Hicr Suresi 39. Ayette “Beni Azdırmana Karşılık, Ben de Yeryüzünde Onlara Kötülükleri Süsleyeceğim ve Hepsini Azdıracağım” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hicr Suresi 38. ayette İblîs’e verilen mühletin ‘bilinen vaktin gününe kadar’ olduğu bildirilmişti. 39. ayette ise İblîs, kendisine verilen bu süreyi hangi yönde kullanacağını açıkça ilan eder: ‘Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara kötülükleri mutlaka süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım.’ Ayetin en dikkat çekici taraflarından biri, İblîs’in kendi isyanının sorumluluğunu bütünüyle üstlenmek yerine ‘beni azdırmana karşılık’ diyerek suçu Allah’a yükleyen bir dil kullanmasıdır. Oysa önceki ayetler İblîs’in secdeyi kendi kibri ve üstünlük iddiasıyla bilinçli biçimde reddettiğini açıkça göstermiştir. Ayet aynı zamanda şeytanın çalışma biçimini de anlatır: Kötülüğü çoğu zaman ‘kötülük’ etiketiyle değil, güzel, haklı, normal veya cazip göstererek sunmak.”
Ersan Karavelioğlu
Hicr Suresi 39. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin Arapçası “Kâle rabbi bimâ ağveytenî le-uzeyyinenne lehum fi’l-ardı ve le-uğviyennehum ecmaîn.” şeklindedir. Genel anlamı ise “İblîs dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara kötülükleri mutlaka süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım.” diye ifade edilebilir.Bu ayet, İblîs’in yalnız geçmişte işlediği isyanı değil, geleceğe yönelik niyetini de ortaya koyar. Artık mesele Hz. Âdem’e secde etmemekle sınırlı değildir.
İblîs, insanları da kendi bulunduğu yanlış yola çekmek istediğini açıkça ilan etmektedir.
“Bimâ Ağveytenî” Ne Anlama Gelir
Ayette geçen “bimâ ağveytenî” ifadesi “beni azdırman/sapıklığa düşürmen sebebiyle” şeklinde çevrilebilir. Tefsirlerde bu ifadenin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde farklı açıklamalar bulunmuştur.Ancak ayetin önceki bağlamı son derece önemlidir. İblîs’e secde emri verilmiş, o emri kendi iradesiyle reddetmiş, ardından gerekçesini açıkça açıklamış ve Hz. Âdem’i küçümsemiştir.
Bu yüzden ifade, Allah’ın masum bir İblîs’i zorla günaha sürüklemesi şeklinde anlaşılmamalıdır. İblîs kendi tercihiyle sapmış ve ardından kendi sapışının sonucunu Allah’a yükleyen bir dil kullanmıştır.
Allah İblîs’i Zorla mı Azdırdı
Hayır. Kıssanın akışı böyle bir sonucu desteklemez.İblîs secde emrini duymuştur. Neden secde etmediği sorulduğunda da “Çamurdan yarattığın bir insana secde etmem” diyerek kendi gerekçesini açıklamıştır.
Dolayısıyla onun reddi zorla yaptırılmış bir hareket değil, bilinçli bir tercih olarak sunulur.
Allah’ın bir insanın veya varlığın tercihini bilmesi ile onu zorla o tercihe sürüklemesi aynı şey değildir.
İblîs Neden Sorumluluğu Allah’a Yüklüyor
Bu, kıssanın psikolojik açıdan çok dikkat çekici yönlerinden biridir. İblîs kendi hatasını kabul etmek yerine sorumluluğu dışarıya taşımaktadır.Kendisine bakıp “Ben kibirlendim ve yanlış yaptım” demek yerine, “Beni sen azdırdın” şeklinde konuşmaktadır.
İnsanlarda da buna benzer bir savunma mekanizması görülebilir: “Ben böyle yaptım ama asıl sebep başkalarıydı.”
Sorumluluğu Başkasına Atmak Neden Tehlikelidir
Çünkü insan yanlışın kendisine ait kısmını görmezse düzeltme ihtimali azalır.Bir kişi sürekli “Beni sinirlendirdiler”, “Çevrem kötüydü”, “Herkes böyle yapıyor”, “Başka seçeneğim yoktu” diyerek kendi payını tamamen yok sayabilir.
Elbette çevre, baskı ve şartlar gerçek etkiler oluşturabilir; sorumluluk her durumda aynı olmayabilir. Fakat etkilenmek ile bütün iradenin ortadan kalkması aynı şey değildir.
İblîs’in tavrı ise özellikle kendi seçimini görmezden gelerek sorumluluğu Allah’a yükleme yönündedir.
“Yeryüzünde Onlara Süsleyeceğim” Ne Anlama Gelir
Ayetteki “le-uzeyyinenne”, “mutlaka süsleyeceğim, güzel göstereceğim” anlamına gelir.Bu ifade şeytanın insanı yanıltma biçimini anlamak açısından son derece önemlidir. Kötülük çoğu zaman insana “Ben kötüyüm, beni yap” diye gelmez.
Tam tersine yanlış davranış çekici, mantıklı, masum, normal veya hak edilmiş gibi gösterilebilir.
Kötülüğün Süslenmesi Nasıl Olur
Bir davranışın zararı gizlenip yalnız haz veren tarafı öne çıkarılabilir.Örneğin haksız kazanç “zekâ”, intikam “gurur”, kibir “özgüven”, savurganlık “hayatı yaşamak”, dedikodu “sadece konuşuyoruz”, zulüm ise “hak ettiği cezayı vermek” gibi sunulabilir.
Bu örneklerin her birinde asıl problem, kavramların kendisi değil; yanlış davranışa güzel bir isim verilerek ahlaki gerçeğin örtülmesidir.
Şeytan Günahı Her Zaman Çirkin Biçimde mi Sunar
Hayır. Ayetin özellikle “süslemek” fiilini kullanması bunun tersini düşündürür.İnsan açıkça korkunç görünen bir davranıştan kolayca uzak durabilir. Bu nedenle yanlışın cazip hâle getirilmesi daha etkili olabilir.
Günahın tehlikesi bazen çirkin görünmesinde değil, güzel gösterilmesindedir.
Bir Şeyin Güzel Görünmesi Onu Doğru Yapar mı
Hayır. İnsan bir davranışı çok çekici bulabilir ama bu onun ahlaken doğru olduğunu kanıtlamaz.Aynı şekilde bir hakikat ilk anda zor veya rahatsız edici gelebilir fakat yine de doğru olabilir.
Bu nedenle haz, popülerlik ve estetik çekicilik doğruluğun tek ölçüsü değildir.
Reklam ve Sosyal Medya da Bir Şeyi “Süsleyebilir” mi
Modern dünyada reklamcılık, sosyal medya ve görsel kültür insanların arzularını güçlü biçimde etkileyebilir. Fakat her reklamı veya estetik sunumu “şeytan işi” ilan etmek doğru değildir.Buradaki temel ilke, zararlı veya yanlış bir şeyin gerçek niteliği gizlenerek cazip hâle getirilmesidir.
Bir ürün, yaşam biçimi veya davranış yalnız güzel görüntülerle sunulduğu için otomatik olarak iyi değildir. Eleştirel düşünme burada önem kazanır.

Şeytan İnsanları Hipnotize Edip Zorla mı Günaha Sürükler
Hayır. Kur’an’ın genel anlatımında şeytanın insan üzerinde mutlak zorlayıcı gücü yoktur.Onun yöntemi çağrı, vesvese, süsleme ve kandırma şeklinde anlatılır. Bunların hepsi etkileme biçimleridir, zorla iradeyi ele geçirme değildir.
Bu nedenle insan “Şeytan bana yaptırdı, benim sorumluluğum yok” diyemez.

Şeytanın Etkisi Varsa İnsan Neden Sorumlu
Çünkü etki altında olmak, her zaman iradesiz olmak anlamına gelmez.İnsan ailesinden, arkadaşlarından, reklamlardan, toplumdan veya kendi arzularından etkilenebilir. Buna rağmen birçok durumda düşünme ve seçim imkânını korur.
Elbette ağır baskı, tehdit, bağımlılık, psikolojik hastalık veya gerçek kapasite kaybı sorumluluğu etkileyebilir. Allah insanın gerçek kapasitesini eksiksiz bilir.
Fakat sıradan vesvese, insanın bütün sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

İstem Dışı Kötü Düşünceler Şeytanın Bizi Saptırdığı Anlamına mı Gelir
Hayır. İnsanın zihnine istemediği düşünceler gelebilir. Bunların varlığı kişinin o düşünceleri benimsediği veya istediği anlamına gelmez.Özellikle takıntılı düşünceler yaşayan kişiler, zihne gelen her sözü günah veya iman kaybı şeklinde yorumlamamalıdır.
İstem dışı düşünce ile bilinçli tercih aynı şey değildir.

İblîs “Hepsini Azdıracağım” Derken Gerçekten Her İnsanı mı Kastediyor
İblîs büyük bir iddia ortaya koymaktadır: “Onların hepsini mutlaka azdıracağım.”Fakat hemen sonraki 40. ayette kendisi bir istisna yapacaktır: “Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç.”
Dolayısıyla İblîs’in “hepsi” iddiası mutlak biçimde gerçekleşen bir güç ilanı değildir. Kendisinin bile istisna kabul ettiği insanlar vardır.

Şeytanın Başarısı Kesin midir
Hayır. Şeytan insanı çağırabilir fakat insanın ona mutlaka uyması gerekmez.Kur’an’ın bütün ahlaki sorumluluk düzeni, insanın seçim yapabildiği varsayımına dayanır.
Eğer şeytanın çağrısı kaçınılmaz biçimde insanı günaha sürükleseydi, hesap ve sorumluluk anlamını kaybederdi.

İblîs Neden İnsanları da Kendi Yoluna Çekmek İstiyor
Kıssada İblîs’in Hz. Âdem’e yönelik kibri ve düşmanlığı giderek genişler. Artık yalnız Âdem’in konumunu reddetmekle kalmaz; onun soyuna karşı da saptırma niyeti geliştirir.Bu, kötülüğün başka bir psikolojik yönünü düşündürür: İnsan bazen kendi yanlışında yalnız kalmak istemez ve başkalarını da aynı yanlışa çekmeye çalışabilir.
“Ben yapıyorum, herkes de yapıyor” düşüncesi kişinin vicdanını rahatlatmak için kullanılabilir.

Başkasını Günaha Teşvik Etmek Kişinin Sorumluluğunu Artırır mı
Bir insan yalnız kendi yanlışını yapmakla kalmayıp başkalarını da bilerek aynı yanlışa teşvik ederse ahlaki sorumluluk daha ağır hâle gelebilir.Bir kötü davranışı normalleştirmek, övmek veya yaymak başkalarının tercihlerini etkileyebilir.
Ancak yine de her insan kendi seçiminden sorumludur. Teşvik edenin sorumluluğu, yapanın sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz.

Hicr Suresi 38 ve 39. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hicr Suresi 38. ayette İblîs’e verilen sürenin “bilinen vaktin gününe kadar” olduğu bildirilmişti. 39. ayette ise İblîs bu zamanı insanları saptırmak ve kötülüğü onlara süslü göstermek için kullanacağını söyler.Böylece önce zamanın sınırı, sonra bu zamanın hangi amaçla kullanılacağı ortaya konur.
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 40. ayette İblîs kendi iddiasına bir istisna ekleyecek ve şöyle diyecektir: “Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç.” Bu ayeti ele alırken özellikle “muhlasîn/mukhlasîn” okunuş ve anlam farkı, ihlâsın gösterişten uzak samimiyet oluşu, ihlâslı kişinin günahsız veya şeytanın hiçbir vesvesesini hissetmeyen insan anlamına gelmemesi, Allah’a samimi bağlılığın koruyucu yönü, kullukta niyet ve gösteriş ilişkisi ve ‘Ben ihlâslıyım’ iddiasının bile kibir riski taşıması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Sonuç: Hicr Suresi 39. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hicr Suresi 39. ayet, İblîs’in “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara kötülükleri mutlaka süsleyeceğim ve hepsini azdıracağım” sözünü aktararak onun düşüşünün yeni aşamasını gösterir.İblîs artık yalnız kendi hatasında kalmamaktadır. Kendi yanlışını başkalarına da yayma iradesi göstermektedir.
Fakat ayetin ilk cümlesi bunun öncesinde çok önemli bir sorumluluk sorununu açığa çıkarır: İblîs kendi sapışını Allah’a nispet etmektedir.
Oysa kıssanın önceki aşamalarında kendi tercihi açıkça gösterilmiştir.
Allah ona secde etmesini emretmiştir.
İblîs reddetmiştir.
Neden reddettiği sorulduğunda kendi gerekçesini açıklamıştır.
“Çamurdan yaratılmış bir insana secde etmem.”
Bu cümleyi kendisi söylemiştir.
Dolayısıyla İblîs’in şimdi “Beni azdırdın” demesi, kendi sorumluluğunu görme biçimi açısından son derece dikkat çekicidir.
İnsan davranışlarında da benzer bir eğilim görülebilir.
Bir kişi öfkelenir ve “Beni o sinirlendirdi.” der.
Bu cümlenin bir kısmı doğru olabilir; başka kişinin davranışı öfkeyi tetiklemiş olabilir.
Fakat öfkenin ardından hakaret etmek, vurmak veya haksızlık yapmak kişinin kendi davranışı olmaya devam eder.
Sebep ile sorumluluk aynı şey değildir.
Bir olay bizi etkileyebilir; fakat bu her zaman bütün davranışlarımızın kontrolünü elimizden aldığı anlamına gelmez.
Elbette gerçek zorlama durumlarını küçümsememek gerekir. Bir insan tehdit altında olabilir, ağır bağımlılık veya psikolojik rahatsızlık yaşayabilir, bilişsel kapasitesi ciddi biçimde etkilenmiş olabilir.
Böyle durumlarda sorumluluk gerçekten farklılaşabilir.
Allah’ın adaleti kişinin gerçek gücünü, niyetini ve şartlarını dikkate alır.
Fakat İblîs’in kıssasında böyle bir zorlanma anlatılmaz. Tam tersine bilinçli kibir anlatılır.
Bu nedenle ayeti “Allah istediği kişiyi hiçbir tercih vermeden günaha sokar, sonra cezalandırır” şeklinde okumak kıssanın önceki akışını bozar.
İblîs’in ikinci büyük iddiası, insanlara kötülüğü süslemek olacaktır.
Bu kelime modern insan açısından son derece önemlidir.
Çünkü insanın ahlaki sorunları çoğu zaman açıkça kötü görünen seçeneklerden kaynaklanmaz.
Kimse sabah kalkıp kendisine “Bugün biraz zalim olayım” demeyebilir.
Bunun yerine zulüm başka kelimelerle süslenebilir.
“Hak etti.”
“Ben yalnız hakkımı aldım.”
“Bunu herkes yapıyor.”
“Bu devirde başka türlü yaşayamazsın.”
“Bir kereden bir şey olmaz.”
“Sonra düzeltirim.”
Bu cümleler her durumda yanlış olmak zorunda değildir; fakat insanın yanlış davranışını kendi gözünde normalleştirmesinin araçlarına dönüşebilir.
İşte ayetin süsleme kavramı tam olarak bu noktada düşündürücüdür.
Kötü bir şeyin etiketi değiştirilince özü değişmez.
Hırsızlığa başka isim vermek onu helal yapmaz.
Zulme “güç” demek zulmü adalet yapmaz.
Kibre “özgüven” demek her kibri sağlıklı özgüvene dönüştürmez.
İntikamı “onurumu koruyorum” diye adlandırmak da her intikamı haklı hâle getirmez.
İsim değiştirmek ahlaki gerçeği değiştirmez.
Modern reklam kültürü bu açıdan ayrıca düşünmeye değerdir. Reklamın kendisi şeytanî değildir; insanlara gerçek ürün ve hizmetleri anlatabilir.
Fakat reklam veya sosyal medya, bir ürünün zararlı yönlerini gizleyip yalnız arzu uyandıran tarafını gösterdiğinde insanın değerlendirmesini etkileyebilir.
Bu yüzden ahlaki bilinç yalnız “Bana ne gösteriliyor?” sorusunu değil, “Benden ne saklanıyor?” sorusunu da sormalıdır.
Sosyal medya özellikle karşılaştırma ve gösteriş kültürünü büyütebilir.
Bir insan yalnız başkalarının en güzel anlarını görür ve kendi normal hayatını eksik sanabilir.
Sonra daha fazla tüketmenin, daha pahalı görünmenin veya sürekli beğeni toplamanın kendisini değerli kılacağına inanmaya başlayabilir.
Burada her sosyal medya kullanımı kötü değildir. Fakat görüntü ile gerçeklik arasındaki farkı görebilmek önemlidir.
Kötülüğün süslenmesi yalnız dışarıdan gelmez. İnsan kendi nefsine de bir davranışı süsleyebilir.
Bir hata yaptığında kendi gerekçesini öyle güçlü kurar ki sonunda gerçekten haklı olduğuna inanabilir.
Bu nedenle öz muhasebe yalnız “Ne yaptım?” sorusundan ibaret değildir.
“Bunu kendime nasıl anlattım?” sorusu da önemlidir.
İnsan bazen ahlaki sınırı önce zihninde değiştirir, ardından davranışını değiştirir.
İlk başta yanlış olduğunu bildiği davranışa tekrar tekrar gerekçe ürettiğinde, bir süre sonra onu normal görmeye başlayabilir.
Bu yüzden küçük ahlaki tavizler önemlidir.
İblîs’in “Onlara süsleyeceğim” sözü, kötülüğün algı üzerinden nasıl etkili olabileceğini gösterir.
Ancak ayet insanı güçsüz ilan etmez.
Şeytan bir şeyi süsleyebilir; fakat insanın aklı, vahiyden öğrendiği ölçüler, vicdanı ve tecrübesi vardır.
Cazip görünmek zorunlu kılmaz.
Bir şeyin reklamını görmek onu satın almak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Bir arkadaşın yanlış bir davranışı övmesi bizim de onu yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Aklımıza gelen dürtü de eylem olmak zorunda değildir.
İnsan ile dürtü arasında değerlendirme alanı vardır.
Ahlaki sorumluluk tam da burada ortaya çıkar.
Bu noktada istem dışı düşünceler konusunda ayrıca dikkatli olmak gerekir.
Bir insanın zihnine kötü bir düşünce gelmesi, onun şeytan tarafından tamamen ele geçirildiğini göstermez.
İnsan zihni çok karmaşık biçimde çalışır. İstemediğimiz görüntüler, cümleler veya korkular zihne gelebilir.
Düşüncenin ortaya çıkması ile ona razı olmak aynı şey değildir.
Özellikle dini takıntı yaşayan kişi, aklına gelen istemsiz düşünceler nedeniyle kendisini ağır biçimde suçlamamalıdır.
Ahlaki sorumluluk bilinçli benimseme ve davranışla ilişkilidir.
Hicr 39’un başka bir önemli tarafı, İblîs’in “hepsini azdıracağım” şeklindeki iddiasıdır.
Bu çok büyük bir iddiadır.
Fakat hemen sonraki ayette kendisi bile istisnayı kabul edecektir.
Demek ki şeytanın insan üzerindeki iddiası mutlak değildir.
Şeytanın sözüne bakıp “O zaman kimse kurtulamaz” demek doğru değildir.
Kur’an’ın anlatısında insanın önünde başka yollar vardır.
Allah’ın rehberliği vardır.
Tövbe vardır.
İhlâs vardır.
Akıl vardır.
Sorumluluk vardır.
Ve şeytanın iddiasının sınırları vardır.
Bu yüzden şeytan anlatısı umutsuzluk üretmemelidir.
Tam tersine insanı uyanık olmaya çağırmalıdır.
Uyanıklık ise her yerde şeytan aramak anlamına gelmez.
Birinin davranışını beğenmediğimizde “Şeytan içine girdi” demek yerine davranışın gerçek sebeplerini araştırmak daha doğru olabilir.
Psikolojik sorunlar psikolojik olabilir.
Tıbbi sorunlar tıbbi olabilir.
Ekonomik problemler yanlış planlamadan kaynaklanabilir.
İlişki sorunları iletişim eksikliğinden doğabilir.
Her açıklanamayan olayın arkasına şeytan yerleştirmek Kur’an’ın amacı değildir.
Ayet aynı zamanda toplumsal normalleşmenin gücünü düşündürür.
Bir toplumda yanlış bir davranış sürekli tekrarlandığında insanlar zamanla “Herkes yapıyor, demek ki normal” diyebilir.
Fakat yaygınlık doğruluk değildir.
Bir davranışın milyonlarca kişi tarafından yapılması, onu otomatik olarak ahlaken doğru hâle getirmez.
Şeytanın süslemesi bazen tam da normalleştirme üzerinden işler diye düşünülebilir.
Fakat burada da dikkat gerekir: Yeni veya toplumda yaygın olan her şey şeytanî değildir.
Bir yeniliğin yanlış olup olmadığı delil, zarar, adalet ve ahlaki ölçülerle değerlendirilmelidir.
“Eskiden yoktu, demek ki kötüdür” mantığı da doğru değildir.
İblîs’in tavrındaki diğer tehlike ise yanlışını başkalarına yaymak istemesidir.
İnsan kendi hatasında rahatsızlık duyabilir. Başkalarının da aynı şeyi yaptığını gördüğünde ise kendisini daha rahat hissedebilir.
“Herkes böyle” cümlesi bazen vicdanı susturmanın aracına dönüşür.
Bu nedenle insan yalnız çevresinin davranışına göre ahlak belirlememelidir.
Bazen topluma rağmen doğruyu korumak gerekir.
Bazen de toplumun ortak tecrübesi bize önemli bir uyarı verir.
Yine ölçü hakikat ve gerekçedir, yalnız sayı değildir.
Hicr 39’un en güçlü kişisel sorularından biri belki şudur: Ben kendi hatamı güzelleştirerek mi anlatıyorum?
Yanlışımı dürüst adıyla söyleyebiliyor muyum?
Kıskançlığımı “Sadece gerçekleri söylüyorum” diye mi süslüyorum?
Kibrimi “Kendime güveniyorum” diye mi gizliyorum?
Kontrolcülüğümü “Seni düşünüyorum” diye mi sunuyorum?
Savurganlığımı “Hayat kısa” cümlesiyle mi meşrulaştırıyorum?
Her örneğin kendine özgü şartları olabilir; amaç insanı kolayca suçlamak değil, kendi motivasyonlarını dürüstçe incelemektir.
İblîs kıssası bunun için güçlü bir ayna sunar.
İlk aşamada “Ben daha üstünüm” dedi.
Sonra kendi hatasının sorumluluğunu Allah’a yükledi.
Ardından başkalarını da kendi yoluna çekmeye karar verdi.
Bu zincir bize şunu gösterir: Kabul edilmeyen bir hata büyüyebilir.
Önce yanlış davranış gelir.
Sonra mazeret.
Sonra başkasını suçlama.
Sonra yanlışın normalleştirilmesi.
Sonunda başkalarını da aynı yanlışa çekme.
İnsan bu zincirin herhangi bir aşamasında durabilir.
“Ben burada yanlış yaptım” cümlesi bazen bütün zinciri kesebilir.
Bu nedenle tövbenin önemli boyutlarından biri hakikati yeniden doğru adıyla söylemektir.
Yanlışa yanlış demek.
Haksızlığa haksızlık demek.
Ve kendi payımız varsa onu da kabul etmek.
Hicr Suresi 39. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **İblîs’in ‘beni azdırdın’ sözünü Allah’ın onu zorla günaha sürüklediği şeklinde anlama. Kendi tercihlerinin sorumluluğunu başkasına yükleme. Kötülüğün her zaman çirkin görünümle gelmesini bekleme; bazen yanlış güzel, haklı ve normal gösterilebilir. Şeytanın bu süsleme etkisini mutlak zorlayıcı güç sanma ve istem dışı düşünceleri bilinçli günahla karıştırma. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Kötülüğün en tehlikeli biçimlerinden biri, yanlışın yanlış olarak değil güzel, masum ve haklı gösterilmesidir; insanın korunması ise gerçeği görüntünün arkasından görebilmesinde ve kendi sorumluluğunu dürüstçe üstlenebilmesindedir.”
Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 40. ayette, İblîs kendi “hepsini saptıracağım” iddiasına önemli bir istisna koyacak ve şöyle diyecektir: “Ancak içlerinden ihlâsa erdirilmiş kulların hariç.” Bu ayeti ele alırken özellikle “muhlasîn/mukhlasîn” ifadesinin kıraat ve anlam boyutu, ihlâsın yalnız sözle değil niyet ve yönelişle ilişkisi, ihlâslı kişinin günahsız veya hiç vesvese yaşamayan kişi anlamına gelmemesi, gösteriş ile samimiyet arasındaki fark, Allah’a samimi kulluğun şeytanın etkisine karşı koruyucu oluşu ve kişinin kendi ihlâsından emin olup kibirlenmesinin çelişkisi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.
Ve belki Hicr Suresi 39. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Yanlışlarımızı gerçek isimleriyle mi görüyoruz, yoksa onları güzel kelimelerle mi süslüyoruz? Kendi hatamızın sorumluluğunu başkalarına mı yüklüyoruz? Bir davranış cazip ve yaygın olduğu için doğru olduğunu mu sanıyoruz? Bize sürekli gösterilen görüntülerin arkasındaki zararı sorguluyor muyuz? Yanlışımızda yalnız kalmamak için başkalarını da aynı şeye mi teşvik ediyoruz? Aklımıza gelen her kötü düşünceyi bilinçli tercih sanıp kendimizi gereksiz yere mi suçluyoruz? Ve en önemlisi, hakikat bize rahatsız edici geldiğinde onu mu değiştiriyoruz, yoksa onu daha güzel görünecek şekilde süsleyip kendi yanlışımızı mı savunuyoruz?
“Hicr 39, İblîs’in ‘Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara kötülükleri süsleyeceğim ve hepsini azdıracağım’ sözünü aktararak onun iki büyük tavrını ortaya koyar: Kendi yanlışının sorumluluğunu dışarıya yüklemek ve kötülüğü güzel göstererek başkalarını da aynı yola çekmek. Şeytanın etkisi mutlak zorlama değildir; o süsler, çağırır ve vesvese verir, fakat insanın sorumluluğunu tamamen elinden almaz. Ayetin büyük dersi şudur: Yanlışı güzel gösteren görüntülere aldanma, kendi hatanı başkasına yükleme ve kötülüğün adını değiştirerek onu iyiliğe dönüştürebileceğini sanma; hakikate giden yol, önce kendimize karşı dürüst olabilmekten geçer.”
Ersan Karavelioğlu