Yûnus Suresi 100. Ayette “Allah’ın İzni Olmadan Hiç Kimse İman Edemez; Aklını Kullanmayanların Üzerine Rics Koyar” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İman insanın iradesini yok sayan mekanik bir sonuç olmadığı gibi, Allah’tan bağımsız üretilen kişisel bir başarı da değildir. İnsan düşünür, arar ve tercih eder; hidayetin nihai gerçekleşmesi ise Allah’ın izni ve lütfuyla olur. Yûnus 100, aklı küçümsemez; tam tersine insanın kendisine verilen aklı hakikat karşısında sorumlulukla kullanmasını ister.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 100. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine rics koyar.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve mâ kâne li-nefsin en tu’mine illâ bi-iznillâh. Ve yec‘alu’r-ricsa ale’llezîne lâ ya‘kilûn.”
Bir önceki ayette Allah:
“Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. İnsanları mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”
buyurmuştu.
Şimdi Yûnus 100:
aynı konunun başka tarafını gösteriyor.
Yûnus 99:
insanın zorla iman ettirilemeyeceğini
vurgularken,
Yûnus 100:
imanın Allah’ın egemenliğinden bağımsız gerçekleşmediğini
hatırlatıyor.
Bu iki ayet birlikte okunmalıdır.
“Allah’ın İzni Olmadan Hiç Kimse İman Edemez” Ne Demektir
Ayette:“illâ bi-iznillâh”
denilir.
Yani:
“Allah’ın izniyle / Allah’ın izin vermesiyle.”
Buradaki “izin”:
Allah’ın:
kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini
gösterir.
Hiçbir şey:
Allah’ın bilgisi,
kudreti
ve yaratma düzeninin
dışında gerçekleşmez.
İnsan iman ederken de:
Allah’ın yarattığı:
aklı,
kalbi,
hayatı,
imkânları
kullanır.
Dolayısıyla iman:
Allah’tan tamamen bağımsız bir insan üretimi değildir.
Bu İfade “Allah İstemediği İçin Bazı İnsanlar Zorla İnkârcı Kalıyor” mu Demektir
Hayır.Ayeti böyle anlamak:
hemen önceki ayetle de ciddi bir sorun oluşturur.
Yûnus 99:
insanların:
zorla iman ettirilmediğini
söylüyordu.
Şimdi Yûnus 100’ü:
“Allah bazı insanları zorla inkâra mahkûm ediyor.”
şeklinde okumak:
Kur’an’ın sorumluluk dilini
zayıflatır.
İlahî izin:
insanın iradesini:
iptal eden zorbalık
olarak anlaşılmamalıdır.
Allah’ın egemenliği ≠ insanın sorumsuzluğu.
İnsan İman Etmeyi Kendisi mi Seçiyor, Allah mı Hidayet Ediyor
Kur’an:bu iki gerçeği:
birlikte taşır.
İnsan:
düşünür.
Araştırır.
Sorular sorar.
Delilleri değerlendirir.
Bir yön:
seçer.
Ama:
hidayetin gerçekleşmesi:
Allah’ın:
lütfu,
izni,
yardımı
içinde olur.
Bu yüzden:
insanın seçimi vardır
demek:
Allah’ı dışlamak değildir.
Aynı şekilde:
hidayet Allah’tandır
demek de:
insanı iradesiz kukla
yapmak değildir.
Kur’an’ın dengesi:
ilahî egemenlik + insan sorumluluğu
birlikteliğidir.
“Allah’ın İzni” İnsan İradesini Nasıl Etkilemez
Bir şeyi:Allah’ın yaratması ve mümkün kılması
ile:
insanı o şeyi yapmaya zorlaması
aynı değildir.
İnsan:
yürür.
Ama:
bedenini,
sinir sistemini,
yerçekimini,
hayatını
kendisi yaratmamıştır.
Yine de:
hangi yöne yürüyeceğine
karar verebilir.
Benzer biçimde:
insan:
aklını,
kalbini,
hayat imkânlarını
Allah’tan alır.
Ama:
bunları hangi yönde kullanacağı konusunda
sorumluluk taşır.
Dolayısıyla:
imkânın Allah’tan olması, tercihin anlamsız olduğu anlamına gelmez.
Hidayet Allah’tansa Tebliğin ve Delilin Ne Anlamı Kalıyor
Çok büyük anlamı vardır.Allah:
hidayeti:
sebep ve süreçler üzerinden
gerçekleştirebilir.
Bir insan:
Kur’an okur.
Bir soru sorar.
Bir kişiyle konuşur.
Bir olaydan etkilenir.
Bir ayeti düşünür.
Bir yanlışını fark eder.
Bütün bunlar:
hidayetin:
sebepleri olabilir.
Bu nedenle:
“Hidayet Allah’tan, o hâlde hiçbir şey anlatmayalım.”
demek doğru değildir.
Peygamberlerin zaten:
tebliğ etmesi,
anlatması,
uyarması
bunun açık delilidir.
Hidayet Allah’tandır; tebliğ ise insanın görevidir.
İnsan Hidayeti Hak Edebilir mi
“Allah bana iman borçludur.”şeklinde bir hak iddiası:
doğru değildir.
Hidayet:
Allah’ın:
lütfudur.
Ama insan:
hakikate:
samimiyetle yönelerek,
düşünerek,
dua ederek,
kibrini azaltarak
hidayete açık bir tavır
gösterebilir.
Kur’an’da:
hakikati isteyenlerle,
inatla reddedenlerin
aynı biçimde anlatılmaması
önemlidir.
İnsan:
hidayeti satın alamaz.
Ama:
kalbini ve aklını:
hakikate açık tutabilir.
Ayetin İkinci Yarısındaki “Rics” Ne Demektir
Ayette:“er-rics”
kelimesi kullanılır.
Bu kelime:
bağlama göre:
pislik,
manevî kir,
kötülük,
azap,
gazap,
sıkıntı
gibi anlamlarla açıklanmıştır.
Tefsirlerde farklı açıklamalar vardır.
Bu nedenle:
buradaki “rics”i:
tek bir Türkçe kelimeye:
kesin biçimde hapsetmek
doğru değildir.
Genel anlam:
hakikate karşı aklını işletmeyenlerin karşılaştığı olumsuz ilahî sonuç
olarak anlaşılabilir.
“Rics” Fiziksel Pislik mi Demektir
Bu ayetin bağlamında:sadece fiziksel kir
anlamı yeterli değildir.
Kelimenin:
manevî ve cezai
bir anlam alanı vardır.
Bazı mealler:
“pislik”
bazıları:
“azap”
bazıları:
“manevî kir”
gibi ifadeler kullanabilir.
Bu çeviri farkları:
kelimenin geniş anlam alanından
kaynaklanır.
Dolayısıyla:
meal farklılığı = ayetin değiştirilmesi
değildir.
Çeviri:
anlamı başka dile aktarma
çabasıdır.
“Aklını Kullanmayanlar” Kimlerdir
Ayette:“lâ ya‘kilûn”
denilir.
Kelime:
akletmeyenler,
düşünmeyenler,
aklını gerektiği gibi kullanmayanlar
anlamındadır.
Burada:
düşük zekâ seviyesi,
öğrenme güçlüğü,
zihinsel engellilik
gibi durumlar
kastedilmez.
Kur’an:
IQ testi
yapmıyor.
Buradaki sorun:
insanın kendisine verilen:
anlama,
değerlendirme,
sonuç çıkarma
imkânını:
hakikat karşısında kullanmamasıdır.
“Aklını kullanmamak” ≠ zihinsel engellilik.

Bu Ayet “Müslüman Olmayanlar Akılsızdır” mı Diyor
Hayır.Böyle bir genelleme:
hem ayetin bağlamını aşar
hem de gerçek hayatta açıkça yanlış olur.
Müslüman olmayan:
çok zeki,
eğitimli,
dürüst araştırmacılar
olabilir.
Müslüman olan biri de:
kendi düşüncelerini:
hiç sorgulamadan,
taklit ederek,
delilsiz biçimde
savunabilir.
Dolayısıyla ayetin:
“lâ ya‘kilûn”
ifadesini:
bir kimlik hakaretine
dönüştürmek doğru değildir.
Asıl soru:
İnsan sahip olduğu aklı hakikat karşısında nasıl kullanıyor?

Akıl Tek Başına Her Şeyi Bulabilir mi
Kur’an:aklı çok önemser.
Ama:
insan aklını:
mutlak ve yanılmaz
ilan etmez.
İnsan aklı:
güçlüdür.
Ama:
sınırlıdır.
Yanılabilir.
Bilgi eksikliği yaşayabilir.
Önyargılardan:
etkilenebilir.
Bu nedenle:
akıl,
vahiy,
tecrübe,
gözlem,
bilgi
birlikte değerlendirilir.
Aklı kullanmak ≠ aklı ilahlaştırmak.
Aynı şekilde:
vahye inanmak da:
aklı kapatmak
demek değildir.

Din Akılla Çelişir mi
Kur’an’ın:“akletmezler mi?”
türündeki çağrıları,
dinin:
düşünceyi düşman görmediğini
gösterir.
İman:
“Aklını kapat ve sorgulama.”
üzerine kurulmak zorunda değildir.
İnsan:
yaratılışı düşünebilir.
Vahyi:
inceleyebilir.
Tarihsel bağlamı:
araştırabilir.
Sorular:
sorabilir.
Ancak:
akıl yürütürken de:
dürüst olmak gerekir.
İnsan:
yalnız hoşuna giden sonucu:
üretmek için akıl kullanıyorsa,
bu gerçek araştırma
olmayabilir.
Akıl hakikati aramak için kullanılmalıdır, egoyu savunmak için değil.

Akıl Kullanmak Dinin Her Şeyini Bilimle Kanıtlamak mı Demektir
Hayır.Bilim:
doğal dünyayı:
gözlem,
deney,
ölçüm
ile araştırır.
Din ise:
Allah,
vahiy,
ahlak,
anlam,
ahiret
gibi bilimsel yöntemin doğrudan ölçüm alanını aşan
konuları da içerir.
Bu nedenle:
“Bir şey laboratuvarda ölçülemiyorsa anlamsızdır.”
demek de,
“Din söylüyor diye fiziksel bir iddiayı bilimsel incelemeden çıkaralım.”
demek de:
yanlış olabilir.
Alanları:
doğru ayırmak gerekir.
Kur’an:
fizik veya kimya ders kitabı
değildir.
Ama:
insanı dünyayı ve kendisini düşünmeye
çağırır.

“Aklını Kullanmak” Her Geleneksel Görüşü Reddetmek midir
Hayır.Gelenek:
yanlış olmak zorunda değildir.
Bir şey:
atalarımızdan geldi diye:
otomatik yanlış
olmaz.
Ama:
“Atalarımız böyle yaptı, o hâlde kesin doğrudur.”
demek de:
yeterli delil değildir.
Akletmek:
geleneksel olanı:
ne körü körüne kabul etmek
ne de:
sadece eski olduğu için reddetmektir.
Eski ≠ doğru.
Yeni ≠ doğru.
Önemli olan:
hakikat ve delildir.

Ayette Akıl ile İman Arasında Nasıl Bir İlişki Kuruluyor
Son derece yakın bir ilişki kuruluyor.Ayetin ilk yarısı:
imanı Allah’ın iznine
bağlıyor.
İkinci yarısı:
akletmeyenlerin olumsuz sonucunu
anlatıyor.
Bu bize şunu gösterir:
iman:
sadece:
duygusal bir sıçrama
değildir.
İnsanın:
aklı,
vicdanı,
iradesi
sürecin içindedir.
Ama iman:
yalnız insan zekâsının:
kişisel başarısı da
değildir.
Akıl sebeptir; hidayet Allah’ın lütfudur.

Çok Zeki Olmak İman Etmeyi Garanti Eder mi
Hayır.Zekâ:
çok değerli bir nimettir.
Ama:
ahlaki dürüstlüğü
otomatik olarak garanti etmez.
Çok zeki biri:
kendi çıkarını savunmak için:
çok sofistike gerekçeler
üretebilir.
Yanlışını:
çok başarılı biçimde
rasyonalize edebilir.
Buna karşılık:
çok yüksek akademik eğitimi olmayan biri:
son derece:
dürüst,
hikmetli,
hakikate açık
olabilir.
Dolayısıyla:
zekâ ≠ hidayet.
Diploma ≠ iman.
Bilgi ≠ otomatik ahlak.
Önemli olan:
bilginin ve aklın:
nasıl kullanıldığıdır.

Yûnus 99 ve 100 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûnus 99:“Rabbin dileseydi herkes iman ederdi; insanları iman etsinler diye sen mi zorlayacaksın?”
dedi.
Yûnus 100:
“Allah’ın izni olmadan hiçbir nefis iman edemez.”
diyor.
İlk bakışta biri:
özgürlüğü
diğeri:
ilahî iradeyi
vurguluyor gibi görünebilir.
Aslında iki ayet:
birlikte çok güçlü bir denge kurar:
İman zorla üretilemez.
Ama:
iman Allah’tan bağımsız da değildir.
İnsan:
seçer.
Allah:
izin verir,
hidayet eder,
imkân yaratır.
Bu nedenle:
ne:
“Ben kendimi tamamen kendi gücümle hidayete erdirdim.”
kibri,
ne de:
“Allah istemediği için benim hiçbir sorumluluğum yok.”
mazereti
doğrudur.

Sonuç: Yûnus Suresi 100. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 100. ayet:iman,
hidayet,
akıl,
özgür irade
ve Allah’ın egemenliği
arasındaki ilişkiyi:
çok kısa ama derin bir cümleyle
ortaya koyar.
Önce:
“Allah’ın izni olmadan hiçbir nefis iman edemez.”
denilir.
Bu cümle:
insanın:
imanını:
kendi kişisel üstünlüğünün
kanıtı olarak görmesini
engeller.
Bir insan:
Müslüman olduğu için:
“Ben herkesten daha akıllıyım.”
diyemez.
“Ben kendi zekâmla hidayeti kazandım.”
diyemez.
İman:
şükür gerektirir.
Çünkü:
aklın,
hayatın,
hakikatle karşılaşma fırsatının,
kalbin,
düşünme imkânının
kendisi bile:
insanın:
kendi yarattığı şeyler
değildir.
Bu nedenle hidayetin ilk ahlakı:
kibir değil, şükürdür.
Bir Müslüman:
hidayeti:
başkasını aşağılama aracı
yapmamalıdır.
Tam tersine:
“Allah bana bu imkânı verdi; ben bunun hakkını verebiliyor muyum?”
diye düşünmelidir.
Ayetin bu yönü:
dindarlık kibrine karşı:
çok önemli bir uyarıdır.
İnsan bazen:
“Ben inanıyorum, demek ki ben onlardan üstünüm.”
diye düşünebilir.
Ama:
imanın Allah’ın izniyle gerçekleştiğini
hatırlamak:
bu kibri kırmalıdır.
Sen:
hidayeti:
kendi fabrikanızda üretmedin.
Sana:
bir yol açıldı.
Bir nimet verildi.
Bunun karşılığı:
başkalarına:
tepeden bakmak değil,
şükür ve sorumluluk
olmalıdır.
Ancak ayetin ilk yarısını:
yanlış biçimde:
“Allah kime iman izni vermezse o ne yaparsa yapsın inanamaz.”
şeklinde okumak da:
çok ciddi problem oluşturur.
Çünkü hemen bir önceki ayet:
insanların:
zorla iman ettirilmediğini
söyledi.
Eğer insan:
tamamen iradesiz olsaydı:
“İnsanları zorlayacak mısın?”
sorusunun anlamı:
zayıflardı.
Yûnus 99 ve 100:
yan yana bize:
şunu öğretir:
Allah egemendir.
İnsan sorumludur.
Bu iki gerçeği:
birbirine düşman
hâle getirmemek gerekir.
Allah’ın her şeyi bilmesi:
insanı:
zorlamaz.
Allah’ın izin vermesi:
insanın:
tercihini:
yok etmez.
İnsan:
Allah’ın yarattığı dünya içinde:
gerçek seçimler
yapar.
Bu:
hayattaki birçok alanda:
böyledir.
Sen:
bedenini yaratmadın.
Ama:
bedenini nasıl kullanacağından
sorumlusun.
Zamanı:
sen yaratmadın.
Ama:
zamanını nasıl kullanacağından
sorumlusun.
Paranın varlık sistemini:
sen kurmadın.
Ama:
kazandığın parayı nasıl kullandığından
sorumlusun.
Aklını:
sen üretmedin.
Ama:
aklını ne için kullandığından sorumlusun.
Yûnus 100’ün ikinci yarısı:
tam da buraya gelir:
“Aklını kullanmayanların üzerine rics koyar.”
Burada Kur’an:
aklı:
dinin rakibi
olarak sunmuyor.
Tam tersine:
aklı kullanmamayı eleştiriyor.
Bu:
çok önemlidir.
Din adına:
insanlara:
“Hiç düşünme.”
demek,
Kur’an’ın:
akletme çağrısıyla
uyumlu değildir.
İnsan:
sormalıdır.
Düşünmelidir.
Araştırmalıdır.
Ama:
akletmenin de:
bir ahlakı vardır.
Akıl:
yalnız:
başkalarını yenmek için
kullanılırsa,
hakikate ulaşmayabilir.
Akıl:
yalnız:
kendi görüşünü:
savunacak gerekçeler üretmek için
çalıştırılırsa,
çok gelişmiş bir:
mazeret fabrikasına
dönüşebilir.
Çok zeki insanlar:
yanlışlarını:
çok zekice:
savunabilir.
Bu yüzden:
akıl sahibi olmak ile aklı doğru kullanmak aynı şey değildir.
Yûnus 100:
özellikle ikinci noktaya
dikkat çeker.
İnsan bazen:
bir gerçeği:
anlayacak kapasiteye
sahiptir.
Ama:
anlamak istemez.
Çünkü:
anlarsa:
değişmesi gerekecektir.
Örneğin:
bir patron:
çalışanına haksızlık yaptığını
anlıyor.
Ama:
kabul ederse:
zararı telafi etmesi
gerekecek.
Bu yüzden:
aklını:
adaleti görmek için değil,
haksızlığını haklı göstermek için
kullanabilir.
Bir insan:
eşini kırdığını
biliyor.
Ama:
özür dilemek:
gururuna ağır geliyor.
Bu yüzden:
aklını:
“Aslında suç onda.”
demek için
kullanabilir.
Bir siyasetçi:
kendi grubunun:
yanlışını görebilir.
Ama:
grubuna zarar gelmesin diye:
gerçeği:
çarpıtabilir.
Bir dindar:
sevdiği hocanın:
yanlışını görebilir.
Ama:
“O asla yanılmaz.”
diyerek:
delili görmezden gelebilir.
İşte:
aklın hakikate değil, egoya hizmet etmesi
böyle olabilir.
Yûnus 100’ün:
“lâ ya‘kilûn”
uyarısını:
böyle okumak:
çok daha derin bir öz eleştiri
üretir.
Bu ayeti:
“İnanmayanlar aptaldır.”
diye kullanmak ise:
tam tersine:
kendi aklımızı kullanmadığımızı
gösterebilir.
Çünkü insanlık tarihi:
farklı inançlara sahip:
son derece:
zeki,
bilgili,
üretken
insanlarla doludur.
Kur’an’ın eleştirdiği:
biyolojik zekâ seviyesi
değildir.
Mesele:
hakikat karşısındaki aklî ve ahlaki tavırdır.
Bu ayrım:
özellikle:
engelli insanlar açısından da
önemlidir.
Bir insan:
zihinsel engelli olabilir.
Öğrenme kapasitesi:
sınırlı olabilir.
Bu:
Allah katında:
ahlaki kusur
değildir.
Allah:
her insanı:
kendi:
imkânı,
kapasitesi,
bilgisi
ölçüsünde
değerlendirir.
Dolayısıyla:
“Akletmeyenler”
ifadesini:
zihinsel engelli insanlara:
hakaret gibi
kullanmak:
hem ahlaken hem tefsiren
yanlıştır.
Ayetin:
“rics” kelimesi de:
dikkatle ele alınmalıdır.
Bazı mealler:
“pislik”
der.
Bazıları:
“azap.”
Bazıları:
daha farklı karşılıklar
kullanabilir.
Burada:
tefsirlerde farklı açıklamalar bulunduğunu
kabul etmek gerekir.
Ama ana fikir:
açıktır:
İnsan:
hakikate karşı:
aklını sürekli kapatırsa,
bu tavrın:
olumsuz bir sonucu
vardır.
Tıpkı:
kalbin mühürlenmesi
ayetlerinde olduğu gibi:
burada da:
insanın:
tercihleri
ve ilahî karşılık
birlikte düşünülmelidir.
Bu:
“Allah durup dururken bazı insanları kirletiyor.”
anlamına gelmemelidir.
Kur’an’ın bütün:
sorumluluk,
uyarı,
davet,
akletme
dili:
buna karşıdır.
Yûnus 100 bize ayrıca:
duanın önemini:
hatırlatır.
Eğer hidayet:
Allah’ın izniyleyse,
insan:
kendisi için de:
başkaları için de
hidayet duası
edebilir.
Ama:
dua:
zorlama
değildir.
Bir annenin:
çocuğu için:
“Allah’ım ona doğruyu göster.”
demesi:
başka;
çocuğu:
şiddetle:
iman görüntüsüne
zorlaması
başka şeydir.
Bir arkadaş:
başkası için:
hidayet isteyebilir.
Ama:
“Ben seni zorla değiştireceğim.”
diyemez.
Yûnus 99 ve 100:
bize:
çok güzel bir denge verir:
Dua et.
Anlat.
Delil sun.
Güzel örnek ol.
Ama:
zorla iman üretmeye çalışma.
Çünkü nihai hidayet:
Allah’ın elindedir.
Bu aynı zamanda:
tebliğ yapan insanı:
kibirden
korur.
Bir insan:
senin konuşmanla:
İslam’a yaklaşabilir.
Sen:
“Onu ben hidayete erdirdim.”
diyemezsin.
Sen:
sebep olmuş olabilirsin.
Ama:
kalbin dönüşünü:
sen yaratmadın.
Bu nedenle:
başarı geldiğinde şükür, sonuç gelmediğinde sabır
gerekir.
Birine:
on yıl anlatırsın.
İnanmaz.
Başka biri:
tek bir ayetten
çok etkilenir.
Neden?
İnsanın iç dünyası:
çok karmaşıktır.
Ve:
hidayetin nihai boyutu:
Allah’a aittir.
Bu nedenle:
tebliğci:
sonuca sahip olma
hastalığından:
kurtulmalıdır.
Görevi:
hakikati:
dürüst biçimde
anlatmaktır.
Bu ayetin modern dünyaya bakan:
bir diğer önemli yönü:
akıl ile bilgi arasındaki
farktır.
Bugün:
insanın elinde:
tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar:
bilgi vardır.
Telefonumuzla:
milyonlarca sayfaya
ulaşabiliyoruz.
Ama:
bilgi bolluğu ≠ hikmet bolluğu.
Bir insan:
çok bilgi tüketebilir.
Ama:
hiç düşünmeyebilir.
Günde:
yüzlerce video
izleyebilir.
Ama:
hiçbirini:
sorgulamayabilir.
Başlık okuyup:
hüküm verebilir.
Kaynağa:
bakmayabilir.
İşte:
“akletmek”
bilginin miktarından:
daha fazlasıdır.
Akletmek:
bilgiyi:
süzmek,
karşılaştırmak,
bağlamı görmek,
çelişkileri fark etmek,
sonuç çıkarmak
ve gerektiğinde:
fikrini değiştirmektir.
Bu nedenle Yûnus 100:
bugünün:
algoritma çağında:
çok güçlü bir mesaj taşır.
Bir sosyal medya sistemi:
sana sürekli:
zaten sevdiğin görüşleri
gösterebilir.
Sen de:
“Demek herkes böyle düşünüyor.”
sanabilirsin.
Oysa:
sen sadece:
bir bilgi balonunun
içinde olabilirsin.
Aklı kullanmak:
kendi balonundan:
çıkmayı da
gerektirebilir.
Karşı görüşü:
karikatürize edilmiş hâliyle değil,
en güçlü hâliyle
dinlemek:
akletmenin:
önemli bir parçasıdır.
Ama burada da:
başka bir hata yapılmamalıdır:
“Akıl her şeyi tek başına çözer.”
deyip:
insanın sınırlarını:
unutmak.
İnsan aklı:
çok güçlüdür.
Ama:
sonsuz değildir.
Bugün:
doğru sandığımız bilimsel modeller:
yarın:
daha iyi verilerle:
düzeltilebilir.
İnsan:
kendi zihnindeki:
önyargıların tamamını
göremeyebilir.
Bu nedenle:
gerçek akıl:
tevazuyla birlikte yürür.
En akıllı cümlelerden biri bazen:
“Bilmiyorum.”
olabilir.
İman da:
bu tevazuyu:
desteklemelidir.
Allah’a inanmak:
“Ben artık her şeyi biliyorum.”
demek değildir.
Tam tersine:
“Ben sınırlıyım, Allah mutlak bilgi sahibidir.”
demektir.
Bu yüzden:
iman:
entelektüel kibri:
azaltmalıdır.
Eğer:
din bilgisi bizi:
her konuda:
yanılmaz olduğumuzu
sanmaya götürüyorsa,
orada:
bir problem vardır.
Yûnus 100’ün merkezindeki denge:
son derece güzeldir:
Aklını kullan.
Ama:
aklına tapma.
Hidayeti iste.
Ama:
insanları zorlama.
Çaba göster.
Ama:
sonucu kendinden bilme.
Allah’a güven.
Ama:
sorumluluğunu terk etme.
İşte:
Yûnus 99 ve 100 birlikte:
imanın:
özgürlük,
akıl,
sorumluluk
ve ilahî lütuf
arasında nasıl dengelendiğini:
güçlü biçimde gösterir.
Ve belki Yûnus Suresi 100. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Allah’ın bize verdiği aklı gerçekten hakikati bulmak için mi kullanıyoruz, yoksa zaten inanmak istediğimiz şeyleri savunmak için mi? Ve imanımızı kendi üstünlüğümüzün kanıtı görmek yerine, Allah’ın lütfu olarak şükürle taşıyıp başkalarına karşı daha mütevazı ve daha merhametli olabiliyor muyuz?
“Aklını kullan; fakat aklını ilah edinme. Hidayeti ara; fakat onu kendi başarın sanma. İnsan düşünür ve seçer, Allah ise hidayetin nihai sahibidir. İmanın seni kibirli yapıyorsa nimetin sahibini unutuyorsun; aklın seni yalnız kendi görüşünü savunmaya yarıyorsa hakikati aramıyorsun. Gerçek olgunluk, akıl ile tevazuyu aynı kalpte taşıyabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu