📖 Yûnus Suresi 100. Ayette “Allah’ın İzni Olmadan Hiç Kimse İman Edemez; Aklını Kullanmayanların Üzerine Rics Koyar” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,137
2,736,259
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Yûnus Suresi 100. Ayette “Allah’ın İzni Olmadan Hiç Kimse İman Edemez; Aklını Kullanmayanların Üzerine Rics Koyar” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“İman insanın iradesini yok sayan mekanik bir sonuç olmadığı gibi, Allah’tan bağımsız üretilen kişisel bir başarı da değildir. İnsan düşünür, arar ve tercih eder; hidayetin nihai gerçekleşmesi ise Allah’ın izni ve lütfuyla olur. Yûnus 100, aklı küçümsemez; tam tersine insanın kendisine verilen aklı hakikat karşısında sorumlulukla kullanmasını ister.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Yûnus Suresi 100. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Allah, akıllarını kullanmayanların üzerine rics koyar.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Ve mâ kâne li-nefsin en tu’mine illâ bi-iznillâh. Ve yec‘alu’r-ricsa ale’llezîne lâ ya‘kilûn.”

Bir önceki ayette Allah:

“Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. İnsanları mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”

buyurmuştu.

Şimdi Yûnus 100:

aynı konunun başka tarafını gösteriyor.

Yûnus 99:

insanın zorla iman ettirilemeyeceğini

vurgularken,

Yûnus 100:

imanın Allah’ın egemenliğinden bağımsız gerçekleşmediğini

hatırlatıyor.

Bu iki ayet birlikte okunmalıdır.

2️⃣ “Allah’ın İzni Olmadan Hiç Kimse İman Edemez” Ne Demektir ❓​

Ayette:

“illâ bi-iznillâh”

denilir.

Yani:

“Allah’ın izniyle / Allah’ın izin vermesiyle.”

Buradaki “izin”:

Allah’ın:

kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini

gösterir.

Hiçbir şey:

Allah’ın bilgisi,

kudreti

ve yaratma düzeninin

dışında gerçekleşmez.

İnsan iman ederken de:

Allah’ın yarattığı:

aklı,

kalbi,

hayatı,

imkânları

kullanır.

Dolayısıyla iman:

Allah’tan tamamen bağımsız bir insan üretimi değildir.

3️⃣ Bu İfade “Allah İstemediği İçin Bazı İnsanlar Zorla İnkârcı Kalıyor” mu Demektir ❓​

Hayır.

Ayeti böyle anlamak:

hemen önceki ayetle de ciddi bir sorun oluşturur.

Yûnus 99:

insanların:

zorla iman ettirilmediğini

söylüyordu.

Şimdi Yûnus 100’ü:

“Allah bazı insanları zorla inkâra mahkûm ediyor.”

şeklinde okumak:

Kur’an’ın sorumluluk dilini

zayıflatır.

İlahî izin:

insanın iradesini:

iptal eden zorbalık

olarak anlaşılmamalıdır.

Allah’ın egemenliği ≠ insanın sorumsuzluğu.

4️⃣ İnsan İman Etmeyi Kendisi mi Seçiyor, Allah mı Hidayet Ediyor ❓​

Kur’an:

bu iki gerçeği:

birlikte taşır.

İnsan:

düşünür.

Araştırır.

Sorular sorar.

Delilleri değerlendirir.

Bir yön:

seçer.

Ama:

hidayetin gerçekleşmesi:

Allah’ın:

lütfu,

izni,

yardımı

içinde olur.

Bu yüzden:

insanın seçimi vardır

demek:

Allah’ı dışlamak değildir.

Aynı şekilde:

hidayet Allah’tandır

demek de:

insanı iradesiz kukla

yapmak değildir.

Kur’an’ın dengesi:

ilahî egemenlik + insan sorumluluğu

birlikteliğidir.

5️⃣ “Allah’ın İzni” İnsan İradesini Nasıl Etkilemez ❓​

Bir şeyi:

Allah’ın yaratması ve mümkün kılması

ile:

insanı o şeyi yapmaya zorlaması

aynı değildir.

İnsan:

yürür.

Ama:

bedenini,

sinir sistemini,

yerçekimini,

hayatını

kendisi yaratmamıştır.

Yine de:

hangi yöne yürüyeceğine

karar verebilir.

Benzer biçimde:

insan:

aklını,

kalbini,

hayat imkânlarını

Allah’tan alır.

Ama:

bunları hangi yönde kullanacağı konusunda

sorumluluk taşır.

Dolayısıyla:

imkânın Allah’tan olması, tercihin anlamsız olduğu anlamına gelmez.

6️⃣ Hidayet Allah’tansa Tebliğin ve Delilin Ne Anlamı Kalıyor ❓​

Çok büyük anlamı vardır.

Allah:

hidayeti:

sebep ve süreçler üzerinden

gerçekleştirebilir.

Bir insan:

Kur’an okur.

Bir soru sorar.

Bir kişiyle konuşur.

Bir olaydan etkilenir.

Bir ayeti düşünür.

Bir yanlışını fark eder.

Bütün bunlar:

hidayetin:

sebepleri olabilir.

Bu nedenle:

“Hidayet Allah’tan, o hâlde hiçbir şey anlatmayalım.”

demek doğru değildir.

Peygamberlerin zaten:

tebliğ etmesi,

anlatması,

uyarması

bunun açık delilidir.

Hidayet Allah’tandır; tebliğ ise insanın görevidir.

7️⃣ İnsan Hidayeti Hak Edebilir mi ❓​

“Allah bana iman borçludur.”

şeklinde bir hak iddiası:

doğru değildir.

Hidayet:

Allah’ın:

lütfudur.

Ama insan:

hakikate:

samimiyetle yönelerek,

düşünerek,

dua ederek,

kibrini azaltarak

hidayete açık bir tavır

gösterebilir.

Kur’an’da:

hakikati isteyenlerle,

inatla reddedenlerin

aynı biçimde anlatılmaması

önemlidir.

İnsan:

hidayeti satın alamaz.

Ama:

kalbini ve aklını:

hakikate açık tutabilir.

8️⃣ Ayetin İkinci Yarısındaki “Rics” Ne Demektir ❓​

Ayette:

“er-rics”

kelimesi kullanılır.

Bu kelime:

bağlama göre:

pislik,

manevî kir,

kötülük,

azap,

gazap,

sıkıntı

gibi anlamlarla açıklanmıştır.

Tefsirlerde farklı açıklamalar vardır.

Bu nedenle:

buradaki “rics”i:

tek bir Türkçe kelimeye:

kesin biçimde hapsetmek

doğru değildir.

Genel anlam:

hakikate karşı aklını işletmeyenlerin karşılaştığı olumsuz ilahî sonuç

olarak anlaşılabilir.

9️⃣ “Rics” Fiziksel Pislik mi Demektir ❓​

Bu ayetin bağlamında:

sadece fiziksel kir

anlamı yeterli değildir.

Kelimenin:

manevî ve cezai

bir anlam alanı vardır.

Bazı mealler:

“pislik”

bazıları:

“azap”

bazıları:

“manevî kir”

gibi ifadeler kullanabilir.

Bu çeviri farkları:

kelimenin geniş anlam alanından

kaynaklanır.

Dolayısıyla:

meal farklılığı = ayetin değiştirilmesi

değildir.

Çeviri:

anlamı başka dile aktarma

çabasıdır.

🔟 “Aklını Kullanmayanlar” Kimlerdir ❓​

Ayette:

“lâ ya‘kilûn”

denilir.

Kelime:

akletmeyenler,

düşünmeyenler,

aklını gerektiği gibi kullanmayanlar

anlamındadır.

Burada:

düşük zekâ seviyesi,

öğrenme güçlüğü,

zihinsel engellilik

gibi durumlar

kastedilmez.

Kur’an:

IQ testi

yapmıyor.

Buradaki sorun:

insanın kendisine verilen:

anlama,

değerlendirme,

sonuç çıkarma

imkânını:

hakikat karşısında kullanmamasıdır.

“Aklını kullanmamak” ≠ zihinsel engellilik.

1️⃣1️⃣ Bu Ayet “Müslüman Olmayanlar Akılsızdır” mı Diyor ❓​

Hayır.

Böyle bir genelleme:

hem ayetin bağlamını aşar

hem de gerçek hayatta açıkça yanlış olur.

Müslüman olmayan:

çok zeki,

eğitimli,

dürüst araştırmacılar

olabilir.

Müslüman olan biri de:

kendi düşüncelerini:

hiç sorgulamadan,

taklit ederek,

delilsiz biçimde

savunabilir.

Dolayısıyla ayetin:

“lâ ya‘kilûn”

ifadesini:

bir kimlik hakaretine

dönüştürmek doğru değildir.

Asıl soru:

İnsan sahip olduğu aklı hakikat karşısında nasıl kullanıyor?

1️⃣2️⃣ Akıl Tek Başına Her Şeyi Bulabilir mi ❓​

Kur’an:

aklı çok önemser.

Ama:

insan aklını:

mutlak ve yanılmaz

ilan etmez.

İnsan aklı:

güçlüdür.

Ama:

sınırlıdır.

Yanılabilir.

Bilgi eksikliği yaşayabilir.

Önyargılardan:

etkilenebilir.

Bu nedenle:

akıl,

vahiy,

tecrübe,

gözlem,

bilgi

birlikte değerlendirilir.

Aklı kullanmak ≠ aklı ilahlaştırmak.

Aynı şekilde:

vahye inanmak da:

aklı kapatmak

demek değildir.

1️⃣3️⃣ Din Akılla Çelişir mi ❓​

Kur’an’ın:

“akletmezler mi?”

türündeki çağrıları,

dinin:

düşünceyi düşman görmediğini

gösterir.

İman:

“Aklını kapat ve sorgulama.”

üzerine kurulmak zorunda değildir.

İnsan:

yaratılışı düşünebilir.

Vahyi:

inceleyebilir.

Tarihsel bağlamı:

araştırabilir.

Sorular:

sorabilir.

Ancak:

akıl yürütürken de:

dürüst olmak gerekir.

İnsan:

yalnız hoşuna giden sonucu:

üretmek için akıl kullanıyorsa,

bu gerçek araştırma

olmayabilir.

Akıl hakikati aramak için kullanılmalıdır, egoyu savunmak için değil.

1️⃣4️⃣ Akıl Kullanmak Dinin Her Şeyini Bilimle Kanıtlamak mı Demektir ❓​

Hayır.

Bilim:

doğal dünyayı:

gözlem,

deney,

ölçüm

ile araştırır.

Din ise:

Allah,

vahiy,

ahlak,

anlam,

ahiret

gibi bilimsel yöntemin doğrudan ölçüm alanını aşan

konuları da içerir.

Bu nedenle:

“Bir şey laboratuvarda ölçülemiyorsa anlamsızdır.”

demek de,

“Din söylüyor diye fiziksel bir iddiayı bilimsel incelemeden çıkaralım.”

demek de:

yanlış olabilir.

Alanları:

doğru ayırmak gerekir.

Kur’an:

fizik veya kimya ders kitabı

değildir.

Ama:

insanı dünyayı ve kendisini düşünmeye

çağırır.

1️⃣5️⃣ “Aklını Kullanmak” Her Geleneksel Görüşü Reddetmek midir ❓​

Hayır.

Gelenek:

yanlış olmak zorunda değildir.

Bir şey:

atalarımızdan geldi diye:

otomatik yanlış

olmaz.

Ama:

“Atalarımız böyle yaptı, o hâlde kesin doğrudur.”

demek de:

yeterli delil değildir.

Akletmek:

geleneksel olanı:

ne körü körüne kabul etmek

ne de:

sadece eski olduğu için reddetmektir.

Eski ≠ doğru.

Yeni ≠ doğru.


Önemli olan:

hakikat ve delildir.

1️⃣6️⃣ Ayette Akıl ile İman Arasında Nasıl Bir İlişki Kuruluyor ❓​

Son derece yakın bir ilişki kuruluyor.

Ayetin ilk yarısı:

imanı Allah’ın iznine

bağlıyor.

İkinci yarısı:

akletmeyenlerin olumsuz sonucunu

anlatıyor.

Bu bize şunu gösterir:

iman:

sadece:

duygusal bir sıçrama

değildir.

İnsanın:

aklı,

vicdanı,

iradesi

sürecin içindedir.

Ama iman:

yalnız insan zekâsının:

kişisel başarısı da

değildir.

Akıl sebeptir; hidayet Allah’ın lütfudur.

1️⃣7️⃣ Çok Zeki Olmak İman Etmeyi Garanti Eder mi ❓​

Hayır.

Zekâ:

çok değerli bir nimettir.

Ama:

ahlaki dürüstlüğü

otomatik olarak garanti etmez.

Çok zeki biri:

kendi çıkarını savunmak için:

çok sofistike gerekçeler

üretebilir.

Yanlışını:

çok başarılı biçimde

rasyonalize edebilir.

Buna karşılık:

çok yüksek akademik eğitimi olmayan biri:

son derece:

dürüst,

hikmetli,

hakikate açık

olabilir.

Dolayısıyla:

zekâ ≠ hidayet.

Diploma ≠ iman.

Bilgi ≠ otomatik ahlak.


Önemli olan:

bilginin ve aklın:

nasıl kullanıldığıdır.

1️⃣8️⃣ Yûnus 99 ve 100 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Yûnus 99:

“Rabbin dileseydi herkes iman ederdi; insanları iman etsinler diye sen mi zorlayacaksın?”

dedi.

Yûnus 100:

“Allah’ın izni olmadan hiçbir nefis iman edemez.”

diyor.

İlk bakışta biri:

özgürlüğü

diğeri:

ilahî iradeyi

vurguluyor gibi görünebilir.

Aslında iki ayet:

birlikte çok güçlü bir denge kurar:

İman zorla üretilemez.

Ama:

iman Allah’tan bağımsız da değildir.

İnsan:

seçer.

Allah:

izin verir,

hidayet eder,

imkân yaratır.

Bu nedenle:

ne:

“Ben kendimi tamamen kendi gücümle hidayete erdirdim.”

kibri,

ne de:

“Allah istemediği için benim hiçbir sorumluluğum yok.”

mazereti

doğrudur.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Yûnus Suresi 100. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Yûnus Suresi 100. ayet:

iman,

hidayet,

akıl,

özgür irade

ve Allah’ın egemenliği

arasındaki ilişkiyi:

çok kısa ama derin bir cümleyle

ortaya koyar.

Önce:

“Allah’ın izni olmadan hiçbir nefis iman edemez.”

denilir.

Bu cümle:

insanın:

imanını:

kendi kişisel üstünlüğünün

kanıtı olarak görmesini

engeller.

Bir insan:

Müslüman olduğu için:

“Ben herkesten daha akıllıyım.”

diyemez.

“Ben kendi zekâmla hidayeti kazandım.”

diyemez.

İman:

şükür gerektirir.

Çünkü:

aklın,

hayatın,

hakikatle karşılaşma fırsatının,

kalbin,

düşünme imkânının

kendisi bile:

insanın:

kendi yarattığı şeyler

değildir.

Bu nedenle hidayetin ilk ahlakı:

kibir değil, şükürdür.

Bir Müslüman:

hidayeti:

başkasını aşağılama aracı

yapmamalıdır.

Tam tersine:

“Allah bana bu imkânı verdi; ben bunun hakkını verebiliyor muyum?”

diye düşünmelidir.

Ayetin bu yönü:

dindarlık kibrine karşı:

çok önemli bir uyarıdır.

İnsan bazen:

“Ben inanıyorum, demek ki ben onlardan üstünüm.”

diye düşünebilir.

Ama:

imanın Allah’ın izniyle gerçekleştiğini

hatırlamak:

bu kibri kırmalıdır.

Sen:

hidayeti:

kendi fabrikanızda üretmedin.

Sana:

bir yol açıldı.

Bir nimet verildi.

Bunun karşılığı:

başkalarına:

tepeden bakmak değil,

şükür ve sorumluluk

olmalıdır.

Ancak ayetin ilk yarısını:

yanlış biçimde:

“Allah kime iman izni vermezse o ne yaparsa yapsın inanamaz.”

şeklinde okumak da:

çok ciddi problem oluşturur.

Çünkü hemen bir önceki ayet:

insanların:

zorla iman ettirilmediğini

söyledi.

Eğer insan:

tamamen iradesiz olsaydı:

“İnsanları zorlayacak mısın?”

sorusunun anlamı:

zayıflardı.

Yûnus 99 ve 100:

yan yana bize:

şunu öğretir:

Allah egemendir.

İnsan sorumludur.


Bu iki gerçeği:

birbirine düşman

hâle getirmemek gerekir.

Allah’ın her şeyi bilmesi:

insanı:

zorlamaz.

Allah’ın izin vermesi:

insanın:

tercihini:

yok etmez.

İnsan:

Allah’ın yarattığı dünya içinde:

gerçek seçimler

yapar.

Bu:

hayattaki birçok alanda:

böyledir.

Sen:

bedenini yaratmadın.

Ama:

bedenini nasıl kullanacağından

sorumlusun.

Zamanı:

sen yaratmadın.

Ama:

zamanını nasıl kullanacağından

sorumlusun.

Paranın varlık sistemini:

sen kurmadın.

Ama:

kazandığın parayı nasıl kullandığından

sorumlusun.

Aklını:

sen üretmedin.

Ama:

aklını ne için kullandığından sorumlusun.

Yûnus 100’ün ikinci yarısı:

tam da buraya gelir:

“Aklını kullanmayanların üzerine rics koyar.”

Burada Kur’an:

aklı:

dinin rakibi

olarak sunmuyor.

Tam tersine:

aklı kullanmamayı eleştiriyor.

Bu:

çok önemlidir.

Din adına:

insanlara:

“Hiç düşünme.”

demek,

Kur’an’ın:

akletme çağrısıyla

uyumlu değildir.

İnsan:

sormalıdır.

Düşünmelidir.

Araştırmalıdır.

Ama:

akletmenin de:

bir ahlakı vardır.

Akıl:

yalnız:

başkalarını yenmek için

kullanılırsa,

hakikate ulaşmayabilir.

Akıl:

yalnız:

kendi görüşünü:

savunacak gerekçeler üretmek için

çalıştırılırsa,

çok gelişmiş bir:

mazeret fabrikasına

dönüşebilir.

Çok zeki insanlar:

yanlışlarını:

çok zekice:

savunabilir.

Bu yüzden:

akıl sahibi olmak ile aklı doğru kullanmak aynı şey değildir.

Yûnus 100:

özellikle ikinci noktaya

dikkat çeker.

İnsan bazen:

bir gerçeği:

anlayacak kapasiteye

sahiptir.

Ama:

anlamak istemez.

Çünkü:

anlarsa:

değişmesi gerekecektir.

Örneğin:

bir patron:

çalışanına haksızlık yaptığını

anlıyor.

Ama:

kabul ederse:

zararı telafi etmesi

gerekecek.

Bu yüzden:

aklını:

adaleti görmek için değil,

haksızlığını haklı göstermek için

kullanabilir.

Bir insan:

eşini kırdığını

biliyor.

Ama:

özür dilemek:

gururuna ağır geliyor.

Bu yüzden:

aklını:

“Aslında suç onda.”

demek için

kullanabilir.

Bir siyasetçi:

kendi grubunun:

yanlışını görebilir.

Ama:

grubuna zarar gelmesin diye:

gerçeği:

çarpıtabilir.

Bir dindar:

sevdiği hocanın:

yanlışını görebilir.

Ama:

“O asla yanılmaz.”

diyerek:

delili görmezden gelebilir.

İşte:

aklın hakikate değil, egoya hizmet etmesi

böyle olabilir.

Yûnus 100’ün:

“lâ ya‘kilûn”

uyarısını:

böyle okumak:

çok daha derin bir öz eleştiri

üretir.

Bu ayeti:

“İnanmayanlar aptaldır.”

diye kullanmak ise:

tam tersine:

kendi aklımızı kullanmadığımızı

gösterebilir.

Çünkü insanlık tarihi:

farklı inançlara sahip:

son derece:

zeki,

bilgili,

üretken

insanlarla doludur.

Kur’an’ın eleştirdiği:

biyolojik zekâ seviyesi

değildir.

Mesele:

hakikat karşısındaki aklî ve ahlaki tavırdır.

Bu ayrım:

özellikle:

engelli insanlar açısından da

önemlidir.

Bir insan:

zihinsel engelli olabilir.

Öğrenme kapasitesi:

sınırlı olabilir.

Bu:

Allah katında:

ahlaki kusur

değildir.

Allah:

her insanı:

kendi:

imkânı,

kapasitesi,

bilgisi

ölçüsünde

değerlendirir.

Dolayısıyla:

“Akletmeyenler”

ifadesini:

zihinsel engelli insanlara:

hakaret gibi

kullanmak:

hem ahlaken hem tefsiren

yanlıştır.

Ayetin:

“rics” kelimesi de:

dikkatle ele alınmalıdır.

Bazı mealler:

“pislik”

der.

Bazıları:

“azap.”

Bazıları:

daha farklı karşılıklar

kullanabilir.

Burada:

tefsirlerde farklı açıklamalar bulunduğunu

kabul etmek gerekir.

Ama ana fikir:

açıktır:

İnsan:

hakikate karşı:

aklını sürekli kapatırsa,

bu tavrın:

olumsuz bir sonucu

vardır.

Tıpkı:

kalbin mühürlenmesi

ayetlerinde olduğu gibi:

burada da:

insanın:

tercihleri

ve ilahî karşılık

birlikte düşünülmelidir.

Bu:

“Allah durup dururken bazı insanları kirletiyor.”

anlamına gelmemelidir.

Kur’an’ın bütün:

sorumluluk,

uyarı,

davet,

akletme

dili:

buna karşıdır.

Yûnus 100 bize ayrıca:

duanın önemini:

hatırlatır.

Eğer hidayet:

Allah’ın izniyleyse,

insan:

kendisi için de:

başkaları için de

hidayet duası

edebilir.

Ama:

dua:

zorlama

değildir.

Bir annenin:

çocuğu için:

“Allah’ım ona doğruyu göster.”

demesi:

başka;

çocuğu:

şiddetle:

iman görüntüsüne

zorlaması

başka şeydir.

Bir arkadaş:

başkası için:

hidayet isteyebilir.

Ama:

“Ben seni zorla değiştireceğim.”

diyemez.

Yûnus 99 ve 100:

bize:

çok güzel bir denge verir:

Dua et.

Anlat.

Delil sun.

Güzel örnek ol.


Ama:

zorla iman üretmeye çalışma.

Çünkü nihai hidayet:

Allah’ın elindedir.

Bu aynı zamanda:

tebliğ yapan insanı:

kibirden

korur.

Bir insan:

senin konuşmanla:

İslam’a yaklaşabilir.

Sen:

“Onu ben hidayete erdirdim.”

diyemezsin.

Sen:

sebep olmuş olabilirsin.

Ama:

kalbin dönüşünü:

sen yaratmadın.

Bu nedenle:

başarı geldiğinde şükür, sonuç gelmediğinde sabır

gerekir.

Birine:

on yıl anlatırsın.

İnanmaz.

Başka biri:

tek bir ayetten

çok etkilenir.

Neden?

İnsanın iç dünyası:

çok karmaşıktır.

Ve:

hidayetin nihai boyutu:

Allah’a aittir.

Bu nedenle:

tebliğci:

sonuca sahip olma

hastalığından:

kurtulmalıdır.

Görevi:

hakikati:

dürüst biçimde

anlatmaktır.

Bu ayetin modern dünyaya bakan:

bir diğer önemli yönü:

akıl ile bilgi arasındaki

farktır.

Bugün:

insanın elinde:

tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar:

bilgi vardır.

Telefonumuzla:

milyonlarca sayfaya

ulaşabiliyoruz.

Ama:

bilgi bolluğu ≠ hikmet bolluğu.

Bir insan:

çok bilgi tüketebilir.

Ama:

hiç düşünmeyebilir.

Günde:

yüzlerce video

izleyebilir.

Ama:

hiçbirini:

sorgulamayabilir.

Başlık okuyup:

hüküm verebilir.

Kaynağa:

bakmayabilir.

İşte:

“akletmek”

bilginin miktarından:

daha fazlasıdır.

Akletmek:

bilgiyi:

süzmek,

karşılaştırmak,

bağlamı görmek,

çelişkileri fark etmek,

sonuç çıkarmak

ve gerektiğinde:

fikrini değiştirmektir.

Bu nedenle Yûnus 100:

bugünün:

algoritma çağında:

çok güçlü bir mesaj taşır.

Bir sosyal medya sistemi:

sana sürekli:

zaten sevdiğin görüşleri

gösterebilir.

Sen de:

“Demek herkes böyle düşünüyor.”

sanabilirsin.

Oysa:

sen sadece:

bir bilgi balonunun

içinde olabilirsin.

Aklı kullanmak:

kendi balonundan:

çıkmayı da

gerektirebilir.

Karşı görüşü:

karikatürize edilmiş hâliyle değil,

en güçlü hâliyle

dinlemek:

akletmenin:

önemli bir parçasıdır.

Ama burada da:

başka bir hata yapılmamalıdır:

“Akıl her şeyi tek başına çözer.”

deyip:

insanın sınırlarını:

unutmak.

İnsan aklı:

çok güçlüdür.

Ama:

sonsuz değildir.

Bugün:

doğru sandığımız bilimsel modeller:

yarın:

daha iyi verilerle:

düzeltilebilir.

İnsan:

kendi zihnindeki:

önyargıların tamamını

göremeyebilir.

Bu nedenle:

gerçek akıl:

tevazuyla birlikte yürür.

En akıllı cümlelerden biri bazen:

“Bilmiyorum.”

olabilir.

İman da:

bu tevazuyu:

desteklemelidir.

Allah’a inanmak:

“Ben artık her şeyi biliyorum.”

demek değildir.

Tam tersine:

“Ben sınırlıyım, Allah mutlak bilgi sahibidir.”

demektir.

Bu yüzden:

iman:

entelektüel kibri:

azaltmalıdır.

Eğer:

din bilgisi bizi:

her konuda:

yanılmaz olduğumuzu

sanmaya götürüyorsa,

orada:

bir problem vardır.

Yûnus 100’ün merkezindeki denge:

son derece güzeldir:

Aklını kullan.

Ama:

aklına tapma.

Hidayeti iste.

Ama:

insanları zorlama.

Çaba göster.

Ama:

sonucu kendinden bilme.

Allah’a güven.

Ama:

sorumluluğunu terk etme.

İşte:

Yûnus 99 ve 100 birlikte:

imanın:

özgürlük,

akıl,

sorumluluk

ve ilahî lütuf

arasında nasıl dengelendiğini:

güçlü biçimde gösterir.

Ve belki Yûnus Suresi 100. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Allah’ın bize verdiği aklı gerçekten hakikati bulmak için mi kullanıyoruz, yoksa zaten inanmak istediğimiz şeyleri savunmak için mi? Ve imanımızı kendi üstünlüğümüzün kanıtı görmek yerine, Allah’ın lütfu olarak şükürle taşıyıp başkalarına karşı daha mütevazı ve daha merhametli olabiliyor muyuz?

“Aklını kullan; fakat aklını ilah edinme. Hidayeti ara; fakat onu kendi başarın sanma. İnsan düşünür ve seçer, Allah ise hidayetin nihai sahibidir. İmanın seni kibirli yapıyorsa nimetin sahibini unutuyorsun; aklın seni yalnız kendi görüşünü savunmaya yarıyorsa hakikati aramıyorsun. Gerçek olgunluk, akıl ile tevazuyu aynı kalpte taşıyabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt