Hicr Suresi 45. Ayette “Şüphesiz Takvâ Sahipleri Cennetlerde ve Pınar Başlarındadır” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hicr Suresi 44. ayette cehennemin ‘yedi kapısı bulunduğu ve her kapıya belirli bir bölüm ayrıldığı’ bildirilmişti. 45. ayette ise anlatım bir anda korkudan ümide, azaptan huzura yönelir: ‘Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır.’ Bu geçiş Kur’an’ın insanı yalnız korkuyla yönetmediğini gösterir. Takvâ, sürekli panik içinde yaşamak, dünyanın bütün nimetlerinden kaçmak veya kendisini herkesten daha dindar görmek değildir. Takvâ; Allah karşısındaki sorumluluğun bilincinde olarak yanlıştan sakınmaya, doğruyu yaşamaya ve düştüğünde yeniden doğrulmaya çalışma hâlidir. Cennet ve pınarlar ise yalnız maddi nimet değil, aynı zamanda güven, huzur, süreklilik ve Allah’ın lütfunun güçlü bir tasviridir.”
Ersan Karavelioğlu
Hicr Suresi 45. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası “İnne’l-muttakîne fî cennâtin ve uyûn.” şeklindedir. Genel anlamı ise “Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır.” diye ifade edilebilir.Bir önceki ayet cehennemden söz ederken, bu ayet takvâ sahiplerinin karşılaşacağı huzurlu sonucu anlatır.
Kur’an böylece korku ile umut arasında güçlü bir denge kurar: Yanlışın sonucu vardır, fakat doğruya yönelen insan için rahmet ve güzellik de vardır.
“Muttakîn” Kimlerdir
Ayette geçen “muttakîn”, takvâ sahibi kimseler anlamına gelir.Takvâ, insanın Allah karşısındaki sorumluluğunun farkında olması ve kendisini günah, haksızlık ve ahlaki bozulmadan korumaya çalışması şeklinde anlaşılabilir.
Bu nedenle takvâ yalnız belirli ibadetleri yerine getirmek değil, hayatın bütününde Allah bilinciyle hareket etmeye çalışma hâlidir.
Takvâ Sadece Allah’tan Korkmak mıdır
Takvâ bazen Türkçede yalnızca “Allah korkusu” şeklinde çevrilir; ancak kavram bundan daha geniştir.Takvâda korku veya sakınma unsuru vardır fakat aynı zamanda bilinç, sorumluluk, dikkat ve korunma anlamları da bulunur.
Dolayısıyla takvâyı sürekli titreyen, korkudan hayatını yaşayamayan insan modeli olarak anlamak doğru değildir.
Takvâ panik değil, bilinçtir.
Allah’tan Korkmak Ne Anlama Gelir
Allah korkusu, zalim bir güçten kaçan insanın yaşadığı sürekli dehşet gibi anlaşılmamalıdır.Buradaki korku daha çok insanın Allah’a karşı sorumluluğunu ciddiye alması, yaptığı kötülüğün hesabını düşünmesi ve O’nun rızasını kaybetmekten sakınması anlamındadır.
Bu korkunun yanında sevgi, umut, güven ve rahmet beklentisi de bulunmalıdır.
Takvâ Sahibi İnsan Hiç Günah İşlemez mi
Hayır. Takvâ günahsızlık anlamına gelmez.İnsan zayıflık gösterebilir, yanlış karar verebilir veya günaha düşebilir. Takvâyı belirleyen önemli özelliklerden biri, kişinin yanlışını fark ettiğinde onu savunmak yerine dönmeye çalışmasıdır.
Bu yüzden takvâ sahibi insan kusursuz insan değil, yönünü kaybetmemeye çalışan insandır.
Takvâ Sahibi Bir İnsan Hata Yaparsa Takvâsı Biter mi
Her hata insanın bütün ahlaki ve imanî kimliğini yok etmez.Bir insan düşebilir, pişman olabilir, zararı telafi etmeye çalışabilir ve yeniden doğruya yönelebilir.
Bir düşüş ile kalıcı yön değişikliği aynı şey değildir.
Tövbe ve düzeltme imkânı, takvâ anlayışının önemli parçalarındandır.
Takvâ Dış Görünüşle Anlaşılabilir mi
Dış davranışlar önemlidir fakat takvâyı yalnız kıyafet, görünüm veya belirli semboller üzerinden ölçmek doğru değildir.Bir insan dışarıdan çok dindar görünebilir fakat başkalarına haksızlık yapabilir. Başka biri gösterişli görünmeyebilir fakat dürüst, adil ve merhametli olabilir.
Takvâ yalnız görünüş değil, niyet ve davranış bütünlüğüdür.
Takvâ Yoksulluk Demek midir
Hayır. Fakir olmak insanı otomatik olarak takvâ sahibi yapmadığı gibi zengin olmak da takvâdan çıkarmaz.Servet insanın nasıl kazandığı ve nasıl kullandığıyla ilgili bir sınav alanıdır.
Zenginlik günah değildir; yoksulluk da otomatik manevî üstünlük değildir.
Takvâ ekonomik statüden çok insanın Allah karşısındaki ahlaki yönelişiyle ilgilidir.
Dünya Nimetlerinden Yararlanmak Takvâya Aykırı mıdır
Hayır. İnsan helal ve meşru nimetlerden yararlanabilir.Güzel yemek yemek, iyi evde yaşamak, seyahat etmek, çalışmak, para kazanmak veya teknolojiden yararlanmak takvânın karşıtı değildir.
Sorun nimetin varlığı değil, nimetin insanı haksızlığa, israfa, kibire veya Allah’ı unutmaya sürüklemesidir.
“Cennetler” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayette tekil değil, “cennât”, yani cennetler/bahçeler ifadesi kullanılır.“Cennet” kelimesinin kök anlamında örtülü, yoğun bitkili bahçe anlamı vardır. Kur’an’da ise ahiret mutluluğunun ve Allah’ın lütfunun büyük mekânı olarak kullanılır.
Buradaki çoğul ifade bolluk, genişlik ve çeşitlilik çağrışımı taşır.

Cennet Yalnız Güzel Bir Bahçe midir
Hayır. Kur’an cenneti bahçeler, pınarlar, gölgeler ve çeşitli nimetlerle tasvir eder; fakat cennet bunların yalnızca toplamına indirgenmemelidir.Cennet aynı zamanda korkunun, güvensizliğin, haksızlığın ve sürekli kaybetme endişesinin sona erdiği bir huzur hâlidir.
Bu nedenle cennet tasvirlerini yalnız fiziksel lüks üzerinden okumak eksik olur.

Ayetteki “Pınarlar” Ne Anlama Gelir
“Uyûn”, pınarlar veya kaynaklar anlamına gelir.Kurak coğrafyada su yaşam, bereket, serinlik ve güven demektir. Bu nedenle pınarlar cennet nimetini son derece güçlü biçimde anlatır.
Ancak ahiret pınarlarını dünyadaki su kaynaklarının kimyasal yapısına indirgemek veya “Cennetin suyu şu mineral oranına sahiptir” gibi teknik iddialar üretmek doğru değildir.

Cennet Tasvirlerini Tamamen Mecaz mı Saymalıyız
İslamî gelenekte cennet gerçek bir ahiret hakikati olarak kabul edilir.Fakat bu gerçekliğin dünyadaki nesnelerle birebir aynı şartlarda olması gerektiğini söylemek de zorunlu değildir.
En dengeli yaklaşım, vahyin bildirdiği gerçekliği kabul etmek ve mahiyetini bilmediğimiz ayrıntıları uydurmamaktır.

Cennetteki Nimetler Neden Dünya Nimetlerine Benzeyen Kelimelerle Anlatılıyor
İnsan bilmediği bir gerçekliği, bildiği dil aracılığıyla kavrar.Bahçe, su, gölge, güven ve huzur gibi kelimeler insanın anlayabileceği güçlü imgeler oluşturur.
Ancak benzer kelimenin kullanılması, ahiretteki hakikatin dünya şartlarının birebir kopyası olduğu anlamına gelmez.

Cennet Sadece Maddi Hazlardan mı Oluşur
Hayır. Kur’an’ın cennet tasvirlerinde maddi nimetlerle birlikte güven, selam, huzur, kardeşlik ve Allah’ın rızası gibi manevi boyutlar da vardır.Dolayısıyla cenneti yalnız yemek, içmek ve konfor olarak düşünmek eksik kalır.
Cennetin en büyük boyutlarından biri, kaygı ve tehditten arınmış bütüncül bir esenliktir.

Takvâ Sahibi Olmak İçin Sürekli Kendini Suçlamak Gerekir mi
Hayır. Sürekli kendisini kötüleyen, her düşüncesinden şüphe eden veya her hatada “Allah beni artık istemiyor” diye paniğe kapılan insanın durumu takvânın ideal biçimi değildir.Sağlıklı öz muhasebe ile takıntılı suçluluk birbirinden ayrılmalıdır.
Takvâ insanı sorumlu yapar; kendisinden nefret ettirmemelidir.

Dinî Kaygı ve Vesvese Takvâ Belirtisi midir
Her zaman değil. Bazı insanlar aşırı dinî kaygıları maneviyat zannedebilirler.Sürekli abdestinden, niyetinden veya imanından şüphe etmek; istem dışı düşünceler yüzünden kendisini günahkâr görmek psikolojik bir takıntının parçası olabilir.
Böyle durumlarda dinî rehberliğin yanında psikolojik veya tıbbi destek almak da gerekli olabilir.

Hicr Suresi 44 ve 45. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hicr Suresi 44. ayette cehennemin yedi kapısından ve her kapıya ayrılmış bölümlerden söz edilmişti. 45. ayette ise sahne tamamen değişir ve takvâ sahiplerinin cennetlerde ve pınarlar başında bulunduğu bildirilir.Bu geçiş Kur’an’ın korku ile umut, uyarı ile müjde arasında kurduğu dengeyi gösterir.
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 46. ayette takvâ sahiplerine şöyle denilecektir: “Oraya güven içinde ve esenlikle girin.” Bu ayeti ele alırken özellikle cennetteki güven duygusu, “selâm” ve “âminîn” kavramlarının anlamı, cennette kaybetme korkusunun bulunmaması, dünyadaki güvenlik arayışı ile ahiret güvenliğinin farkı, cennetin yalnız maddi zenginlik değil psikolojik ve manevi emniyet oluşu ve Allah’ın güven vaadinin dünyadaki tedbirleri gereksiz kılmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Hicr Suresi 45. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hicr Suresi 45. ayet, “Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır” buyurarak önceki cehennem tasvirinin ardından son derece güçlü bir umut kapısı açar.Bu geçiş başlı başına önemlidir.
Kur’an insanı yalnız korkuyla bırakmaz.
Cehennem vardır ama cennet de vardır.
Uyarı vardır ama müjde de vardır.
Hesap vardır ama rahmet de vardır.
Bu denge dinî hayatın sağlıklı biçimde kurulması açısından son derece önemlidir.
Eğer din yalnız korku üzerinden anlatılırsa insan Allah’ı yalnız cezalandırmayı bekleyen bir güç gibi algılayabilir.
Eğer yalnız rahmet anlatılıp sorumluluk tamamen ortadan kaldırılırsa bu kez insan “Ne yaparsam yapayım fark etmez” düşüncesine kapılabilir.
Kur’an iki uçtan da uzak durur.
Ümit sorumluluğu, sorumluluk da ümidi yok etmez.
Hicr 45’in merkezindeki kavram takvâdır.
Takvâ bazen yanlış biçimde sürekli korkan insan modeliyle eşleştirilebilir.
Oysa takvâ daha derin bir bilinçtir.
İnsan yaptığı işin Allah karşısında bir anlamı olduğunu bilir.
Birine haksızlık ettiğinde yalnız toplumdan saklamayı değil, haksızlığı gerçekten düzeltmeyi düşünür.
Kimse görmediğinde de doğru davranmaya çalışır.
Bu nedenle takvâ bir tür iç ahlaki gözetim olarak düşünülebilir; fakat bu da paranoyaya dönüşmemelidir.
Allah’ın insanı görmesi düşüncesi, kişinin sürekli “Bir hata yaparsam hemen mahvoldum” korkusu yaşaması değildir.
Tam tersine Allah insanın iyiliğini de görür.
Pişmanlığını da bilir.
Samimi çabasını da bilir.
Gizlice yaptığı iyiliği de bilir.
Dolayısıyla Allah bilinci yalnız korku değil, güven ve teselli de taşıyabilir.
Takvâ insanı insanlardan koparmamalıdır.
Bir kişinin kendisini takvâ sahibi görüp diğer insanlara tepeden bakması, kavramın ruhuna ters düşebilir.
Çünkü İblîs kıssasının başından beri en büyük sorunlardan biri üstünlük kibridir.
İblîs “Ben ondan üstünüm” demişti.
Bir insan şimdi “Ben takvâ sahibiyim, sizden üstünüm” diyorsa aynı kibrin dinî biçimine yaklaşabilir.
Bu yüzden takvâ insanı kibirli değil, daha sorumlu ve mütevazı yapmalıdır.
Takvâ kişinin kendi değerini inkâr etmesi de değildir.
Tevazu ile kendini değersiz görmek aynı şey değildir.
İnsan yeteneklerini bilir.
Başarılarından mutluluk duyabilir.
Güzel bir hayat kurabilir.
Ama bunları başkasını küçük görme gerekçesine dönüştürmez.
Cennet tasvirinde pınarların bulunması da son derece anlamlıdır.
Su, dünya hayatında temel ihtiyaçlardan biridir.
İnsan susuz kaldığında servetinin büyük kısmı anlamını kaybedebilir.
Kur’an pınarları kullanarak kesintisiz hayat ve bereket duygusunu güçlü biçimde ortaya koyar.
Dünyada insan sahip olduğu her nimetin kaybolmasından korkabilir.
Suyu kesilebilir.
Malı kaybolabilir.
Sağlığı bozulabilir.
Sevdiği insanı kaybedebilir.
Cennet tasvirinde ise bu kırılganlık yerini güvene ve sürekliliğe bırakacaktır.
Bir sonraki ayetin “güven içinde girin” demesi de bu nedenle son derece anlamlıdır.
Cennet yalnız çok şey sahibi olmak değildir.
Sahip olduğun güzelliğin kaybolacağından korkmamak da büyük bir nimettir.
Dünyada zengin bir insan bile kaygılı olabilir.
Parasını kaybetmekten korkabilir.
Hastalığa yakalanmaktan korkabilir.
Ailesine bir şey olmasından korkabilir.
Dolayısıyla maddi bolluk tek başına huzur üretmez.
Hicr 45 cenneti pınarlar ve bahçelerle anlatırken, sonraki ayetler bunun güven ve iç huzur boyutunu daha belirgin hâle getirecektir.
Bu durum bize dünya hayatında da önemli bir şey öğretir: Zenginlik ile huzur aynı şey değildir.
Çok para insanın bazı sorunlarını çözebilir; bunu küçümsemek doğru olmaz.
İyi barınma, sağlık hizmeti, eğitim ve güvenlik için maddi imkân önemlidir.
Fakat servet tek başına insanın bütün varoluşsal kaygılarını çözemez.
Bu nedenle dünyadaki başarıyı cennetin küçük bir karşılığı gibi görüp zengin insanı Allah’ın kesin sevgilisi saymak yanlış olur.
İblîs’e bile mühlet verildiğini önceki ayetlerde görmüştük.
Dünya nimetleri nihai hükmün doğrudan göstergesi değildir.
Aynı şekilde yoksulluk da otomatik manevî üstünlük değildir.
Fakir insan çok ahlaklı olabilir.
Zengin insan da çok ahlaklı olabilir.
Bunun tersi de mümkündür.
Servet miktarı takvânın ölçüsü değildir.
Ölçü, insanın elindeki imkânlarla nasıl davrandığıdır.
Zengin kişi malını helal yoldan kazanıp adaletli kullanabilir.
Yoksul kişi de haksızlığa düşebilir.
Takvâ insanı ekonomik sınıflara göre otomatik olarak dağıtmaz.
Bu ayet aynı zamanda cennet hakkında aşırı materyalist bir algıyı da düzeltmelidir.
Cennet yalnız dev evler, yiyecekler ve maddi zevklerden oluşan bir lüks tesisi değildir.
Bunlar tasvirlerin bir yönüdür.
Asıl büyük nimetlerden biri tam güvenlik ve esenliktir.
Korkunun bulunmadığı yer.
Haksızlığın olmadığı yer.
Kayıp tehdidinin sona erdiği yer.
İnsanların birbirini kıskanmadığı ve düşmanlığın kaldırıldığı yer.
Bu boyut cenneti yalnız tüketim merkezi olmaktan çıkarıp bütüncül huzur hâline getirir.
Hicr 45’in takvâ kavramı dünya hayatını değersizleştirmez.
İnsan “Nasıl olsa asıl cennet ahirette, dünya hiçbir şeye değmez” diyerek dünyadaki sorumluluklarını terk etmemelidir.
Dünya geçicidir ama anlamsız değildir.
Çünkü ahiret sorumluluğu tam da bu dünyadaki davranışlarımız üzerinden şekillenir.
İnsan ailesine bakar.
Çalışır.
Öğrenir.
Üretir.
Hasta olduğunda tedavi olur.
Topluma fayda sağlamaya çalışır.
Bunların tamamı doğru niyet ve yöntemle sorumlu hayatın parçaları olabilir.
Dünyanın geçici olması, onu hor görmek anlamına gelmez.
Geçici olmak ile değersiz olmak aynı şey değildir.
Bir gün süren çok güzel bir an bile değerli olabilir.
İnsan hayatı sınırlıdır fakat yine de anlamlıdır.
Takvâ işte bu sınırlı hayatın nasıl yaşanacağını düzenleyen bilinçtir.
Ayet korku temelli din anlayışını da yeniden düşünmeye çağırır.
Bir çocuk yalnız “Allah seni yakar” cümlesiyle büyütülürse Allah’la ilişkisini sürekli korku üzerine kurabilir.
Oysa aynı Allah cennet, pınar, güven, rahmet ve bağışlanma da vaat eder.
Dinî eğitimde bu denge korunmalıdır.
Çocuğa yanlışın sonucu anlatılabilir ama aynı zamanda Allah’ın rahmeti ve doğru davranışın güzelliği de öğretilmelidir.
Yetişkin insan için de aynı denge gerekir.
Korku tek başına sürdürülebilir ahlak üretmeyebilir.
İnsan yalnız ceza görmemek için iyi davranıyorsa fırsat bulduğunda kuralı aşmaya çalışabilir.
Daha derin ahlak, iyinin gerçekten iyi olduğunu kavramakla gelişir.
Adalet yalnız cezadan korktuğumuz için değil, insanı koruduğu için değerlidir.
Dürüstlük yalnız cehennemden kaçmak için değil, güvenin temelini oluşturduğu için değerlidir.
Merhamet yalnız sevap kazanmak için değil, insanlığın gereği olduğu için değerlidir.
Din bunların hepsini Allah’a yöneliş içinde anlamlandırır.
Cennet de yalnız “ödül almak” mantığına indirgenmemelidir.
Allah’ın kullarına lütfu ve esenliği olarak düşünülmelidir.
Bu nedenle insan iyiliği yalnız ticari hesap gibi yapmamalıdır:
“Şunu yaparsam kaç sevap, karşılığında ne alacağım?”
Sevap bilinci önemlidir fakat kulluk yalnız bir puan sistemi değildir.
İhlâs tam da burada devreye girer.
İnsan Allah’ı sevdiği, doğruyu istediği ve hakikate bağlı olduğu için de iyilik yapar.
Hicr 45’in cennet ve pınar tasviri böyle samimi yönelişin sonunda boşa gitmeyen bir hayat bulunduğunu haber verir.
Bu, özellikle dünyada iyiliğinin karşılığını hemen göremeyen insan için umut vericidir.
Bir insan dürüst davranıp maddi kayıp yaşayabilir.
Bir mağdur dünyada hakkını tam alamayabilir.
Bir kişi yaptığı iyiliğin teşekkürünü görmeyebilir.
Kur’an’ın ahiret anlayışı, iyiliğin nihai anlamının yalnız dünyanın anlık sonuçlarına bağlı olmadığını söyler.
Bu düşünce insanı pasif yapmamalıdır.
Dünyadaki hakkını arar.
Adalet için mücadele eder.
Ama bütün değeri yalnız insanların verdiği karşılığa bağlamaz.
Hicr 45 ayrıca takvâ sahibinin kim olduğunu başkaları hakkında kesin hüküm verme konusunda da dikkatli olmamızı gerektirir.
İnsan birinin ibadetini görebilir fakat kalbinin bütün durumunu bilemez.
Başka biri çok gösterişli dinî davranış sergilemeyebilir fakat Allah’la arasında güçlü bir samimiyet bulunabilir.
Bu nedenle “Şu kesin takvâ sahibidir, şu kesin değildir” gibi kalp hükümlerinde ihtiyat gerekir.
Allah insanların içini bilir.
Biz ise davranışın görünen kısmını değerlendirebiliriz.
Takvâ kavramı başkasını ölçmek için cetvel olmaktan önce kendimizi sorgulama çağrısıdır.
Hicr Suresi 45. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **Takvâyı sürekli korku ve panik sanma. Takvâ sahibini günahsız insan gibi görme. Fakirliği otomatik takvâ, zenginliği otomatik günah sayma. Cenneti yalnız maddi lükse indirgeme ve pınar tasvirlerinden vahyin vermediği teknik bilgiler üretme. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Allah karşısında sorumluluğunu bilinçle taşıyan, yanlıştan sakınmaya ve düştüğünde yeniden doğruya dönmeye çalışan insanlar için korkunun karşısında büyük bir umut vardır; cennet yalnız nimet bolluğu değil, güvenin, huzurun ve Allah’ın lütfunun kalıcı hâle geldiği esenlik yurdudur.”
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 46. ayette, cennete girenlere şöyle denilecektir: “Oraya selâmet ve güven içinde girin.” Bu ayeti ele alırken özellikle “selâm” ve “âminîn” kavramlarının anlamı, cennette güvenliğin ve kaybetme korkusunun sona ermesi, cennetin yalnız maddi bolluk değil psikolojik ve manevi emniyet olması, dünyadaki emniyet tedbirleri ile Allah’a güvenin birbirine karşıt olmaması, gerçek huzurun korkusuzluk ve güven boyutu ve selâm kavramının yalnız sözlü selamlaşmadan daha geniş anlam taşıması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Hicr Suresi 45. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Allah’la ilişkimizi yalnız korku üzerine mi kurduk, yoksa umut ve sevgiyi de taşıyor muyuz? Takvâ adı altında sürekli kendimizi suçluyor muyuz? Dünyanın nimetlerinden yararlanan herkesi daha az dindar mı sanıyoruz? Fakirliği otomatik manevî üstünlük sayıyor muyuz? İyi davranışı yalnız ceza korkusuyla mı yapıyoruz, yoksa doğru olduğu için de seviyor muyuz? Cenneti yalnız sahip olunacak şeyler üzerinden mi düşünüyoruz, yoksa korkunun ve güvensizliğin sona ermesini de büyük bir nimet olarak görebiliyor muyuz? Ve en önemlisi, cehennemin yedi kapısını düşünürken Kur’an’ın hemen ardından önümüze açtığı cennet ve rahmet kapısını da aynı ciddiyetle görebiliyor muyuz?
“Hicr 45, ‘Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır’ buyurarak cehennem uyarısının hemen ardından büyük bir umut tablosu açar. Takvâ sürekli korku, kusursuzluk veya dünyadan kaçış değil; Allah karşısındaki sorumluluğu bilinçle taşıyıp yanlıştan korunmaya ve düştüğünde yeniden doğruya dönmeye çalışmaktır. Ayetin büyük dersi şudur: Kur’an insanı yalnız korkuyla değil umutla da yönlendirir; Allah’a samimiyetle yönelen insan için nihai hedef yalnız cezadan kurtulmak değil, güvenin, huzurun, bereketin ve Allah’ın lütfunun kalıcı olduğu cennete ulaşmaktır.”
Ersan Karavelioğlu