Yûnus Suresi 95. Ayette “Allah’ın Ayetlerini Yalanlayanlardan Olma; Yoksa Ziyana Uğrayanlardan Olursun” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hakikati araştırmak başka, hakikat karşısında bütün delilleri kapatıp onu bilinçli biçimde yalanlamak başkadır. Yûnus 95, samimi soruyu değil; Allah’ın ayetleri karşısında ısrarlı reddedişi ve bunun insanı götüreceği gerçek kaybı uyarır.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 95. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan da sakın olma; yoksa ziyana uğrayanlardan olursun.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve lâ tekûnenne mine’llezîne kezzebû bi-âyâtillâhi fe tekûne mine’l-hâsirîn.”
Bir önceki ayette:
“Sana Rabbinden hak gelmiştir; sakın şüphe edenlerden olma.”
buyrulmuştu.
Yûnus 95 ise uyarıyı bir adım daha ileri götürüyor:
Şüphede takılı kalma ve Allah’ın ayetlerini bilinçli biçimde yalanlayanların yoluna da girme.
Sonuç:
hüsran
olarak belirtiliyor.
Hz. Peygamber’in Allah’ın Ayetlerini Yalanlama İhtimali mi Vardı
Ayet doğrudan Hz. Peygamber’e hitap etmektedir.Fakat bundan:
“Hz. Muhammed Allah’ın ayetlerini yalanlamaya yakındı.”
sonucu çıkarılmaz.
Kur’an’da peygamberlere yöneltilen bazı emir ve uyarılar:
onları:
istikamet üzere sabit tutan
ve aynı zamanda ümmete ders veren
bir üslup taşır.
Bir babanın güvenilir çocuğuna:
“Doğruluktan ayrılma.”
demesi,
çocuğun kesinlikle yalancı olduğu anlamına gelmez.
Benzer şekilde burada da:
hak üzerinde sebat
vurgulanmaktadır.
Bir Önceki Ayetteki “Şüphe” ile Bu Ayetteki “Yalanlama” Aynı Şey midir
Hayır.Bu ayrım çok önemlidir.
Şüphe:
insanın:
kararsız kalması,
bir konuyu tam anlayamaması,
delilleri tartması
olabilir.
“Tekzib” ise:
yalan saymak, doğru olanı reddetmek
anlamına gelir.
Bir insan:
“Bunu henüz anlamadım.”
diyebilir.
Bu:
“Bu kesinlikle yalandır.”
demek değildir.
Aynı şekilde:
“Bu konuda ikna olmak için daha fazla araştırmak istiyorum.”
demek de:
otomatik olarak tekzib
değildir.
Anlamamak ≠ yalanlamak.
“Kezzebû” Kelimesi Ne Anlama Gelir
Ayette:“kezzebû”
fiili kullanılır.
Bu:
yalanlamak,
doğru kabul etmemek,
bir haberi veya mesajı:
“Bu doğru değildir.”
diye reddetmek
anlamına gelir.
Kur’an bağlamlarında bu kelime:
özellikle peygamberlerin getirdiği ilahî mesajı:
reddetmekle
ilişkili olabilir.
Yûnus Suresi boyunca:
Firavun ve önceki toplumların:
ayetlerle karşılaştıkları hâlde:
ısrarla reddetmeleri
örneklenmişti.
Yûnus 95:
bu çizginin sonucunun:
hüsran
olduğunu bildirir.
“Allah’ın Ayetleri” Sadece Kur’an Cümleleri midir
“Ayet” kelimesinin Kur’an’da:birden fazla kullanım alanı vardır.
Kur’an’ın:
ayetleri,
Allah’ın:
peygamberlerine verdiği işaret ve mucizeler,
yaratılıştaki:
işaretler
gibi anlamlarda kullanılabilir.
Bu ayetin yakın bağlamında:
özellikle:
Allah’tan gelen vahiy ve ilahî mesaj
ön plandadır.
Dolayısıyla:
“Allah’ın ayetlerini yalanlamak”
vahyin hakikatini reddetme bağlamındadır.
Her doğal olayın yanlış yorumlanmasını:
aynı anlamda tekzib saymak
doğru olmaz.
Bir Ayetin Tefsirine Katılmamak Ayeti Yalanlamak mıdır
Hayır.Bu ayrım son derece önemlidir.
Kur’an ayeti:
vahiydir.
Tefsir ise:
insanın o vahyi:
anlama çabasıdır.
Bir müfessir:
bir ayeti:
bir şekilde açıklayabilir.
Başka bir müfessir:
farklı bir yorumu:
daha güçlü bulabilir.
Bu durumda:
“Ben bu tefsire katılmıyorum.”
demek:
“Allah’ın ayetini reddediyorum.”
anlamına gelmez.
Vahiy ≠ insan yorumu.
Bu ayrımı kaybetmek:
dinî otoriteyi:
yanılmaz hâle getirme
tehlikesi oluşturur.
Meal Farklılıklarını Tartışmak Ayeti Yalanlamak mıdır
Hayır.Bir Arapça kelimenin:
Türkçede birden fazla uygun karşılığı
olabilir.
Bu nedenle:
mealler arasında:
ifade farklılıkları
görülebilir.
Bir insan:
“Bu çeviri yerine şu anlam daha uygun olabilir.”
dediğinde:
Kur’an’ı reddetmiş
olmaz.
Tam tersine:
metni daha doğru anlamaya
çalışıyor olabilir.
Elbette:
bilgi,
dil,
bağlam
önemlidir.
Ama:
çeviri tartışması ≠ vahiy inkârı.
Soru Soran Birine “Allah’ın Ayetlerini Yalanlıyorsun” Demek Doğru mudur
Samimi soru soran herkese böyle demek:yanlıştır.
Bir insan:
“Bu ayeti anlayamadım.”
diyebilir.
“Buradaki hükmün hikmeti nedir?”
diyebilir.
“Neden farklı tefsirler var?”
diyebilir.
Bu sorular:
öğrenme arzusundan
doğabilir.
Yûnus 94 zaten:
sorma ve doğrulama
üzerinde durmuştu.
Dolayısıyla Yûnus 95:
soru soranı susturmak için
kullanılmamalıdır.
Samimi soru ≠ tekzib.
Peki Eleştiri ile Yalanlama Arasındaki Sınır Nedir
Eleştiri:bir iddiayı:
incelemek,
delilini değerlendirmek,
yorumunu tartışmak
olabilir.
Yalanlama ise:
bir şeyi:
doğru değil
diye reddetmektir.
Fakat insanın niyetini:
dışarıdan her zaman:
kesin biçimde
bilemeyiz.
Bu nedenle:
bir kişinin:
zor soru sormasını,
bir yorumcuya itiraz etmesini
veya araştırmasını:
hemen:
“Allah’ı yalanlıyorsun.”
diye etiketlemek
çok ağır bir hükümdür.
Dinî kavramlar:
tartışmada rakibi susturmak için
silaha dönüştürülmemelidir.
“Hâsirîn” Yani Ziyana Uğrayanlar Kimlerdir
Ayette:“el-hâsirîn”
ifadesi geçer.
“Hüsran”:
kayıp,
zarar,
sermayenin eksilmesi,
sonuçta elde edilmesi gereken şeyi kaybetmek
gibi güçlü anlamlar taşır.
Kur’an’da bu kelime:
özellikle:
nihai ve manevi kayıp
anlamında kullanılabilir.
Yani insan:
dünyada:
zengin,
ünlü,
güçlü
olabilir.
Ama:
Allah katında:
hüsrana uğrayabilir.
Bu yüzden:
dünyevî başarı ≠ gerçek kurtuluş.

Dünyada Başarısız Olmak “Hüsrana Uğramak” mıdır
Her zaman değil.Bir insan:
işini kaybedebilir.
Ticareti zarar edebilir.
Bir projede:
başarısız olabilir.
Bunlar:
dünyevî kayıplardır.
Ama Yûnus 95’in:
hüsranı
daha derin bir anlam taşır.
Burada asıl tehlike:
hakikati ve nihai kurtuluşu kaybetmektir.
Dolayısıyla:
birinin ticareti battı diye:
“Allah’ın ayetlerini yalanladı, hüsrana uğradı.”
denilemez.
Bu tür olaylardan:
ilahî hüküm çıkarmak
doğru değildir.

Zengin ve Başarılı Bir İnsan Hüsranda Olabilir mi
Evet.Firavun kıssası zaten bunu göstermişti.
Firavun:
servet,
ordu,
otorite,
ihtişam
sahibiydi.
Dünyevî ölçülerle:
son derece güçlüydü.
Ama Kur’an’ın değerlendirmesinde:
bu güç:
onu kurtarmadı.
Bu yüzden:
hüsran = parasızlık
değildir.
Aynı şekilde:
kurtuluş = zenginlik
değildir.
İnsanın:
gerçek kazancı:
Allah ile ilişkisi,
ahlakı,
imanı,
adaleti
ve nihai hesabıyla
ilgilidir.

Allah’ın Ayetlerini Yalanlayan Herkes Hemen Dünyada Cezalandırılır mı
Hayır.Yûnus 95:
nihai hüsrandan
söz eder.
Bir insan:
yanlışta olabilir
ve dünyada:
uzun süre:
rahat,
zengin,
sağlıklı
yaşayabilir.
Bu:
Allah’ın onun bütün davranışlarından:
razı olduğu
anlamına gelmez.
Aynı şekilde bir mümin:
dünyada:
çok ağır sıkıntılar
yaşayabilir.
Bu da:
Allah tarafından reddedildiğinin
kanıtı değildir.
Dünyevî refah ≠ ilahî onay.
Dünyevî sıkıntı ≠ ilahî ret.

Bir Ayeti Anlamamak İnsanı “Hâsirîn”den Yapar mı
Hayır.İnsan:
bazı ayetleri:
ilk okuyuşta anlamayabilir.
Bu son derece doğal olabilir.
Kur’an:
dil,
tarih,
bağlam,
tefsir
gerektiren ayetler içerir.
İnsan:
“Bunun ne demek olduğunu bilmiyorum.”
diyebilir.
Sonra:
araştırabilir.
Bu:
dürüst bir tavırdır.
Tehlikeli olan:
anlamadığı şeyi:
hiç araştırmadan:
“Kesin saçma.”
diye reddetmek
veya tam tersine:
bilmediği konuda:
“Kesin Allah şunu demiştir.”
diye uydurmaktır.
“Bilmiyorum” bazen en doğru cevaptır.

Yalanlama ile Yanlış Yorumlama Aynı Şey midir
Hayır.Bir kişi:
samimi biçimde:
bir ayeti yanlış anlayabilir.
Bu:
bilinçli tekzib ile
aynı şey değildir.
İnsan:
bilgi eksikliği,
dil sorunu,
yanlış kaynak
nedeniyle:
hata yapabilir.
Sonra doğru bilgiyi görünce:
fikrini düzeltebilir.
Bu nedenle:
yorum hatası ≠ bilinçli vahiy reddi.
Aynı şekilde:
sincere bir yorum hatası yapan kişiyi:
“Allah’a iftira eden yalancı.”
diye hemen suçlamak da
doğru değildir.
Niyet ve bilgi düzeyi:
önemlidir.

Bu Ayet Tekfir İçin Kullanılabilir mi
İnsanları kolayca:“kâfir”
ilan etmek için bu ayeti kullanmak
tehlikelidir.
Bir kişinin:
bir ayeti:
yanlış anlaması,
bir hocaya:
itiraz etmesi,
bir mezhep görüşünü:
kabul etmemesi
tek başına:
Allah’ın ayetini yalanladığını
göstermez.
Dinî hükümlerde:
bağlam,
niyet,
bilgi,
sözün açık anlamı
gibi birçok unsur
önemlidir.
Bu nedenle:
dinî ihtilaf ≠ otomatik tekfir.
İnsanların nihai iman durumunu:
keyfî biçimde dağıtmak
bizim görevimiz değildir.

Hakikati Bilerek Reddetmek Neden Bu Kadar Büyük Bir Kayıptır
Çünkü böyle bir durumda insan:yalnız bir bilgiyi
kaybetmez.
Kendi:
ahlaki yönünü
de bozabilir.
İnsan gerçeği görüp:
çıkarı nedeniyle:
reddederse,
bir sonraki sefer:
daha kolay reddedebilir.
Bu süreç:
vicdanın:
körelmesine
yol açabilir.
Firavun kıssasında:
bunun ağır örneğini
gördük.
Hakikatin önündeki asıl engel bazen:
delil eksikliği değil,
kibir ve çıkar
olabilir.
Bu nedenle:
hakikati bilmek kadar:
hakikat karşısında dürüst olmak
da önemlidir.

Yûnus 94 ve 95 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûnus 94:“Eğer şüphedeysen, önceki Kitabı okuyanlara sor; sana Rabbinden hak gelmiştir.”
dedi.
Yûnus 95:
“Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.”
diyor.
Bu iki ayet birlikte:
çok dengeli bir bilgi yolu sunar:
Sor.
Araştır.
Delili değerlendir.
Ama hakikat:
açık hâle geldiğinde:
kibir nedeniyle:
reddetme.
Yani Kur’an:
ne:
kör taklidi,
ne de:
sonsuz reddedişi
ideal hâline getirir.
Araştır → anla → delile göre karar ver → hak ortaya çıktığında dürüst davran.

Sonuç: Yûnus Suresi 95. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 95. ayet:çok kısa
ama son derece ciddi bir uyarıdır:
“Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.”
Bu ayeti doğru anlamak için:
hemen önceki ayeti
hatırlamak gerekir.
Yûnus 94:
“Sor.”
diyordu.
Önceki kitabı okuyanlara:
başvurabileceğini
söylüyordu.
Ardından:
“Sana Rabbinden hak gelmiştir.”
diyordu.
Şimdi ise:
“Bu hakikati yalanlayanların yoluna girme.”
buyruluyor.
Bu sıralama bize:
çok önemli bir fark öğretir:
Kur’an soru sormak ile yalanlamayı aynı şey saymaz.
Bu ayrım özellikle günümüzde:
çok önemlidir.
Bir genç:
“Allah neden insanları yarattı?”
diye sorabilir.
Bir başkası:
“Kader ile özgür irade nasıl birlikte olur?”
diyebilir.
Birisi:
“Bu ayetin farklı mealleri neden var?”
diye merak edebilir.
Başka biri:
“Bu hadis gerçekten Peygamber’e ait mi?”
diye sorabilir.
Bu soruları:
“Sen Allah’ın ayetlerini yalanlıyorsun.”
diye bastırmak:
çok yanlış olabilir.
Çünkü soru:
bazen hakikate ulaşmanın:
ilk adımıdır.
Bir insan:
anlamadığı şeyi:
sormazsa,
belki yanlış bilgisini:
yıllarca taşır.
Bu yüzden:
samimi şüpheyi düşmanlaştırmak yerine onu bilgiye yönlendirmek gerekir.
Ama ayet:
diğer uçtaki tehlikeyi de
hatırlatır.
Bazı insanlar:
soru sormuyor,
aslında:
cevap kabul etmiyor
olabilir.
Her cevap geldiğinde:
yeni bir bahane
üretebilir.
Delil ne olursa olsun:
“Hayır.”
demeye karar vermiş olabilir.
Böyle bir durumda:
mesele:
artık bilgi eksikliği değil,
hakikat karşısındaki tavır
olabilir.
Firavun kıssasında:
bunu açık biçimde gördük.
Firavun’un önündeki sorun:
sadece:
“Yeterli bilgi verilmedi.”
değildi.
Musa geldi.
Ayetler geldi.
Sihirbazlar:
işin mahiyetini gördü.
Uyarılar:
tekrarlandı.
Ama Firavun’un:
iktidarı,
kibri,
çıkarı
onu:
hakikate teslim olmaktan
alıkoydu.
Bu yüzden Yûnus Suresi’nin bu kısmında:
bilgi ile:
ahlak
sürekli yan yana gelir.
İnsan sadece:
“Ne biliyorum?”
diye sormamalıdır.
Şunu da sormalıdır:
“Bildiğim şey çıkarıma ters düşerse ne yapıyorum?”
Bu:
çok daha zor bir sorudur.
Bir iş insanı:
ürününün zararlı olduğunu:
öğrenebilir.
Gerçeği açıklarsa:
para kaybedecek.
Ne yapacak?
Bir doktor:
önceki teşhisinin yanlış olduğunu:
fark edebilir.
Hastaya:
“Yanılmışım.”
diyebilecek mi?
Bir dinî konuşmacı:
yıllarca anlattığı bir bilginin:
güvenilir kaynağı olmadığını
öğrenebilir.
Takipçilerine:
“Bunu yanlış aktarmışım.”
diyebilecek mi?
Bir siyasetçi:
kendi partisinin yaptığı bir yanlışın:
delilini görebilir.
Grup aidiyetinden önce:
adaleti koyabilecek mi?
İşte:
hakikat ahlakı
burada ortaya çıkar.
Hakikat:
sadece başkasının hatasını:
bulmak değildir.
Bazen:
kendi hatanı kabul etmektir.
Yûnus 95’in:
hüsran uyarısı da burada:
daha anlamlı hâle gelir.
İnsan:
hakikati reddettiğinde:
yalnız bilgi kaybetmeyebilir.
Vicdanının:
doğruyu kabul etme kapasitesini
de zayıflatabilir.
Bir yanlışını:
korumak için:
ikinci yanlışı
yapabilir.
Sonra:
üçüncü.
Bir noktadan sonra:
insan:
gerçeği aramak yerine:
kendi hikâyesini korumaya
başlayabilir.
Bu:
çok büyük bir kayıptır.
Çünkü:
insanın elindeki en büyük sermayelerden biri:
yanıldığını fark ettiğinde yön değiştirebilmesidir.
Eğer insan:
egosu nedeniyle:
bunu kaybederse,
çok şey:
kaybetmiş olabilir.
Ayetteki:
“hâsirîn”
ifadesi bu açıdan son derece güçlüdür.
“Hüsran”:
ticaret dilini çağrıştıran:
bir kayıp anlamı taşır.
İnsan:
hayatını:
bir sermaye gibi düşünebilir.
Zamanı var.
Aklı var.
İmkânları var.
Seçimleri var.
Bunları:
nasıl kullanacak?
Bir insan:
çok para kazanabilir
ama:
ailesini,
vicdanını,
adalet duygusunu,
Allah ile bağını
kaybedebilir.
Dışarıdan:
kazanan
görünebilir.
Kur’an açısından:
hüsranda
olabilir.
Başka biri:
dünya açısından:
çok büyük başarılara sahip olmayabilir.
Ama:
dürüst,
merhametli,
imanlı,
adil
yaşayabilir.
İnsanların ekonomik ölçüsü ile:
Kur’an’ın:
kazanma-kaybetme ölçüsü
aynı değildir.
Bu nedenle:
“Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar hüsrandadır.”
ifadesini:
“Onların bütün işleri dünyada mutlaka kötü gider.”
şeklinde okumamak gerekir.
Bir inkârcı:
dünyada:
başarılı olabilir.
Bir mümin:
dünyada:
başarısızlıklar yaşayabilir.
Bu:
Kur’an’ın söylediği nihai hüsranı
değiştirmez.
Dünya:
nihai bilanço değildir.
Ahiret hesabı vardır.
Ayetin bize verdiği başka bir önemli ders:
Allah’ın ayetini:
kendi yorumumuzla
karıştırmamaktır.
Bu çok kritik bir meseledir.
Bazen bir insan:
kendi tefsirini:
öylesine kutsallaştırır ki:
ona itiraz eden kişiye:
“Allah’ın ayetini yalanlıyorsun.”
der.
Oysa karşı taraf:
ayeti değil,
senin ayet hakkındaki yorumunu
reddediyor olabilir.
Bu ayrımı yapmazsak:
insan yorumunu:
vahyin seviyesine
çıkarabiliriz.
Bu:
dinî otorite açısından:
tehlikelidir.
Bir hoca:
değerli olabilir.
Ama:
yanılmaz değildir.
Bir mezhep:
köklü olabilir.
Ama:
mezhep görüşünün bütün ayrıntıları:
vahiy değildir.
Bir tercüme:
çok başarılı olabilir.
Ama:
Arapça Kur’an’ın kendisiyle
aynı şey değildir.
Bir tefsir:
çok güçlü olabilir.
Ama:
Allah’ın kelâmının kendisi
değildir.
Bu ayrım:
hem:
ilim
hem de:
tevazu
gerektirir.
Yûnus 95:
insanların birbirine:
kolayca iman hükmü dağıtmasını da
desteklemez.
Bir kişi:
bir konuda:
seninle aynı düşünmedi.
Hemen:
“Sen ayetleri yalanlıyorsun.”
deme.
Önce:
ne söylediğini
anla.
Belki:
senin yorumuna
itiraz ediyor.
Belki:
kelimeyi farklı
anlıyor.
Belki:
yanlış bilgiye sahip.
Belki:
gerçekten reddediyor.
Bunlar:
aynı şey değildir.
Adalet, insanın görüşünü doğru tanımlamakla başlar.
İnsan:
karşı tarafı:
olduğundan daha kötü göstererek:
haklı olmaz.
Bu, Yûnus Suresi boyunca gördüğümüz:
hakikate sadakat
ilkesinin devamıdır.
Birinin görüşünü eleştireceksen:
önce onu:
doğru aktar.
Sonra:
delille cevap ver.
Bu:
hakikate güvenmenin
işaretidir.
Yûnus 95 ayrıca:
bilgi çağında:
çok önemli bir meseleye:
kesinlik dili
konusuna da ışık tutabilir.
Bugün sosyal medyada:
insanlar çok kolay:
“Kesin yalan.”
“Kesin doğru.”
diyebiliyor.
Oysa bazen:
elimizdeki bilgi:
yeterli değildir.
Daha dürüst ifadeler şunlar olabilir:
“Mevcut delil bunu desteklemiyor.”
“Bu konuda emin değilim.”
“Bu iddianın kaynağını bulamadım.”
“Bildiğimiz kadarıyla durum böyle.”
Bu:
kararsızlık değil,
bilgi disiplinidir.
Çünkü insan:
bilmediği şeyi:
kesin yalan
ilan ederek de:
hata yapabilir.
Hakikat sevgisi:
yalnız yalanı reddetmek değil,
kesinlik derecemizi de dürüstçe belirtmektir.
Ayetin:
Hz. Peygamber’e doğrudan hitabı da:
bize başka bir ders verir:
Hiç kimse:
“Ben zaten doğru yoldayım, bana uyarı gerekmez.”
dememelidir.
Peygambere bile:
istikamet ve hak üzere kalma
diliyle hitap edilen bir kitapta,
sıradan insanın:
“Ben asla yanılmam.”
demesi:
ne kadar tehlikelidir.
İman:
kibir üretmemelidir.
Tam tersine:
insanı:
daha dikkatli,
daha sorumlu,
daha dürüst
yapmalıdır.
Bir Müslüman:
“Ben Müslümanım, dolayısıyla benim bütün düşüncelerim doğrudur.”
diyemez.
İslam’ın doğru olduğuna inanmak başka;
kendi bütün görüşlerini İslam’la özdeşleştirmek
başkadır.
Biz:
yanılabiliriz.
Bu kabul:
imanı küçültmez.
İnsanı haddinde tutar.
Yûnus 95’in temel dengesi böylece çok açık hâle gelir:
Sorudan korkma.
Araştırmadan kaçma.
Anlamadığında:
sor.
Bilmediğinde:
“Bilmiyorum.”
de.
Ama hakikat yeterince açık hâle geldiğinde:
çıkar,
kibir,
grup taassubu
nedeniyle:
onu yalanlamaya da
sürüklenme.
Çünkü gerçek kayıp:
sadece:
bir tartışmayı kaybetmek
değildir.
Asıl kayıp:
hakikatle bağını kaybetmektir.
Ve belki Yûnus Suresi 95. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir konuda gerçeğin kendi düşüncemize aykırı olduğunu fark ettiğimizde fikrimizi değiştirecek kadar hakikate sadık mıyız, yoksa egomuzu, grubumuzu veya çıkarımızı korumak için gerçeği mi reddediyoruz? Ve başka insanlar soru sorduğunda, onların sorusunu hemen “Allah’ın ayetlerini yalanlamak” diye etiketlemek yerine vahiy ile kendi yorumumuz arasındaki farkı koruyabiliyor muyuz?
“Hakikati savunurken önce kendi nefsini de hakikatin karşısına çıkar. Soru sormak yalanlamak değildir; fakat gerçeği gördükten sonra kibir uğruna reddetmek insanın en büyük kayıplarından biri olabilir. Vahyi yorumundan ayır, bilmediğinde ‘bilmiyorum’ de ve gerçek seni düzelttiğinde değişmekten utanma; çünkü fikrini kaybetmek, hakikati kaybetmekten daha küçük bir kayıptır.”
Ersan Karavelioğlu