Yûnus Suresi 99. Ayette “Rabbin Dileseydi Yeryüzündekilerin Hepsi İman Ederdi; İnsanları Mümin Olsunlar Diye Sen mi Zorlayacaksın?” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Allah dileseydi bütün insanları iradeleri dışında aynı inanca mecbur bırakabilirdi. Fakat Kur’an’ın anlattığı dünya, zorunlu teslimiyetin değil, sorumluluk taşıyan tercihin dünyasıdır. Bu yüzden hakikat anlatılır; fakat iman kalbe baskıyla yerleştirilemez.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 99. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi. Öyleyse insanları mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve lev şâe rabbuke le-âmene men fi’l-ardı kulluhum cemî‘â. E fe ente tukrihu’n-nâse hattâ yekûnû mu’minîn.”
Yûnus 98’de:
Yûnus’un kavminin iman ettiği,
imanlarının kendilerine fayda verdiği
ve dünya hayatındaki azabın üzerlerinden kaldırıldığı
anlatılmıştı.
Şimdi çok temel bir soru geliyor:
Neden bütün insanlar Yûnus’un kavmi gibi iman etmiyor?
Allah isterse:
herkesi iman ettiremez mi?
Elbette kudreti yeter.
Ama ayet hemen:
başka bir gerçeği ortaya koyuyor:
İnsanların imanını zorla üretmek peygamberin görevi değildir.
“Rabbin Dileseydi Herkes İman Ederdi” Ne Demektir
Bu ifade öncelikle:Allah’ın:
mutlak kudretini
gösterir.
Allah:
insanların iman etmesini sağlayamayacak kadar:
güçsüz
değildir.
İsteseydi:
yeryüzündeki herkes:
tek bir anda,
aynı biçimde,
itiraz edemeden
iman etmiş olabilirdi.
Fakat fiilî dünya düzeni:
böyle kurulmamıştır.
İnsan:
akıl,
irade,
sorumluluk
sahibi olarak yaratılmıştır.
Dolayısıyla:
Allah’ın herkesi zorla iman ettirmemesi, bunu yapamamasından değil; insanın sorumluluk taşıyan bir varlık olarak yaratılmasıyla ilgilidir.
Allah Herkesin İman Etmesini İstemiyor mu
Burada:ilahî irade kavramlarını
dikkatli kullanmak gerekir.
Kelâm geleneğinde:
Allah’ın:
evrende gerçekleşmesine izin verdiği şeylerle,
sevdiği,
emrettiği,
razı olduğu şeyler
aynı kavram altında düşünülmez.
Dünyada:
inkârın varlığına izin verilmiş olması,
Allah’ın inkârı ahlaken sevdiği
anlamına gelmez.
İnsan:
iman etmeye çağrılır.
Doğru:
gösterilir.
Peygamberler:
gönderilir.
Ama:
insanın iradesi zorla iptal edilmez.
Bu nedenle:
Allah’ın bir davranışın gerçekleşmesine izin vermesi ≠ o davranıştan razı olması.
Allah Zorla İman Ettirseydi Bunun İmanla Aynı Değeri Olur muydu
İmanın önemli yönlerinden biri:insanın:
bilinçli biçimde
Allah’a yönelmesidir.
Eğer insanın:
başka hiçbir seçeneği
olmasaydı,
ahlaki tercih boyutu:
çok farklı olurdu.
Bir insan:
silah zoruyla:
“İnanıyorum.”
diyebilir.
Ama bu söz:
kalbin gerçekten iman ettiğini
kanıtlamaz.
Çünkü:
zorla söyletilen cümle ile özgürce benimsenen inanç aynı değildir.
Kur’an’ın bu ayette ortaya koyduğu soru:
tam da bu nedenle çok güçlüdür:
“İnsanları mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”
“Sen mi İnsanları Zorlayacaksın?” Hitabı Kime Yöneliktir
Doğrudan:Hz. Muhammed’e.
Ayette:
“e fe ente tukrihu’n-nâs”
denilir.
Yani:
“Sen mi insanları zorlayacaksın?”
Bu soru:
peygamberin:
insanların iman etmesini ne kadar istediğini
de düşündürür.
Hz. Peygamber:
insanların kurtuluşunu
arzu ediyordu.
Fakat Allah:
ona sınırı hatırlatıyor:
Sen tebliğ edersin.
Açıklarsın.
Uyarırsın.
Müjdelersin.
Ama:
kalpleri zorla iman ettiremezsin.
Peygamber Bile Zorlayamıyorsa Dinî Otoriteler Zorlayabilir mi
İmanın kendisi açısından:hayır.
Bir:
hoca,
şeyh,
imam,
aile büyüğü,
siyasetçi,
cemaat lideri
başka bir insanın:
kalbine zorla iman
yerleştiremez.
İnsan:
dışarıdan belli davranışlara
zorlanabilir.
Ama:
kalbin inancı:
emirle üretilemez.
Bu nedenle:
dinî otorite ≠ insan vicdanının sahibi olmak.
Peygambere bile:
“Sen mi zorlayacaksın?”
denilen yerde,
sıradan insanların:
başkalarının imanını:
zor yoluyla üretme yetkisi olduğunu
sanmaları:
çok ciddi bir problemdir.
Bu Ayet Dinde Zorlama Olmaması İlkesini Destekler mi
Evet.Yûnus 99:
imanın:
zor kullanarak oluşturulamayacağını
çok açık biçimde gösteren ayetlerden biridir.
Kur’an’ın başka yerlerinde de:
“Dinde zorlama yoktur.”
ilkesiyle uyumlu bir çizgi vardır.
Burada:
“İnsanları mümin olmaya mı zorlayacaksın?”
sorusu:
baskıyla iman üretmenin:
doğasına aykırı olduğunu
gösterir.
Çünkü zorla oluşturulan şey:
çoğu zaman:
iman değil, dışarıdan uyum görüntüsüdür.
Dinde Zorlama Yoksa Tebliğ Neden Yapılıyor
Çünkü:anlatmak ile zorlamak aynı şey değildir.
Bir insan:
İslam’ı anlatabilir.
Delillerini:
açıklayabilir.
Sorulara:
cevap verebilir.
Kendi inancının:
doğru olduğuna inandığını
söyleyebilir.
Ama:
karşısındaki kişiye:
“İnanmazsan seni buna mecbur ederim.”
deme hakkı:
başka bir meseledir.
Tebliğ:
bilgilendirme ve davettir.
Zorlama:
iradeyi baskıyla bastırmaktır.
Bunlar birbirine:
karıştırılmamalıdır.
“Zorlama Yok” Demek Bütün Dinler Aynı Derecede Doğrudur Demek midir
Hayır.Bu da önemli bir ayrımdır.
İslam:
kendi hakikat iddiasını
açık biçimde ortaya koyar.
Kur’an:
Allah’ın vahyinin:
hak olduğunu
söyler.
Fakat:
bir şeyin doğru olduğuna inanmak ile:
başkalarını zorla o görüşe sokmaya çalışmak
aynı şey değildir.
Şöyle denebilir:
“Ben İslam’ın doğru olduğuna inanıyorum.”
ve aynı anda:
“Seni zorla Müslüman yapmaya hakkım yok.”
Bu iki cümle:
birbiriyle çelişmez.
Hakikat iddiası ≠ zorbalık hakkı.
İnsan Zorla Müslüman Yapılabilir mi
Dışarıdan:bir kişiye:
kelime söyletilebilir.
Belirli davranışlar:
yaptırılabilir.
Ama:
kalbin:
gerçekten iman etmesi
zorla gerçekleştirilemez.
Bir insan:
hayatından korktuğu için:
“İnandım.”
diyebilir.
Fakat Allah:
onun:
kalbinin ne durumda olduğunu
bilir.
Bu nedenle:
zorla Müslüman görüntüsü üretmek ile gerçek iman arasında temel fark vardır.
İman:
sadece:
kimlik kartındaki isim,
toplumsal etiket
veya:
ağızdan çıkan kelime
değildir.

Aileler Çocuklarını Dine Zorlamamalı mı
Burada:eğitim ile zorla iman üretme çabasını
ayırmak gerekir.
Anne baba:
çocuğuna:
dinini öğretebilir.
Namazı:
anlatabilir.
Kur’an’ı:
öğretebilir.
Ahlaki sınırlar:
koyabilir.
Aile hayatında:
kurallar bulunabilir.
Bu:
ebeveynlik sorumluluğunun
bir parçası olabilir.
Ancak:
çocuğun sorusunu:
“Sus, sorgulama.”
diye ezmek,
korkuyla:
sahte inanç üretmek,
şiddet kullanmak
ve:
“Bunu düşünürsen seni mahvederim.”
diyerek vicdanı kontrol etmeye çalışmak:
başka bir şeydir.
Din eğitimi ≠ kalbe zorla iman yerleştirme.

Bir İnsan Soru Sorunca Onu İnanca Zorlamak Doğru mudur
Hayır.Özellikle önceki ayetlerle birlikte okuduğumuzda:
Kur’an:
soru,
araştırma,
delil
alanı açmıştır.
Bir insan:
“Anlamıyorum.”
diyebilir.
“Neden inanmalıyım?”
diye sorabilir.
Bu soruya verilecek cevap:
şiddet,
tehdit,
hakaret
olmamalıdır.
Daha sağlıklı yaklaşım:
dinlemek, açıklamak, delil göstermek ve düşünmesine alan tanımaktır.
Çünkü:
korkudan susmak ≠ ikna olmak.

O Hâlde İnsanların İman Etmemesi Peygamberin Başarısızlığı mıdır
Hayır.Bu ayet:
peygamberlik görevinin sınırını da
gösterir.
Peygamber:
mesajı:
doğru biçimde
ulaştırır.
Ama:
her insanın:
son kararını
kontrol etmez.
Bu yüzden:
insanların tamamının iman etmemesi, peygamberin görevini başarısız yaptığı anlamına gelmez.
Sonuçların tamamı:
peygamberin elinde değildir.
Bu ilke:
bugün din anlatan insanlar için de:
önemlidir.
Birine:
çok güzel anlatırsın.
Yine:
ikna olmayabilir.
Bu durumda:
“Ben onu zorlamalıyım.”
sonucu çıkmaz.

Hidayet Allah’tansa İnsan Neden Sorumludur
Kur’an’da hidayetin:Allah’a nispet edildiği
çok sayıda ifade vardır.
Ama bu:
insanın:
hiçbir tercihi olmadığı
anlamına gelmez.
Allah:
yolu gösterir.
Peygamber:
tebliğ eder.
İnsan:
delille karşılaşır.
Sonra:
kendi sorumluluk alanında:
bir yön seçer.
Bu süreçte:
ilahî hidayet
ve insan iradesi
birlikte düşünülür.
Hidayet Allah’tandır ≠ insan iradesizdir.
Aynı şekilde:
insanın seçimi vardır ≠ Allah’ın egemenliği yoktur.
Kur’an:
iki hakikati:
bir arada tutar.

İnsanları Zorlamamak “Ne Yaparlarsa Yapsınlar Karışmayın” mı Demektir
Hayır.Bu ayet:
özellikle:
imanı zorla üretme
meselesini ele alır.
Bir toplumda:
cinayet,
hırsızlık,
şiddet,
dolandırıcılık
gibi başkalarının haklarına zarar veren davranışlar
hukuk tarafından:
düzenlenebilir.
Vicdan özgürlüğü ≠ başkasına zarar verme özgürlüğü.
Bir insanın:
hangi dine inanacağı
ile:
başka bir insanın hakkına saldırması
aynı mesele değildir.
Dolayısıyla ayeti:
“Hiçbir toplumsal kural olamaz.”
şeklinde okumak da doğru değildir.

İman Etmeyen İnsana Düşmanlık Yapmak Bu Ayetten Çıkarılabilir mi
Hayır.Bir insanın:
Müslüman olmaması,
onu otomatik olarak:
düşman,
zalim,
ahlaksız
yapmaz.
Kur’an’ın birçok kıssasında:
düşmanlık:
yalnız farklı inançtan değil,
zulüm, saldırganlık ve baskı
gibi somut davranışlardan
doğar.
Firavun’un problemi:
yalnız farklı inanması
değildi.
İnsanları:
ezmesi,
baskı altında tutması,
Musa’ya ve iman edenlere karşı:
zorbalık yapmasıydı.
Bu nedenle:
farklı inanç ≠ otomatik düşmanlık.

Bu Ayet Vicdan Özgürlüğü Açısından Ne Öğretir
Çok temel bir ilke öğretir:Kalbin nihai tercihi zor kullanılarak üretilemez.
Devlet:
bir insanın:
ağzına söz koyabilir.
Aile:
çocuğu:
korkutabilir.
Toplum:
insanı:
dışlayabilir.
Bir grup:
baskı kurabilir.
Ama:
bütün bunlar:
gerçek iman
üretmeyebilir.
Hatta bazen:
ikiyüzlülük,
korku,
gizlenme
üretebilir.
Bu nedenle:
gerçek iman için:
bilinç ve özgür yöneliş
çok önemlidir.

Yûnus 98 ve 99 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûnus 98’de:Yûnus’un kavmi:
iman etti
ve imanları:
kendilerine fayda verdi.
Yûnus 99’da ise:
“Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi.”
deniliyor.
Ardından:
“İnsanları mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”
sorusu geliyor.
Bu iki ayet birlikte:
çok önemli bir denge kurar:
Yûnus kavmi:
iman etti.
Ama:
bütün insan toplulukları:
aynı yolu seçmek zorunda bırakılmadı.
Demek ki:
Yûnus kavminin değerli olan yönü:
yalnız:
iman etmiş görünmeleri
değil,
uyarı karşısında gerçekten yön değiştirmeleridir.
Zorla üretilmiş bir dönüş:
aynı anlamı taşımazdı.

Sonuç: Yûnus Suresi 99. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 99. ayet:din,
özgür irade,
tebliğ,
hidayet
ve zorlama
konusunda Kur’an’ın en güçlü ayetlerinden biridir.
Allah:
şöyle buyuruyor:
“Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin tamamı iman ederdi.”
Bu cümle:
önce Allah’ın kudretini
ortaya koyar.
Allah:
insanları:
iman ettirmeye güç yetiremediği için:
bazılarının iman etmediği
söylenmiyor.
Allah:
dileseydi:
bütün insanlık:
aynı anda:
iman ederdi.
Ama dünya:
bu biçimde:
kurulmamıştır.
İnsan:
seçim yapabilen
bir varlık olarak:
yaratılmıştır.
Bu yüzden:
iman:
matematik problemi gibi:
zorunlu tek sonuç
değildir.
İnsan:
delille karşılaşır.
Düşünür.
Sorabilir.
Kabul edebilir.
Reddedebilir.
Ve:
seçiminin:
sorumluluğunu
taşır.
Burada:
özgürlük ile sorumluluk
birbirinden:
ayrılmaz.
Eğer:
“İnsan özgürdür.”
deyip:
hiçbir sorumluluğu olmadığını
söylersek:
Kur’an’ın hesap anlayışını
kaybederiz.
Eğer:
“İnsan sorumludur.”
deyip:
hiçbir gerçek tercih hakkı olmadığını
söylersek:
bu kez:
sorumluluğun anlamını
zayıflatırız.
Yûnus 99:
bu iki uç arasında:
çok güçlü bir denge kurar.
Allah:
kudret sahibidir.
İnsan:
kuludur.
Ama insan:
ahlaki tercih taşıyan bir kuldur.
Ayetin ikinci yarısı ise:
belki daha da çarpıcıdır:
“İnsanları mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”
Bu hitap:
Hz. Muhammed’e
yöneliktir.
Bunu düşünmek gerekir.
Peygamber:
Allah’ın elçisidir.
Vahiy:
ona gelmektedir.
Hakikati:
insanlara ulaştırmaktadır.
Ve ona bile:
“İnsanları zorla iman ettiremezsin.”
deniliyor.
Öyleyse:
bugün sıradan bir insanın:
“Ben onların kalbine neye inanacağını zorla yerleştireceğim.”
diye davranması:
nasıl savunulabilir?
Bu:
dinî otoritenin:
sınırını gösterir.
Hoca:
öğretir.
Anne baba:
eğitir.
Âlim:
açıklar.
Davetçi:
anlatır.
Ama:
hiçbiri insan kalbinin sahibi değildir.
Kalplerin sahibi:
Allah’tır.
Bu ayet:
insanın din anlatırken:
üslubunu da değiştirmelidir.
Bir insan:
seninle aynı düşünmüyor.
Ne yapacaksın?
Bağıracak mısın?
Hakaret mi edeceksin?
Tehdit mi edeceksin?
Yoksa:
delilini ve inancını güzel biçimde mi anlatacaksın?
Çünkü:
bağırmak:
delili güçlendirmez.
Tehdit:
hakikati daha doğru
yapmaz.
Baskı:
kalpte iman
üretmez.
Hatta bazen:
insanı:
dinden:
daha da uzaklaştırabilir.
Bu yüzden:
tebliğin ahlakı da tebliğin içeriği kadar önemlidir.
Bir insan:
hakikati:
yanlış yöntemle
anlatabilir.
Doğru bir inancı:
kibir,
şiddet,
hakaret
ile savunabilir.
Bu:
doğrunun kendisini:
yanlış yapmaz.
Ama:
kişinin yöntemini:
yanlış yapabilir.
Doğru hedef ≠ her yöntemi meşru kılar.
Yûnus 99:
bize tam da:
bu sınırı
hatırlatır.
Ayetin aile hayatına bakan yönü de:
çok önemlidir.
Bazı ailelerde:
çocuk:
dinle ilgili:
zor soru sorar.
Anne baba:
panikler.
“Böyle şeyler düşünme.”
der.
Çocuk:
susar.
Ama:
sorusu:
ortadan kalkmaz.
Sadece:
gizlenir.
Belki:
internetten:
çok kötü kaynaklara
gider.
Halbuki:
“Gel, birlikte araştıralım.”
demek:
çok daha güçlü olabilir.
Bir çocuğun:
“Neden namaz kılıyoruz?”
sorusu:
isyan olmak zorunda değildir.
“Allah neden bizi yarattı?”
sorusu:
küfür değildir.
“Neden farklı dinler var?”
sorusu:
imanın bitmesi
değildir.
Sorular:
cevaplanabilir.
Bazılarına:
“Bilmiyorum, beraber bakalım.”
denebilir.
Bu:
otorite kaybı
değil,
dürüst eğitimdir.
Zorlamayla:
çocuğa:
dindarlık görüntüsü
verilebilir.
Ama:
gönüllü iman
başka bir şeydir.
Bu nedenle:
din eğitiminde:
sevgi + bilgi + örneklik + sınır
çok daha sağlıklı bir temel olabilir.
Özellikle:
şiddet,
aşağılama
ve korkuyla:
iman üretmeye çalışmak:
Yûnus 99’un:
ruhuyla:
çok zor bağdaştırılır.
Ayetin toplumsal boyutu da:
son derece önemlidir.
Tarih boyunca:
din adına:
insanlar:
zorlanmış,
baskı görmüş
veya:
kimliklerini gizlemek zorunda
kalmış olabilir.
Yûnus 99:
çok temel bir gerçekle:
bizi yüzleştirir:
İnsanın ağzını zorlayabilirsin; kalbini zorlayamazsın.
Bir insanı:
dinî sembol kullanmaya
zorlayabilirsin.
Ama:
sevdiremezsin.
Bir ibadeti:
yaptırabilirsin.
Ama:
niyeti:
zorla oluşturamazsın.
Bir cümleyi:
söyletebilirsin.
Ama:
imanı:
mecbur edemezsin.
Bu nedenle:
kalbi ilgilendiren alanlarda:
zorbalık:
özellikle anlamsızdır.
Çünkü:
Allah zaten:
kalbi biliyor.
İnsanları:
kandırabilirsin.
Toplumu:
kandırabilirsin.
Devleti:
kandırabilirsin.
Ama:
Allah’ı dış görüntüyle kandıramazsın.
O hâlde:
sahte dindarlığı zorla üretmenin:
Allah katında:
ne anlamı olabilir?
Ayetin:
özgürlük öğretisi:
ahlaki relativizm
de değildir.
Yani:
“Madem zorlama yok, doğru yanlış diye bir şey yok.”
sonucu çıkmaz.
Kur’an:
hakikat iddiasından:
vazgeçmiyor.
Tam tersine:
hemen önceki ayetlerde:
iman,
hakikat,
tekzib,
hüsran
açıkça anlatılmıştı.
Demek ki:
Kur’an aynı anda:
iki şeyi söyleyebiliyor:
Hakikat vardır.
Ve:
hakikati zorla kabul ettiremezsin.
Bu ikisini:
bir arada tutmak:
çok önemlidir.
Modern dünyada bazen:
iki uç görülür.
Birinci uç:
“Ben doğruysam seni zorlayabilirim.”
der.
İkinci uç:
“Kimse zorlanamazsa demek ki hiçbir hakikat yoktur.”
der.
Yûnus 99:
ikisini de:
zorunlu görmez.
Şöyle bir üçüncü yol sunar:
Hakikate inan.
Onu anlat.
Delilini sun.
Güzel örnek ol.
Ama:
insanın vicdanını zorla ele geçirmeye çalışma.
Bu:
çok güçlü bir medeniyet ilkesidir.
Ayet ayrıca:
din anlatan insanların:
sonuç takıntısını da:
düzeltir.
Bazen biri:
bir arkadaşına:
İslam’ı anlatır.
Karşı taraf:
inanmaz.
Anlatan kişi:
kendini başarısız
hissedebilir.
Ama:
senin görevin:
başkasının kalbini:
kontrol etmek
değildir.
Doğru anlatmışsan,
adaletli olmuşsan,
yalan söylememişsen,
zorlamamışsan,
güzel örnek olmuşsan:
sonuç tamamen senin elinde değildir.
Bu:
tebliğ yapan insanın:
üzerindeki:
gereksiz psikolojik yükü de
azaltabilir.
Sen:
insanları:
iman ettiren kişi
değilsin.
Sen:
hakikati aktarabilirsin.
Hidayetin nihai boyutu:
Allah’a aittir.
Bu nedenle:
birinin iman etmemesi:
sana:
onu aşağılama,
baskı yapma
veya:
düşman ilan etme
hakkı vermez.
Bir insan:
Müslüman olmayabilir.
Ama:
komşun olabilir.
İş arkadaşın olabilir.
Doktorun olabilir.
Sana:
iyilik yapabilir.
Sen de:
ona:
adaletli davranabilirsin.
Teolojik farklılık ≠ insani düşmanlık.
Bu ayrım:
Yûnus 99’un:
bugün en çok ihtiyaç duyulan derslerinden biridir.
Ayetin:
“Rabbin dileseydi...”
kısmı ayrıca:
Allah’ın dünyada:
neden farklı inançlara izin verdiği
sorusuna da:
önemli bir perspektif sunar.
Dünyada:
farklı görüşlerin,
inançların,
tercihlerin
var olması:
Allah’ın kontrolünden çıktığı
anlamına gelmez.
Allah:
bütün insanları:
tek inanca zorlayabilirdi.
Ama:
böyle yapmadı.
Bu:
farklılığın tamamının:
doğru olduğu
anlamına gelmez.
Ama:
farklılığın varlığının ilahî kudretsizlikten kaynaklanmadığını
gösterir.
Bu dünya:
imtihan,
tercih
ve sorumluluk
alanıdır.
Bunun doğal sonucu:
insanların:
aynı kararları
vermemesidir.
Bu gerçeği kabul etmek:
Müslümanın:
inancından vazgeçmesi
değildir.
Tam tersine:
Allah’ın kurduğu insanlık düzeninin:
nasıl işlediğini:
daha iyi anlamaktır.
Ayet bize:
özgür iradenin:
bedeli olduğunu da
gösterir.
Özgürlük:
yalnız:
doğru seçim yapabilme
imkânı değildir.
Yanlış seçim yapabilme ihtimalini de içerir.
Eğer:
insan yanlış yapma imkânına:
hiç sahip değilse,
doğruyu seçmesinin:
ahlaki niteliği:
başka olacaktır.
Bu nedenle:
irade:
çok büyük bir:
nimet
ama aynı zamanda:
çok büyük bir sorumluluktur.
İnsan:
seçebilir.
Ama:
seçiminin hesabından:
tamamen kaçamaz.
Yûnus 99:
özgürlüğü:
sorumsuzluk
olarak sunmaz.
Tam tersine:
özgür seçim + hesap
dengesini düşündürür.
Bu ayetin:
en güzel taraflarından biri de:
Allah’ın Peygamber’e:
insanların inanç tercihi karşısında:
sınır çizmesidir.
Bir insanın:
iyiliğini çok isteyebilirsin.
Onun:
Allah’a inanmasını
çok arzulayabilirsin.
Çocuğunun:
dindar olmasını
isteyebilirsin.
Eşinin:
ibadet etmesini
isteyebilirsin.
Arkadaşının:
iman etmesini
isteyebilirsin.
Ama:
istemek ≠ sahip olmak.
Başka insan:
senin:
projen
değildir.
Onun:
aklı,
vicdanı,
sorumluluğu
vardır.
Sen:
anlatabilirsin.
Sevebilirsin.
Örnek olabilirsin.
Dua edebilirsin.
Ama:
kalbin kapısını kırarak iman sokamazsın.
Bu:
hem:
dinî
hem insani açıdan:
çok büyük bir sınırdır.
Ve belki Yûnus Suresi 99. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Allah’ın bile insanı bu dünyada iradesiz bir iman makinesine dönüştürmediğini gördüğümüz hâlde, biz başkalarının vicdanlarını neden zorla yönetmeye çalışalım? İnancımızın doğruluğuna güvenip onu bilgi, güzel ahlak ve merhametle anlatabilecek kadar güçlü müyüz, yoksa karşımızdaki insanın farklı tercih yapabilme ihtimali bizi hemen baskıya mı yöneltiyor?
“Hakikate inanmak, insanları zorlamayı gerektirmez. Peygamberin görevi bile kalpleri zorla ele geçirmek değil, hakikati tebliğ etmekti. İnancını anlat, delilini göster, güzel örnek ol ve dua et; fakat insanın vicdanını kendi mülkün sanma. Çünkü zorla söyletilen bir söz iman görüntüsü verebilir, gerçek teslimiyeti ise yalnız Allah bilir.”
Ersan Karavelioğlu