Yûnus Suresi 104. Ayette “Dinimden Şüphedeyseniz Bilin ki Allah’tan Başka Taptıklarınıza Tapmam; Sizi Vefat Ettiren Allah’a Kulluk Ederim” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnançta açıklık, başkasına düşmanlık etmek değildir. Hz. Peygamber ‘Sizin taptıklarınıza tapmıyorum’ derken tevhid çizgisini açıkça ortaya koyuyor; fakat insanları zorlamıyor, aşağılamıyor ve onların vicdanını ele geçirmeye çalışmıyor. Hakikat iddiası net olabilir, insan ilişkileri ise yine adalet ve merhamet üzerine kurulabilir.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 104. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“De ki: Ey insanlar! Eğer benim dinimden şüphedeyseniz bilin ki ben Allah’ı bırakıp sizin taptıklarınıza tapmam. Fakat sizi vefat ettiren Allah’a kulluk ederim. Bana müminlerden olmam emredildi.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Kul yâ eyyuhe’n-nâsu in kuntum fî şekkin min dînî fe lâ a‘budullezîne ta‘budûne min dûnillâhi ve lâkin a‘budullâhelleżî yeteveffâkum ve umirtu en ekûne mine’l-mu’minîn.”
Bir önceki ayette Allah:
peygamberlerini ve iman edenleri kurtaracağını
bildirmişti.
Yûnus 104’te ise Hz. Peygamber’e:
inancının merkezini son derece açık biçimde ilan etmesi emrediliyor:
“Ben yalnız Allah’a kulluk ederim.”
“Ey İnsanlar” Hitabı Neden Önemlidir
Ayet:“Yâ eyyuhe’n-nâs”
yani:
“Ey insanlar!”
diye başlıyor.
Bu ifade:
yalnız belirli bir kabileye,
belirli bir sınıfa
veya yalnız Müslümanlara yönelik değildir.
Mesaj:
geniş insan topluluğuna
yöneltilmektedir.
Hz. Peygamber:
inancını:
gizli,
belirsiz,
muğlak
bir biçimde sunmuyor.
Açıkça:
kime kulluk ettiğini ve kime kulluk etmediğini
bildiriyor.
“Eğer Benim Dinimden Şüphedeyseniz” Ne Anlama Gelir
Ayette:“in kuntum fî şekkin min dînî”
denilir.
Yani:
“Eğer benim dinim konusunda şüphedeyseniz...”
Buradaki şüphe:
Hz. Peygamber’in kendi dininden şüphe ettiği
anlamına gelmez.
Hitap:
karşısındaki insanlara yöneliktir.
Onlar:
Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj konusunda:
tereddüt,
kuşku
veya reddediş
içinde olabilirler.
Hz. Peygamber’in cevabı ise:
“Sizin şüpheniz benim tevhid çizgimi değiştirmeyecek.”
anlamındadır.
“Benim Dinim” Demek Din Kişisel Bir Görüş müdür
Hayır.Hz. Peygamber’in:
“dînî”
yani:
“benim dinim”
demesi:
“Bu sadece benim kişisel zevkim, herkesin gerçeği kendine.”
anlamına gelmez.
Burada:
onun bağlı bulunduğu:
iman ve kulluk yolu
kastedilir.
Kur’an:
daha önce:
“Sana Rabbinden hak gelmiştir.”
demişti.
Dolayısıyla:
“Benim dinim” ≠ tamamen öznel kişisel gerçek.
İslam:
kendi hakikat iddiasını:
açık biçimde sürdürür.
“Sizin Taptıklarınıza Tapmam” İfadesi Ne Anlama Gelir
Hz. Peygamber:“Allah’tan başka sizin taptıklarınıza tapmam.”
diyor.
Burada çok açık bir:
tevhid sınırı
vardır.
Hz. Peygamber:
toplumsal baskı nedeniyle:
Allah ile başka ilahlar arasında:
uzlaşma
kurmuyor.
“Biraz Allah’a, biraz sizin ilahlarınıza kulluk edelim.”
demiyor.
Tevhid:
Allah’a kulluğun:
başka ilahlara yöneltilmemesini
gerektirir.
Bu nedenle ayet:
inanç konusunda:
netlik
öğretir.
İnançta Net Olmak Başka İnançlara Hakaret Etmek midir
Hayır.Bu ayrım çok önemlidir.
Bir Müslüman:
“Ben yalnız Allah’a ibadet ederim.”
diyebilir.
Bir Hristiyan,
Yahudi,
ateist
veya başka inançtaki insanla:
teolojik olarak:
aynı düşünmediğini
açıkça söyleyebilir.
Bu:
otomatik olarak:
hakaret,
nefret
veya düşmanlık
değildir.
Teolojik farklılık ≠ insani düşmanlık.
Yûnus 99’da zaten:
insanların:
iman etmeye zorlanamayacağı
vurgulanmıştı.
Dolayısıyla:
inançta açıklık ile:
vicdan özgürlüğü
birlikte korunabilir.
“Sizin Taptıklarınıza Tapmıyorum” Demek İnsanlarla İlişkiyi Kesmek midir
Hayır.Bir insanın:
başkasının ibadet anlayışını
benimsememesi,
onunla:
ticaret,
komşuluk,
dostluk,
yardımlaşma,
adalet
gibi bütün insani ilişkilerini:
kesmesi gerektiği
anlamına gelmez.
Bir Müslüman:
başka inançtaki komşusuna:
yardım edebilir.
Onun hakkını:
koruyabilir.
Haksızlığa uğradığında:
yanında durabilir.
Birlikte:
meşru bir işte
çalışabilir.
İbadette ayrılık ≠ insanlıkta düşmanlık.
“Allah’tan Başka Taptıklarınız” İfadesi Her İnsan Yardımını Şirk mi Yapar
Hayır.Bu ayette:
ibadet
söz konusudur.
Normal insan yardımı:
ibadet değildir.
Bir hastanın:
doktordan yardım istemesi,
bir öğrencinin:
öğretmeninden yardım istemesi,
tehlikedeki kişinin:
polisi araması,
bir arkadaşın:
başka arkadaşından destek istemesi
Allah’a kullukla çelişmez.
Çünkü:
insandan normal kapasitesi içindeki yardım istemek ≠ onu ilah edinmek.
Sorun:
yaratılmış varlığa:
Allah’a ait mutlak ve bağımsız ilahlık nitelikleri
yüklemektir.
Saygı Göstermek ile İbadet Etmek Aynı Şey midir
Hayır.İnsana:
saygı göstermek,
onu sevmek,
değer vermek
ibadet olmak zorunda değildir.
Anne babaya:
saygı gösterilir.
Peygamberler:
sevilir.
Âlimlere:
hürmet edilir.
İyi insanlara:
değer verilir.
Ama:
saygı ≠ ilahlaştırma.
Bir peygamberi sevmek:
onu Allah yapmak
değildir.
Bir âlimin bilgisinden yararlanmak:
ona kulluk etmek
değildir.
Tevhid:
insani sevgi ve saygıyı yok etmez.
Onların sınırını belirler.
“Sizi Vefat Ettiren Allah’a Kulluk Ederim” Ne Anlama Gelir
Ayette:“Allah ellezî yeteveffâkum”
denilir.
Yani:
“Sizi vefat ettiren / canlarınızı alan Allah.”
“Teveffî” kelimesinin temelinde:
bir şeyi:
tam olarak almak,
teslim almak
anlamı vardır.
Kur’an’da insanın:
canının alınması,
ölümünün gerçekleşmesi
bağlamında kullanılır.
Hz. Peygamber böylece:
insanın en büyük sınırlarından birine:
ölümlülüğe
dikkat çekmektedir.
İnsan:
başkalarına hükmedebilir.
Ama:
kendi hayatının:
mutlak sahibi değildir.

“Allah Vefat Ettirir” Demek Ölümün Tıbbi veya Fiziksel Sebeplerini Reddetmek midir
Hayır.Bir insan:
kalp krizi nedeniyle
ölebilir.
Kanser nedeniyle:
hayatını kaybedebilir.
Bir kazada:
ölebilir.
Yaşlılıkla bağlantılı:
bedensel süreçler
ölüme götürebilir.
Tıp:
bu mekanizmaları
araştırır.
Bütün bunları bilmek:
“Allah hayat ve ölümün nihai sahibidir.”
inancıyla:
çelişmek zorunda değildir.
Kur’an:
sebep-sonuç mekanizmalarının:
araştırılmasını yasaklamaz.
Tıbbi sebep ≠ Allah’ı dışlamak.

Bir İnsan Başkasını Öldürürse “Allah Zaten Vefat Ettirdi” Deyip Suçsuz mu Sayılır
Kesinlikle hayır.Bu çok önemli bir ayrımdır.
Allah’ın:
hayat ve ölüm üzerindeki:
nihai egemenliği,
insanın:
cinayet sorumluluğunu
ortadan kaldırmaz.
Bir kişi:
başkasını öldürdüyse:
kendi fiilinden:
ahlaken ve hukuken
sorumludur.
Kader ≠ suçun bahanesi.
Katil:
“Eceli gelmişti.”
diyerek:
cinayet sorumluluğundan
kaçamaz.
Allah’ın hükmü başka;
insanın yaptığı seçim:
başka bir sorumluluk alanıdır.

“Nasıl Olsa Ecelim Belli” Diyerek Tedbiri Bırakmak Doğru mudur
Hayır.Allah’ın:
insanın ölüm vaktini bilmesi
bize:
tedbirsizlik hakkı
vermez.
Emniyet kemeri:
takılır.
Hastalığa:
tedavi aranır.
Tehlikeli ortamdan:
uzaklaşılır.
Güvenlik önlemi:
alınır.
İnsan:
“Öleceksem ölürüm.”
diyerek:
kendi hayatını:
gereksiz risklere
atamaz.
Ecel inancı ≠ tedbirsizlik.
Allah’a güvenmek:
sebepleri:
terk etmek
değildir.

Ayette Ölümün Özellikle Hatırlatılmasının Sebebi Nedir
Çünkü ölüm:insanın:
sınırlılığını
en güçlü biçimde
hatırlatan gerçeklerden biridir.
İnsan:
çok zengin olabilir.
Çok güçlü olabilir.
Çok ünlü olabilir.
Ama:
ölümlüdür.
Yûnus Suresi’nde:
Firavun bunun:
çok güçlü örneğiydi.
Ordusu:
onu ölümden
kurtaramadı.
Serveti:
ölümsüzlük satın alamadı.
Şimdi Hz. Peygamber:
“Ben sizi vefat ettiren Allah’a kulluk ederim.”
diyerek:
kulluk edilen gerçek ilahın:
hayat ve ölüm üzerinde:
mutlak egemenliğe sahip olduğunu
vurguluyor.

Ölümü Hatırlamak Dünyadan El Etek Çekmek midir
Hayır.Ölüm bilinci:
dünyayı:
değersiz görmek
zorunda değildir.
Tam tersine:
hayatın:
sınırlı olduğunu bilmek,
onu:
daha anlamlı yaşamaya
yardımcı olabilir.
Zamanın:
sınırlıysa:
ailene iyi davranman
daha önemli olur.
Birinin hakkını:
yememek
daha önemli olur.
Özür dilemek:
daha değerli olur.
İyilik yapmak:
ertelenmemesi gereken
bir davranış hâline gelir.
Ölümü hatırlamak ≠ hayatı terk etmek.
Ölümü hatırlamak = hayatın sorumluluğunu fark etmek.

“Müminlerden Olmakla Emrolundum” Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda Hz. Peygamber:“ve umirtu en ekûne mine’l-mu’minîn”
diyor.
Yani:
“Bana müminlerden olmam emredildi.”
Bu ifade:
Hz. Peygamber’in bile:
Allah’ın:
kulu
olduğunu:
çok güçlü biçimde gösterir.
O:
dinin sahibi olarak:
Allah’ın yerine geçmez.
O:
kendisine verilen emre:
itaat eden:
bir peygamberdir.
Dolayısıyla:
peygamberlik ≠ ilahlık.
Hz. Muhammed:
Allah’ın elçisidir;
Allah değildir.

Hz. Peygamber’e Bile “Müminlerden Ol” Emri Verilmesi Bize Ne Öğretir
Çok önemli bir tevazu dersi verir.Hz. Peygamber:
insanlara:
“Bana kulluk edin.”
demiyor.
Tam tersine:
“Ben de Allah’a kulluk etmekle ve müminlerden olmakla emrolundum.”
diyor.
Bu:
dinî liderlik konusunda:
çok önemli bir ölçüdür.
Gerçek dinî önder:
insanları:
kendisine kulluk etmeye
çağırmaz.
Allah’a:
yönlendirir.
Kendisine:
mutlak itaat,
yanılmazlık,
ilahî güç
atfetmez.
Dinî önder ≠ Allah’ın yerine geçen kişi.

Yûnus 99–104 Arasında Nasıl Bir Bütünlük Vardır
Yûnus 99:“İnsanları iman etmeye sen mi zorlayacaksın?”
dedi.
Yûnus 100:
imanın Allah’ın izniyle olduğunu ve aklın kullanılmasını
vurguladı.
Yûnus 101:
“Göklerde ve yerde ne var, bakın.”
dedi.
Yûnus 102:
geçmiş toplumların sonucunu beklememeleri
konusunda uyardı.
Yûnus 103:
peygamberler ve iman edenler için kurtuluş vaadini
bildirdi.
Yûnus 104 ise:
Hz. Peygamber’e:
inanç çizgisini:
açık biçimde ilan ettiriyor:
“Ben yalnız Allah’a kulluk ederim.”
Böylece:
zorlama yoktur ama inançta belirsizlik de yoktur.
Bu denge:
çok önemlidir.

Sonuç: Yûnus Suresi 104. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 104. ayet:tevhidin:
hem netliğini
hem de:
insanlar arası ilişkilerde korunması gereken sınırları
çok güçlü biçimde gösterir.
Hz. Peygamber’e:
“Ey insanlar!”
diye seslenmesi emrediliyor.
Bu bile:
mesajın:
açık ve kamusal
olduğunu gösteriyor.
Ardından:
“Eğer benim dinimden şüphedeyseniz...”
deniliyor.
Bu ifade:
Hz. Peygamber’in:
“Sizin kuşkunuz nedeniyle kendi inancımı değiştireceğim.”
demediğini gösterir.
Tam tersine:
son derece açık bir:
tevhid ilanı
gelir:
“Allah’tan başka sizin taptıklarınıza tapmam.”
Bu cümle:
inançta:
netliktir.
Ama:
hemen önceki ayetlerle birlikte okuyunca:
bu netliğin:
zorbalık olmadığını
da görürüz.
Yûnus 99:
“İnsanları iman etmeye sen mi zorlayacaksın?”
demişti.
Dolayısıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu model:
şudur:
Ben inancımı açıkça söylerim.
Doğru olduğuna inanırım.
Sana anlatırım.
Ama:
seni zorlamam.
Bu:
çok önemli bir:
inanç özgürlüğü
ve hakikat dengesi
oluşturur.
Bugün bazı insanlar:
iki uçtan birine:
gidebilir.
Birinci uç:
“Benim dinim doğruysa herkesi zorlayabilirim.”
der.
İkinci uç:
“Kimse zorlanmamalıysa hiçbir din kendi hakikat iddiasında bulunmamalı.”
der.
Yûnus 104:
bu iki seçenekten:
birini seçmek zorunda olmadığımızı
gösterir.
Bir Müslüman:
açıkça:
“Ben yalnız Allah’a kulluk ederim ve İslam’ın hak olduğuna inanırım.”
diyebilir.
Aynı zamanda:
başka bir insanın:
vicdanına:
zorla hükmetmeyeceğini
söyleyebilir.
Hakikat iddiası + vicdan özgürlüğü
birlikte mümkündür.
Bu:
özellikle çok dinli:
toplumlarda:
son derece önemli bir ilkedir.
Bir Müslüman:
Hristiyan komşusuyla:
iyi geçinebilir.
Bir Yahudiyle:
ticaret yapabilir.
Bir ateistle:
arkadaş olabilir.
Başka bir inanca sahip insanla:
aynı hastanede,
üniversitede,
iş yerinde
çalışabilir.
Ama:
“Hepimiz aynı teolojiye inanıyoruz.”
demek zorunda değildir.
Farklılığı:
dürüstçe kabul eder.
Ve:
adaleti:
sürdürür.
Bu:
dini sulandırmak
değildir.
İnsan ilişkilerini teolojik zorbalıktan korumaktır.
Ayetin:
“Sizin taptıklarınıza tapmam.”
ifadesi:
uzlaşmanın sınırını da
belirler.
Toplumsal barış adına:
bir Müslüman:
kendi imanını:
inkâr etmek zorunda değildir.
Hoşgörü:
“Bütün inançlar aynıdır.”
demek değildir.
Hoşgörü:
“Seninle aynı inançta değilim ama sana haksızlık etmeyeceğim.”
diyebilmektir.
Bu fark:
çok değerlidir.
Bir insan:
başkasına saygı göstermek için:
kendi inancından:
utanmak
zorunda değildir.
Aynı şekilde:
kendi inancına sadık olmak için:
başkasını:
aşağılamak
zorunda değildir.
Tevhid kibir değildir.
Tevhid:
kulluğun:
yalnız Allah’a yöneltilmesidir.
Hatta gerçek tevhid:
insanın başka insanlar üzerinde:
ilahlaşmasını da:
engellemelidir.
Çünkü:
yalnız Allah’a kul olan insan:
başka insanları:
kendisine kul yapmaya
çalışmamalıdır.
Bu yönüyle:
tevhid:
sadece:
putlara karşı değil,
insanın insanı mutlaklaştırmasına karşı da
çok güçlü bir ilkedir.
Bir lider:
“Ben ne dersem mutlak doğru.”
diyorsa:
problem vardır.
Bir din adamı:
“Ben sorgulanamam.”
diyorsa:
problem vardır.
Bir siyasi figür:
“Bana itaat Allah’a itaattir.”
gibi:
kendisine ilahî dokunulmazlık
üretiyorsa:
çok dikkat edilmelidir.
Çünkü Hz. Peygamber’in kendisi bile:
“Müminlerden olmakla emrolundum.”
diyor.
Peygamber:
kul
olduğunu:
açıkça ortaya koyarken,
hiçbir sıradan insan:
kendisine:
ilahî mutlaklık
veremez.
Ayetin:
“Sizi vefat ettiren Allah’a kulluk ederim.”
kısmı ise:
insanın:
en büyük sınırını:
ölümü
hatırlatır.
İnsan:
kendisini:
çok güçlü sanabilir.
Ama:
ölümlüdür.
Bugün:
emir verir.
Yarın:
kendi bedeni üzerinde bile:
tam kontrolü
kalmayabilir.
Bugün:
milyonlar:
onu tanır.
Yarın:
adı:
tarihte bir satır
olabilir.
Bugün:
serveti vardır.
Ama:
serveti:
ölümü sonsuza kadar
erteleyemez.
Bu nedenle:
ölüm:
insanın:
tanrı olmadığını
hatırlatan:
en güçlü gerçeklerden biridir.
Ancak:
“Allah sizi vefat ettirir.”
ifadesini:
yanlış kaderciliğe:
dönüştürmemek gerekir.
Bir insan:
“Nasıl olsa Allah öldürüyor, o hâlde trafik kurallarına gerek yok.”
diyemez.
“Nasıl olsa ecel belli, hastaneye gitmeye gerek yok.”
diyemez.
Bunlar:
tevekkül değildir.
Allah:
sebepler dünyası
yaratmıştır.
İnsan:
o sebepler içinde:
sorumlu biçimde
hareket eder.
Tedavi:
Allah’a karşı çıkmak
değildir.
Tedbir:
kaderden kaçmak
değildir.
Tam tersine:
tedbir de:
Allah’ın yarattığı:
sebep düzeninin
parçasıdır.
Aynı şekilde:
bir katil:
“Ben öldürmedim, Allah vefat ettirdi.”
diyemez.
Bu:
çok tehlikeli bir:
kader istismarı
olur.
Allah:
hayat ve ölümün:
nihai sahibidir.
Ama:
insanların fiilleri:
gerçek ahlaki ve hukuki sonuçlar
doğurur.
Cinayet:
cinayettir.
Katil:
sorumludur.
Haksızlık:
haksızlıktır.
Kader:
sorumluluğu silmez.
Yûnus 104 bu açıdan:
tevhidin:
ahlaki sorumlulukla nasıl birleştiğini
de gösterir.
Allah’a kulluk:
insanı:
“Benim yaptıklarımın önemi yok.”
noktasına götürmemelidir.
Tam tersine:
“Allah’a hesap vereceğim.”
bilinci:
sorumluluğu:
artırmalıdır.
Ayetin sonunda:
“Müminlerden olmakla emrolundum.”
denilmesi:
çok derin bir:
peygamberlik tevazusu
taşır.
Hz. Muhammed:
kendini:
dinin merkezinde:
tapınılacak kişi
olarak konumlandırmıyor.
Şöyle demiyor:
“Ben size kurtuluş veririm.”
“Bana tapın.”
“Benim bağımsız ilahî gücüm var.”
Tam tersine:
“Ben de Allah’ın emrine uyan müminlerdenim.”
diyor.
Bu:
İslam’daki:
peygamber sevgisinin sınırını
çok güzel belirler.
Hz. Muhammed:
çok sevilir.
Saygı gösterilir.
Salât ve selâm:
getirilir.
Örnek alınır.
Ama:
ilahlaştırılmaz.
Çünkü onun:
en büyük şerefi:
Allah’ın:
kulu ve elçisi
olmasıdır.
Bu ilke:
evliya,
âlim,
şeyh,
lider
gibi bütün insan otoriteleri için:
daha da güçlü biçimde
geçerlidir.
Hiç kimse:
Allah’ın:
yerine geçemez.
Hiç kimse:
bağımsız biçimde:
kader dağıtamaz.
Hiç kimse:
kalpleri:
mutlak olarak okuyamaz.
Hiç kimse:
Allah’ın:
rahmet kapısının anahtarını:
kendi özel mülkü
yapamaz.
Tevhid, Allah’ı yüceltirken insanı haddinde tutar.
Bu ayet aynı zamanda:
inanç konusunda:
dürüst olmayı
öğretir.
Bazen:
insanlar:
toplumsal kabul görmek için:
inançlarını:
belirsizleştirebilir.
Kimse kızmasın diye:
“Aslında hepimiz tamamen aynı şeye inanıyoruz.”
diyebilir.
Hayır.
İnsanlar:
aynı şeye inanmayabilir.
Bunu:
dürüstçe söylemek:
düşmanlık değildir.
Bir Müslüman:
tevhide inanır.
Bir Hristiyan:
farklı teolojik inançlara
sahip olabilir.
Bir ateist:
Tanrı’nın varlığını
kabul etmeyebilir.
Bu farklılıklar:
gerçektir.
Gerçek diyalog:
farklılığı:
yok sayarak değil,
farklılığı dürüstçe kabul edip yine de birbirine insan olarak saygı göstererek
kurulur.
Yûnus 104’ün:
“Ben sizin taptıklarınıza tapmam.”
ifadesi:
işte bu:
dürüst farklılık
ahlakıdır.
Seni aşağılamıyorum.
Ama:
senin inancını da benim inancım diye göstermiyorum.
Bu:
hem:
dürüstlük
hem de:
barış
için daha sağlıklı olabilir.
Ayet bize:
kendi kimliğini korumanın:
başkasını yok etmek anlamına gelmediğini
öğretir.
İnsan:
kim olduğunu:
bilir.
Ama:
başkasına:
yaşama hakkı,
adalet,
onur
tanır.
Bu denge:
bugünkü dünyanın:
en büyük ihtiyaçlarından biridir.
Çünkü insanlar bazen:
farklılıktan:
korkar.
“Ya benim gibi ol, ya düşmanımsın.”
der.
Yûnus Suresi’nin önceki ayetleriyle birlikte:
böyle bir zorbalık:
savunulamaz.
İnsan:
teolojik olarak:
çok güçlü:
hakikat iddiasına
sahip olabilir.
Ama:
“Sana zorla kabul ettireceğim.”
diyemez.
Peygamber bile:
insanları:
iman etmeye zorlamıyorsa,
biz:
kim oluyoruz?
Bu soru:
dinî otoriteye:
çok ciddi bir sınır
çizer.
Yûnus 104’ün ölüm vurgusu:
kibir açısından da:
bir son ders verir:
Sen:
başka bir insanı:
küçümseyebilirsin.
Ama:
ikiniz de:
ölümlüsünüz.
Sen:
çok zengin olabilirsin.
Ama:
ölümlüsün.
Bir başkası:
çok fakir olabilir.
O da:
ölümlü.
Bir yönetici:
devlet başkanı olabilir.
Ama:
ölümlü.
Bir âlim:
milyonlar tarafından:
takip edilebilir.
Ama:
ölümlü.
Bir fenomen:
dünyaca ünlü olabilir.
Ama:
ölümlü.
Ölüm:
insanı:
aynı temel gerçek karşısında:
kul
hâline getirir.
Bu yüzden:
tevhid:
insana:
yalnız:
“Allah birdir.”
cümlesini öğretmez.
Aynı zamanda:
“Sen Allah değilsin.”
gerçeğini de:
hatırlatır.
Belki insanın:
hayat boyunca:
en çok hatırlaması gereken:
cümlelerden biri:
budur.
Sen:
her şeyi:
kontrol edemezsin.
Her insanı:
değiştiremezsin.
Her sonucu:
belirleyemezsin.
Ölümü:
sonsuzca engelleyemezsin.
Ama:
nasıl bir kul olacağını seçebilirsin.
Yûnus 104:
işte bunu:
çok net biçimde:
önümüze koyar.
Ve belki Yûnus Suresi 104. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
İnancımızı başkalarını aşağılamadan ve zorlamadan açıkça ifade edebiliyor muyuz, yoksa ya hakikati belirsizleştiriyor ya da onu zorbalığa mı dönüştürüyoruz? Ve hayatın ve ölümün gerçek sahibinin Allah olduğunu söylerken, kaderi sorumsuzluğa bahane etmek yerine bize verilen zamanı daha adil, daha bilinçli ve daha mütevazı bir kullukla yaşayabiliyor muyuz?
“Tevhid sana hem kimi kullukta tek kabul edeceğini hem de kim olmadığını öğretir: Sen Allah değilsin, başka hiçbir insan da değildir. İnancını açıkça yaşa; fakat başkasının vicdanını zorla ele geçirmeye çalışma. Ölümü Allah’ın hükmü bil; fakat tedbiri bırakma ve insan sorumluluğunu silme. Gerçek kulluk, Allah’ı yüceltirken insanı haddinde tutar.”
Ersan Karavelioğlu