Yûnus Suresi 96. Ayette “Rabbinin Sözü Kendileri Hakkında Gerçekleşmiş Olanlar İman Etmezler” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Allah’ın bir insanın sonunu bilmesi, o insanı iradesiz bir kuklaya dönüştürmez. Yûnus 96, hakikati tekrar tekrar reddederek kendi yönünü belirleyen insanların sonunda ilahî hükmün muhatabı hâline gelmesini anlatır; keyfî biçimde masum insanların iman kapısının kapatıldığını değil.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 96. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Şüphesiz, Rabbinin sözü kendileri hakkında gerçekleşmiş olanlar iman etmezler.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“İnnellezîne hakkat aleyhim kelimetu rabbike lâ yu’minûn.”
Bir önceki ayette:
Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olmama
uyarısı yapılmıştı.
Yûnus 96 ise:
ısrarlı reddedişin çok ileri bir aşamasını
anlatıyor.
Artık söz konusu olan:
bir kez tereddüt eden,
bir soru soran,
bir ayeti anlamakta zorlanan
insan değildir.
Bağlam:
hakikate karşı ısrarla kapanan insanların ilahî hükümle karşılaşmasıdır.
“Rabbinin Sözü” Ne Anlama Gelir
Ayette:“kelimetu rabbik”
ifadesi vardır.
Yani:
“Rabbinin sözü / hükmü.”
Buradaki “kelime”yi:
yalnız insanın ağzından çıkan sıradan bir kelime
gibi düşünmemek gerekir.
Tefsirlerde bu ifade:
Allah’ın:
hükmü,
vaadi,
azapla ilgili hükmü,
haklarında gerçekleşen ilahî karar
şeklinde açıklanmıştır.
Yani mesele:
Allah’ın haklarında verdiği hükmün gerçekleşmesi
ile ilgilidir.
“Haklarında Gerçekleşmiş” Ne Demektir
Ayette:“hakkat aleyhim”
denilir.
“Hakka”:
gerçekleşmek,
sabit olmak,
kesinleşmek,
hak etmek
anlam alanları taşır.
Burada anlatılan:
Allah’ın hükmünün:
onların ısrarlı tercihleri sonunda:
haklarında gerçekleşmiş olmasıdır.
Bu ifade:
“Allah sebepsiz yere bazı insanları seçip ‘Bunlar iman etmeyecek’ dedi.”
şeklinde anlaşılmamalıdır.
Yûnus Suresi’nin önceki ayetleri:
bize sürekli:
reddediş,
kibir,
zulüm,
ısrar
sürecini göstermişti.
Bu Ayet Kadercilik mi Öğretiyor
Hayır.Ayet:
“İnsanların hiçbir seçimi yoktur.”
demiyor.
Kur’an’ın birçok yerinde:
insan:
sorumlu,
tercih yapan,
doğru veya yanlışı seçen
bir varlık olarak anlatılır.
Eğer insan:
hiçbir seçim yapamayan bir kukla
olsaydı,
sorumluluk,
hesap,
ödül,
ceza
anlamını kaybederdi.
Bu nedenle:
ilahî hüküm ≠ insan iradesinin yokluğu.
Allah Birinin İman Etmeyeceğini Biliyorsa O Kişi Nasıl Özgür Olabilir
Bu çok eski ve önemli bir sorudur.Allah’ın:
bir insanın ne yapacağını bilmesi
ile:
o insanı o işi yapmaya zorlaması
aynı şey değildir.
Bilmek ≠ zorlamak.
Örneğin bir öğretmen:
öğrencisinin:
hiç çalışmadığını,
sınava hazırlanmadığını
görerek başarısız olacağını güçlü biçimde öngörebilir.
Öğretmenin bilgisi:
öğrenciyi başarısızlığa zorlamaz.
Allah’ın bilgisi elbette:
insan bilgisinden:
sonsuz derecede farklı ve eksiksizdir.
Ama mantıksal ayrım önemlidir:
İlahî bilgi, insan iradesinin sebebi değildir.
Allah bilir;
insan:
kendi tercihini yapar.
Allah’ın Önceden Bilmesi Sonucu Değiştirilemez mi Yapar
Allah açısından:bilgi eksikliği,
sonradan öğrenme,
şaşırma
yoktur.
Fakat insan:
kendi hayatını:
yaşarken
gerçek seçimler yapar.
Biz:
yarın ne yapacağımızı:
Allah’ın bildiği şekilde bilmiyoruz.
Bu yüzden:
“Nasıl olsa kaderimde ne varsa olur.”
deyip sorumluluğu terk edemeyiz.
İnsan:
bugün:
tövbe edebilir.
Doğruyu seçebilir.
Yanlıştan dönebilir.
İyilik yapabilir.
Kader bilgisi insanın görevini iptal etmez.
Bu İnsanlar Neden İman Etmiyor
Ayetin bağlamı:tek başına okunmamalıdır.
Yûnus Suresi boyunca:
insanların:
ayetleri gördüğü,
uyarı aldığı,
hakikatle karşılaştığı,
ama bazılarının:
kibir ve çıkar nedeniyle
reddedişte ısrar ettiği
anlatıldı.
Dolayısıyla burada:
ısrarlı ve bilinçli bir kapanışın sonucu
vardır.
Bir insan:
gerçeği reddeder.
Sonra:
yeniden reddeder.
Bir süre sonra:
reddediş:
alışkanlığa
dönüşebilir.
Bu:
kalbin:
hakikate karşı sertleşmesine
neden olabilir.
Bir Kez İnanmayan İnsan Artık Asla İnanamaz mı
Hayır.Yûnus 96’yı böyle anlamak:
Kur’an’ın genel mesajıyla
uyuşmaz.
Bir insan:
bugün:
inanmayabilir.
Yarın:
fikrini değiştirebilir.
Bir ateist:
Müslüman olabilir.
Bir Müslüman:
yanlışını fark edip tövbe edebilir.
Bir günahkâr:
hayatını değiştirebilir.
İnsanların geçmişi:
geleceklerini otomatik olarak
kilitlemez.
Bu nedenle yaşayan birine:
“Senin hakkında hüküm kesinleşti, artık inanamazsın.”
demek bizim görevimiz değildir.
Kalbin Mühürlenmesiyle Bu Ayet Arasında Bağ Var mı
Evet.Yûnus 74’te de:
haddi aşanların kalplerinin mühürlenmesinden
söz edilmişti.
Orada olduğu gibi burada da:
konu:
keyfî ilahî engelleme
değildir.
Süreç:
insanın:
ısrarlı reddedişi,
kibri,
zulmü,
hakikate karşı kapanması
ile bağlantılıdır.
Bu yüzden:
kalp mühürlenmesi ≠ Allah’ın masum insanı sebepsiz yere imandan mahrum bırakması.
Kur’an’ın anlatımında:
insanın tavrı
ve ilahî hüküm
birlikte düşünülür.
Samimi Şüphe Bu Ayetteki Duruma Girer mi
Hayır.Bir insan:
“Ben henüz ikna olmadım.”
diyebilir.
Bu:
“Ben ne olursa olsun asla inanmayacağım.”
demek değildir.
Bir kişi:
araştırabilir.
Soru sorabilir.
Bir ayeti:
anlamayabilir.
Tefsirleri:
karşılaştırabilir.
Bütün bunlar:
otomatik olarak:
ilahî hükmün haklarında gerçekleştiği insanlar
kategorisine sokulamaz.
Samimi soru ≠ kalbin mühürlenmesi.
Tereddüt ≠ bilinçli inat.

“İkna Olmadım” Demek Günah veya Küfür müdür
Bir insanın durumu:niyetine,
bilgisine,
kendisine ne ulaştığına,
hangi koşullarda düşündüğüne
göre değişebilir.
Bir kişi:
gerçekten:
“Anlamadım.”
diyebilir.
Bununla:
“Bu kesin yalandır.”
demek aynı değildir.
Özellikle:
bir kişiye İslam’ın:
yanlış,
çarpıtılmış,
şiddetle özdeşleştirilmiş
bir versiyonu ulaşmışsa,
onun neyi reddettiği meselesi:
çok daha karmaşık olabilir.
Allah:
kişiye ne ulaştığını
eksiksiz bilir.
Biz:
bilemeyebiliriz.

Bir İnsan İslam’ı Duymuşsa Artık Hüküm Kesin midir
Bu kadar basit bir denklem kurmak doğru değildir.Bir insanın:
“İslam”
kelimesini bir kez duyması,
ona hakikatin:
tam,
doğru,
anlaşılır,
çarpıtılmamış
biçimde ulaştığı anlamına gelmez.
Bir kişi:
yalnız kötü örnekler
görmüş olabilir.
Yanlış bilgi:
duymuş olabilir.
İslam’ı:
yalnız propaganda üzerinden
tanımış olabilir.
Bu yüzden:
“Adını duydu, artık bütün sorumluluk tamam.”
şeklinde kaba bir formül
kuramayız.
Allah:
kişinin:
bilgisini,
niyetini,
imkânını,
şartlarını
tam bilir.

Bu Ayeti Kullanarak Birine “Senin Kalbin Kapanmış” Diyebilir miyiz
Hayır.Bu tür hükümler:
çok tehlikelidir.
Bir insan:
sana karşı:
sert davranabilir.
Senin tefsirine:
katılmayabilir.
Dinî bir görüşünü:
eleştirebilir.
Hatta:
İslam’a inanmadığını
söyleyebilir.
Ama sen:
“Allah senin kalbini mühürledi, artık dönüşün yok.”
diye kesin konuşamazsın.
Çünkü:
onun yarın ne yaşayacağını
bilmiyorsun.
Kalplerin nihai bilgisi Allah’a aittir.

Bir Âlime veya Tefsire İtiraz Etmek Bu Ayetin Kapsamına Girer mi
Hayır.Bir insan:
Kur’an ayetini:
kabul edebilir,
ama:
bir müfessirin yorumuna:
katılmayabilir.
Bir âlimin:
fetvasına
itiraz edebilir.
Bir mezhebin:
görüşünü
benimsemeyebilir.
Bunlar:
otomatik olarak:
Allah’ın ayetini reddetmek
değildir.
Bu ayrımı korumak:
çok önemlidir:
Vahiy ≠ tefsir.
Allah’ın hükmü ≠ her âlimin yorumu.
Dinî otorite ≠ yanılmazlık.

Allah İnsanların Kalplerini Zorla Kapatıyorsa Uyarının Anlamı Kalır mı
Eğer ayet:“Allah keyfî biçimde istediğini imandan mahrum bırakıyor.”
şeklinde anlaşılsaydı,
Kur’an’daki:
uyarı,
tövbe,
davet,
sorumluluk
dilinin büyük kısmı
anlamsızlaşırdı.
Oysa Kur’an sürekli:
insanı:
düşünmeye,
dönmeye,
tövbe etmeye,
hakikati kabul etmeye
çağırır.
Bu nedenle ilahî mühürleme ve hüküm:
insanın ısrarlı ahlaki yönelişinin ilahî karşılığı
olarak anlaşılmalıdır.
Bu:
insan sorumluluğunu
korur.

İnsan Kendisini Bu Durumdan Nasıl Koruyabilir
Öncelikle:hakikat karşısında:
tevazu sahibi olarak.
Şöyle diyebilmek:
“Ben yanılabilirim.”
çok değerlidir.
Bir konuda:
delil güçlü biçimde:
senin aleyhineyse,
fikrini değiştirebilmelisin.
Yanlış yaptığında:
özür dilemelisin.
Bilmediğinde:
“Bilmiyorum.”
diyebilmelisin.
Çünkü kalbin sertleşmesinin yollarından biri:
egoyu hakikatten daha önemli hâle getirmektir.
İnsanın kendisini korumasının yollarından biri ise:
hakikati kendi gururundan daha değerli görmesidir.

Sürekli Yanlış Yapmak Kalbi Gerçekten Değiştirebilir mi
İnsan davranışında:alışkanlıkların etkisi büyüktür.
Bir yanlış:
ilk yapıldığında:
vicdanı rahatsız edebilir.
Tekrarlandıkça:
normalleşebilir.
Bir yalan:
ilk defa:
zor söylenebilir.
Sonra:
daha kolay hâle gelebilir.
Bu psikolojik gerçek:
Kur’an’daki kalbin sertleşmesi kavramını
anlamaya yardımcı olabilir.
Ama dikkat:
ilahî mühürlemeyi tamamen:
sinirbilim veya psikoloji
ile açıklamaya çalışmamalıyız.
Bunlar:
benzetme ve açıklama araçlarıdır.
Ayetin:
ilahî hüküm
boyutu vardır.

Yûnus 94–96 Arasında Nasıl Bir Süreç Görüyoruz
Yûnus 94:“Şüphedeysen sor; sana Rabbinden hak gelmiştir.”
dedi.
Yûnus 95:
“Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrarsın.”
dedi.
Yûnus 96 ise:
Rabbinin hükmü haklarında gerçekleşmiş olanların iman etmeyeceğini
bildiriyor.
Bu üç ayet birlikte çok güçlü bir süreç gösterir:
Önce:
araştırma alanı vardır.
Sonra:
hakikat karşısında seçim vardır.
Sonra:
ısrarlı reddedişin sonucu vardır.
Yani Kur’an:
insanı doğrudan son aşamaya
yerleştirmiyor.
Bir süreç anlatıyor:
soru → delil → tercih → ısrar → sonuç.

Sonuç: Yûnus Suresi 96. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 96. ayet:ilk bakışta kader konusunda:
zor bir soru doğurabilir:
“Allah haklarında hüküm vermişse insanlar neden iman etmiyor ve bundan neden sorumlu?”
Bu soruyu çözmenin en önemli yolu:
ayeti:
öncesindeki bütün bağlamla
birlikte okumaktır.
Yûnus Suresi bize:
bir anda:
“Bazıları inanamaz.”
demedi.
Uzun uzun:
insanların:
hakikat karşısındaki davranışlarını
anlattı.
Firavun:
uyarı aldı.
Reddetti.
Musa:
delil getirdi.
Firavun:
direndi.
Sihirbazlar:
gerçeği gördü.
Firavun:
baskıyı sürdürdü.
İsrailoğulları:
korktu.
Allah’a:
tevekkül etti.
Firavun:
zulmünde:
ısrar etti.
Boğulma onu yakalayınca:
“İman ettim.”
dedi.
Sonra:
“Şimdi mi?”
denildi.
Bütün bu süreç bize:
Kur’an’ın insanı:
seçimsiz bir makine
olarak görmediğini
gösterir.
Tam tersine:
tercihler:
birikir.
Tercihler:
karaktere dönüşür.
Karakter:
insanın yönünü
belirginleştirir.
Sonunda:
o yönün:
ilahî hükümle karşılığı
ortaya çıkar.
Bu nedenle Yûnus 96’nın mesajını:
“Allah bazılarını sebepsiz yere seçti ve imandan mahrum etti.”
şeklinde okumak,
önceki bütün anlatıyı
gözden kaçırır.
Ayetin söylediği:
çok daha ciddi bir şeydir:
İnsan hakikate karşı sürekli kapanırsa, bu kapanışın bir sonucu vardır.
Bu bize:
kalbimizin nasıl şekillendiğini
düşündürmelidir.
İnsan:
her gün:
küçük seçimler yapar.
Doğruyu mu söyleyecek?
Yalanı mı?
Hatasını mı kabul edecek?
Egosunu mu koruyacak?
Adil mi davranacak?
Çıkarını mı seçecek?
Başkasının sözünü:
gerçekten dinleyecek mi?
Yoksa:
daha konuşmadan reddedecek mi?
Bu küçük seçimler:
zamanla:
kişiliğimizin yollarını
oluşturabilir.
Bu nedenle:
insan:
“Bir defadan ne olur?”
derken:
yalnız o bir defayı değil,
o defanın:
hangi alışkanlığa dönüşebileceğini
de düşünmelidir.
Ama ayeti:
umutsuzluk üretmek için kullanmak:
çok büyük hata olur.
Bir insan:
bu ayeti okuyup:
“Acaba benim hakkımda da Allah’ın hükmü kesinleşti mi?”
diye korkabilir.
Özellikle:
dinî vesvese yaşayan kişilerde
bu düşünce:
çok yıpratıcı olabilir.
Burada açık söylemek gerekir:
Yaşayan bir insanın kendisini “Artık benim için dönüş yok” diye mahkûm etmesi doğru değildir.
Tövbe etmek istiyorsan:
tövbe et.
Allah’a dönmek istiyorsan:
dön.
Namaza başlamak istiyorsan:
başla.
Bir hatanı düzeltmek istiyorsan:
düzelt.
Bu isteğin kendisi bile:
insanın hâlâ:
ahlaki seçim alanında
olduğunu gösteren önemli bir durumdur.
Yûnus 96:
seni:
“Artık bittin.”
demeye değil,
“Kalbini hakikate sürekli kapatma.”
diye uyarmaya yönelmelidir.
Bu ayrım:
hayati önem taşır.
Ayet aynı zamanda:
Allah’ın bilgisi ile insan özgürlüğü
konusunda büyük bir denge öğretir.
Allah:
geleceği bilir.
Ama sen:
bugün yapacağın tercihi:
yaşıyorsun.
Sen:
“Allah ne yazdıysa o.”
diyerek:
yanlış yapma sorumluluğundan
kaçamazsın.
Bir hırsız:
“Kaderimde çalmak vardı.”
diyemez.
Bir zalim:
“Allah böyle yazmış.”
diyerek:
zulmünü savunamaz.
Bir insan:
çalışmayıp:
“Rızkım yazılmış.”
diyemez.
Çünkü kader:
sorumluluğu iptal etmek için verilmiş bir mazeret değildir.
İslamî düşüncede:
Allah’ın mutlak bilgisi
ve insanın ahlaki sorumluluğu:
birlikte korunur.
Biz:
Allah gibi:
zamanın tamamını
göremeyiz.
Bu nedenle bize düşen:
kendi alanımızdaki:
seçimi doğru yapmak
tır.
Ayetin bir başka önemli tarafı:
insanlar hakkında:
nihai hüküm verme tutkusunu
sınırlandırmasıdır.
Kur’an:
belli insanlar ve toplumlar hakkında:
özel vahiy bilgisi verir.
Firavun hakkında:
ne olduğunu
biliyoruz.
Ama bugün sokakta gördüğümüz:
bir insanın sonunu
bilmiyoruz.
Bir ateisti görüp:
“Sen kesinlikle hiç iman etmeyeceksin.”
diyemezsin.
Belki:
yarın hayatı değişecek.
Bir günahkâra:
“Allah seni kesin mühürledi.”
diyemezsin.
Belki:
bir gece samimiyetle ağlayıp:
hayatını değiştirecek.
Bir din karşıtına:
“Senin sonun belli.”
diyemezsin.
Sen:
gaybı bilmiyorsun.
Bu yüzden:
vahyin özel hükümleri ile bizim insanlara yönelik tahminlerimizi birbirine karıştırmamalıyız.
Bu anlayış:
tebliğ ahlakını da değiştirir.
Eğer bir insana:
“Sen zaten asla inanmayacaksın.”
dersen:
neden onunla:
güzel biçimde konuşasın?
Oysa Kur’an:
davet,
hikmet,
güzel söz
kapısını açık tutar.
Bizim görevimiz:
kalbin sonucunu dağıtmak değil,
hakikati dürüst biçimde anlatmaktır.
Hidayet:
Allah’tandır.
Ama insan:
anlatır,
örnek olur,
soruya cevap verir,
adaletli davranır.
Bu:
tebliğ + tevazu
dengesidir.
Yûnus 96 ayrıca bize:
hakikati sürekli reddetmenin:
yalnız zihinsel bir hata
olmadığını gösterir.
Bazen mesele:
ahlaki olabilir.
Bir insan:
gerçeği kabul ederse:
özür dilemesi
gerekecek.
Bu yüzden:
reddeder.
Bir patron:
çalışanına haksızlık yaptığını
biliyor.
Kabul ederse:
para ödemesi
gerekecek.
Bu yüzden:
kendine:
“Ben haklıyım.”
diye hikâye anlatır.
Bir kişi:
eşine haksızlık yaptığını
biliyor.
Kabul ederse:
gururunu bırakması
gerekecek.
Bu yüzden:
gerçeği:
çarpıtır.
Bir dinî konuşmacı:
yıllardır anlattığı bir bilginin:
yanlış olduğunu
öğrenir.
Düzeltirse:
itibar kaybedeceğini
düşünür.
Bu yüzden:
eski iddiaya:
ısrarla tutunur.
İşte:
hakikati reddetmenin ahlaki boyutu
budur.
İnsan bazen:
gerçeği görmediği için değil,
gerçeğin bedelini ödemek istemediği için
kapanabilir.
Yûnus 96'nın uyarısı:
tam burada çok güçlü hâle gelir:
Kalbini:
çıkarının hizmetine
verme.
Çünkü bir süre sonra:
çıkarını korumak:
hakikati görmekten
daha önemli hâle gelebilir.
İnsan:
kendi yalanına
inanmaya bile başlayabilir.
Bu yüzden:
hakikat sevgisi:
yalnız doğru bilgi bulmak
değildir.
Aynı zamanda:
doğrunun bedelini ödemeye hazır olmak
tır.
Ayetin:
“iman etmezler”
ifadesi de:
bize seçimin ciddiyetini
hatırlatır.
Bazı seçimler:
insanı:
bir yöne
çok ileri götürebilir.
Bu:
“İlk hatada bittin.”
demek değildir.
Ama:
“Yanlışın üzerinde sonsuza kadar güvenle yürüyebilirsin.”
de değildir.
Kur’an:
ne:
umutsuzluk
ne de:
sorumsuz rahatlık
öğretir.
İkisinin arasında:
çok güçlü bir denge vardır:
Allah’ın rahmetinden ümit kesme.
Ama:
tövbeyi de sürekli erteleme.
Hakikat karşısında:
tevazu göster.
Fikrinin:
yanlış olduğu ortaya çıkarsa:
değiş.
Çünkü fikrini değiştirmek:
zayıflık değildir.
Bazen:
kalbin hâlâ canlı olduğunun işaretidir.
Yûnus 96’nın bir diğer önemli mesajı:
Allah’ın adaletine güvenmektir.
Allah:
insanın:
kaç tane delil gördüğünü,
ne kadarını anladığını,
hangi şartlarda yaşadığını,
hangi baskılara maruz kaldığını,
hangi niyetle hareket ettiğini
tam olarak bilir.
Biz:
yalnız dış yüzü
görürüz.
Bu nedenle ilahî hüküm:
insan yargısından:
çok daha kapsamlıdır.
Bir insan:
bize çok kötü
görünebilir.
Ama:
biz onun:
bütün hayatını
bilmeyiz.
Başka biri:
çok iyi
görünebilir.
Ama:
iç dünyasını
bilmeyiz.
Bu nedenle:
nihai hesap Allah’a aittir.
Bu:
dünyada hukuk ve ahlaki değerlendirme yapamayız
demek değildir.
Somut suç varsa:
hukuk işler.
Haksızlık varsa:
“Bu haksızlık.”
denir.
Ama:
ahiret hükmünü dağıtmak
başka bir şeydir.
Bu sınırı korumak:
hem adalet
hem tevazu
gerektirir.
Ve Yûnus 96 bizi:
bir sonraki ayete de hazırlar.
Bir sonraki ayette:
bu ısrarlı kapanışın ne kadar ileri gittiği:
daha çarpıcı biçimde anlatılacaktır:
Bütün ayetler kendilerine gelse bile, acı azabı görünceye kadar iman etmeyenlerden söz edilecektir.
Bu da bize:
problemin delil azlığı değil,
hakikat karşısında kökleşmiş reddediş
olduğunu daha açık gösterecektir.
Belki Yûnus Suresi 96. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir gerçek bizim çıkarımıza, gururumuza veya grubumuza ters düştüğünde onu yine de kabul edecek kadar hakikate açık mıyız, yoksa tekrar tekrar reddederek kendi kalbimizi kapatıyor muyuz? Ve başka insanların sonunu Allah adına ilan etmek yerine, kendi kalbimizin hakikate karşı canlı kalması için tevazu, tövbe ve dürüstlükle mücadele edebiliyor muyuz?
“Allah’ın senin yarınını bilmesi, bugünkü sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Kalbini bir defalık hatadan çok, hatayı haklı çıkarmakta ısrar etmek sertleştirir. Yaşarken dönüş kapısını kendine kapatma, başkasına da ‘Senin için artık dönüş yok’ deme. Hakikati gördüğünde yön değiştirebilmek, insanın kaybetmemesi gereken en büyük özgürlüklerden biridir.”
Ersan Karavelioğlu