmiyor
Dünya hayatının temel özelliklerinden biri imtihan oluşudur. İnsan aklı, vicdanı, vahiy, yaratılış ve peygamberlerin mesajı gibi çeşitli işaretlerle karşılaşır ve bunlar karşısında bir yöneliş geliştirir.Eğer insanın iradesini tamamen ortadan kaldıracak biçimde iman zorunlu hâle getirilseydi, dünya imtihanının mahiyeti farklılaşırdı.
Burada “Allah kendisini gizliyor” şeklinde basit bir düşünceden söz etmiyoruz. İslam açısından yaratılış, vahiy ve insanın kendi varlığı Allah'a işaret eden büyük alanlardır.
Fakat Allah insanın önüne kendi belirlediği her talebi yerine getirmek zorunda olan bir deney nesnesi olarak çıkmaz.
İnsan delillere bakar, düşünür ve karar verir.
Bu nedenle iman, matematikteki basit bir denklem sonucu gibi zorunlu tepki değil, akıl, irade ve ahlaki yönelişi de içeren bir cevaptır.

Dua Ederken Allah’tan Mucizevi Şeyler İstemek Yanlış mıdır
Allah'tan büyük şeyler istemek yanlış değildir. Kulun Rabbine dua etmesinde genişlik vardır. İnsan zor görünen bir durumun düzelmesini, hastalığından şifa bulmayı veya beklemediği bir kapının açılmasını isteyebilir.Problem isteğin büyüklüğü değildir.
Problem:
“Bunu yapmazsan sana inanmayacağım.”
şeklindeki şartlı kulluk anlayışıdır.
Dua ile meydan okuma arasında büyük fark vardır.
Dua:
“Rabbim, bunu çok istiyorum; benim için hayırlıysa nasip et.”
diyebilir.
Meydan okuyan yaklaşım ise:
“Benim istediğimi yapmak zorundasın; aksi hâlde seni kabul etmiyorum.”
der.
İlki kulluktur.
İkincisi ise insanın kendi iradesini ilahî iradenin üzerine çıkarmaya yaklaşabilir.

Duamız Kabul Olmazsa Allah’ın Bizi Sevmediğini mi Düşünmeliyiz
Hayır.Belirli bir isteğin gerçekleşmemesi Allah'ın kulunu sevmediğinin otomatik göstergesi değildir.
İnsan bazen kendisi için çok iyi sandığı bir şeyi ister. Fakat geleceğin bütününü bilemez.
Bir iş.
Bir evlilik.
Bir yolculuk.
Bir maddi kazanç.
kişiye dışarıdan çok hayırlı görünebilir; fakat ileride ne getireceğini bilemeyebilir.
Bu nedenle dua ile iman arasında sağlıklı denge şudur:
İsteğini Allah'a anlat ama Allah'ın hikmetini kendi isteğine hapsetme.
Duanın değeri yalnız istediğimiz sonucun gerçekleşmesinde değildir.
Dua kulun Rabbine yönelmesidir.
Bazen istediğimiz olur, bazen olmaz ve bazen çok farklı bir yol açılır.
Allah'ın sevgisini yalnız istek listemizin gerçekleşme oranıyla ölçmek büyük bir manevi hata olur.

Bu Ayet Günümüzdeki “Allah Varsa Şunu Yapsın” Sözüne Nasıl Cevap Verir
Ayetin modern hayatta en açık karşılıklarından biri tam da bu düşünce biçimidir.Bir insan:
“Allah varsa şimdi bana işaret göndersin.”
veya:
“Allah varsa bu problemi hemen ortadan kaldırsın.”
diyebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken şey şudur: Allah'ın varlığı insanın belirlediği birkaç dakikalık deneyin sonucuna bağlı değildir.
İnsan Allah'ın varlığını araştıracaksa daha geniş delillere bakmalıdır.
Varlık neden var?
Evrenin düzeni nedir?
İnsan bilinci ve ahlakı nasıl anlaşılmalıdır?
Vahyin iddiası nedir?
Hz. Peygamber'in mesajı nasıl değerlendirilmelidir?
Bütün bunlar düşünülmeden yalnız:
“Benim belirlediğim işaret şu anda gerçekleşmedi.”
sonucundan mutlak metafizik hüküm çıkarmak sağlam bir yöntem değildir.
İsrâ 90 bize Allah'ı keyfî şartlarımızla sınamamamız gerektiğini hatırlatmaktadır.

Hakikati Sürekli Ertelemek Nasıl Bir Alışkanlığa Dönüşebilir
İnsan bazen karar vermemek için sürekli yeni gerekçeler üretir.“Biraz daha araştırayım.”
der.
Bu başlangıçta son derece makul olabilir.
Fakat araştırmanın bir sonu olmadan yıllarca aynı temel kararı erteliyorsa kendisine dürüstçe sorması gerekir:
“Gerçekten bilgi mi arıyorum, yoksa karar vermekten mi kaçıyorum?”
Bu yalnız iman konusunda olmaz.
Bir insan zararlı alışkanlığını bırakmak için:
“Pazartesi başlayacağım.”
der.
Pazartesi gelir:
“Yeni aydan itibaren.”
der.
Sonra başka tarih koyar.
Bilgi eksikliği yoktur.
Eylem sürekli ertelenmektedir.
İsrâ 90'daki şart koyma tavrı da bunun iman düzeyindeki biçimlerinden biri olarak düşünülebilir.
Sürekli yeni şart üretmek, insanı hakikatten değil kendi kararından uzak tutabilir.

Allah’ın Peygamberi İnsanların Her Talebini Gerçekleştirmek Zorunda mıdır
Hayır.Peygamberin görevi insanlara hizmet eden bir olağanüstülük üreticisi olmak değildir.
Hz. Peygamber insanlara:
Allah'ın mesajını getirmiştir.
İnsanlar onun peygamberliğini değerlendirebilir, sorular sorabilir ve delilleri inceleyebilir. Ancak:
“Bize istediğimiz kadar zenginlik getir.”
“Coğrafyayı bizim için değiştir.”
“Her istediğimiz doğa olayını gerçekleştir.”
gibi şartlar peygamberliğin tanımı değildir.
Peygamberin görevi vahyi açıklamak ve yaşamaktır.
Bu ayrım önemlidir; çünkü aksi durumda peygamber, Allah'ın elçisi olmaktan çıkarılıp insanların taleplerini karşılamakla yükümlü bir mucize göstericisine dönüştürülmüş olur.
Kur’an bunu reddeder.
Hz. Peygamber'in değeri istediği anda doğayı kontrol edebilmesinde değil, vahyi sadakatle taşımasındadır.

Bir Müslüman da Allah’a Farkında Olmadan Şart Koşabilir mi
Evet.Bu ayeti yalnız Mekke'deki inkârcılara okuyup kendimizi dışarıda bırakmamalıyız.
Bir Müslüman da:
“Allah bana bunu verirse daha çok ibadet edeceğim.”
diyebilir.
Ya da:
“Duam gerçekleşirse Allah'ın beni sevdiğine inanacağım.”
şeklinde düşünebilir.
Bu, iman hayatını dünya sonuçlarına bağlama tehlikesi taşır.
Kulluk:
“Bana istediğimi verdiğin sürece Senin kulunum.”
ilişkisi değildir.
Allah'a ibadet, nimet geldiğinde de sıkıntı geldiğinde de devam eder.
İsrâ 83'te nimette yüz çevirip sıkıntıda umutsuzlaşan insan anlatılmıştı. Şimdi 90. ayette başka bir problem görülmektedir:
İmanı kendi dünyevi şartına bağlamak.
Her ikisinin kökünde de insanın Allah'la ilişkisini kendi şartlarına göre kurma eğilimi bulunabilir.

İsrâ Suresi 89–91. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır
89. ayette Kur’an'da insanlar için çeşitli örneklerin ve açıklamaların bulunduğu, buna rağmen birçok kişinin inkârda ısrar ettiği bildirilmişti.90. ayette bu direncin somut biçimi ortaya çıkar:
“Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız.”
Bir sonraki 91. ayette talepler daha da büyüyecek ve Hz. Peygamber'den hurma ve üzüm bahçelerine sahip olması, aralarından nehirler akıtması istenecektir.
Bu sıra bize önemli bir psikolojik tablo gösterir:
Bir şart karşılanmadığında veya yeterli görülmediğinde yeni şart gelir.
Sonra başka bir şart.
Böylece hakikat arayışı, bitmeyen bir mucize talepleri zincirine dönüşebilir.
Kur’an'ın eleştirdiği nokta tam da budur: İman, insanın Allah'a sürekli yeni sınavlar hazırladığı bir pazarlık değildir.

İsrâ Suresi 90. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:Allah'a inanmayı, O'nun senin belirlediğin dünya şartlarını yerine getirmesine bağlama.
İnsan Allah'tan isteyebilir.
Çok isteyebilir.
Ağlayarak dua edebilir.
Ama kulluk:
“Bunu verirsen inanırım, vermezsen senden uzaklaşırım.”
ilişkisine dönüşmemelidir.
Çünkü iman yalnız nimet ilişkisinden daha büyüktür.
Allah Rabbimizdir.
İstediğimiz her şey gerçekleştiği için değil, hakikat O olduğu için O'na kulluk ederiz.
Bazen verilen nimette şükür vardır.
Bazen verilmeyen istekte sabır.
Bazen anlamadığımız sonuçta tevekkül.
İman bütün bu hâlleri taşıyabilecek bir ilişki kurmayı öğretir.

İsrâ Suresi 90. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
İsrâ Suresi'nin 90. ayeti, Hz. Peygamber'in bazı muhataplarının iman etmek için kendi seçtikleri olağanüstü bir şartı öne sürdüklerini göstermektedir. “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız” sözü, görünüşte delil talebi olsa da sonraki ayetlerdeki taleplerle birlikte düşünüldüğünde daha derin bir problemi ortaya çıkarır: Hakikati değerlendirmek yerine, hakikatin kabul şartlarını sürekli insanın kendisinin belirlemek istemesi.Bu ayetin ilk büyük dersi, samimi soru ile mazeret üreten şartı birbirinden ayırmaktır. Soru sormak yanlış değildir. İnsan din hakkında zor sorular sorabilir, şüphelerini dile getirebilir ve delil isteyebilir. Hatta ciddi iman, birçok insan için bu sorularla yüzleşerek derinleşebilir. Fakat insan ne cevap verilirse verilsin yeni bir engel çıkarıyorsa, artık problemin yalnız bilgi eksikliği olup olmadığını düşünmelidir.
Bazen insan:
“Beni ikna edecek bir şey olsa inanırım.”
der.
Fakat gerçekten neyin kendisini ikna edeceğini hiçbir zaman belirleyemez. Bir delil gelir, yetersiz bulur. Başka delil gelir, başka açıklama üretir. Böylece hakikat arayışı görünüşte devam ederken aslında karar vermeme alışkanlığı oluşabilir.
Bu durum yalnız din alanında görülmez. İnsan sağlığına zarar veren alışkanlığın yanlış olduğunu bilir ama bırakmak için sürekli yeni tarih belirler. Birine haksızlık yaptığını bilir fakat özür dilemek için doğru zamanı beklediğini söyler. Yıllar geçer ve o doğru zaman hiç gelmez. Çünkü bazen asıl sorun bilgi değil, değişimin bedelidir.
İsrâ 90 bu insan psikolojisini iman alanında açığa çıkarır.
Muhatapların istediği şey su kaynağıdır. Kurak bir coğrafyada bu son derece büyük maddi değer taşır. Dolayısıyla talebin içinde yalnız metafizik merak değil, dünyevi fayda beklentisi de görülebilir. Peygamberliğin doğruluğu, toplumun istediği ekonomik veya coğrafi avantajı sağlamasıyla ölçülmeye başlanır.
Bugün de benzer hata yapılabilir.
Bir insan:
“Dindar oldum ama neden zengin olmadım?”
diye sorabilir.
Bir başkası:
“Dua ediyorum ama neden bütün işlerim yolunda gitmiyor?”
diyebilir.
Oysa din:
“Allah'a inanırsan dünya hayatındaki bütün sorunların ortadan kalkacak.”
şeklinde bir sözleşme sunmaz.
Peygamberlerin kendileri büyük sıkıntılar yaşamıştır.
Bu yüzden imanın doğruluğu dünyevi rahatlık miktarıyla ölçülemez.
Ayet bize mucizenin doğasını da doğru anlamayı öğretir. Peygamber mucizeyi kendi özel gücüyle üretmez. Mucize Allah'ın iradesiyle gerçekleşir. Bu nedenle Hz. Peygamber'den:
“Şimdi bizim istediğimizi yap.”
diye mucize talep etmek, peygamberliğin mahiyetini yanlış anlamaktır.
Peygamber Allah'ın elçisidir, Allah'ın yerine geçen bir güç değildir.
Bu ölçü Peygamber sevgisini de tevhid içinde korur.
Hz. Peygamber'i çok severiz.
Ona salât ve selam getiririz.
Onu örnek alırız.
Fakat ona Allah'tan bağımsız biçimde tabiat üzerinde mutlak tasarruf yetkisi vermeyiz.
Onun en büyük şerefi zaten Allah'ın kulu ve elçisi olmasıdır.
Ayetin modern insan için önemli mesajlarından biri de Allah'ı kişisel deneylerimize tabi tutmama gereğidir. İnsan:
“Allah varsa bu gece rüyama şu işareti göndersin.”
diyebilir.
Bu gerçekleşirse inanacak, gerçekleşmezse inkâr edecektir.
Fakat neden Allah'ın varlığı bizim belirlediğimiz rastgele işaret sistemine bağlı olsun?
Böyle bir yöntem hakikat arayışından çok, insanın kendi ölçüsünü evrenin merkezi hâline getirmesi olabilir.
Daha sağlam yol, Allah'ın varlığı ve vahiy hakkında mevcut delilleri bütünlük içinde değerlendirmektir.
Hakikat bizim keyfî testlerimize göre var veya yok olmaz.
İsrâ 90 aynı zamanda duayı yanlış anlamaktan korur. Dua Allah'la pazarlık değildir. İnsan:
“Şu kadar ibadet edersem karşılığında şu işi bana vermek zorundasın.”
diyemez.
İbadet ticari yatırım değildir.
Namaz kılmak Allah'a borç vermek değildir.
Sadaka vermek, Allah'ı istediğimiz sonuca mecbur bırakan bir ödeme değildir.
Kulluk, karşılığını bizim belirlediğimiz bir alışveriş değil; Rabbimize bağlılığımızdır.
Elbette Allah duaları işitir ve kullarına lütfeder. Fakat lütfun biçimini kul belirlemez.
Bu denge insanı hayal kırıklığından da koruyabilir. Çünkü Allah'a ilişkin beklentilerimizi:
“Ben bunu istedim, o hâlde kesin olacak.”
şeklinde kurarsak sonuç farklı olduğunda iman krizine girebiliriz.
Daha sağlam yaklaşım şudur:
“Rabbim, bunu istiyorum. Elimden geleni yapacağım. Fakat benim bilmediğimi Sen biliyorsun.”
Bu, pasiflik değildir.
İnsan çalışır.
Plan yapar.
Dua eder.
Ama Allah'ın hikmetini kendi planına mahkûm etmez.
Ayetin başka bir önemli mesajı, delil ile mucizeyi birbirine karıştırmamaktır. İnsan olağanüstü şeyleri etkileyici bulur. Fakat etkileyici olan her şey doğru değildir. Sihirbazın numarası da etkileyici olabilir. Teknolojiyle yapılan bir gösteri de insana olağanüstü gelebilir.
Hakikat değerlendirmesi yalnız şaşkınlığa dayanmaz.
Akıl, mesajın içeriği, güvenilirlik ve bütünlük de önemlidir.
Bu nedenle Kur’an'ın önce kendi mesajını ve eşsizliğini düşünmeye çağırması anlamlıdır.
İnsan:
“Beni şaşırt.”
demeden önce:
“Bana söylenen şey doğru mu?”
diye sormalıdır.
İsrâ 89 ile 90 arasındaki bağlantı tam burada önem kazanır. 89. ayette Kur’an'ın hakikati çok çeşitli yollarla açıkladığı bildirilmişti. Yani bilgi yok değildir. Açıklama yapılmıştır. Buna rağmen 90. ayette muhatap:
“Hayır, benim belirlediğim başka bir şey gerçekleşmeden inanmayacağım.”
demektedir.
Bu, insanın delili yalnız kendi şartına göre kabul etmesinin örneğidir.
Ayet aynı zamanda Allah'la ilişkimizi dünya nimetlerinden bağımsızlaştırmayı öğretir. Allah bize çok nimet verebilir ve bunlara şükrederiz. Fakat bütün nimetler kaybolduğunda Allah hâlâ Rabbimizdir.
Bu, kolay söylenecek ama zor yaşanacak bir hakikattir.
İman:
Nimette Allah'ı sevmek kadar, sıkıntıda da O'na yönelmeyi sürdürmektir.
Hz. Peygamber'in hayatı bunun büyük örneğidir. Vahiy geldi diye bütün sıkıntıları bitmemiştir. Tam tersine büyük baskılar başlamıştır.
Eğer peygamberlik dünyada kolay hayat garantisi olsaydı Hz. Peygamber'in yaşadığı mücadeleleri açıklamak mümkün olmazdı.
İsrâ 90'ın devamında taleplerin giderek büyümesi de insanın bitmeyen beklenti üretme kapasitesini gösterecektir. Pınar yetmez.
Bahçe istenir.
Nehirler istenir.
Göğün düşmesi istenir.
Allah ve meleklerin getirilmesi istenir.
Bu zincirin verdiği mesaj son derece açıktır:
İnanmak istemeyen insan için şartların sonu olmayabilir.
Bu yüzden kişi kendi samimiyetini sınamalıdır:
“Ben gerçeği gerçekten arıyor muyum?”
“Yoksa ne cevap gelirse gelsin yeni bir kaçış yolu mu bulacağım?”
Bu soru yalnız inkârcıya değil, Müslümana da yönelir.
Müslüman da Kur’an'ın bir emri karşısında sürekli mazeret geliştirebilir.
“Daha sonra namaza başlarım.”
“Biraz daha para kazanayım, sonra yardım ederim.”
“Bu kişiden sonra özür dilerim.”
“Yaşlanınca daha iyi Müslüman olurum.”
Böylece hakikatin kabulü geleceğe ertelenir.
Mazeret bazen inancın değil, uygulamanın mucize talebidir: Önce bütün şartlar mükemmel olsun, sonra doğruyu yaparım.
Oysa hayat hiçbir zaman tamamen mükemmel şartlara dönüşmeyebilir.
İsrâ 90 bu açıdan insana bugün başlamayı da öğretir.
Doğru olduğunu bildiğin şeyi sürekli yarına bırakma.
Birine borcun varsa öde.
Özür dilemen gerekiyorsa dile.
Namazını düzeltmen gerekiyorsa başla.
Bir kötülüğü terk etmen gerekiyorsa ilk adımı at.
Çünkü insanın en tehlikeli yanılgılarından biri, doğruyu kabul etmek için kusursuz şart beklemektir.
Ayetin başka bir önemli dersi, Allah'ın kudretinden şüphe edilmemesidir. Allah elbette yerden pınar çıkarmaya kadirdir. Mesele Allah'ın bunu yapıp yapamayacağı değildir.
Mesele:
Allah'ın insanların keyfî taleplerine göre mucize göstermek zorunda olup olmadığıdır.
Allah'ın kudreti ile insanın talebi birbirinden ayrılmalıdır.
Allah her şeye kadirdir.
Ama kudretinin varlığını bizim belirlediğimiz her gösteriyi gerçekleştirmekle ispatlamak zorunda değildir.
Bu ayrım tevhid için önemlidir.
Mümin Allah'ın gücüne inanır; fakat O'nu kendi beklentisinin hizmetkârına dönüştürmez.
Bir sonraki 91. ayette pınar talebi genişleyecek ve bu kez Hz. Peygamber'in hurma ve üzüm bahçelerine sahip olması, bunların içinden nehirler akıtması istenecektir. Böylece maddi refah ve olağanüstülük talebi daha belirgin hâle gelecektir.
Bu da peygamberliği yanlış bir ölçüye bağlamanın başka biçimidir:
“Gerçek peygambersen çok zengin ve olağanüstü imkânlara sahip olmalısın.”
Oysa peygamberliğin değeri servette değil, vahiyde ve sadakattedir.
İsrâ Suresi'nin 90. ayeti bugün insana şu soruları sordurur: Allah'a imanımı belirli dünya sonuçlarına mı bağlıyorum? Duam gerçekleşmediğinde Allah'ın beni sevmediğini mi düşünüyorum? Hakikati araştırırken gerçekten cevaba açık mıyım, yoksa sürekli yeni şartlar mı üretiyorum? Allah'ı kendi belirlediğim işaretleri vermeye mecbur gibi mi görüyorum? Bildiğim doğruları uygulamak için kusursuz şartların oluşmasını mı bekliyorum? Peygamberliği ve dini dünyevi başarı miktarıyla mı ölçüyorum?
Bu sorular ayetin yalnız eski Mekkelilerin pınar talebini anlatmadığını; iman, mucize, dua, beklenti, delil, erteleme, samimiyet, tevekkül ve Allah'la doğru ilişki konusunda bugün de son derece güçlü bir ölçü sunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak İsrâ 90 bize şunu öğretir: Allah'a inanmayı kendi şartlarımızın gerçekleşmesine bağlamayalım. Delil arayalım ama bahane üretmeyelim. Dua edelim ama pazarlık yapmayalım. İsteyelim ama Allah'ın hikmetine de güvenelim. Ve hakikat önümüze geldiğinde, sürekli yeni şartlar üretmek yerine onun bizden istediği değişimle yüzleşelim.
Çünkü gerçek iman:
“Benim istediğimi yaparsan sana inanırım.”
demek değildir.
Gerçek iman:
“Rabbim, her şeyi anlamasam ve her istediğim gerçekleşmese bile hakikatin Sen olduğunu biliyor, Sana güvenmeyi ve doğru olanı yapmayı öğrenmeye çalışıyorum.”
diyebilecek bir kulluğa doğru yürümektir.
⠀
Son Söz
⠀“Allah’a inanmayı kendi dileklerimizin gerçekleşmesine bağlarsak, kulluğu farkında olmadan pazarlığa dönüştürebiliriz. Dua edelim, büyük şeyler isteyelim ve elimizden geleni yapalım; fakat Rabbimizi bizim belirlediğimiz şartları yerine getirmek zorunda olan bir güç gibi görmeyelim. Hakikati gerçekten arayan insan delili değerlendirir; kaçmak isteyen ise her cevabın ardından yeni bir şart üretir. İman, Allah’ın bizim istediğimiz her şeyi yapması değil, biz her şeyi anlamasak da O’nun karşısındaki yerimizi bilmektir.”
Ersan Karavelioğlu