📖 Hicr Suresi 37. Ayette “Öyleyse Sen Mühlet Verilenlerdensin” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,504
2,736,291
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hicr Suresi 37. Ayette “Öyleyse Sen Mühlet Verilenlerdensin” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hicr Suresi 36. ayette İblîs, ‘Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver’ diyerek Allah’tan süre istemişti. 37. ayette bu talebe cevap verilir: ‘Öyleyse sen mühlet verilenlerdensin.’ Fakat İblîs’e süre verilmesi onun haklı bulunduğu, bağışlandığı veya Allah’ın yaptıklarından razı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine önceki ayetlerde onun kovulduğu ve lanetlendiği açıkça bildirilmiştir. Bu nedenle ayetin önemli derslerinden biri şudur: Bir insanın veya varlığın dünyada yaşamaya, güç kazanmaya veya faaliyetlerini sürdürmeye devam etmesi, Allah’ın ondan razı olduğunun kanıtı değildir. Geciken ceza beraat değildir; verilen zaman ise yalnız nimet değil, aynı zamanda nasıl kullanılacağı konusunda büyük bir sorumluluktur.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hicr Suresi 37. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin Arapçası “Kâle fe-inneke mine’l-munzarîn.” şeklindedir. Genel anlamı “Allah buyurdu: Öyleyse sen mühlet verilenlerdensin.” diye ifade edilebilir.

Bir önceki ayette İblîs belirli bir süre daha yaşamak istemişti. Bu ayette talebinin tamamen reddedilmediği ve kendisine mühlet verildiği bildirilir.

Ancak verilen mühletin sınırı hemen sonraki Hicr Suresi 38. ayette açıklanacaktır. Bu nedenle 37 ve 38. ayetleri birlikte okumak özellikle önemlidir.

2️⃣ “Mühlet Verilenler” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette geçen “munzarîn”, kendilerine süre tanınan, ertelenen veya belirli zamana kadar bırakılanlar anlamına gelir.

İblîs’in nihai sonucu hemen gerçekleştirilmemiş, belirli bir zamana kadar varlığını sürdürmesine izin verilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Mühlet, cezanın iptali değildir. Bir sonucun ertelenmesi, o sonucun tamamen kaldırıldığı anlamına gelmez.

3️⃣ İblîs’in Talebi Kabul Edildi mi ❓​

Belirli ölçüde evet; ancak İblîs’in istediği şartların aynen kabul edildiğini hemen söylememek gerekir.

İblîs Hicr 36’da “insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar” süre istemişti. Allah ise 37. ayette onu mühlet verilenlerden kılar, 38. ayette de bu sürenin “bilinen vaktin gününe kadar” olduğunu belirtir.

Dolayısıyla sürenin sınırını İblîs değil Allah belirlemektedir.

4️⃣ İblîs Neden Kendi Süresini Belirleyemiyor ❓​

Çünkü İblîs bağımsız ve mutlak güç sahibi değildir. O da yaratılmış bir varlıktır.

Eğer Allah’a rakip ikinci bir ilah olsaydı “Bana mühlet ver” demesine gerek kalmazdı. Kendi varlığının süresini kendisi belirleyebilirdi.

Ayet tam tersine, şeytanın bile ilahî hükümranlığın altında ve sınırlı olduğunu gösterir.

5️⃣ Allah İblîs’e Mühlet Verdiyse Ondan Razı mıydı ❓​

Hayır. Önceki ayetlerde İblîs’in kovulduğu ve üzerinde lanet bulunduğu açıkça bildirilmiştir.

Bu nedenle ona süre verilmesini Allah’ın sevgisi veya onayı şeklinde anlamak mümkün değildir.

Bu çok önemli bir ilkedir: Bir şeye zaman tanınması, o şeyin ahlaken onaylandığı anlamına gelmez.

6️⃣ Allah Neden Kötü Bir Varlığa Süre Veriyor ❓​

Kur’an burada ilahî hikmetin bütün ayrıntılarını açıklamaz; fakat dünya hayatının imtihan, tercih ve sorumluluk alanı olması bu bağlamda önemlidir.

Kötülüğün bir süre var olmasına izin verilmesi, Allah’ın kötülüğü sevdiği anlamına gelmez. İnsanlara da tercih imkânı verilmiştir; iyilik yapabilecekleri gibi yanlış seçimlerde de bulunabilirler.

İzin verilen şey ile Allah’ın razı olduğu şey birbirine karıştırılmamalıdır.

7️⃣ Allah’ın Bir Şeye İzin Vermesi Onu Emrettiği Anlamına mı Gelir ❓​

Hayır. Dünyada birçok davranış gerçekleşebilir; fakat gerçekleşebilmesi onların Allah tarafından ahlaken emredildiği anlamına gelmez.

Bir insan yalan söyleyebilir. Yalan söylemesine fiziksel olarak imkân verilmiş olması Allah’ın “Yalan söyle” dediği anlamına gelmez.

Benzer biçimde İblîs’e süre verilmesi, onun sonraki kötülüklerinin ilahî onay aldığı anlamına gelmez.

8️⃣ Kötülük Neden Hemen Cezalandırılmıyor ❓​

Dünyada yanlış yapan herkesin cezasının anında ortaya çıkmadığını görüyoruz. Bir zalim yıllarca güçlü kalabilir, haksız kazanç elde eden biri uzun süre rahat yaşayabilir.

Kur’an açısından cezanın gecikmesi onay anlamına gelmez.

Bu nedenle bir kişinin kötülük yapmasına rağmen hayatının iyi gitmesi, “Demek ki Allah ondan razı” sonucunu doğurmaz.

9️⃣ Dünya Başarısı Allah’ın Özel Sevgisinin Kanıtı mıdır ❓​

Hayır. Servet, güç, şöhret veya uzun ömür tek başına Allah’ın özel sevgisinin kanıtı değildir.

İblîs gibi hakkında açık biçimde olumsuz hüküm bulunan bir varlığa bile mühlet verilmesi, dünyadaki süre ve imkânın tek başına ilahî onay göstergesi olmadığını çok açık biçimde gösterir.

Dünya başarısı ile ahlaki değer birbirine eşitlenmemelidir.

🔟 Uzun Yaşamak Allah’ın Bir İnsandan Razı Olduğunu mu Gösterir ❓​

Hayır. Uzun ömür nimet olabilir; fakat otomatik olarak ilahî onay değildir.

İyi insanlar genç yaşta ölebilir, zalim insanlar uzun yaşayabilir. Bu nedenle ömür uzunluğunu kişinin Allah katındaki değerini ölçen doğrudan bir cetvel hâline getirmek doğru değildir.

Asıl soru yalnız “Ne kadar yaşadı?” değil, “Kendisine verilen hayatı nasıl kullandı?” olmalıdır.

1️⃣1️⃣ Bir Zalimin Uzun Süre Güçte Kalması Allah’ın Onu Desteklediğini mi Gösterir ❓​

Hayır. Dünya hayatındaki siyasi, ekonomik veya askerî başarı tek başına ahlaki meşruiyet oluşturmaz.

Bir yönetici uzun süre iktidarda kalabilir ve yine de haksızlık yapıyor olabilir. Bir şirket çok büyüyebilir fakat çalışanlarına adaletsiz davranabilir. Bir insan çok zengin olabilir fakat servetini haksız yollardan kazanmış olabilir.

Başarı, doğruluğun otomatik kanıtı değildir.

1️⃣2️⃣ İblîs’e Mühlet Verilmesi İnsanların İmtihanıyla İlişkili midir ❓​

Kıssanın devamında İblîs insanları saptırmaya çalışacağını söyleyecektir. Bu nedenle onun mühletinin insanın ahlaki sınanmasıyla ilişkili bir yönü olduğu anlaşılabilir.

Ancak bu, insanın tamamen savunmasız bırakıldığı anlamına gelmez. Kur’an insana akıl, vahiy, vicdan ve tercih sorumluluğu verir.

Şeytan çağırabilir ve kötülüğü süsleyebilir; fakat insanın bütün iradesini ele geçiren mutlak bir güç değildir.

1️⃣3️⃣ Şeytan İnsanları Günaha Zorlayabilir mi ❓​

Kur’an’ın genel öğretisinde şeytanın zorlayıcı mutlak hâkimiyeti yoktur.

O vesvese verebilir, yanlış davranışı cazip gösterebilir ve insanı çağırabilir; fakat insan yaptığı tercihten sorumlu olmaya devam eder.

Bu nedenle “Şeytan yaptırdı, benim hiçbir sorumluluğum yok” sözü kişinin kendi iradesini gereksiz biçimde yok sayar.

1️⃣4️⃣ Allah Şeytanın İnsanları Saptırmasına İzin Veriyorsa İnsan Neden Sorumlu ❓​

Çünkü insanın karşısında yalnız kötülüğe çağrı yoktur. İnsan düşünme, değerlendirme ve seçim yapabilme kapasitesine sahiptir.

Ayrıca Kur’anî çerçevede insan doğruya da çağrılır. Dolayısıyla dünya tek taraflı biçimde insanın iradesinin elinden alındığı bir düzen değildir.

Sınanmak ile zorlanmak aynı şey değildir.

1️⃣5️⃣ İblîse Mühlet Verilmesi Kadercilik Öğretir mi ❓​

Hayır. İblîs’in varlığı insanın kendi sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Bir insan öfkesini kontrol etmediğinde, haksız kazanç elde ettiğinde veya başkasına zarar verdiğinde bütün sorumluluğu “Şeytanın işi” diyerek dışarıya bırakamaz.

Kur’an’ın şeytan anlatısı insanı kaderci değil, uyanık ve sorumlu kılmayı hedefler.

1️⃣6️⃣ İblîs’e Süre Verilmesi Tövbe İçin Bir Fırsat mıydı ❓​

Ayet doğrudan “Bu süre tövbe etmesi için verildi” demez; bu nedenle kesin bir gayb yorumu yapmak doğru olmaz.

Metnin bize gösterdiği şey şudur: İblîs zaman kazanmıştır fakat ilerleyen ayetlerde bu zamanı pişmanlık ve dönüş yerine insanları saptırma iddiasıyla ilişkilendirecektir.

İnsan için çıkarılabilecek ders açıktır: Zamanın verilmesi tek başına insanı değiştirmez; önemli olan zamanla ne yaptığımızdır.

1️⃣7️⃣ Bize Verilen Her Yeni Gün Bir Mühlet midir ❓​

Kelimeyi İblîs hakkındaki özel anlamıyla birebir kullanmak doğru olmayabilir; ancak insan açısından her yeni günün yeni bir imkân olduğu düşünülebilir.

İnsan dün yaptığı yanlışı bugün düzeltebilir. Kırdığı biriyle konuşabilir, borcunu ödemeye başlayabilir veya kötü alışkanlığını değiştirmek için adım atabilir.

Zaman yalnız geçen bir şey değil, sorumluluğu yeniden kurabileceğimiz bir alandır.

1️⃣8️⃣ Hicr Suresi 36 ve 37. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hicr Suresi 36. ayette İblîs yeniden diriliş gününe kadar mühlet istemiş, 37. ayette ise Allah “Sen mühlet verilenlerdensin” buyurmuştur.

Talep ile cevap arasında önemli bir nokta vardır: Mühlet verilmiştir; fakat sürenin nihai sınırını isteyen değil, Allah belirleyecektir.

Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 38. ayette bu sınır açıklanacak ve şöyle buyrulacaktır: “Bilinen vaktin gününe kadar.” Bu ayeti ele alırken özellikle “vakt-i ma‘lûm” ifadesinin anlamı, bu vaktin bilgisinin Allah’a ait olması, İblîs’in istediği süre ile Allah’ın belirlediği sürenin ayrılması, kıyamet tarihi hesaplarının reddi, numeroloji ve gizli kodlarla kıyamet tarihi çıkarılmaması ve ecel ile belirlenmiş zaman kavramlarının kaderciliğe dönüştürülmemesi üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hicr Suresi 37. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hicr Suresi 37. ayet, “Öyleyse sen mühlet verilenlerdensin” buyurarak İblîs’in talebine belirli bir süre tanındığını bildirir. Fakat bu kısa cevap, dünya hayatı ve ilahî adalet konusunda son derece önemli bir ilke taşır: Mühlet verilmesi onay değildir.

İblîs hakkında önceki ayetlerde açık hükümler vardır. Kovulmuştur. Lanetlenmiştir. Buna rağmen hemen yok edilmemiş ve varlığını bir süre daha devam ettirmesine izin verilmiştir.

Bu durum, insanın dünyadaki olayları yalnız görünen sonuçlardan okuyarak Allah’ın hükmünü kesin biçimde belirlememesi gerektiğini gösterir.

Bir kişi çok başarılı olabilir. İşleri sürekli büyüyebilir. Serveti artabilir. Uzun yaşayabilir. Fakat bunların hiçbirinden tek başına “Allah kesin ondan razıdır” sonucu çıkarılamaz.

Tersi de doğrudur. Bir insan maddi zorluk çekebilir ve bundan “Allah beni sevmiyor” sonucuna otomatik olarak varılmamalıdır.

Dünya şartları Allah’ın nihai hükmünün birebir ekranı değildir.

Bu ilke dinî düşüncede çok önemlidir. Çünkü insanlar bazen başarıyı kutsallaştırabilirler. Bir kişi zenginleştiğinde “Allah ona verdiğine göre haklıdır” denebilir.

Oysa malın bulunması, malın nasıl kazanıldığı sorusunu ortadan kaldırmaz.

Bir insan milyarlar kazanabilir fakat bunu haksız yollarla elde etmiş olabilir. Miktar, helalliğin delili değildir.

Aynı şey güç için de geçerlidir. Bir yönetici uzun yıllar iktidarda kalabilir. Bunun tek başına Allah’ın onun bütün kararlarını onayladığını göstermesi mümkün değildir.

İblîs’in mühlet alması bu mantığın ne kadar sorunlu olduğunu açıkça gösterir.

Eğer “Birine süre ve güç verildiyse Allah onu seviyordur” denilirse, İblîs’e verilen mühletin de ilahî sevgi göstergesi sayılması gerekir. Oysa önceki ayetler bunun tam tersini açıkça bildirir.

Demek ki imkân ile ilahî rıza birbirinden ayrılmalıdır.

Bu ayrım kişisel başarılarımız için de önemlidir. İşimiz iyi gittiğinde Allah’a şükredebiliriz; fakat başarıyı “Ben kesin doğru insanım” belgesine dönüştürmemeliyiz.

Başarı bazen nimet, bazen sorumluluk ve bazen de insanın nasıl davranacağını ortaya çıkaran bir imkân olabilir.

Aynı şekilde sıkıntı da otomatik ceza değildir.

Bir insan hastalandığında, ekonomik zorluk yaşadığında veya kayıp gördüğünde hemen “Demek ki Allah beni cezalandırıyor” şeklinde kesin hüküm vermemelidir.

Bu tür yorumlar özellikle acı içindeki insanın yükünü ağırlaştırabilir.

Hicr 37’nin ikinci büyük mesajı zamanın mülkiyetidir. İblîs kendi süresini belirleyememektedir.

Allah’tan istemiştir ve Allah ona mühlet verilenlerden olduğunu bildirmiştir.

Bu, şeytanın Allah’a rakip olmadığını bir kez daha gösterir.

İnsan bazen şeytanı öylesine büyütür ki Allah’ın karşısında ikinci bir hükümran güç varmış gibi düşünmeye başlar.

Oysa kıssada İblîs emir alır, kovulur, lanetlenir ve mühlet ister.

Bütün bunlar onun yaratılmış ve sınırlı olduğunu gösterir.

Bu yüzden şeytanın varlığı insanı sürekli korku içinde yaşamaya sürüklememelidir.

Kur’an’ın merkezinde İblîs değil, Allah’ın hükümranlığı vardır.

Ayetin zaman boyutu insan hayatına güçlü bir ayna tutar. Hepimiz daha fazla zaman isteriz.

Bir insan “Bir yıl daha yaşasam şunu yapardım” diyebilir. Fakat elimizdeki bugünü nasıl kullandığımız, gelecekteki zaman taleplerimizden daha somut bir sorudur.

İblîs de zaman istemiştir.

Fakat sonraki ayetler bize onun daha çok zamanı daha iyi olmak için değil, kötülük planını sürdürmek için kullanacağını gösterecektir.

Bu çok çarpıcıdır: Daha fazla zaman, daha iyi insan olmak anlamına gelmez.

Zaman bir fırsattır; fakat yönü insanın tercihleri belirler.

Aynı on yıl bir insanı daha merhametli, bilgili ve olgun hâle getirebilir; başka bir insanın kibrini ve kötülüğünü daha da büyütebilir.

Bu nedenle yaş almak ile olgunlaşmak da aynı şey değildir.

İnsan seksen yaşına gelebilir ve hâlâ özür dilemeyi öğrenmemiş olabilir. Başka biri genç yaşında hatasıyla yüzleşmeyi başarabilir.

Takvim yaşı ahlaki olgunluğun garantisi değildir.

Hicr 37 bu açıdan erteleme alışkanlığını da düşündürür.

İnsan sürekli “Yarın yaparım” diyebilir.

Yarın özür dileyeceğim.

Yarın sağlığıma dikkat edeceğim.

Yarın aileme vakit ayıracağım.

Yarın yanlışımı düzelteceğim.

Fakat bize yarının garantisi verilmiş değildir.

Mühletin varlığı, mühletin sonsuz olduğu anlamına gelmez.

Bir sonraki ayet tam da bu noktayı açıklayacaktır: Sürenin belirlenmiş bir sınırı vardır.

Bu, hayatın da önemli gerçeğidir. İnsan ölüm tarihini bilmese bile hayatının sınırlı olduğunu bilir.

Bu sınırlılık hayatı değersizleştirmez. Tam tersine zamanın değerini artırır.

Sınırsız zamanı olduğunu sanan kişi her şeyi erteleyebilir; sınırlı zamanı olduğunu bilen kişi önemli olanı daha dikkatli seçebilir.

Ayetin adalet boyutu da güçlüdür. Yanlış yapan birinin cezasının gecikmesi, mağdur açısından bazen çok zor olabilir.

İnsan “Neden hemen karşılığını görmüyor?” diye sorabilir.

Kur’an’ın bu anlatısı, gecikmenin unutulma olmadığını düşündürür.

İblîs mühlet almıştır fakat hakkında verilen hüküm ortadan kalkmamıştır.

Dolayısıyla gecikmiş hesap, iptal edilmiş hesap değildir.

Bu düşünce zalime karşı uyarı taşıdığı gibi mağdura da umut verebilir.

Fakat bu umut dünyada hakkı aramaktan vazgeçmek anlamına gelmez.

Bir suç işlendiğinde delil toplanmalı, hukuk işlemeli ve mağdur korunmalıdır. Ahiret adaletine inanmak dünya adaletini gereksiz kılmaz.

İnsan elindeki imkânlarla adaleti sağlamaya çalışır; nihai hesap ise Allah’a aittir.

Hicr 37 aynı zamanda ilahî izin ile ilahî sevgi arasındaki ayrımı öğretir.

Dünyada gerçekleşen her şey Allah’ın ahlaken sevdiği şey değildir.

İnsan zulüm yapabilir, çünkü ona belirli tercih imkânı verilmiştir. Fakat bu zulmün Allah tarafından övüldüğü anlamına gelmez.

Bu ayrım yapılmadığında çok tehlikeli bir düşünce ortaya çıkar: “Olduysa Allah istedi; Allah istediyse demek ki ahlaken doğrudur.”

Oysa gerçekleşmesine izin verilen şey ile yapılması emredilen şey aynı değildir.

İnsan eylemleri içinde kötülük gerçek bir kategoridir; aksi hâlde sorumluluk ve hesap anlamsız olurdu.

İblîs’in mühleti de bunun güçlü örneğidir. Yaşamasına izin verilmiştir fakat isyankârlığı onaylanmamıştır.

Bu ayrım kader anlayışını da dengeler.

Allah’ın hükümranlığı her şeyi kuşatır; fakat bu, kötülük yapan insanın “Allah izin verdiğine göre suçsuzum” diyebileceği anlamına gelmez.

İzin ile sorumluluk birlikte var olabilir.

Hicr 37’nin bireysel hayatımıza belki en güçlü mesajı ise şudur: Bugün hâlâ zamanımız varsa onu hangi yönde kullanıyoruz?

Zaman kendi başına ne iyi ne kötüdür.

Onu kin büyütmek için de kullanabiliriz, barışmak için de.

Yeni yalanlar üretmek için de kullanabiliriz, gerçeği söylemek için de.

Kibrimizi büyütmek için de kullanabiliriz, özür dilemek için de.

İblîs mühlet istemiştir; insan için asıl soru ise mühletin neye dönüştürüldüğüdür.

Hicr Suresi 37. ayetin bütün mesajı bu çerçevede şöyle özetlenebilir: **İblîs’e mühlet verilmesini bağışlanma veya ilahî onay sanma. Bir insanın dünyada güçlü, zengin veya uzun ömürlü olmasını Allah’ın ondan kesin razı olduğunun delili yapma. Cezanın gecikmesini beraat sanma. Şeytanı kendi süresini bile belirleyemeyen bir yaratılmış olduğunu unutacak kadar büyütme. Ve sana verilen zamanı sonsuzmuş gibi harcama. Çünkü ayetin büyük mesajı şudur: Mühlet bir onay belgesi değil, sınırı Allah tarafından belirlenmiş bir zamandır; insanın veya başka bir sorumlu varlığın gerçek değeri kendisine ne kadar süre verildiğinde değil, o süreyi hangi yönde kullandığında ortaya çıkar.”

Bir sonraki ayet olan Hicr Suresi 38. ayette, İblîs’e verilen mühletin sınırı belirtilerek şöyle buyrulacaktır: “Bilinen vaktin gününe kadar.” Bu ayeti ele alırken özellikle “vakt-i ma‘lûm” kavramının anlamı, bu vaktin Allah tarafından bilinmesi, İblîs’in istediği sürenin sınırını kendisinin belirlememesi, kıyamet tarihinin insanlara verilmemiş olması, sayı ve harf hesaplarıyla kıyamet günü çıkarma girişimlerinin güvenilir olmaması, “belirlenmiş zaman” düşüncesinin kaderciliğe dönüştürülmemesi ve geleceğin bilinmemesinin insanı sorumluluktan kurtarmaması üzerinde dikkatle durmak gerekecektir.

Ve belki Hicr Suresi 37. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur: Bize verilen süreyi Allah’ın bizden kesin razı olduğunun kanıtı mı sanıyoruz? Bir zalim uzun süre güçlü kaldığında onu ilahî olarak onaylanmış mı görüyoruz? Servetimizi doğruluğumuzun belgesi mi sayıyoruz? Başımıza zorluk geldiğinde Allah’ın bizi terk ettiğini mi düşünüyoruz? Sürekli daha fazla zaman isterken bugünkü zamanımızı ne yaptığımızı sorguluyor muyuz? Hatalarımızın sonucu hemen çıkmadığında onları önemsiz mi sanıyoruz? Ve en önemlisi, bugün hâlâ bize mühlet verilmişken bunu kibrimizi ve yanlışlarımızı büyütmek için mi, yoksa düzeltmek için mi kullanıyoruz?

“Hicr 37, ‘Öyleyse sen mühlet verilenlerdensin’ buyurarak İblîs’e belirli bir süre tanındığını bildirir. Ancak mühlet verilmesi affedilmek, haklı bulunmak veya Allah’ın sevgisini kazanmak anlamına gelmez; önceki ayetlerde İblîs’in kovulduğu ve lanetlendiği açıkça bildirilmiştir. Ayetin büyük dersi şudur: Dünyada süre, güç ve imkân verilmesini ilahî onayla karıştırma; geciken hesabı yok olmuş hesap sanma. Bize verilen zamanın değeri ne kadar uzun olduğunda değil, onu hakikat, tevbe, adalet ve iyilik yönünde nasıl kullandığımızda ortaya çıkar.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt