Bakara Suresi 164. Ayette “Şüphesiz Göklerin ve Yerin Yaratılışında, Gece ile Gündüzün Birbiri Ardınca Gelişinde, İnsanlara Fayda Sağlayan Gemilerin Denizde Yüzmesinde, Allah’ın Gökten Su İndirip Onunla Ölmüş Toprağa Hayat Vermesinde, Yeryüzünde Her Türlü Canlıyı Yaymasında, Rüzgârları ve Gökle Yer Arasında Emre Hazır Bulutları Yönlendirmesinde Aklını Kullanan Bir Toplum İçin Deliller Vardır” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan bazen mucizeyi olağanüstü olanın içinde arar; oysa her gün önünden geçen düzeni gerçekten görebilse, sıradan sandığı şeylerin ne kadar olağanüstü olduğunu fark edebilir. Bakmak gözün işi, anlam aramak ise aklın ve kalbin işidir.”
Ersan Karavelioğlu
Bakara Suresi 164. Ayette Ne Anlatılmaktadır
Bakara Suresi’nin 164. ayeti, bir önceki ayette bildirilen:
“Sizin ilahınız tek bir ilahtır.”
hakikatinin ardından insanı doğaya ve evrene bakmaya çağırır.
Ayet yalnız:
“Allah birdir.”
demekle yetinmez.
İnsana adeta:
“Bak.”
der.
Göklere bak.
Yeryüzüne bak.
Geceye.
Gündüze.
Denizlere.
Yağmura.
Toprağa.
Canlılara.
Rüzgârlara.
Bulutlara.
Ve bütün bunları yalnız seyretme:
düşün.
Çünkü ayetin sonunda:
“Aklını kullanan bir toplum için bunlarda deliller vardır.”
buyrulur.
Neden Tevhid Ayetinin Hemen Ardından Evren Anlatılıyor
- ayet:
Allah’ın tek ilah olduğunu
bildirmişti.
- ayet ise:
bu tevhid fikrini:
evrendeki işaretlerle düşünmeye
çağırır.
Bu sıralama önemlidir.
Kur’an’ın yaklaşımı yalnız:
“İnan.”
değildir.
Aynı zamanda:
“Gözlemle, düşün, bağlantı kur.”
çağrısı vardır.
Yani iman:
aklın tamamen susturulması olarak sunulmaz.
Tam tersine:
evrene dikkatle bakmak:
imanın düşünsel kapılarından biri
haline gelir.
“Göklerin ve Yerin Yaratılışı” Neden Bir Delil Olarak Sunuluyor
Çünkü insan:
kendini hazır bir evrenin içinde bulur.
Gökyüzü vardır.
Dünya vardır.
Madde vardır.
Enerji vardır.
Doğa yasaları vardır.
Hayat vardır.
Ve insan şu soruyu sorabilir:
“Neden hiçbir şey yerine bir şey var?”
Bu, felsefenin en eski sorularından biridir.
Kur’an burada:
evrenin varlığını:
kendi kendine açıklanmış bir gerçeklik gibi geçiştirmez.
Onu:
yaratıcıya işaret eden bir ayet
olarak sunar.
Bu Ayet Bilimsel Bir Kozmoloji Kitabı Gibi mi Okunmalıdır
Hayır.
Ayet:
Big Bang’in matematiksel modelini,
galaksilerin oluşumunu,
gezegenlerin fiziksel gelişimini
anlatmaz.
Kur’an’ın amacı burada:
fizik ders kitabı olmak değildir.
Ayetin amacı:
evreni:
anlamsız bir fon değil, düşünülmesi gereken bir işaretler bütünü
olarak görmeye çağırmaktır.
Bilim:
evrenin nasıl işlediğini araştırır.
Kur’an ise burada:
insana:
“Bu işleyiş sana ne düşündürüyor?”
sorusunu yöneltir.
“Gece ile Gündüzün Birbiri Ardınca Gelişi” Neden Önemlidir
İnsan buna o kadar alışmıştır ki:
çoğu zaman olağanüstülüğünü fark etmez.
Güneş doğar.
Güneş batar.
Gece gelir.
Sabah olur.
Fakat insan hayatının büyük kısmı:
bu ritim üzerine kuruludur.
Uyku.
Çalışma.
Tarım.
Biyolojik ritimler.
Zaman ölçümü.
Ayet:
alışkanlığın görünmez hale getirdiği düzeni:
yeniden görünür kılar.
Belki buradaki büyük derslerden biri şudur:
Bir şeyin her gün gerçekleşmesi, onun değersiz veya düşünmeye değmez olduğu anlamına gelmez.
Gece ve Gündüz Modern Bilimle Nasıl Açıklanır
Bugün gece ve gündüzün:
Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşüyle
oluştuğunu biliyoruz.
Bu bilimsel açıklama:
ayetle rekabet etmek zorunda değildir.
Bilim:
mekanizmayı
açıklar.
Ayet ise:
bu düzenin:
insan için taşıdığı anlam üzerine
düşünmeye çağırır.
Burada:
“Kur’an 1400 yıl önce Dünya’nın dönüşünü bilimsel olarak açıkladı.”
gibi ayetin söylemediği iddiaları üretmek doğru olmaz.
Daha sağlam olan:
bilimsel bilgiyi kabul edip:
düzenin kendisini tefekkür etmektir.
“İnsanlara Fayda Sağlayan Gemilerin Denizde Yüzmesi” Neden Ayette Yer Alıyor
Çünkü deniz:
hem tehlike
hem imkândır.
İnsan:
gemilerle:
ticaret yapar,
seyahat eder,
yiyecek ve mal taşır,
toplumları birbirine bağlar.
Ayet burada:
doğadaki düzen ile:
insan aklının ürettiği araçların
birlikte çalışmasına dikkat çeker.
Gemi:
insan yapımıdır.
Ama yüzebilmesi için:
suyun,
kaldırma kuvvetinin,
maddenin,
doğa düzeninin
belirli biçimde işlemesi gerekir.
İnsan:
yaratmaz;
mevcut düzeni öğrenip kullanır.
İnsan Teknoloji Ürettiğine Göre Bu Allah’ın Delili Olmaktan Çıkar mı
Hayır.
Ayet tam tersine:
insanın ürettiği gemileri de:
düşünme alanına dahil eder.
İnsan zekâsı:
doğanın özelliklerini keşfeder.
Ahşabı,
metali,
suyu,
rüzgârı,
mekaniği
kullanır.
Bu bize önemli bir ayrım gösterir:
İnsan:
yaratılmış malzemeyi düzenler.
Allah’ın yaratması ise:
İslam inancında varlığın nihai kaynağıdır.
Dolayısıyla insan üretimi:
Allah’ın yaratıcı oluşuna rakip olmak zorunda değildir.
“Allah’ın Gökten Su İndirmesi” Ne Anlama Gelir
Burada yağmurdan söz edilir.
Su:
hayatın temel şartlarından biridir.
Yağmur:
toprağı besler.
Bitkileri büyütür.
Hayvanları ve insanları yaşatır.
Nehirleri,
yer altı sularını,
tarımı
besler.
Kur’an yağmuru:
yalnız meteorolojik olay olarak değil,
rahmet ve hayat döngüsünün işareti
olarak da sunar.
Bilim bize yağmurun:
buharlaşma,
yoğunlaşma,
bulut oluşumu
ve yağış süreçleriyle
nasıl gerçekleştiğini açıklar.
Bu mekanizmayı bilmek:
ayet üzerinde düşünmeye engel değildir.
“Ölmüş Toprağa Hayat Vermek” Ne Demektir
Kurumuş bir araziye bakarsınız.
Toprak:
sessizdir.
Serttir.
Bitkiler solmuştur.
Sonra yağmur gelir.
Bir süre sonra:
yeşillik çıkar.
Tohumlar filizlenir.
Hayat yeniden görünür hale gelir.
Kur’an bunu:
çok güçlü bir sembol olarak kullanır.
Bir taraftan:
gerçek tarımsal hayat döngüsüdür.
Diğer taraftan:
ölümden sonra dirilişi düşündüren:
gözle görülebilir bir benzetme
oluşturur.
Nasıl toprağın görünürde ölü halinden:
yeniden hayat çıkıyorsa,
Kur’an insanın:
yeniden dirilişi düşünmesini ister.

Toprağın Canlanması Ahiretin Bilimsel Kanıtı mıdır
Hayır.
Bu ayrımı korumak gerekir.
Yağmurdan sonra bitkilerin büyümesi:
gözlemlenebilir biyolojik süreçtir.
Ölümden sonra insanın dirilmesi ise:
Kur’an’ın:
vahiy yoluyla bildirdiği metafizik hakikattir.
Birincisi ikincisinin:
laboratuvar kanıtı değildir.
Kur’an burada:
benzerlik üzerinden düşündürür:
“İlk bakışta ölü görünen yerden hayat çıkaran kudret, yeniden yaratmaya da kadirdir.”
Bu:
teolojik bir çıkarımdır.

“Yeryüzünde Her Türlü Canlıyı Yayması” Ne Anlama Gelir
Dünya:
olağanüstü çeşitlilikte canlılara ev sahipliği yapar.
İnsanlar.
Hayvanlar.
Kuşlar.
Böcekler.
Deniz canlıları.
Mikroorganizmalar.
Bitkiler.
Kur’an’ın:
“dâbbe”
gibi ifadeleri:
yeryüzünde hareket eden canlı varlıkları
geniş biçimde kapsayabilir.
Ayet:
canlı çeşitliliğini:
yalnız biyolojik bir katalog gibi değil,
düşünülmesi gereken bir varlık zenginliği
olarak gösterir.

Canlıların Çeşitliliğini Bilimsel Olarak Açıklamak Ayetin Anlamını Azaltır mı
Hayır.
Canlıların:
genetiği,
ekolojisi,
evrimsel geçmişi,
adaptasyonları
bilimsel araştırmanın konusudur.
Dinî yorum açısından:
bilimsel mekanizmanın açıklanması:
Allah’ın varlığı hakkındaki teolojik soruyu otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Burada gereksiz bir çatışma kurmak doğru değildir.
Bir süreç:
doğal mekanizmayla açıklanabilir
ve aynı kişi bu düzenin nihai varlık kaynağı hakkında:
teolojik bir inanca da sahip olabilir.
Ayetin çağrısı:
bilgiden kaçmak değil,
bilginin içinde daha derin sorular sormaktır.

“Rüzgârların Yönlendirilmesi” Neden Bir Ayet Olarak Gösteriliyor
Rüzgâr:
görülmez.
Ama etkisi görülür.
Ağaçları hareket ettirir.
Bulutları taşır.
Denizleri etkiler.
Isı ve nem dağılımında rol oynar.
Tohum ve polen taşır.
İnsanlık tarihinin büyük bölümünde:
gemilerin hareketinde bile temel güçlerden biri olmuştur.
Kur’an’ın dikkat çektiği şey:
insanın çok sıradan gördüğü:
hava hareketinin bile büyük sistemlerin parçası oluşudur.
Bazen hayatın büyük düzenleri:
gözle görünmeyen etkenlerle çalışır.

“Gökle Yer Arasında Emre Hazır Bulutlar” Ne Demektir
Bulutlar:
gökyüzünde asılı duran:
su damlacıkları ve buz kristallerinden oluşan
atmosferik yapılardır.
Ayet bunları:
“musahhar”
yani:
boyun eğdirilmiş,
bir düzene tabi kılınmış
olarak niteler.
Burada “emre hazır” veya “boyun eğdirilmiş” ifadesi:
bulutların bilinçli varlıklar gibi emir dinlediği
anlamına gelmek zorunda değildir.
Daha çok:
Allah’ın koyduğu düzen içinde hareket etmeleri
fikrini taşır.
Doğa:
başıboş bir kaos değil,
işleyen bir düzen olarak sunulur.

Ayetin Sonunda Neden “Aklını Kullanan Bir Toplum İçin” Deniliyor
Bu, ayetin belki en önemli kısmıdır.
Çünkü bütün bu olayları:
herkes görür.
İnanan da.
İnanmayan da.
Bilim insanı da.
Çiftçi de.
Denizci de.
Ama görmek:
tek başına:
anlamak
değildir.
Kur’an:
“ya‘qilûn”
ifadesini kullanır.
Yani:
akleden,
bağlantı kuran,
düşünen,
sonuç çıkaran insanlar.
Bu bize şunu söyler:
İşaret vardır; fakat işaret üzerinde düşünmek insanın sorumluluğudur.

Bakara 163 ve 164 Birlikte Okunduğunda Nasıl Bir Bütünlük Ortaya Çıkar
- ayet:
“Sizin ilahınız tek bir ilahtır.”
der.
- ayet:
“Şimdi etrafına bak.”
der gibidir.
Birincisi:
tevhidin ifadesidir.
İkincisi:
tevhid üzerine tefekkür alanıdır.
Yani:
Allah’ın birliği:
sadece ezberlenecek bir cümle
olarak bırakılmaz.
Evren:
adeta:
açık bir düşünme kitabına
dönüştürülür.
Gökyüzü bir sayfa.
Yağmur bir sayfa.
Canlılar bir sayfa.
Rüzgâr bir sayfa.
Ve insana:
“Oku.”
denir.

Bakara 164’ten Çıkarılabilecek En Büyük Hayat Dersi Nedir
Belki şöyle özetlenebilir:
İnsan, alıştığı şeyleri değersiz sanmamalıdır.
Her sabah güneş doğuyor diye:
önemsiz değildir.
Yağmur her yıl yağıyor diye:
sıradan değildir.
Nefes her saniye geliyor diye:
garanti değildir.
İnsan:
olağanüstü olanı yalnız nadir olaylarda ararsa,
hayatın sürekli önünden geçen:
sessiz mucize duygusunu
kaybedebilir.
Bakara 164:
insana:
alışkanlığın perdesini kaldırmayı
öğretir.

Son Söz
Bakara 164 Bize “Her Gün Gördüğümüz Şeyleri Gerçekten Görüyor muyuz, Yoksa Alıştığımız İçin Evrenin Olağanüstü Düzeninin Yanından Düşünmeden Geçip Gidiyor muyuz?” Diye mi Soruyor
Bakara Suresi 164. ayet:
insanı gökyüzüne kaldırır.
Sonra:
yeryüzüne indirir.
Geceyi gösterir.
Gündüzü.
Gemiyi.
Denizi.
Yağmuru.
Kurumuş toprağı.
Canlıları.
Rüzgârı.
Bulutları.
Ve bütün bunların sonunda:
tek kelimeye yakın bir çağrı vardır:
Düşün.
Bu çok önemlidir.
Çünkü insan:
bakabilir
ama görmeyebilir.
Her gün gökyüzünün altında yaşar.
Ama gökyüzünü:
yıllarca gerçekten düşünmeyebilir.
Her gün su içer.
Ama suyun hayatındaki yerini:
ancak susuz kaldığında fark edebilir.
Her gün nefes alır.
Ama nefesin:
ne kadar kırılgan bir nimet olduğunu
unutabilir.
Alışkanlık:
nimetleri görünmez hale getirir.
Belki insanın en büyük körlüklerinden biri budur:
Sürekli sahip olduğu şeyleri artık görmemek.
Bir gün güneşin doğması:
sıradan gelir.
Çünkü dün de doğmuştur.
Ama düşünürsek:
devasa bir gezegenin belirli bir eksen üzerinde dönmesi,
hayatın ritmini buna göre kurması,
canlıların biyolojik saatlerini bu döngüye uyarlaması:
olağanüstü bir düzenin parçasıdır.
Aynı şey:
yağmur için geçerlidir.
Bir damla yağmur:
küçük görünür.
Ama milyonlarca damla:
bir şehrin,
bir tarlanın,
bir ormanın
hayatını değiştirebilir.
İnsan:
musluğu açtığında su geldiği için:
suya sıradan bir hizmet gibi davranabilir.
Ama suyun:
olmadığı bir coğrafyada:
hayatın ne kadar hızlı değiştiğini
görür.
Bakara 164 belki bu yüzden:
insanın rahatlığının üzerine:
farkındalık
ekler.
“Var.”
demekle yetinme.
“Nasıl bir nimet bu?”
diye sor.
Ayetin gemiyi zikretmesi de çok ilginçtir.
Çünkü burada sadece:
doğa yoktur.
İnsan emeği
de vardır.
Gemi:
gökyüzünden hazır düşmez.
İnsan:
tasarlar.
Keser.
Birleştirir.
Hesaplar.
Yüzdürür.
Ama yine de:
denizin özellikleri,
maddenin özellikleri,
suyun kaldırma kuvveti,
rüzgâr,
hava,
doğa düzeni
olmadan:
gemi işe yaramaz.
İnsan burada:
yaratıcı değil,
düzenin öğrencisi ve kullanıcısıdır.
Bilim de bir anlamda:
bu büyük düzeni okumaktır.
İnsan:
“Su neden kaldırıyor?”
diye sorar.
“Rüzgâr nasıl oluşuyor?”
“Bulut nasıl meydana geliyor?”
“Canlılar nasıl çeşitleniyor?”
“Gece ve gündüz neden oluşuyor?”
Bu sorular:
imanın düşmanı olmak zorunda değildir.
Tam tersine:
Bakara 164’ün sonunda:
akletme çağrısı
vardır.
Yani soru sormak:
tehlike değil,
doğru kullanıldığında:
derinleşme yolu
olabilir.
Ama burada başka bir hata da yapılmamalıdır.
Kur’an’ın her ayetini:
modern bilimsel keşiflerin gizli şifresi
haline getirmek.
Örneğin:
“Bu kelime kesin şu fizik teorisini anlatıyor.”
“Bu ifade tam şu modern keşfi önceden haber verdi.”
demek:
çoğu zaman metnin söylediğinden daha fazlasını ona yükleyebilir.
Bakara 164’ün ihtiyacı buna yoktur.
Çünkü ayetin gücü zaten çok büyüktür:
Evrene bak ve düşün.
Bilim ilerledikçe:
bu düşünme alanı küçülmek yerine:
büyüyebilir.
İnsan bir zamanlar yıldızları:
sadece gökyüzündeki ışık noktaları olarak görüyordu.
Bugün:
milyarlarca galaksi olduğunu biliyoruz.
Bir hücreye:
çıplak gözle bakamıyordu.
Bugün:
hücrenin içinde olağanüstü karmaşık süreçleri izliyoruz.
Bir damla su:
basit görünüyordu.
Bugün moleküler yapısını biliyoruz.
Bilgi arttıkça:
hayranlık tamamen yok olmak zorunda değildir.
Bazen:
daha da büyür.
Çünkü anlamak:
büyüyü bozmak zorunda değildir.
Bir müzisyenin:
müziğin teorisini bilmesi,
müziği daha az güzel yapmaz.
Bazen tam tersine:
onun ne kadar incelikli olduğunu
daha iyi görmesini sağlar.
Evren de böyle düşünülebilir.
Bir insan:
yağmurun nasıl oluştuğunu öğrendiğinde:
“Artık Allah’a gerek kalmadı.”
sonucuna gitmek zorunda değildir.
Bir başkası:
“Bu süreçlerin kendisi ne kadar dikkat çekici.”
diye düşünebilir.
Ayetin son kelimesi:
işte bu yüzden önemlidir:
akledenler.
Kur’an:
görmeyi:
düşünceye dönüştürmek ister.
Çünkü aynı gökyüzüne:
iki insan bakabilir.
Biri:
hiçbir şey düşünmez.
Diğeri:
saatlerce düşünür.
Aynı yağmuru:
iki insan izleyebilir.
Biri:
“Yağmur yağıyor.”
der.
Diğeri:
suyun:
denizden yükselip,
atmosferde taşınıp,
yeniden toprağa dönmesiyle:
milyarlarca canlının yaşamını besleyen döngü üzerine düşünür.
Aynı dünyada yaşarlar.
Ama:
aynı derinlikte görmezler.
Belki tefekkür:
tam olarak budur.
Bir şeye:
yalnız gözünle değil,
anlam arayan zihninle bakmak.
Ve ayet:
insanın kendisini de bu sistemin dışına koymasına izin vermez.
Sen de:
yeryüzündeki canlılardan birisin.
Nefesin:
havaya bağlı.
Bedenin:
suya bağlı.
Yiyeceğin:
toprağa bağlı.
Hayat ritmin:
gece ve gündüze bağlı.
Modern insan teknoloji geliştirdiği için:
doğadan bağımsız olduğunu sanabilir.
Ama birkaç gün:
su kesilsin.
Elektrik gitsin.
Tarım duraksasın.
İklim dengesi ciddi biçimde bozulsun.
İnsan:
ne kadar bağlı bir varlık olduğunu
çok hızlı fark eder.
Bakara 164:
insanın kibirli bağımsızlık duygusunu:
sessizce kırar.
Sen büyük bir medeniyet kurabilirsin.
Ama:
yağmuru ihtiyaç olmaktan çıkaramazsın.
En gelişmiş şehirde yaşayabilirsin.
Ama:
oksijensiz birkaç dakika bile yaşayamazsın.
Milyarlarca doların olabilir.
Ama:
su olmadan paran seni yaşatamaz.
Bu da insana:
tevazu öğretir.
Evren:
sadece insan için kullanılacak bir depo değildir.
İnsan:
çok daha büyük bir sistemin içinde yaşayan:
bağımlı bir varlıktır.
Bu nedenle ayetin çevre ahlakına açılabilecek güçlü bir boyutu da vardır.
Eğer doğa:
Allah’ın ayetlerinden biri olarak görülüyorsa,
onu:
sınırsızca kirletmek,
yok etmek,
yalnız kısa vadeli çıkar için tüketmek
üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir.
Nehir:
yalnız ekonomik kaynak değildir.
Toprak:
yalnız arazi değildir.
Canlılar:
yalnız insanın istediği gibi kullanacağı nesneler değildir.
Bunlar:
aynı yaratılış düzeninin parçalarıdır.
Bu doğrudan ayetin bir çevre politikası metni olduğu anlamına gelmez.
Ama ayetin dünya görüşünden:
doğaya karşı:
sorumluluk ve tevazu
çıkarılabilir.
Ve belki en büyük mesele:
insanın olağanüstüyü hep uzakta aramasıdır.
Bir mucize görmek isteriz.
Gökyüzü yarılsın.
Olağanüstü bir olay yaşansın.
Ama her sabah:
bir gezegen dönüyor.
Işık geliyor.
Milyarlarca canlı uyanıyor.
Bulutlar hareket ediyor.
Su dolaşıyor.
Toprak:
tohumdan hayat çıkarıyor.
Ve biz:
“Normal.”
diyoruz.
Belki normal dediğimiz şey:
sadece:
çok sık gördüğümüz mucizevi düzendir.
Bu yüzden Bakara 164:
insana yeni bir göz vermek ister.
Aynı dünyaya:
yeniden bak.
Geceyi:
ilk kez görüyormuş gibi.
Yağmuru:
ilk kez hissediyormuş gibi.
Bir tohumu:
ilk kez açarken görüyormuş gibi.
Gökyüzünü:
ilk kez fark ediyormuş gibi.
Ve sonra:
kendine sor:
Bütün bunların içinde ne görüyorum?
Sadece mekanizma mı?
Sadece madde mi?
Yoksa:
mekanizmayı inkâr etmeden:
onun ardındaki daha büyük varlık sorusunu da sorabiliyor muyum?
Bakara 164’ün amacı:
insanın bilimsel merakını söndürmek değil;
belki tam tersine:
merakı daha büyük bir anlam arayışına bağlamaktır.
Çünkü ayet:
“İnananlar için işaretler vardır.”
demek yerine özellikle:
“akleden bir toplum için”
ifadesini kullanır.
Bu da bize:
tefekkürsüz inancın:
Kur’an’ın istediği derinlikten uzak kalabileceğini
hatırlatabilir.
Ve belki Bakara 164’ün bugünün insanına yönelttiği en güçlü soru tam olarak şudur:
Evren hakkında her geçen gün daha fazla bilgi sahibi oluyoruz; fakat bütün bu bilgilerin ortasında gerçekten daha fazla düşünüyor muyuz, yoksa nasıl çalıştığını öğrendikçe neden var olduğunu sormayı tamamen bırakıyor muyuz?
“Aklın görevi yalnızca evrenin mekanizmasını çözmek değil, çözdüğü mekanizmanın karşısında ne anlama geldiğini de sorabilmektir. Gökyüzü, yağmur, hayat, rüzgâr ve bulutlar her gün önümüzdedir; asıl mesele onların görünür olması değil, bizim gerçekten görüp görmediğimizdir.”
Ersan Karavelioğlu