Yûnus Suresi 97. Ayette “Onlara Bütün Ayetler Gelse Bile Acı Azabı Görünceye Kadar İman Etmezler” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Delil, hakikati arayan insan için yol gösterir; fakat insan sonucu baştan reddetmeye karar vermişse delillerin çoğalması tek başına kalbi açmaya yetmeyebilir. Yûnus 97, samimi şüpheyi değil, hakikat karşısında kökleşmiş ve ısrarlı kapanışı anlatır.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 97. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Onlara bütün ayetler/deliller gelmiş olsa bile, acı azabı görünceye kadar iman etmezler.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve lev câethum kullu âyetin hattâ yeravu’l-azâbe’l-elîm.”
Bu ayet, Yûnus 96’nın doğrudan devamıdır.
Önceki ayette:
“Rabbinin sözü kendileri hakkında gerçekleşmiş olanlar iman etmezler.”
denilmişti.
Şimdi onların hakikat karşısındaki kapanışının ne kadar ileri gittiği açıklanıyor:
Deliller çoğalsa bile tavırlarını değiştirmiyorlar.
Ancak bu ifade:
her soru soran,
her tereddüt yaşayan,
her farklı inanç sahibi insan
hakkında kullanılabilecek genel bir damga değildir.
“Bütün Ayetler Gelse Bile” Ne Anlama Gelir
Ayette:“kullu âyetin”
ifadesi vardır.
Yani:
“her türlü ayet / bütün ayetler.”
Buradaki “ayet”:
işaret,
delil,
mucize,
ilahî hakikati gösteren belirti
anlamlarını taşıyabilir.
Bağlamda:
peygamberlerin getirdiği deliller ve Allah’ın ayetleri
öne çıkar.
Ayetin amacı matematiksel olarak:
“Evren içindeki mümkün bütün deliller tek tek gösterilecek.”
demek değildir.
Vurgu şudur:
Delil eksikliği artık temel problem olmaktan çıkmıştır.
Problem:
hakikat karşısındaki:
ısrarlı kapanıştır.
Çok Delil Görmek Neden Herkesi Otomatik Olarak İman Ettirmez
Çünkü insan yalnız:bilgi işleyen bir makine
değildir.
İnsanın:
çıkarları,
korkuları,
kimliği,
kibri,
alışkanlıkları,
grup aidiyeti
de kararlarını etkileyebilir.
Bir insan:
gerçeği kabul ederse:
makam kaybedeceğini
düşünebilir.
Başka biri:
yanıldığını kabul etmekten
utanabilir.
Bir diğeri:
yıllardır savunduğu görüşü bırakırsa:
çevresini kaybedeceğinden
korkabilir.
Dolayısıyla bazı durumlarda:
sorun delilin bulunmaması değil, delilin sonucunu kabul etmeye hazır olmamaktır.
Bu Ayet Delilin Önemsiz Olduğunu mu Söylüyor
Hayır.Tam tersine Kur’an:
defalarca:
delil,
ayet,
düşünme,
akletme
üzerinde durur.
Yûnus 94’te bile:
“Sor.”
denilmişti.
Dolayısıyla Yûnus 97:
“Delilin hiçbir anlamı yoktur.”
demiyor.
Söylediği şey:
Delil, ona gerçekten açık olan insan için değerlidir; fakat insanın iradesi kendisini hakikate tamamen kapatmışsa delil tek başına zorla iman üretemez.
Bu çok farklı bir şeydir.
Sincere Bir Şüphe İçindeki İnsan da Bu Ayetin Kapsamında mıdır
Hayır.Bir insan:
“Henüz ikna olmadım.”
diyebilir.
Bu:
“Ne gösterirseniz gösterin asla inanmayacağım.”
demek değildir.
Bir kişi:
gerçekten:
araştırabilir,
soru sorabilir,
itiraz edebilir,
farklı kaynakları okuyabilir.
Bu süreç:
hakikati aramanın parçası olabilir.
Yûnus 97’de anlatılan tavır ise:
delil karşısında sürekli ve kökleşmiş reddediştir.
Samimi tereddüt ≠ inatçı kapanış.
“Her Delili Görüp Yine de İnanmamak” Nasıl Bir Psikoloji Olabilir
Modern psikoloji bazı durumlarda:insanın mevcut inancını koruyan bilgiyi daha kolay kabul edip:
ters bilgiyi:
reddedebilmesini
açıklayan mekanizmalardan söz eder.
Buna:
doğrulama yanlılığı gibi isimler
verilebilir.
Ancak Yûnus 97’yi tamamen:
psikoloji teorisine
indirgememek gerekir.
Kur’an’ın burada:
ahlaki ve ilahî bir değerlendirmesi
vardır.
Psikoloji bize:
bazı mekanizmaları anlamada yardımcı olabilir.
Ama:
ilahî hüküm = yalnız nöropsikolojik süreç
değildir.
Bir İnsan Delile Rağmen Neden Görüşünü Değiştirmek İstemez
Çünkü fikir bazen:sadece fikir değildir.
İnsan onu:
kimliğinin parçası
hâline getirir.
Örneğin:
“Ben yıllardır bunu savunuyorum.”
der.
Fikrini değiştirmek ona:
“Bütün geçmişimi kaybediyorum.”
gibi gelebilir.
Oysa:
fikrini değiştirmek:
kişiliğinin yok olması
demek değildir.
Tam tersine:
yeni delil karşısında görüşünü düzeltebilmek zihinsel dürüstlüktür.
İnsan:
yanılabilir.
Asıl problem:
yanılmak değil,
yanıldığını gördüğünde bile yanlışı korumaktır.
“Azabı Görünceye Kadar” Ne Anlama Gelir
Ayette:“hattâ yeravu’l-azâbe’l-elîm”
denilir.
Yani:
“Acı azabı görünceye kadar...”
Buradaki vurgu:
iman için serbest tercih alanı açıkken:
reddetmeye devam etmeleri,
fakat:
ilahî hüküm artık:
kaçınılmaz biçimde görünür olduğunda
durumun değişmesidir.
Bu:
hemen önceki Firavun kıssasıyla da
çok güçlü biçimde bağlantılıdır.
Firavun:
boğulma kendisini yakalayınca:
“İman ettim.”
demişti.
Ama ona:
“Şimdi mi?”
denilmişti.
Azabı Görünce İman Etmek Neden Aynı Şey Değildir
Çünkü iman:yalnız çıplak bir gerçeği:
zorunlu olarak kabul etmek
değildir.
İman:
özgür tercih,
güven,
teslimiyet
boyutu taşır.
İnsan:
sonucun artık kaçınılmaz olduğunu
gözleriyle gördüğünde:
inkâr edilecek alan büyük ölçüde ortadan kalkmış
olur.
Bu durum:
imtihan alanında:
delili değerlendirip özgürce iman etmekle
aynı değildir.
Dolayısıyla:
zorunlu kabul ≠ özgür iman.
Bu Ayet Ölüm Korkusuyla Tövbe Eden Herkesi mi Reddediyor
Hayır.Bu çok önemli bir ayrımdır.
Bir insan:
hastalanabilir.
Ölümü düşünebilir.
Hayatının geçici olduğunu
fark edebilir.
Ve:
gerçekten samimi biçimde
Allah’a dönebilir.
Bu tövbe:
sırf korkuyla başladığı için:
sahte sayılmaz.
Firavun örneğinde ve Yûnus 97 bağlamında:
mesele:
ilahî azabın kaçınılmaz biçimde görülüp artık geri dönüş alanının kapanmasıdır.
Hastalık,
yaşlılık,
ölüm korkusu
tek başına:
tövbeyi geçersiz yapmaz.

“Daha Fazla Delil İstiyorum” Demek Yanlış mıdır
Hayır.Bir insan:
gerçekten:
anlamak için:
daha fazla delil
isteyebilir.
Bu son derece makul olabilir.
Bilimsel bir konuda:
daha fazla veri
istenebilir.
Tarihsel bir iddiada:
belge
aranabilir.
Dinî bir konuda:
kaynak,
tefsir,
bağlam
sorulabilir.
Problem:
delil istemek değil, delilin hiçbir zaman yeterli olmayacağı bir reddediş stratejisi kurmaktır.
Bir insan her cevap sonrası:
sadece kaçmak için:
yeni şartlar
üretiyorsa,
mesele artık:
araştırmadan çok:
sonucu reddetme iradesine
dönüşebilir.

Peki Bir Delilin Yeterli Olup Olmadığını Kim Belirler
Bu kolay bir mesele değildir.İnsanlar:
aynı delilin gücünü:
farklı değerlendirebilir.
Bir kişi:
ikna olabilir.
Başka biri:
aynı delili yetersiz bulabilir.
Bu nedenle:
insanların kalpleri hakkında:
kolayca:
“Sen aslında biliyorsun ama sırf kibirden reddediyorsun.”
dememeliyiz.
Bunu bazı durumlarda:
davranışlardan tahmin edebiliriz,
ama:
kalbin tam bilgisini:
bilemeyiz.
Allah ise:
kişinin:
ne bildiğini,
ne anladığını,
neye ulaştığını,
neden reddettiğini
eksiksiz bilir.
Nihai ahlaki hüküm Allah’a aittir.

Bu Ayet Bütün Müslüman Olmayanların Delile Kapalı Olduğunu mu Söyler
Hayır.Böyle bir genelleme:
ayetin bağlamını aşar.
Müslüman olmayan bir insan:
samimi biçimde:
araştırıyor olabilir.
İslam hakkında:
eksik veya yanlış bilgi
almış olabilir.
Hiç ciddi biçimde:
İslam’ı incelememiş olabilir.
Kendisine yalnız:
kötü örnekler
ulaşmış olabilir.
Buna karşılık:
bir Müslüman da:
kendi yanlış fikrine:
inatla kapanabilir.
Dolayısıyla:
din etiketi ≠ hakikate açıklığın otomatik garantisi.
Yûnus 97’nin aynası:
herkes içindir.

Müslüman da Delile Karşı Kapanabilir mi
Evet.İnsan:
Müslüman olabilir
ama:
bir konuda:
yanlış düşünüyor olabilir.
Kendi:
mezhebine,
siyasi grubuna,
hocaya,
geleneğe
öylesine bağlanabilir ki:
delil karşısında:
fikrini değiştirmek istemeyebilir.
Bu yüzden Yûnus 97’yi:
yalnız:
“İnanmayanların problemi.”
diye okumak:
ayetin kişisel dersini
kaçırabilir.
Asıl soru:
Ben hakikat karşısında ne kadar açığım?

Bir Âlimin Sözüne İtiraz Etmek Delile Direnmek midir
Hayır.Âlimin sözü:
delil olabilir,
yorum olabilir,
uzman görüşü olabilir.
Ama:
âlim:
vahiy değildir.
Bir insan:
saygılı biçimde:
“Bu yorumun delilini yeterli bulmadım.”
diyebilir.
Başka bir tefsiri:
daha güçlü görebilir.
Bu:
otomatik olarak:
Allah’ın ayetlerine kapanmak
değildir.
Dinî otorite ≠ yanılmazlık.
Hakikate açıklık:
otoriteye kör teslimiyet
anlamına gelmez.

Mucize Görmek İnsan İradesini Ortadan Kaldırır mı
Her zaman değil.Kur’an kıssalarında:
insanların:
olağanüstü ayetler gördükleri hâlde
reddedebildikleri
anlatılır.
Bu bize:
mucizenin:
insanı robot gibi:
iman etmeye zorlayan
bir mekanizma olmadığını
gösterir.
İnsan:
gördüğünü:
başka şekilde yorumlayabilir,
etiketleyebilir,
çıkarına göre reddedebilir.
Firavun çevresi:
Musa’nın getirdiği hakikate:
“sihir”
demişti.
Yani:
görmek ≠ otomatik kabul.

Hakikate Açık Kalmanın Yolu Nedir
İnsanın zaman zaman kendisine:şu soruları sorması faydalı olabilir:
“Ben yanılıyor olabilir miyim?”
“Bu görüşü neden savunuyorum?”
“Delil mi beni burada tutuyor, yoksa kimliğim ve çıkarım mı?”
“Karşı tarafın söylediği doğru bir nokta olabilir mi?”
“Fikrimi değiştirmem gerekirse değiştirebilir miyim?”
Bu sorular:
imanı zayıflatmak zorunda değildir.
Tam tersine:
düşünsel tevazuyu
güçlendirebilir.
Hakikati seven insan:
kendi hatasının:
ortaya çıkmasından da
korkmamalıdır.

Yûnus 94–97 Arasında Nasıl Bir Süreç Görüyoruz
Yûnus 94:“Şüphedeysen sor.”
dedi.
Yûnus 95:
“Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma.”
dedi.
Yûnus 96:
Rabbinin hükmü haklarında gerçekleşmiş olanların iman etmeyeceğini
bildirdi.
Yûnus 97 ise:
bu kapanışın derecesini gösteriyor:
Bütün ayetler gelse bile, acı azabı görünceye kadar iman etmezler.
Bu dört ayet birlikte:
çok açık bir çizgi oluşturur:
Soru.
Araştırma.
Delille karşılaşma.
Tercih.
Israrlı reddediş.
Sonunda hükümle yüzleşme.
Kur’an:
samimi arayış ile:
inatçı kapanışı
aynı kategoriye koymaz.

Sonuç: Yûnus Suresi 97. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 97. ayet:insanın hakikat karşısındaki en tehlikeli durumlarından birini
anlatır:
Delil yetmediği için değil, artık hiçbir delile açık olmadığı için reddetmek.
Bu ayrım:
çok önemlidir.
Bir insan:
gerçekten:
delil yetersizliği
yaşayabilir.
“Ben ikna olmadım.”
diyebilir.
Bu insanla:
konuşulur.
Sorusu:
dinlenir.
Delil:
sunulur.
Kaynak:
gösterilir.
Ama bir başka insan:
sonucu baştan seçmiş olabilir:
“Ne olursa olsun kabul etmeyeceğim.”
İşte burada:
daha fazla delil:
her zaman:
daha fazla açıklık
üretmeyebilir.
Çünkü problem:
bilginin miktarı değil,
hakikat karşısındaki iradenin yönü
olabilir.
Bu günlük hayatta da görülebilir.
Bir insanın:
bir konuda hatalı olduğunu
beş belge
gösterirsin.
Belgeyi:
reddeder.
On belge
gösterirsin.
“Hepsi sahte.”
der.
Bağımsız uzman:
konuşur.
“O da satın alınmış.”
der.
Kendi eski sözü:
gösterilir.
“Yanlış anlaşılmış.”
der.
Bir noktada:
insan:
iddiasını test etmeyi değil,
iddiasını her koşulda korumayı
amaçlıyor olabilir.
Bu durumda:
hakikat arayışı:
sona ermiş olabilir.
Bunun modern bir örneği:
komplo teorilerinde
görülebilir.
Bazen bir teori:
öyle kurulabilir ki:
onu çürüten her delil:
teorinin yeni kanıtı
sayılır.
“Belge yok.”
denir:
“Çünkü saklıyorlar.”
Belge gelir:
“Belgeyi onlar üretti.”
Uzman konuşur:
“Uzman da komplonun içinde.”
Böyle bir sistemde:
iddianın yanlış çıkabileceği:
hiçbir koşul
kalmamıştır.
Bu artık:
araştırma değil,
kendini her sonuca karşı bağışık hâle getiren inanç yapısı
olabilir.
Yûnus 97’nin modern bilgi ahlakı açısından düşündürdüğü önemli şeylerden biri:
işte budur:
Bir iddianın yanlış olabileceği ihtimali senin zihninde gerçekten var mı?
Eğer cevap:
“Hayır, hiçbir şey beni fikrimden döndüremez.”
ise,
sorun:
delil eksikliği olmaktan çıkabilir.
Ama bu ayeti:
karşı tarafı aşağılamak için:
“Bak, sen ne delil görsen inanmazsın.”
şeklinde kullanmak da tehlikelidir.
Çünkü belki:
senin sunduğun şey:
gerçekten zayıf delildir.
Belki:
karşındaki kişinin sorusuna:
cevap vermedin.
Belki:
kendi kanaatini:
“apaçık hakikat”
olarak sunuyorsun.
Bu nedenle önce:
kendi delilimizin:
gerçekten ne kadar güçlü olduğunu
sorgulamalıyız.
Kendi kanaatine güvenmek ≠ karşı tarafın kötü niyetini bilmek.
Bu tevazu:
çok önemlidir.
Yûnus 97 ayrıca:
mucize beklentisi
konusunda önemli bir ilke düşündürür.
İnsan:
“Allah bana şu olağanüstü şeyi gösterirse inanırım.”
diyebilir.
Sonra:
bir şey yaşar.
Bu kez:
“Başka bir işaret daha.”
der.
İkinci olur.
Üçüncü ister.
Böylece iman:
sürekli:
Allah’a şart koşma
sistemine dönüşebilir.
İnsan Allah’a:
“Benim belirlediğim deneyleri geçersen sana inanacağım.”
gibi davranmamalıdır.
Bu:
samimi delil arayışından
farklıdır.
Samimi insan:
kanıtları:
bütünlük içinde
değerlendirir.
Keyfî testler:
sonsuzca üretmez.
Ama burada yine denge gerekir:
Bir insanın:
“Delil istiyorum.”
demesini:
“Allah’ı test ediyorsun.”
diye hemen suçlamak
yanlış olur.
Din:
iddia içerir.
İddialar:
düşünülebilir,
sorgulanabilir,
delilleri incelenebilir.
Problem:
araştırma değil,
sonucu sonsuza kadar ertelemek için sürekli yeni şartlar üretmektir.
Ayetin:
“azabı görünceye kadar”
kısmı:
Firavun kıssasıyla çok güçlü biçimde birleşir.
Firavun:
Musa’yı gördü.
Ayetleri gördü.
Sihirbazları topladı.
Sihirbazların kendi alanlarında:
neyle karşılaştıklarını fark etmelerine rağmen:
kendisi:
kibirde ısrar etti.
Sonunda:
boğulma geldi.
O zaman:
“İman ettim.”
dedi.
Yûnus 97 bize:
bu zihniyetin:
daha genel ifadesini
sunuyor.
Yani:
Gerçek artık reddedilemeyecek biçimde yüzüne çarpana kadar reddetmek.
Bu:
yalnız din alanında değil,
hayatın başka alanlarında da:
çok tanıdık bir insan davranışı olabilir.
Doktor yıllarca:
“Sigara sana zarar veriyor.”
der.
İnsan:
dinlemez.
Hastalık çıkınca:
ciddiye alır.
Muhasebeci:
“Bu borç sistemi sürdürülemez.”
der.
İnsan:
dinlemez.
Şirket batmaya yaklaşınca:
kabul eder.
Aile:
“Bu davranış bizi kırıyor.”
der.
İnsan:
umursamaz.
İlişki bitme noktasına gelince:
“Şimdi değişeceğim.”
der.
Bunlar Yûnus 97’nin birebir tefsiri değildir.
Ama:
uyarıyı sonuç kaçınılmaz olana kadar erteleme
insan psikolojisinin benzer bir örüntüsüdür.
Ayet bize:
şunu düşündürür:
Hakikati kabul etmek için felaketi bekleme.
Bir şeyin yanlış olduğunu:
yeterli biçimde gördüysen:
bugün düzelt.
Sağlığını:
bugün koru.
Borcu:
bugün düzenle.
Özür dilemen gerekiyorsa:
bugün dile.
Birinin hakkını:
bugün iade et.
Allah’a dönmek istiyorsan:
bugün dön.
Çünkü:
“Sonuç tamamen görünür olduğunda değişirim.”
düşüncesi:
çok risklidir.
Bunun yanında:
insanların sonunu:
bizim belirlemememiz
gerektiğini tekrar vurgulamak gerekir.
Yûnus 96 ve 97:
belirli bir ilahî hüküm grubundan
söz eder.
Biz bugün:
bir insanı görüp:
“İşte bu ayetteki kişi sensin.”
diyemeyiz.
Çünkü onun:
ne kadar delil gördüğünü,
ne kadarını anladığını,
hangi şartlarda düşündüğünü,
kalbinin yarın ne yaşayacağını
bilmiyoruz.
Allah:
bilir.
Bu nedenle:
bir insanın bugünkü reddedişi:
onun yarın:
asla değişmeyeceğinin
kanıtı değildir.
Tarih:
fikrini kökten değiştirmiş
insanlarla doludur.
Bugün ateist olan:
yarın Müslüman olabilir.
Bugün dine uzak olan:
yarın:
derin iman sahibi
olabilir.
Bugün çok yanlış yaşayan biri:
yarın:
samimi tövbe
edebilir.
Aynı şekilde bugün:
dindar görünen biri
yarın:
yanlış yola
gidebilir.
Bu nedenle:
insanın sonuna değil, kendi bugünkü sorumluluğumuza odaklanmalıyız.
Yûnus 97’nin bize öğrettiği bir başka büyük mesele:
delil ile iradenin birlikte çalışmasıdır.
Dinî tartışmalar bazen:
şöyle yürütülür:
“Yeterince güçlü delil varsa herkes aynı sonuca varır.”
Gerçekte insan:
bu kadar basit değildir.
Delil:
önemlidir.
Ama:
onu değerlendiren insanın:
dürüstlüğü de
önemlidir.
Bir insan:
delilin önüne:
çıkarını,
öfkesini,
grubunu,
kibrini
koyabilir.
Bunun tersi de mümkündür:
İnsan:
çok sevdiği bir fikrin:
yanlış olduğunu
gördüğünde:
“Üzüldüm ama gerçek bu.”
diyebilir.
İşte:
hakikat sevgisinin:
en büyük sınavlarından biri budur.
Gerçek seni:
memnun ettiğinde değil,
seni düzelttiğinde de onu kabul edebiliyor musun?
Bilimsel düşüncenin:
çok değerli özelliklerinden biri de:
burada benzer bir ahlak gerektirir.
Bir hipotez:
veriye uymuyorsa:
değiştirilir.
Araştırmacının görevi:
hipotezi ne pahasına olursa olsun
kurtarmak değil,
gerçeği anlamaktır.
Dinî düşüncede de:
insan yorumlarımız açısından:
benzer bir tevazu gerekir.
Kur’an:
hak olarak kabul edilir.
Ama:
Kur’an hakkındaki benim yorumum
yanlış olabilir.
Yeni bir dil bilgisi,
bağlam,
hadis,
tefsir bilgisi
gördüğümde:
yorumumu:
düzeltebilmeliyim.
Bu:
vahye ihanet
değil,
vahyi kendi egomdan üstün tutmaktır.
Yûnus 97’nin:
“Bütün ayetler gelse bile...”
ifadesi böylece bize:
hem sert bir uyarı
hem de kişisel bir ayna
olur.
Başkasına:
“Sen inatçısın.”
demeden önce:
kendime sormalıyım:
Ben hangi konuda hiçbir delile açık değilim?
Siyasi görüşümde mi?
Mezhep yorumumda mı?
Aile içindeki bir tartışmada mı?
İşimde mi?
Bir insan hakkındaki kanaatimde mi?
Belki:
karşı tarafın ne söylediğini:
artık dinlemiyorum.
Belki:
o ne söylerse söylesin:
yanlış sayıyorum.
Belki:
özür dilese bile:
“Rol yapıyor.”
diyorum.
Belki:
delil getirse:
“Sahte.”
diyorum.
Bu durumda:
ayet yalnız Firavunları değil,
bizim küçük inatlarımızı da düşünmemize
yardımcı olabilir.
Ama yine:
ahlaki benzetme ile:
ilahî hükmü
karıştırmamalıyız.
Bir insanın inatçı olduğunu düşünmek başka,
ona:
“Allah’ın azap hükmü senin hakkında gerçekleşti.”
demek başkadır.
Birincisi:
insan değerlendirmesi olabilir.
İkincisi:
gayba ilişkin çok ağır bir iddiadır.
Bunu:
vahiy olmadan
söyleyemeyiz.
Yûnus Suresi 97’nin sonunda belki en temel mesaj şudur:
Hakikate açık kal.
Sor.
Araştır.
Delil iste.
Delili değerlendir.
Yanlış gördüğün şeyi:
eleştir.
Ama:
fikrini öylesine kimliğinin parçası yapma ki:
hakikat karşına çıktığında:
onu kabul etmek:
sana kendi benliğinin yıkılması gibi gelsin.
Çünkü insanın:
fikrini değiştirebilme yeteneği:
zayıflık değil,
çok büyük bir özgürlüktür.
Ve belki Yûnus Suresi 97. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir konuda hangi delil ortaya çıkarsa fikrimizi değiştirebileceğimizi gerçekten biliyor muyuz, yoksa kendi görüşümüzü hiçbir bilgiyle yanlışlanamayacak kadar kapalı bir sisteme mi dönüştürdük? Ve sonucu tamamen kaçınılmaz hâle gelene kadar uyarıları ertelemek yerine, hakikati gördüğümüz anda değişebilecek kadar dürüst ve özgür kalabiliyor muyuz?
“Daha fazla delil istemek yanlış değildir; fakat hiçbir delilin seni değiştiremeyeceği bir noktaya gelmek tehlikelidir. Hakikati ararken sor, incele ve itiraz et; ama gerçeği kendi egondan daha değerli tut. Felaket kapıya geldiğinde değil, hâlâ özgürce seçim yapabiliyorken doğruya yönelmek insanın en büyük imkânlarından biridir.”
Ersan Karavelioğlu