Bakara Suresi 168. Ayette “Ey İnsanlar! Yeryüzünde Bulunan Helâl ve Temiz Şeylerden Yiyin, Şeytanın Adımlarını İzlemeyin. Çünkü O Sizin Apaçık Düşmanınızdır” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan çoğu zaman büyük yanlışlara tek bir sıçrayışla ulaşmaz; küçük tavizlerin oluşturduğu bir yol üzerinde yürür. Kur’an’ın ‘şeytanın adımları’ ifadesi belki bu yüzden ürperticidir: Bazen insanın dikkat etmesi gereken yalnızca vardığı yer değil, attığı ilk küçük adımdır.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 168. Ayette Ne Anlatılmaktadır
Bakara Suresi’nin 168. ayeti şöyle bir anlam taşır:
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.”
Ayet iki büyük konu arasında bağ kurar:
Beslenme ve ahlak.
İlk olarak insanlara:
helâl ve tayyib, yani temiz ve iyi olan şeylerden yararlanmaları söylenir.
Ardından hemen:
“Şeytanın adımlarını izlemeyin.”
uyarısı gelir.
Bu sıralama önemlidir.
Kur’an insanın yalnız:
ne yediğiyle
değil,
nasıl seçim yaptığıyla,
hangi sınırları kabul ettiğiyle
ve yanlışın içine nasıl sürüklendiğiyle de ilgilenir.
Ayet Neden “Ey İman Edenler” Değil “Ey İnsanlar” Diye Başlıyor
Ayet:
“Yâ eyyühen-nâs”
yani:
“Ey insanlar!”
diye başlar.
Bu hitap:
yalnız Müslümanlara değil,
insanlığa yöneltilmiş geniş bir çağrıdır.
Çünkü:
beslenmek,
rızık aramak,
bedeni korumak,
iyi ile zararlıyı ayırt etmek
bütün insanların ortak hayat meseleleridir.
Bu, aynı zamanda Kur’an’ın bazı ahlaki ilkeleri:
yalnız belirli bir grubun iç düzeni olarak değil,
insan oluşla ilgili temel meseleler
olarak ele aldığını gösterir.
“Yeryüzündekilerden Yiyin” İfadesi Neyi Gösterir
Ayetin başlangıcı:
dünya nimetlerinin insan için kullanımına açık olduğunu hatırlatır.
Yeryüzü:
toprak,
bitkiler,
hayvanlar,
ürünler,
çeşitli rızık kaynaklarıyla
insanın hayatını sürdürmesine imkân verir.
Din burada:
insana:
“Hayatın nimetlerinden tamamen uzak dur.”
demez.
Aksine:
“Yiyin.”
der.
Fakat hemen iki ölçü koyar:
Helâl.
Ve:
tayyib.
Yani kullanım özgürlüğü vardır.
Ama:
sınırsızlık yoktur.
“Helâl” Ne Demektir
Helâl:
dinî açıdan yasaklanmamış,
kullanılması veya tüketilmesi meşru olan
şey demektir.
Beslenme alanında:
hangi yiyeceklerin helâl veya haram olduğu
Kur’an ve İslam hukukunda çeşitli hükümlerle belirlenir.
Fakat “helâl” kavramı yalnızca:
yiyeceğin türüyle sınırlı düşünülmemelidir.
Bir lokmanın kendisi helâl olabilir.
Ama onu elde etme yolu:
haksızsa,
çalınmışsa,
dolandırıcılıkla kazanılmışsa,
başka bir ahlaki problem ortaya çıkar.
Dolayısıyla:
helâl lokma yalnız tabağa değil, kazanca da bakan bir bilinçtir.
“Tayyib” Ne Anlama Gelir
Ayet yalnız:
“helâl”
demiyor.
“Helâlen tayyiben”
diyor.
“Tayyib”:
iyi,
temiz,
hoş,
yararlı ve sağlıklı nitelikte
gibi anlam alanlarına sahiptir.
Burada önemli bir denge vardır.
Dinî açıdan helâl olan her şeyin:
her miktarda,
her insan için,
her şartta sağlık açısından ideal olduğu
sonucu çıkarılmamalıdır.
“Tayyib” kavramı insana:
yalnız:
“Bunu yemem yasak mı?”
sorusunu değil,
“Bu gerçekten iyi ve temiz bir tercih mi?”
sorusunu da düşündürür.
Helâl ile Tayyib Arasında Nasıl Bir Fark Vardır
Basitçe şöyle düşünülebilir:
Helâl: Hukuki-dinî sınır.
Tayyib: Kalite, temizlik ve iyilik boyutu.
Mesela belirli bir yiyecek:
helâl olabilir.
Fakat:
bozulmuşsa,
kirlenmişse,
sağlığa açık biçimde zarar verecek hale gelmişse
artık “tayyib” niteliği tartışmalı hale gelebilir.
Aynı şekilde:
çok yemek de ayrı bir mesele olabilir.
Kur’an’ın başka yerlerdeki israf uyarılarıyla birlikte düşünüldüğünde:
yeme kültüründe amaç sadece:
yasak çizgisinden uzak durmak değil, ölçülü ve temiz bir hayat kurmaktır.
“Helâl Olanı Yiyorum, Gerisi Önemli Değil” Anlayışı Yeterli midir
Ayetin tayyib kelimesi:
böyle dar bir yaklaşımı genişletir.
Bir insan yalnızca:
“Bu haram mı?”
diye sorabilir.
Ama ahlak bazen:
daha ileri sorular ister:
Bu ürün nasıl üretildi?
Temiz mi?
İsraf ediyor muyum?
Bedenime ne yapıyorum?
Bir nimeti kötüye mi kullanıyorum?
Elbette bu soruların her biri:
otomatik olarak yeni haramlar üretmek için kullanılmamalıdır.
İnsan kendi tercihlerini:
Allah adına kolayca yasak ilan edemez.
Ama:
helâl sınırları içinde bile daha bilinçli tercihler
yapabilir.
Ayette Yemekten Hemen Sonra Neden Şeytandan Söz Ediliyor
Çünkü insanın en temel arzularından biri:
tüketme arzusudur.
Şeytanın insan üzerindeki etkisi Kur’an’da çoğu zaman:
arzuların,
korkuların,
kibrin,
aşırılığın
yönlendirilmesi üzerinden anlatılır.
Yeme ve tüketim de:
ölçüsüzleşmeye açık alanlardandır.
Ancak ayetin şeytan uyarısını:
yalnız yemekle sınırlamak doğru olmaz.
Buradaki daha geniş mesaj:
Allah’ın koyduğu helâl ve temiz sınırları bırakıp yanlış yönlendirmelerin peşinden gitmemektir.
“Şeytanın Adımlarını İzlemeyin” İfadesi Neden “Şeytanı İzlemeyin” Demekten Daha Dikkat Çekicidir
Ayet:
“hutuvâti’ş-şeytân”
yani:
“şeytanın adımları”
ifadesini kullanır.
Bu çok güçlü bir tasvirdir.
Çünkü yanlış çoğu zaman:
bir anda gelmez.
Adım adım gelir.
Önce:
“Bir kereden bir şey olmaz.”
Sonra:
“Herkes yapıyor.”
Sonra:
“Zaten o kadar da kötü değil.”
Sonra:
“Ben bunu kontrol ediyorum.”
Ve zamanla:
ilk başta asla kabul edilmeyecek şey:
normal hale gelir.
Şeytanın “adımları” ifadesi:
yanlışın kademeli doğasını düşündürür.
Büyük Günahlar Gerçekten Küçük Tavizlerle Başlayabilir mi
Çoğu zaman evet.
Bir insan büyük bir yalancı olarak başlamayabilir.
İlk başta:
küçük bir yalan söyler.
Sonra:
onu kapatmak için başka bir yalan.
Bir insan büyük bir haksızlığı:
ilk günden yapmayabilir.
Önce:
küçük bir sınırı ihlal eder.
Vicdanı rahatsız olur.
Tekrar eder.
Rahatsızlık azalır.
Sonra:
alışkanlık oluşur.
Bu yüzden:
karakter genellikle tek bir büyük karardan değil, tekrarlanan küçük kararlardan oluşur.
Bakara 168’in “adımlar” ifadesi tam bu noktada son derece güçlüdür.

Şeytan İnsanı Zorla Günaha mı Sürükler
Kur’an’ın genel anlatımında:
şeytan insanın iradesini tamamen ele geçirip:
onu zorla hareket ettiren bağımsız bir güç olarak sunulmaz.
Daha çok:
vesvese verir,
süsler,
çağırır,
aldatır.
İnsan ise:
seçim yapar.
Bu nedenle:
“Şeytan yaptırdı.”
demek:
kişisel sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmaz.
Şeytanın çağrısı olabilir.
Ama:
ayağı kaldırıp o adıma basan insanın kendisidir.

Şeytanın Bir Yanlışı “Süslemesi” Ne Anlama Gelir
İnsan çoğu zaman açıkça:
“Kötülük yapacağım.”
diye başlamaz.
Kötülüğe:
daha güzel bir isim verebilir.
Kibir:
“özgüven”
diye sunulabilir.
İntikam:
“adalet”
diye.
Açgözlülük:
“başarı hırsı”
diye.
İsraf:
“hayatı yaşamak”
diye.
Kör bağlılık:
“sadakat”
diye.
İşte aldatmanın en güçlü biçimlerinden biri:
yanlışın yanlış görünmemesidir.
Eğer kötülük gerçekten çirkin görünseydi:
insanın ondan uzaklaşması daha kolay olurdu.

Şeytanın İlk Adımını Nasıl Fark Edebiliriz
Bunun tek bir formülü yoktur.
Ama bazı sorular yardımcı olabilir:
Bu davranışı:
başkalarından gizleme ihtiyacı hissediyor muyum?
Kendime sürekli mazeret mi üretiyorum?
Eskiden yanlış dediğim şeyi:
sırf işime geldiği için şimdi normal mi görüyorum?
Bir sınırı:
“sadece bu kez”
diyerek mi aşıyorum?
Vicdanım ilk başta rahatsızken:
artık hiçbir şey hissetmiyor muyum?
Bazen en önemli soru:
“Nereye gidiyorum?”
değil,
“Şu an attığım bu küçük adım beni hangi yola sokuyor?”
olabilir.

Ayet Tüketim Kültürü Açısından Nasıl Düşünülebilir
Modern insan:
tarihin birçok dönemine kıyasla:
çok daha fazla tüketim seçeneğine sahip olabilir.
Yemek.
Kıyafet.
Teknoloji.
Eğlence.
Hızlı teslimat.
Sürekli alışveriş.
Bu imkanlar kendiliğinden kötü değildir.
Ama insanın hayatı:
“Daha fazla tüketirsem daha mutlu olurum.”
fikrine teslim olursa:
tüketim ihtiyaç olmaktan çıkıp:
kimliğe dönüşebilir.
Bakara 168’in:
helâl,
tayyib
ve şeytanın adımları
uyarısı:
insana tüketirken de:
ahlaki bilinç
kazandırabilir.

Bir Şey Helâl Olduğu Halde Aşırısı Sorun Olabilir mi
Evet.
Helâl olması:
sınırsız tüketimin her durumda doğru olduğu
anlamına gelmez.
Su helâldir.
Ama kaynakları gereksiz tüketmek:
israf olabilir.
Yemek helâldir.
Ama:
aşırı tüketim ve israf
başka ahlaki meseleler doğurabilir.
Para helâl yoldan kazanılmış olabilir.
Ama onun:
kibir,
gösteriş,
sorumsuz tüketim
aracına dönüşmesi mümkündür.
Bu bize önemli bir ilke gösterir:
Bir şeyin meşru olması, onun her kullanım biçiminin hikmetli olduğu anlamına gelmez.

“Şeytan Sizin Apaçık Düşmanınızdır” Ne Anlama Gelir
Ayet:
şeytanın niyetini:
belirsiz bırakmaz.
“Aduvvun mubîn.”
Yani:
“Apaçık bir düşman.”
Düşman:
insanın iyiliğini istemez.
Fakat şeytanın tehlikesi:
çoğu zaman düşman gibi görünmemesinde olabilir.
Yanlış:
çekici gelebilir.
Kolay gelebilir.
Kârlı gelebilir.
Zevkli gelebilir.
Bu yüzden düşmanın:
düşman olduğunu bilmek yetmez; yöntemlerini de tanımak gerekir.
En önemli yöntemlerden biri:
insanı:
adım adım normalleştirmeye
sürüklemektir.

Bakara 167 ve 168 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Geçiş Görülür
- ayette:
yanlış kişilerin peşinden gidenlerin:
ahirette:
“Keşke geri dönsek de onlardan uzaklaşsak.”
dedikleri anlatılmıştı.
- ayette ise:
insana daha dünyadayken:
“Şeytanın adımlarını izlemeyin.”
denir.
Bu sıralama son derece anlamlıdır.
167:
yanlış takibin sonundaki pişmanlığı
gösterir.
168:
yanlış takibin daha başında durmayı
öğretir.
Sanki şöyle denmektedir:
Yarın:
“Keşke peşinden gitmeseydim.”
demek istemiyorsan:
bugün kimin ve neyin izinden yürüdüğüne dikkat et.

Bakara 168’den Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir
Belki şöyle özetlenebilir:
İnsan yalnız büyük kararlarını değil, kendisini büyük kararlara götüren küçük adımlarını da kontrol etmelidir.
Hayat:
bir gecede bozulmaz.
Karakter:
bir gecede kurulmaz.
İnsan:
her gün:
küçük seçimler yapar.
Ne yediği.
Nasıl kazandığı.
Neye baktığı.
Ne söylediği.
Kimin peşinden gittiği.
Hangi mazereti kabul ettiği.
Ve bu küçük seçimler:
zamanla:
bir hayat yönü oluşturur.

Son Söz
Bakara 168 Bize “Büyük Yanlışlardan Korkuyoruz; Peki Bizi Oraya Götürebilecek Küçük Adımları Ne Kadar Ciddiye Alıyoruz?” Diye mi Soruyor
Bakara Suresi 168. ayet:
ilk bakışta bir:
yeme içme ayeti
gibi görünür.
Helâl yiyin.
Temiz olanı yiyin.
Ama ayetin ikinci yarısı:
konuyu insanın bütün ahlakına açar:
“Şeytanın adımlarını izlemeyin.”
Bu ifade üzerinde uzun süre düşünmek gerekir.
Çünkü ayet:
“Şeytanın sonuna gitmeyin.”
demiyor.
“Adımlarını.”
diyor.
Demek ki insanın dikkat etmesi gereken:
sadece uçurum değildir.
Uçuruma giden yol da önemlidir.
Bir insan hayatında bazen:
çok büyük bir yanlışı:
asla yapmayacağına emindir.
“Ben böyle biri olmam.”
der.
Belki gerçekten de o anda:
böyle biri değildir.
Fakat karakter:
sabit bir taş değildir.
Her seçim:
onu biraz biçimlendirir.
İlk sınır aşıldığında:
zor gelir.
İkinci kez:
daha kolay.
Üçüncü kez:
daha da kolay.
Bir gün:
eskiden utandığı şey:
alışkanlığı
haline gelebilir.
İşte şeytanın adımları:
belki tam olarak bu psikolojiye dokunur.
İnsan ilk gün:
büyük bir haksızlığı kabul etmez.
Önce:
küçük bir ayrıcalık.
Sonra:
ufak bir yalan.
Sonra:
“Zaten herkes böyle yapıyor.”
Sonra:
başkasının hakkını:
önemsiz görmeye başlar.
Bir süre sonra:
kendini hâlâ iyi insan sanırken:
çok farklı bir yere gelmiş olabilir.
Bu yüzden insanın:
yalnız davranışlarını değil,
mazeretlerini de izlemesi
gerekir.
Çünkü yanlışın en güçlü yardımcılarından biri:
mazerettir.
“Bir kereden bir şey olmaz.”
“Zaten herkes yapıyor.”
“Mecbur kaldım.”
“Bunun kimseye zararı yok.”
“Sonra bırakırım.”
Bu cümlelerin bazıları belirli durumlarda gerçekten doğru olabilir.
Ama bazen:
insanın kendisine kurduğu:
küçük köprülerdir.
Ve her köprü:
bir sonraki adıma geçişi kolaylaştırır.
Bakara 168 bu nedenle:
ahlakı sadece:
yasak listesi
olarak öğretmez.
İnsana:
bir yürüyüş bilinci
kazandırır.
Nereye doğru gidiyorsun?
Bugünkü alışkanlığın:
seni nasıl bir insana dönüştürüyor?
Bu arkadaş çevresi:
seni nereye götürüyor?
Bu kazanç biçimi:
vicdanını nasıl değiştiriyor?
Bu küçük taviz:
yarın senden ne isteyecek?
Belki insan kendi hayatında:
en büyük dönüşü:
çok geç olmadan:
ilk birkaç adımda durarak
yapabilir.
Çünkü bir yanlış alışkanlık:
iyice kökleştiğinde:
ondan çıkmak daha zor olabilir.
Bu düşünceyi yemek alanına da uygulayabiliriz.
İnsan bedenine:
her gün bir şeyler koyar.
Bir lokma:
çok küçük görünür.
Ama hayat:
milyonlarca küçük lokmanın toplamıdır.
Bir günlük beslenme:
bedeni belirlemez.
Ama yılların alışkanlığı:
çok şey değiştirebilir.
Bu da ayetin:
helâl ve tayyib
dengesini anlamlı kılar.
Kur’an:
yalnızca:
“Yasak olmayanı ye.”
demiyor.
İnsana:
iyi olanı da ara
diyor.
Bu, hayatın başka alanlarında da güzel bir ilke olabilir.
Sadece:
“Yapmam yasak mı?”
diye sormak:
ahlakın minimum seviyesidir.
Daha ileri soru:
“Bu yaptığım gerçekten iyi mi?”
olabilir.
Bir söz:
haram olarak sınıflandırılmayabilir.
Ama kırıcı olabilir.
Bir alışveriş:
meşru olabilir.
Ama gereksiz israf olabilir.
Bir davranış:
hukuken yasak olmayabilir.
Ama vicdanen kötü olabilir.
Olgun ahlak:
yalnız:
kırmızı çizginin nerede olduğunu
değil,
iyi hayatın nerede olduğunu
da arar.
“Tayyib” kelimesi bu açıdan çok güzeldir.
Temiz.
İyi.
Hoş.
İnsana yakışır.
Hayata faydalı.
Kur’an insanın dünyadaki nimetlerle ilişkisini:
ne tamamen reddeder,
ne de sınırsızlaştırır.
Yiyin.
Faydalanın.
Yaşayın.
Ama:
bilinçli yaşayın.
Çünkü nimet:
kontrolsüz arzuya dönüştüğünde:
insanı yönetmeye başlayabilir.
Yemek insan için yaratılmışken:
insan yemeğin kölesi olabilir.
Para araçken:
insanı yönetebilir.
Telefon araçken:
bütün dikkatini ele geçirebilir.
Sosyal medya:
iletişim aracı iken:
kişinin kendi değerini:
beğeni sayısına bağlayabilir.
Şeytanın adımları kavramı burada:
çok güncel hale gelir.
Çünkü bağımlılıklar da çoğu zaman:
“Bir kez.”
ile başlar.
İnsan:
bir davranışın hayatındaki geleceğini:
ilk anda göremeyebilir.
Bu yüzden bilgelik:
yalnız:
“Şu an hoşuma gidiyor mu?”
diye sormaz.
Şunu da sorar:
“Bu alışkanlık beni beş yıl sonra nereye götürür?”
İşte ahlaki öngörü:
budur.
Ayetin:
“Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.”
ifadesi de:
insanın kendi zaaflarına karşı:
uyanık olmasını ister.
Ama burada:
bütün sorumluluğu şeytana yüklemek
kolaycılık olur.
Şeytan çağırabilir.
Ama insan:
kendi seçimlerinden:
tamamen bağımsız değildir.
Bu nedenle insan:
yanlış yaptığında:
“Şeytan kandırdı.”
deyip geçmek yerine:
şunu da sormalıdır:
“Ben neden kandırılmaya hazırdım?”
Belki:
hırsım vardı.
Belki:
kibrim.
Belki:
kolay para isteğim.
Belki:
onay ihtiyacım.
Belki:
öfkem.
Şeytanın kapısı:
insanın içinde bulunan:
kontrol edilmemiş arzular üzerinden
açılabilir.
Bu yüzden şeytanla mücadele:
sadece dışarıdaki bir düşmanı tanımak değildir.
Aynı zamanda:
kendi zayıf kapılarını tanımaktır.
Nereden kandırılıyorum?
Para mı?
Övgü mü?
Cinsellik mi?
Güç mü?
Öfke mi?
Kıskançlık mı?
Aidiyet mi?
Her insanın:
zayıf noktası aynı olmayabilir.
Gerçek öz farkındalık:
kişinin:
kendi kapısını bilmesi
dir.
Ve 167. ayetle bağ burada tekrar güçlenir.
Önceki ayette insanlar:
yanlış takip ettikleri kişilerden:
uzaklaşmak istiyordu.
Ama çok geçti.
168 ise:
daha erkenden:
“Adımların peşinden gitme.”
diyor.
Yani Kur’an:
pişmanlığın son sahnesini gösterdikten sonra:
önleme yöntemini öğretmektedir.
Bu çok anlamlıdır.
Bir gün:
“Keşke.”
demek istemiyorsan:
bugün:
“Hayır.”
demeyi öğren.
İlk küçük yalan geldiğinde.
İlk haksız kazançta.
İlk vicdan rahatsızlığında.
İlk:
“Bir defadan ne olur?”
cümlesinde.
Çünkü bazen insanın bütün geleceği:
çok büyük bir kararla değil,
kimsenin önemsemediği küçük bir ‘evet’ veya küçük bir ‘hayır’la
başlayabilir.
Ve belki Bakara 168’in bugünün insanına yönelttiği en güçlü soru tam olarak şudur:
Sonunda asla bulunmak istemediğimiz bir yere doğru bizi götüren yolu fark ettiğimizde, uçuruma yaklaşmayı mı bekliyoruz; yoksa henüz ilk birkaç adımdayken durabilecek kadar kendi alışkanlıklarımızı, arzularımızı ve mazeretlerimizi tanıyor muyuz?
“Şeytanın yolu çoğu zaman ilk adımda korkutucu görünmez; tam tersine küçük, makul ve geri dönülebilir görünür. Bu yüzden insanın en büyük ahlaki zaferlerinden biri, yalnız büyük kötülüğü reddetmek değil, büyük kötülüğe dönüşebilecek küçük tavizi daha başlangıcında tanıyabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu