İsrâ Suresi 100. Ayette “Eğer Rabbimin Rahmet Hazinelerine Siz Sahip Olsaydınız, Tükenir Korkusuyla Onları Tutardınız; İnsan Gerçekten Çok Cimridir” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan bazen elindekini kaybetme korkusuyla sahip olduğu nimetin bereketini bile yaşayamaz. Kur’an, Rabbimizin rahmetinin insanın dar hesaplarına sığmadığını hatırlatırken aynı zamanda kalbimize bir ayna tutar: Daha fazlasına sahip olsak gerçekten daha cömert mi olurduk, yoksa kaybetme korkumuz da sahip olduklarımızla birlikte büyür müydü? Gerçek zenginlik yalnız çok şeye sahip olmak değil, nimetin sahibini bilerek paylaşabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
İsrâ Suresi 100. Ayetin Anlamı Nedir
İsrâ Suresi'nin 100. ayeti insanın kıtlık korkusu, sahip olma arzusu ve cimriliğe yatkınlığı üzerinden çok güçlü bir ahlak dersi verir. Bir önceki ayette gökleri ve yeri yaratan Allah'ın yeniden yaratmaya kadir olduğu anlatılmış, insanın Allah'ın kudretini kendi sınırlı gücüyle ölçmemesi gerektiği hatırlatılmıştı. Şimdi benzer bir hata Allah'ın rahmeti konusunda gösterilmektedir: İnsan kendi sınırlı kaynak anlayışını Rabbimizin sınırsız lütfuna taşımaktadır.Ayetin anlamı şöyledir:
Ayetin çarpıcı tarafı şudur: İnsanlara sıradan bir servet değil, Rabbimizin rahmet hazineleri üzerinden varsayımsal bir örnek verilmektedir. Böyle bir zenginliğin bile yönetimi insana bırakılsa, insanın “Ya azalırsa?” korkusuyla tutma eğilimi gösterebileceği bildirilmektedir. Buradaki amaç insanı aşağılamak değil, nefsindeki kıtlık psikolojisini tanımasını sağlamaktır.“De ki: Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, harcanıp tükenir korkusuyla onları mutlaka tutardınız. İnsan gerçekten çok cimridir.”
İsrâ Suresi, 17:100
“Rabbimin Rahmet Hazineleri” Ne Anlama Gelir
“Rahmet hazineleri” ifadesini yalnız para, altın veya maddi servet olarak anlamak eksik olur. Allah'ın rahmeti çok geniştir; rızık, sağlık, bilgi, bağışlanma, hidayet, imkân, güvenlik ve sayısız nimet bu geniş rahmet alanının içinde düşünülebilir.Buradaki “hazineden” maksat Allah'ın rahmetinin gerçek anlamda insanlar gibi sınırlı depolarda saklandığını anlatmak değildir. İfade, ilahî lütfun büyüklüğünü ve tükenmezliğini insan zihnine yaklaştıran güçlü bir anlatımdır.
İnsan kendi deposunu düşünür: İçinden aldıkça azalır. Bankadaki para harcandıkça düşer. Yiyecek tüketildikçe biter. Fakat Allah'ın vermesi insanın vermesine benzemez.
Allah'ın ikramı O'nun hazinelerini fakirleştirmez.
Ayet bu nedenle hem Allah'ın rahmetinin genişliğini hem de insanın kaynaklara bakışındaki korkuyu aynı anda göstermektedir.
“Tükenir Korkusuyla Tutardınız” İfadesi Ne Anlama Gelir
İnsan sahip olduğu şeyin bitebileceğini bilir. Bu nedenle geleceği düşünür, biriktirir ve tedbir alır. Bunun kendisi yanlış değildir. Ayetin eleştirdiği nokta tedbirin korkuya, korkunun da cimriliğe dönüşmesidir.İnsan bazen yeterince imkânı olduğu hâlde:
“Ya sonra bana kalmazsa?”
diye paylaşmaz.
Daha çok kazandığında korkusunun azalacağını düşünür; fakat serveti büyüdükçe kaybetme korkusu da büyüyebilir.
Dolayısıyla cimrilik her zaman malın azlığından doğmaz. Bazen tam tersine, sahip olunan şeyi kaybetmeye aşırı bağlanmaktan doğar.
Ayetin insan psikolojisine yönelttiği soru çok güçlüdür: Eğer tükenmez görünen bir hazine bile senin yönetimine verilseydi, yine de “Ya biterse?” diyerek onu tutar mıydın?
Bu soru, yoksulluktan çok kalbin güven problemiyle ilgilidir.
Ayet Bütün İnsanların Mutlaka Cimri Olduğunu mu Söyler
Hayır. Ayette insanın güçlü bir eğilimi anlatılmaktadır; her insanın aynı derecede cimri olduğu söylenmemektedir.Kur’an insan tabiatındaki bazı zayıflıkları vurgularken aynı zamanda insanın bu zayıflıkları terbiye edebileceğini de öğretir. Nitekim cömertlik, infak, sadaka ve başkalarının hakkını gözetmek İslam ahlakının temel değerleri arasındadır.
Dolayısıyla:
“İnsan zaten cimridir, değişmez.”
şeklinde kaderci bir sonuç çıkarmak doğru değildir.
Ayetin amacı:
“İçinde böyle bir eğilim var; onu tanı ve yönet.”
mesajıdır.
İnsanın nefsinde malı tutma eğilimi bulunabilir; fakat iman, şükür ve ahlaki terbiye sayesinde insan bu eğilimin üzerine çıkabilir.
Eğilim kader değildir; terbiye mümkündür.
Cimrilik Sadece Para Vermemek midir
Hayır. Cimrilik yalnız maddi servetle ilgili değildir. İnsan zamanını, bilgisini, ilgisini, sevgisini, emeğini ve affını da paylaşmaktan kaçınabilir.Bir kişi çok para bağışlıyor olabilir ama ailesine zaman ayırmıyorsa başka bir alanda cimrilik gösterebilir.
Bir insan çok bilgili olabilir fakat başkasının gelişmesinden korktuğu için bilgisini paylaşmayabilir.
Bir yönetici yetki vermekten kaçınabilir; çünkü başkasının başarılı olmasını tehdit olarak görebilir.
Bir insan güzel söz söylemekte bile cimri olabilir. Sevdiği kişiye:
“Seni seviyorum, iyi ki varsın.”
demek için hiçbir maddi maliyet yoktur; fakat bazı insanlar bunu bile esirgeyebilir.
Bu nedenle İsrâ 100'ün mesajı yalnız cüzdana değil kalbin sahip olma biçimine de yönelir.
Tasarruf Etmek ile Cimrilik Arasındaki Fark Nedir
Tasarruf ile cimrilik aynı şey değildir. Tasarruf, insanın geleceğini düşünerek kaynaklarını ölçülü kullanmasıdır. Cimrilik ise paylaşılması gereken yerde hakkı ve iyiliği gereksiz biçimde engelleme eğilimidir.Bir insan ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek para biriktirebilir. Bu sorumluluktur.
Borçlarını ödemek için harcamalarını kısabilir. Bu da doğru olabilir.
Fakat imkânı olduğu hâlde ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılamıyor, çalışanının hakkını vermiyor veya başkasının zor durumunu sırf malı azalmasın diye görmezden geliyorsa burada problem vardır.
İslam'ın istediği şey düşüncesiz harcama değildir.
Cömertlik, savurganlık demek değildir; cimrilikten kurtulurken sorumluluğu da korumaktır.
Bu denge önemlidir. Çünkü bir insan sırf “cömert olayım” diye ailesini borç altında bırakamaz. Aynı şekilde “tedbirliyim” diyerek de her paylaşımı reddedemez.
Allah’ın Rahmeti Gerçekten Tükenmez mi
Allah'ın rahmetini insanın sınırlı kaynakları gibi düşünmek doğru değildir. İnsan verdiğinde elindeki miktar azalabilir; Allah'ın vermesi ise O'nun kudret ve zenginliğinde eksilme meydana getirmez.Bu yüzden mümin Allah hakkında:
“Bu kadar insana nasıl rızık verecek?”
veya:
“Bu kadar insanı nasıl bağışlayabilir?”
gibi insan ölçeğindeki kıtlık mantığını uygulamamalıdır.
Allah'ın rahmeti geniştir. Ancak bu genişlik:
“Ne yaparsam yapayım hiçbir sorumluluğum yok.”
anlamına gelmez.
Allah'ın rahmetinin genişliği ile insanın tövbe ve sorumluluğu birlikte düşünülmelidir.
Rahmet ümitsizliği kırar; sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
İnsan Neden Sahip Oldukça Daha Fazla Kaybetme Korkusu Yaşayabilir
Çünkü sahip olunan şey yalnız ihtiyaç karşılayan bir araç olmaktan çıkıp kişinin kimliğinin parçası hâline gelebilir.İnsan:
“Param var.”
demekten zamanla:
“Ben param kadar değerliyim.”
duygusuna kayabilir.
Bu durumda para kaybı yalnız maddi kayıp değil, kişinin kendi değerinin sarsılması gibi hissedilebilir.
Aynı şey makam, ev, araba veya sosyal statü için de geçerlidir.
Bu nedenle bazen az mala sahip insan daha rahat paylaşırken çok mala sahip kişi daha güçlü bir kaybetme korkusu yaşayabilir.
Mesele miktardan önce kalbin mala hangi anlamı yüklediğidir.
Mal araç olduğunda insan onu yönetir.
Mal kimliğe dönüştüğünde ise mal insanı yönetmeye başlayabilir.
Rızık Konusunda Allah’a Güvenmek Çalışmayı Bırakmak Anlamına mı Gelir
Hayır.Tevekkül çalışmanın alternatifi değildir. İnsan geçimini sağlamak, ailesine bakmak ve geleceği için makul tedbirler almakla sorumludur.
İsrâ 100:
“Hiçbir şey biriktirmeyin ve yarını düşünmeyin.”
dememektedir.
Eleştirilen şey, insanın rızık konusunda öyle bir korkuya kapılmasıdır ki elindeki nimeti paylaşamaz hâle gelir ve Allah'ın lütfunu tamamen unutur.
Doğru denge şöyledir:
Çalış, kazan, tedbir al; fakat rızkın nihai sahibinin Allah olduğunu unutma.
Tevekkül insanı tembelleştirmemeli, korkunun kölesi olmaktan kurtarmalıdır.
İnsan sebeplere sarılır; sonucu ise bütünüyle kendi gücüne bağlamaz.
Cömertlik Neden İmanın Ahlaki Sonuçlarından Biridir
Çünkü cömertlik insanın sahip olduğu şeyin mutlak sahibi olmadığını kabul etmesiyle yakından ilişkilidir.Mümin malını:
“Tamamen benim ve yalnız benim.”
diye görmek yerine Allah'ın kendisine verdiği bir nimet ve emanet olarak değerlendirir.
Bu anlayış, malı değersizleştirmez. Tam tersine ona daha sorumlu bir anlam kazandırır.
İnsan kazancının bir kısmını kendisi ve ailesi için kullanır, geleceğini planlar ve imkânı ölçüsünde başkalarına da yardım eder.
Cömertlik burada yalnız maddi transfer değildir. Kalpteki:
“Verirsem eksilirim.”
korkusuyla mücadeledir.
Bu yüzden cömert insan yalnız çok veren kişi değil, verirken kalbinin mala bağımlılığını azaltan kişidir.

İnsan Neden “Önce Çok Zengin Olayım, Sonra Yardım Ederim” Der
Çünkü cömertliği gelecekte sahip olacağını düşündüğü servete bağlamak kolaydır.İnsan:
“Bir gün çok param olursa çok yardım edeceğim.”
diyebilir.
Fakat cömertlik yalnız yüksek gelir seviyesinde başlayan bir alışkanlık değildir. Küçük imkânlarla paylaşmayı öğrenmeyen insan, büyük imkânlara kavuştuğunda da paylaşmayı otomatik olarak öğrenmeyebilir.
Hatta servet arttıkça kaybetme korkusu büyüyebilir.
Bu nedenle cömertlik miktardan önce karakter meselesidir.
Az imkânı olan kişi gücü oranında paylaşabilir.
Çok imkânı olan kişi daha büyük sorumluluk taşıyabilir.
Önemli olan insanın kendisine şu soruyu sormasıdır:
“Bugün elimdekiyle ne yapıyorum?”
Çünkü gelecekteki cömertlik vaatleri, bugünkü cimriliğin mazereti olmamalıdır.

Cömertlik Gösterişe Dönüşürse Değerini Kaybeder mi
Cömertliğin ahlaki değerinde niyet önemlidir. İnsan yardım yaparken yalnız başkalarının takdirini, ünü veya sosyal statüyü hedefliyorsa iyilik davranışının manevi boyutu zarar görebilir.Bununla birlikte bir yardımın açık biçimde yapılması her zaman gösteriş anlamına gelmez. Bazen başkalarını teşvik etmek, şeffaflık sağlamak veya toplumsal bir kampanyayı büyütmek için açık yardım yapılabilir.
Bu nedenle dışarıdan bakarak her açık yardıma:
“Riya yapıyor.”
demek doğru değildir.
Kalbin gerçek niyetini Allah bilir.
İnsan kendisine sormalıdır:
“Kimse bilmeseydi bunu yine yapar mıydım?”
Bu soru, cömertliğimizi daha samimi hâle getirebilir.
İsrâ 100'ün mesajı yalnız vermek değil, verirken kalbin hangi korku ve beklentilerle hareket ettiğini de anlamaktır.

Cimrilik Aile İçinde Nasıl Ortaya Çıkabilir
Cimrilik yalnız dışarıdaki insanlara yardım etmemek değildir. Kişi kendi ailesine karşı da cimri davranabilir.İmkânı olduğu hâlde temel ihtiyaçları gereksiz biçimde kısıtlayabilir.
Eşine veya çocuğuna para harcamayı her zaman kayıp gibi görebilir.
Ailesinin huzurundan çok hesabındaki rakamı önemseyebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, israf ile ihtiyaç arasında denge kurmaktır.
Aile bireylerinin her isteğini yerine getirmek zorunlu değildir. Fakat:
“Para azalmasın.”
diye hayatın bütün güzelliklerini aileden esirgemek de sağlıklı değildir.
Malın amacı insan hayatına hizmet etmektir.
İnsan mal için değil, mal insan için vardır.
Bu denge kaybolduğunda biriktirilen servet huzur getirmek yerine aile içinde gerilim üretebilir.

Cimrilik Toplumsal Adaleti Nasıl Etkiler
Cimrilik yalnız bireysel karakter sorunu olarak kalmayabilir. Güç ve servet belirli ellerde yoğunlaşırken paylaşma ve hakkaniyet duygusu zayıflarsa toplumsal eşitsizlikler derinleşebilir.Bir işveren çalışanına hakkını vermek istemeyebilir.
Bir kişi borcunu ödemeye gücü olduğu hâlde geciktirebilir.
Zengin toplum kesimleri ortak sorumlulukları görmezden gelebilir.
Bu noktada mesele artık yalnız:
“Yardım yapmadı.”
değildir.
Hak sahibinin hakkını vermemek söz konusu olabilir.
İslam ahlakında cömertlik gönüllü iyilikleri kapsadığı gibi adalet de zorunlu hakları kapsar. Bir insana maaşını ödemek cömertlik değildir; onun hakkını vermektir.
Bu ayrım çok önemlidir.
Hak vermek adalettir; hakkın ötesinde paylaşmak cömertliktir.

Allah’ın Rahmetiyle İnsan Cimriliği Neden Aynı Ayette Karşılaştırılmıştır
Çünkü karşılaştırma insan ile Allah arasındaki büyük farkı ortaya koymaktadır.İnsan:
“Verirsem azalır.”
diye düşünür.
Allah'ın rahmeti ise insanın dar kıtlık mantığına bağlı değildir.
İnsan geleceği bilmediği için korkar.
Allah'ın bilgisi tamdır.
İnsan kaynaklarını sınırlı görür.
Allah bütün mülkün sahibidir.
Ayet böylece insanın kalbindeki cimriliği yalnız ahlaki bir kusur olarak değil, aynı zamanda Allah hakkında yanlış ölçü kullanmanın sonucu olarak da gösterir.
İnsan Allah'ın lütfunu kendisine benzetirse:
“Belki Allah'ın da vereceği şey tükenir.”
gibi bilinçsiz bir kıtlık düşüncesine sürüklenebilir.
Kur’an bu düşünceyi kırar.
Rabbimizin rahmeti bizim depolarımıza benzemez.

Bu Ayet Bize Şükür Konusunda Ne Öğretir
Şükür yalnız:“Elhamdülillah.”
demek değildir. Nimeti doğru biçimde kullanmayı da içerir.
Bir insan sağlık nimetine şükrediyorsa bedenini mümkün olduğunca korur.
Bilgi nimetine şükrediyorsa bilgisini hayırda kullanır.
Servet nimetine şükrediyorsa malını yalnız tüketmek veya biriktirmek için değil, doğru yerlerde kullanmak için de değerlendirir.
Cimrilik ise nimeti neredeyse tamamen kilitleyebilir.
İnsan sahip olduğu şeyin kaybolmasından korkarken onun gerçek işlevini unutabilir.
Bu nedenle şükür ile paylaşma arasında güçlü bir ilişki vardır.
Nimete şükür, nimeti Allah'ın razı olacağı biçimde kullanmaktır.
Bu her şeyi dağıtmak demek değildir. Ölçülü ve sorumlu biçimde, nimetin bize neden verildiğini unutmamaktır.

İsrâ Suresi 99–101. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır
99. ayette gökleri ve yeri yaratan Allah'ın insanları yeniden yaratmaya kadir olduğu hatırlatılmıştı. İnsan burada Allah'ın kudretini kendi sınırlı gücüyle ölçme hatasına düşüyordu.100. ayette benzer zihinsel daralma Allah'ın rahmeti konusunda ortaya çıkar. İnsan, Rabbimizin rahmet hazineleri kendi elinde olsaydı onları tükenme korkusuyla tutabilecek kadar kıtlık psikolojisine yatkındır.
101. ayette ise konu Hz. Musa'ya verilen dokuz açık işarete ve Firavun'un bunlar karşısındaki tavrına geçecektir. Açık işaretlerin bulunması da Firavun'un kabulünü otomatik olarak sağlamayacaktır.
Bu üç ayet arasında güçlü bir ortak çizgi vardır: İnsan Allah'ın kudretini sınırlı düşünebilir, nimeti korkuyla tutabilir ve açık deliller karşısında bile direnebilir.
Kur’an böylece tekrar tekrar insanı dışarıdaki delilden önce kendi içindeki engelleri tanımaya çağırmaktadır.

İsrâ Suresi 100. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri şudur:Rabbimizin rahmetini kendi kıtlık korkunla ölçme ve sana verilen nimetin esiri olma.
Mal gerekir.
Gelecek için tedbir gerekir.
Tasarruf da gerekir.
Ama bunların hiçbiri kalbin güvenini tamamen mala bağlamayı gerektirmez.
İnsan:
“Biraz daha biriktirirsem güvende olacağım.”
derken hayatının tamamını biriktirmeye verebilir ve güven duygusuna hiçbir zaman ulaşamayabilir.
Kur’an insanı daha derin bir güvene çağırır:
Çalış.
Tedbirli ol.
Ama Allah'ın rahmetinin senin hesabından daha geniş olduğunu unutma.
Ve sana verilen nimetten başkalarının da pay almasına izin ver.
Çünkü bazen sahip olduğumuz nimetin bereketi, onu yalnız saklamakta değil doğru yerde paylaşmakta ortaya çıkar.

İsrâ Suresi 100. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
İsrâ Suresi'nin 100. ayeti, insanın kaynakların tükenmesine dair güçlü korkusunu ve bu korkunun cimriliğe dönüşebileceğini son derece çarpıcı bir örnekle ortaya koymaktadır. İnsanlara Rabbimizin rahmet hazineleri verilse bile onların bitmesinden korkarak tutabilecekleri söylenmektedir. Bu ifade bir taraftan insan nefsinin dar bakışını gösterirken diğer taraftan Allah'ın rahmetinin insanın kıtlık hesabından ne kadar büyük olduğunu hatırlatmaktadır.Ayetin ilk önemli mesajı, cimriliğin yalnız mal azlığından kaynaklanmadığıdır. İnsan çok az mala sahip olduğunda korkabilir; fakat çok fazla mala sahip olduğunda da aynı korku sürebilir. Hatta sahip olunan şey büyüdükçe onu kaybetme korkusu daha da artabilir.
Bu nedenle:
“Biraz daha zengin olursam artık para konusunda rahatlarım.”
düşüncesi her zaman gerçekleşmez.
İnsan bir milyonla korkuyorsa on milyonla da korkabilir.
Mesele yalnız rakam değildir.
Kalbin güvenini nereye bağladığıdır.
Mal insan için önemlidir. Kur’an bunu inkâr etmez. Ailenin geçimi, barınma, sağlık ve gelecek için maddi imkân gerekir. Fakat servet mutlak güvence hâline getirildiğinde insanın iç dünyasında farklı bir bağımlılık başlayabilir.
İnsan artık malı kullanmaz; malı korumak için yaşamaya başlar.
Bu noktada ayetin güçlü sorusu ortaya çıkar:
“Sahip oldukların sana hizmet ediyor mu, yoksa sen onların bekçisine mi dönüştün?”
İnsan ömrünü servet biriktirerek geçirebilir fakat kullanmaya kıyamadan ölebilir. Hayatının büyük bölümünde:
“Sonra rahat edeceğim.”
der.
Ama o “sonra” bir türlü gelmez.
Bu, mal biriktirmenin yanlış olduğu anlamına gelmez. Sorun, biriktirmenin hayatın anlamına dönüşmesidir.
İnsan geleceğini güvence altına almaya çalışırken bugünün hayatını tamamen kaybetmemelidir.
Ailesine zaman ayırmalıdır.
Sağlığını korumalıdır.
İyilik yapmalıdır.
Kendisine verilen helal nimetlerden ölçülü biçimde faydalanmalıdır.
Çünkü servetin amacı insanı yaşatmakken, insanın bütün hayatı serveti büyütmeye indirgenirse araç ile amaç yer değiştirmiş olur.
İsrâ 100'ün başka bir büyük mesajı, Allah'ın rahmeti hakkındaki düşüncemizi düzeltmektir. İnsan sınırlı olduğu için Allah'ı da bazen farkında olmadan sınırlı düşünür.
“Bu kadar insanın duasına nasıl cevap verir?”
“Bu kadar günahı nasıl bağışlar?”
“Bu kadar canlıya nasıl rızık verir?”
Bu sorular insan ölçüsüyle düşünmenin sonucudur.
Biz aynı anda sınırlı sayıda insana yardım edebiliriz.
Kaynağımız biter.
Enerjimiz tükenir.
Fakat Allah'ı insan kapasitesiyle ölçmek yanlıştır.
Allah'ın vermesi O'nu fakirleştirmez.
Bu hakikat insanın dua hayatını da etkiler. İnsan Allah'tan büyük şeyler istemekten çekinmemelidir. Elbette duasının nasıl ve ne zaman karşılık bulacağını Allah'ın hikmetine bırakır; fakat:
“Belki Allah'ın bana vereceği kalmamıştır.”
gibi bir düşünce İslam'ın Allah anlayışıyla bağdaşmaz.
Allah'ın rahmeti başka kullara ulaştığında bizim payımız azalmaz.
Bu nokta kıskançlık açısından da çok önemlidir.
İnsan bazen başkasına verilen nimeti kendi kaybı gibi görebilir. Bir arkadaşının başarılı olması onu rahatsız eder. Bir başkasının zenginleşmesi kendi değerini azaltıyormuş gibi hisseder.
Oysa Allah'ın bir kula nimet vermesi diğer kullara verecek hiçbir şeyi kalmadığı anlamına gelmez.
Başkasının nimeti senin rızkından çalınmış olmak zorunda değildir.
Bu bilinç hasedi azaltabilir.
İnsan başkasının başarısına:
“Bana bir şey kalmayacak.”
korkusuyla değil,
“Allah ona vermiş; dilerse bana da başka bir kapı açabilir.”
güveniyle bakabilir.
Ayetin cömertlik boyutu burada daha da derinleşir. Cömertlik yalnız karşıdaki insana fayda sağlamaz; veren kişinin kalbini de özgürleştirir.
İnsan her verdiğinde kendisine şunu öğretir:
“Malım benim Rabbim değil.”
“Bir şeyden vazgeçsem de hayat devam eder.”
“Güvenimin tamamı hesabımdaki rakamda değil.”
Bu nedenle infak insanın nefsiyle yaptığı önemli eğitimlerden biridir.
Az veya çok olması ikinci meseledir.
Asıl mesele:
Kalbin vermeye alışmasıdır.
Bir çocuk küçük yaşta paylaşmayı öğrenirse ileride daha doğal biçimde cömert olabilir. Yetişkin insan da aynı şekilde küçük alışkanlıklarla kendisini eğitebilir.
Her ay küçük bir yardım ayırabilir.
Birinin ihtiyacını karşılayabilir.
Bilgisini paylaşabilir.
Zamanını verebilir.
Burada önemli olan gösteriş değil, paylaşma karakterinin oluşmasıdır.
Ayet, cömertlik ile savurganlık arasındaki farkı da korumamızı gerektirir. Kur’an'ın başka yerlerde israfı eleştirdiğini biliyoruz. Dolayısıyla İsrâ 100:
“Elinizde ne varsa hemen dağıtın.”
mesajı vermez.
Mümin hem cömert hem sorumlu olur.
Ailesinin ihtiyacını düşünür.
Borçlarını gözetir.
Gelecek için makul tedbir alır.
Ama bunların arkasına saklanıp hiçbir zaman paylaşmamazlık etmez.
Denge, malı ne ilahlaştırmak ne de değersizleştirmektir.
İnsan hem kazanabilir hem verebilir.
Hem biriktirebilir hem paylaşabilir.
Bu denge, maddi hayatta olgunluğun göstergesidir.
İsrâ 100 aynı zamanda insanın kıtlık psikolojisini sorgular. Kıtlık psikolojisi yalnız gerçekten fakir olmak değildir. Çok şeye sahip olan biri de sürekli:
“Yetmez.”
diye yaşayabilir.
Bu zihniyet insanı doyumsuzlaştırabilir.
Bir ev vardır, daha büyüğü istenir.
Araba vardır, daha yenisi gerekir.
Gelir artar, yaşam standardı aynı hızla büyür.
Sonunda insan eskisinden daha zengin ama daha huzursuz olabilir.
Çünkü sorun artık ihtiyaç değil, yetme hissinin kaybolmasıdır.
Kur’an'ın şükür öğretisi bu noktada çok değerlidir.
Şükür:
“Daha fazlasını istemeyeceğim.”
demek değildir.
İnsan hedef koyabilir.
Fakat sahip olduklarını görmeden sürekli eksik olana odaklanmamak gerekir.
Şükür insanı tembelleştirmez; doyumsuzluğun kölesi olmaktan korur.
Ayet aile ilişkileri açısından da büyük bir ders verir. Bazı insanlar maddi güvenlik uğruna aile hayatını tamamen ihmal edebilir.
“Çocuklarım için çalışıyorum.”
derken çocuklarını neredeyse hiç görmez.
“Geleceğimizi hazırlıyorum.”
derken bugünkü aile bağlarını kaybedebilir.
Elbette çalışmak ve aileye ekonomik güven sağlamak büyük sorumluluktur. Fakat çocukların yalnız paraya değil, zamana, sevgiye ve varlığa da ihtiyacı vardır.
İnsan milyonlar bırakabilir ama çocuklarının hafızasında bulunmamış bir baba veya anne olarak kalabilir.
İsrâ 100'ün geniş anlamı bize şunu düşündürür:
Bazen para değil, zaman konusunda cimriyiz.
Bu yüzden kendi cömertliğimizi yalnız ne kadar para verdiğimizle ölçmemeliyiz.
Sevdiğimiz insanlara ne kadar dikkat veriyoruz?
Bizi dinlemek isteyen birini gerçekten dinliyor muyuz?
Bilgimizi paylaşabiliyor muyuz?
Birinin başarısına yol açacak fırsatı kıskanmadan verebiliyor muyuz?
Bazen en değerli cömertlik, insana kendisini değerli hissettirecek kadar zaman ayırmaktır.
Ayetin toplumsal mesajı da önemlidir. Eğer güçlü insanlar sürekli biriktirirken zayıfların temel haklarını görmezden gelirse ekonomik düzen insaniyetini kaybedebilir.
Burada cömertlik ile adaleti birbirinden ayırmak gerekir. Bir işveren çalışanına hak ettiği ücreti verdiğinde ona bağış yapmış olmaz.
Hakkını vermiş olur.
Bundan sonra ekstra iyilik yaparsa cömertlik başlar.
Bu ayrım özellikle önemlidir; çünkü bazen insanlar önce başkasının hakkını eksiltir, sonra küçük yardımlarla kendisini cömert sanabilir.
Kur’an ahlakında bu yeterli değildir.
Önce adalet, sonra ihsan.
Malın bereketi de yalnız miktarla değerlendirilmemelidir. Aynı para bir insanın elinde sürekli huzursuzluk üretirken başka birinin elinde ailesine güven, eğitime destek ve ihtiyaç sahiplerine yardım sağlayabilir.
Bu yüzden bereketi yalnız:
“Rakam ne kadar arttı?”
diye düşünmek eksiktir.
Bazen az mal daha huzurlu ve faydalı kullanılabilir.
Bazen çok mal insanı büyük bir sorumluluğun altına sokabilir.
Asıl soru:
“Bu nimet hayatımda neye dönüşüyor?”
olmalıdır.
İsrâ 100, insanın ölüm gerçeğiyle mal ilişkisini de düşündürür. Bir önceki ayette belirlenmiş süreden söz edilmişti. İnsan bir gün dünyadan ayrılacaktır.
Bu durumda hayat boyunca biriktirdiği servetin hiçbiri onunla mezara gitmez.
Mal başkalarına kalır.
Fakat malı nasıl kazandığı ve nasıl kullandığına ilişkin sorumluluk onunla kalır.
Bu gerçekten çok çarpıcıdır:
Mal dünyada kalır, hesabı insanla gider.
Bu nedenle akıllı insan yalnız mal biriktirmeyi değil, malın hesabını kolaylaştırmayı da düşünür.
Helal kazanır.
Hakkı olanı verir.
İsraftan kaçar.
Cimrilikten de kaçar.
Bu denge, serveti ahiret açısından anlamlı hâle getirir.
Ayet ayrıca:
“İnsan gerçekten çok cimridir.”
derken bizi başkalarını suçlamaya değil önce kendimize bakmaya çağırmalıdır.
“Falanca çok cimri.”
demek kolaydır.
Daha zor soru şudur:
“Ben nerede tutuyorum?”
Belki paramı veriyorum ama affetmiyorum.
Belki yardım ediyorum ama bilgimi paylaşmıyorum.
Belki hediyeler alıyorum ama güzel söz söylemiyorum.
Belki başkasının mutluluğunu kıskanıyorum.
Ayet bu nedenle cüzdandan daha derine, kalbin darlığına iner.
Gerçek cömertlik, insanın içinde başkalarına yer açmasıdır.
Bu da merhametle ilişkilidir.
Rabbimizin rahmet hazinelerinin ayette özellikle anılması, insanın rahmet konusunda da cömert olmasını düşündürür.
Allah'ın bağışlamasını kendimiz için isterken başkaları için:
“Allah bunu asla affetmesin.”
demeye ne kadar kolay yaklaşabiliyoruz?
Elbette zulüm karşısında adalet istemek meşrudur. Fakat kimin bağışlanacağına nihai olarak biz karar vermeyiz.
Allah'ın rahmetinin kapısını kendi öfkemizle daraltamayız.
Rahmetin sahibi Allah'tır.
Biz adalet isteriz ama Allah'ın bağışlama yetkisini de kendimize mal etmeyiz.
İsrâ 99 ile 100 arasındaki geçiş burada çok güzel anlaşılır. 99. ayette insan Allah'ın yaratma kudretini kendi sınırlı kudretiyle ölçme hatasına düşüyor. 100. ayette ise Allah'ın rahmetini kendi sınırlı mal anlayışıyla ölçüyor.
Birinde:
“Çürüyeni yeniden yaratmak nasıl mümkün olsun?”
diye düşünüyor.
Diğerinde:
“Verirsek tükenir.”
korkusu taşıyor.
Kur’an ise her iki durumda da insana kendi ölçüsünün ötesine bakmayı öğretiyor.
Allah ne insan gibi yaratır ne de insan gibi fakirleşir.
Bir sonraki 101. ayette Hz. Musa'ya verilen dokuz açık işaret gündeme gelecek ve Firavun'un bunlara rağmen direnmesi anlatılacaktır. Böylece Kur’an yine insanın temel problemlerinden birine dönecektir: Delilin eksikliği her zaman inkârın sebebi değildir.
İsrâ 100'de nimet karşısında cimrilik vardır.
101. ayette delil karşısında direnç görülecektir.
Her iki durumda da insanın iç dünyası belirleyicidir.
Bu nedenle Kur’an'ın büyük çağrılarından biri şudur:
Dışarıdaki işaretten önce içerideki engeli tanı.
İsrâ Suresi'nin 100. ayeti bugün insana şu soruları sordurur: Sahip olduğum mal beni özgürleştiriyor mu, yoksa kaybetme korkumu mu büyütüyor? Geleceğe hazırlanmakla bugünü yaşamayı dengeleyebiliyor muyum? Cömertliği sürekli daha zengin olacağım güne mi erteliyorum? Allah'ın rahmetini kendi kıtlık anlayışımla mı ölçüyorum? Başkasına verilen nimeti kendi kaybım gibi mi görüyorum? Para dışında zamanımda, ilgimde, bilgimde veya sevgimde cimri miyim?
Bu sorular ayetin yalnız maddi cimriliği anlatmadığını; Allah'ın rahmeti, rızık güveni, mal ahlakı, şükür, paylaşma, kıtlık psikolojisi, aile sorumluluğu ve insanın iç dünyası hakkında son derece güçlü bir rehberlik sunduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak İsrâ 100 bize şunu öğretmektedir: Allah'ın rahmetini kendi dar ölçülerimizle sınırlamayalım. Sahip olduğumuz nimetleri kaybetme korkusuyla hayatımızı kilitlemeyelim. Çalışalım, tedbir alalım ve geleceğimizi düşünelim; fakat paylaşmayı, şükretmeyi ve nimetin gerçek sahibini unutmayalım.
Çünkü gerçek cömertlik, insanın bütün malını düşüncesizce dağıtması değildir.
Gerçek cömertlik:
Sahip olduğunun kendisine sahip olmasına izin vermemektir.
Mal elde olabilir.
Ama kalbin merkezinde Allah olmalıdır.
Ve belki ayetin insanın içine yönelttiği en büyük soru şudur:
“Rabbimin rahmetinin genişliğine inanıyor muyum, yoksa hayatımı hâlâ ‘Ya bana kalmazsa?’ korkusu mu yönetiyor?”
⠀
Son Söz
⠀“İnsan bazen elindekini korumaya çalışırken sahip olduklarının esiri olur; vermekten değil, eksilmekten korkar. Oysa Rabbimizin rahmeti bizim hesaplarımız kadar dar değildir. Çalışalım, biriktirelim ve geleceğimizi düşünelim; fakat nimeti yalnız saklanacak bir mülk değil, doğru yerde kullanılacak bir emanet olarak görelim. Para, zaman, bilgi ve sevgide cömert olmayı öğrenelim. Çünkü gerçek zenginlik çok şeye sahip olmak değil, sahip olduklarımızın kalbimizi daraltmasına izin vermemektir.”
Ersan Karavelioğlu