Âl-i İmrân Suresi 40. Ayette “Rabbim, Bana İhtiyarlık Gelmişken ve Eşim de Kısırken Benim Nasıl Çocuğum Olabilir?” Sorusu Ne Anlama Gelir
“İman, insanın hiç soru sormaması değildir. Bazen insan Allah’ın kudretine inanır ama kendi hayatındaki imkânsız görünen sonucun nasıl gerçekleşeceğini anlamaya çalışır. Âl-i İmrân 40, şaşkınlık ile inkâr arasındaki ince farkı gösterir.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 40. ayetinde Hz. Zekeriyyâ şöyle der:
“Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, eşim de kısırken benim nasıl bir oğlum olabilir?” Allah buyurdu: “İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.”
Bir önceki ayette Zekeriyyâ’ya Hz. Yahyâ müjdelenmişti.
Oysa Zekeriyyâ yaşlanmıştır.
Eşi de çocuk sahibi olamayan bir durumdadır.
Dolayısıyla müjde onun için olağanüstüdür.
Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Zekeriyyâ:
“Allah bunu yapamaz.”
dememektedir.
Şunu sormaktadır:
“Bu nasıl gerçekleşecek?”
Yani problem Allah’ın kudretini reddetmek değil, insanın alışık olduğu sebep-sonuç düzeninin ötesindeki bir olay karşısında duyduğu şaşkınlıktır.
Zekeriyyâ Neden Müjdeyi Aldıktan Sonra Şaşırıyor
Çünkü müjdelenen şey onun biyolojik şartlarına göre son derece beklenmediktir.
Yaşlıdır.
Eşi de çocuk sahibi olabilecek durumda görünmemektedir.
İnsan hayatı boyunca dünyanın belli bir düzen içinde çalıştığını gözlemler.
Belirli yaşlarda çocuk sahibi olunabilir.
Belirli biyolojik şartlar gerekir.
Bu yüzden olağan dışı bir müjde geldiğinde şaşırması son derece doğaldır.
Kur’an burada peygamberi insanüstü bir duygusuzluk içinde sunmaz.
Peygamber de şaşırabilir.
Bu Soru İman Eksikliği midir
Hayır.
Zekeriyyâ zaten bir önceki ayette çocuk için dua etmişti.
Dua eden insan Allah’ın verebileceğine inanıyordur.
Dolayısıyla:
“Nasıl çocuğum olabilir?”
sorusu:
“Bunun mümkün olduğuna inanmıyorum.”
anlamına gelmek zorunda değildir.
Daha çok:
“Bu olağanüstü olay hangi şekilde gerçekleşecek?”
şaşkınlığıdır.
Bu, iman ile düşünmenin birbirine düşman olmadığını gösterir.
“Rabbim” Hitabı Neden Tekrar Kullanılıyor
Zekeriyyâ yine:
“Rabbi…”
yani:
“Rabbim…”
diye başlar.
Bu hitap onun sorusunun isyan değil, dua içindeki bir soru olduğunu gösterir.
Allah’tan uzaklaşarak değil:
Allah’a yönelerek
soruyor.
Bu ayrım çok önemlidir.
İnsan:
“Anlamıyorum.”
diyebilir.
Fakat anlamadığı için Allah’tan kopmak yerine:
anlamadığı şeyi Allah’a sorabilir.
“Bana İhtiyarlık Gelip Çattı” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayet Zekeriyyâ’nın yaşlılığını çok güçlü bir ifadeyle anlatır.
Sanki ihtiyarlık ona:
ulaşmış ve yetişmiş
gibidir.
Bu yalnızca:
“Yaşım biraz ilerledi.”
demek değildir.
İnsan bedeninin artık gençlik döneminden oldukça uzaklaştığını anlatır.
Dolayısıyla Zekeriyyâ kendi biyolojik sınırlarının son derece farkındadır.
Eşinin Kısır Olması Neden Özellikle Söyleniyor
Çünkü burada iki ayrı biyolojik engel vardır.
Zekeriyyâ yaşlıdır.
Eşi ise çocuk sahibi olamamıştır.
Dolayısıyla insan hesabıyla ihtimal daha da düşüktür.
Kur’an bu şartları özellikle zikrederek müjdenin olağanüstülüğünü güçlendirir.
Yani mesele:
normal şartlarda beklenen bir hamilelik
değildir.
Zekeriyyâ Neden Dua Ettiği Şey Gerçekleşince Şaşırıyor
Bu son derece insani bir durumdur.
İnsan bazen uzun süre bir şey için dua eder.
Fakat gerçekleşmesi çok zor olduğu için zamanla:
duasını sürdürürken bile sonucu zihninde uzak görmeye başlayabilir.
Sonra gerçekten kapı açıldığında:
“Bu gerçekten oluyor mu?”
diye şaşırabilir.
Bu, duanın samimiyetsiz olduğu anlamına gelmez.
İnsan umabilir ve yine de şaşırabilir.
Dua Etmek Kesinlikle Sonucun Gerçekleşeceğine İnanmak mı Demektir
Dua:
Allah’ın verebileceğine inanmak
demektir.
Ama:
“Ben istedim, Allah mutlaka aynısını vermek zorundadır.”
demek değildir.
Zekeriyyâ’nın duasında da böyle bir zorlama yoktur.
O ister.
Allah diler.
Ve burada Allah onun duasını olağanüstü biçimde kabul eder.
Dua:
talep
olabilir.
Ama Allah’a karşı:
zorunlu sonuç üreten emir
değildir.
“Allah Dilediğini Yapar” Ne Anlama Gelir
Ayetin cevabı çok kısa ve çok güçlüdür:
“Kezâlikallâhu yef‘alu mâ yeşâ.”
Yaklaşık anlamıyla:
“İşte böyledir; Allah dilediğini yapar.”
Bu ifade Allah’ın kudretinin:
insanın alışılmış ihtimalleriyle sınırlı olmadığını
anlatır.
İnsan:
“Bunun yolu yok.”
diyebilir.
Ama bu hüküm çoğu zaman:
“Ben bildiğim doğal yollar içinde bir yol göremiyorum.”
anlamına gelir.
Allah’ın kudreti ise Kur’an’a göre bundan daha geniştir.
Bu Ayet Doğa Yasalarının Önemsiz Olduğunu mu Söylüyor
Hayır.
Kur’an’ın kendisi de dünyadaki düzeni ve sebepleri dikkate alır.
İnsan:
tohum eker,
su içer,
tedavi olur,
çalışır,
plan yapar.
Ancak ayet şunu söyler:
Doğa yasaları Allah’ın üzerinde bağımsız bir güç değildir.
Kur’an’ın teolojik yaklaşımında doğadaki düzen de Allah’ın yaratması içindedir.
Dolayısıyla Allah, kendi yarattığı düzenin mahkûmu değildir.
Mucize ile Doğa Düzeni Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır
Mucize:
alışılmış doğal düzen içinde beklenmeyen olağanüstü olay
olarak düşünülür.
Bu, her garip olayın mucize olduğu anlamına gelmez.
Kur’an’daki mucize anlatıları belirli peygamberlik bağlamlarında yer alır.
Zekeriyyâ’ya verilen çocuk müjdesi de:
insanın alışılmış biyolojik beklentilerinin ötesinde bir ilahî lütuf
olarak anlatılır.
Mucize, doğayı inkâr etmek değil:
doğanın nihai sahibinin Allah olduğunu vurgulamak
anlamına gelir.

Allah Her Şeye Gücü Yetiyorsa Neden Çoğu Şeyi Normal Sebeplerle Gerçekleştiriyor
Çünkü dünya büyük ölçüde düzenli bir sebep-sonuç sistemi içinde işler.
Bu düzen olmasaydı:
bilim,
planlama,
sorumluluk,
gündelik hayat
neredeyse imkânsız olurdu.
İnsan ekmek için tohumu toprağa koyar.
Hastalıkta tedavi arar.
Çünkü dünyada düzen vardır.
Mucize ise bu düzenin arkasındaki kudretin tamamen bağımsız olduğunu gösteren istisnai olay olarak düşünülebilir.

Zekeriyyâ’nın Sorusu Bilimsel Merak Gibi Düşünülebilir mi
Tam olarak modern bilimsel araştırma değildir.
Ama aynı zihinsel refleksi taşıyan bir yönü vardır:
“Nasıl?”
sorusu.
Bu önemlidir.
Kur’an:
“İnandın, artık hiçbir şey sorma.”
değildir.
Zekeriyyâ inanır.
Ama yine de nasıl olacağını sorar.
Bu bize şu ayrımı öğretir:
Soru sormak başka, hakikati kibirle reddetmek başkadır.

İnsan İmkânsız Gördüğü Şeyleri Kendi Bilgisine Göre mi Tanımlar
Çoğu zaman evet.
“İmkânsız” dediğimiz şeylerin bir kısmı aslında:
“Ben bunun nasıl olacağını bilmiyorum.”
demektir.
Tarih boyunca insanlar birçok şeyi imkânsız sanmıştır.
Sonra bilim veya teknoloji yeni yollar bulmuştur.
Elbette bundan:
“Her hayal kesin gerçekleşir.”
sonucu çıkmaz.
Fakat insan kendi bilgisinin sınırlarını mutlak gerçeklikle karıştırmamalıdır.

Bu Ayet Umutsuz İnsanlara Ne Söyler
Şunu söyleyebilir:
Bugünkü şartların nihai hüküm olduğunu sanma.
Zekeriyyâ’nın şartları insan açısından son derece zordur.
Yine de kapı açılır.
Ancak bu mesaj:
“Her umutsuz görünen durumda istediğin sonuç kesin gelecektir.”
demek değildir.
Daha dikkatli mesaj şudur:
Allah’ın imkânını kendi hesabınla sınırlama.
Bu, umut ile gerçekçilik arasında güçlü bir dengedir.

Yaşlılık Kur’an’da Değersizlik Anlamına Gelir mi
Hayır.
Zekeriyyâ yaşlanmıştır.
Ama hayatındaki en büyük müjdelerden biri tam bu dönemde gelir.
Bu önemli bir mesajdır.
Modern toplum bazen insanın değerini:
gençlik,
üretkenlik,
fiziksel güç
üzerinden ölçebilir.
Kur’an’ın Zekeriyyâ kıssası ise yaşlılığın:
anlamsızlık,
bitmişlik
veya ilahî lütfun sona ermesi
anlamına gelmediğini gösterir.

İnsan İçin “Geç Kaldım” Düşüncesi Her Zaman Doğru mudur
Hayır.
Bazı şeyler için gerçekten biyolojik veya tarihsel sınırlar vardır.
Ama hayatın her alanında:
“Artık çok geç.”
demek doğru olmayabilir.
İnsan:
yaşlıyken öğrenebilir,
tövbe edebilir,
barışabilir,
iyi bir eser bırakabilir,
başka insanların hayatını değiştirebilir.
Zekeriyyâ’nın kıssası insanın yaşını hayatının nihai anlamı olarak görmemesi gerektiğini düşündürür.

39. ve 40. Ayetler Birlikte Okunduğunda Ne Görürüz
- ayette:
müjde
gelmişti.
Yahyâ doğacaktır.
- ayette:
insani şaşkınlık
gelir.
Bu sıralama son derece güzeldir.
Önce Allah’ın vaadi.
Sonra insanın:
“Ama nasıl?”
sorusu.
Ardından cevap:
“Allah dilediğini yapar.”
Bu yapı iman ile insan doğasını aynı anda korur.
Peygamber mucize karşısında taş gibi tepkisiz değildir.
Şaşırır.
Soruyu sorar.
Ve cevap alır.

İnanç Şüpheyi ve Soruyu Tamamen Yok Etmeli midir
Sağlıklı iman, insanın zihnini kapatması anlamına gelmez.
İnsan:
anlamadığı şeyi sorabilir.
Zor meselelerle boğuşabilir.
Bazen şaşırabilir.
Önemli olan sorunun niyetidir.
Bir soru:
hakikati anlamak için
sorulabilir.
Başka bir soru:
alay etmek,
küçümsemek,
hiçbir cevabı kabul etmemek
için sorulabilir.
Zekeriyyâ’nın sorusu ilk türdendir.
Bu yüzden ayet soru sormayı suçlamaz.

İnsan Allah’a İnanırken Kendi İmkânsızlık Tanımını da Sorgulamalı mı
Âl-i İmrân 40’ın insanı ulaştırdığı en derin noktalardan biri budur.
Zekeriyyâ dünyadaki şartlara bakıyor:
Ben yaşlıyım.
Eşim çocuk sahibi olamıyor.
O hâlde:
Bu nasıl olacak?
Bu tamamen anlaşılır bir insan hesabıdır.
Ama Allah’ın cevabı insan hesabını ortadan kaldırmadan onun üstüne çıkar:
“Allah dilediğini yapar.”
Buradaki ince denge çok önemlidir.
Kur’an insana:
“Sebebi unut.”
demez.
Ama:
“Sebebi Allah’ın üzerinde mutlak güç sanma.”
der.
İnsan tedavi olur.
Ama şifanın garantisini kendi elinde görmez.
Çalışır.
Ama bütün sonucu kendi gücüne bağlamaz.
Plan yapar.
Ama hayatın yalnızca kendi planından ibaret olmadığını bilir.
Belki iman tam da burada insanın kibriyle karşılaşır.
Çünkü insan çoğu zaman:
“Ben bir yol göremiyorum.”
cümlesinden farkında olmadan:
“Hiçbir yol yoktur.”
sonucuna geçer.
Oysa bu iki cümle aynı değildir.
Birincisi:
bilgi sınırımızı kabul eder.
İkincisi:
bütün gerçeklik hakkında hüküm verir.
Zekeriyyâ’nın kıssası bize birincisini öğretir.
Kendi sınırını bilir.
Şaşırır.
Sorar.
Ama Allah’ın kudretine sınır çizmez.
Belki bu nedenle Âl-i İmrân 40’ın insana bıraktığı en güçlü cümle şudur:
“Ben nasıl olacağını bilmiyorum” demek, “Bu olamaz” demekten çok daha bilgece olabilir.
“İnsan çoğu zaman kendi göremediği yolu yok sanır. Âl-i İmrân 40, Zekeriyyâ’nın şaşkınlığından çok daha büyük bir ders çıkarır: Bilgimizin sınırı, Allah’ın kudretinin sınırı değildir.”
Ersan Karavelioğlu