Tevbe Suresi 98. Ayette “Bedevilerden Öyleleri Vardır ki Yaptıkları Harcamayı Bir Zarar Sayar ve Başınıza Kötü Dönemlerin Gelmesini Beklerler; Kötü Dönüş Kendi Başlarına Olsun” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan verdiği şeyi yalnızca kaybettiği bir miktar olarak görüyorsa, paylaşmanın anlamını henüz kavrayamamış olabilir. Daha tehlikelisi ise başkasının iyiliğini istemek yerine onun düşüşünü beklemektir; çünkü insanın kalbini fakirleştiren şey bazen parasının azalması değil, başkasının felaketinden umut devşirmeye başlamasıdır.”
Ersan Karavelioğlu
Tevbe Suresi 98. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Bedevilerden öyleleri vardır ki, yaptıkları harcamayı bir zarar ve yük sayarlar; sizin başınıza kötü dönemlerin gelmesini beklerler. Kötülük çemberi onların başına olsun. Allah hakkıyla işitendir, bilendir.”
Bu ayet, önceki ayette başlayan bedevilerle ilgili değerlendirmenin devamıdır.
Ancak Kur’an yine son derece dikkatli bir ifade kullanır:
“Bedevilerden öyleleri vardır ki...”
Yani:
hepsi değil.
Belirli bir grup anlatılmaktadır.
Nitekim hemen sonraki ayette bedeviler arasındaki samimi müminler açıkça övülecektir.
“Bedevilerden Öyleleri Vardır ki...” İfadesi Neden Çok Önemlidir
Ayet:“Ve mine’l-a‘râbi men...”
diye başlar.
Yani:
“Bedevilerden bazıları...”
Bu ifade Kur’an’ın toplumsal genellemelerdeki hassasiyetini gösterir.
Bir önceki ayette bazı bedevî çevrelerde:
inkârın,
nifakın
ve dinî bilgisizliğin
daha ağırlaşabileceğinden söz edilmişti.
Şimdi de onların bir kısmının ekonomik davranışından bahsediliyor.
Dolayısıyla:
“Bedeviler böyledir.”
demek ayetin kendi dilini bozmak olur.
Kur’an grubu değil, davranışı hedef almaktadır.
“Yaptıkları Harcamayı Bir Zarar Sayarlar” Ne Demektir
Ayette:“yettehizu mâ yunfiku mağramâ”
ifadesi bulunur.
“Mağram”:
zorunlu yük,
ödenmesi istenmeyen borç,
ceza gibi hissedilen ödeme,
zarar
anlamlarına gelebilir.
Yani bazı kişiler dinî veya toplumsal bir sorumluluk için mal harcadığında bunu:
“Allah yolunda verdiğim güzel bir katkı”
olarak değil,
“Elimden çıkan para, istemediğim bir masraf”
olarak görmektedir.
Problem harcamanın miktarından önce harcamaya bakış biçimidir.
Buradaki Harcama Zekât mı, Savaş Harcaması mı
Tefsirlerde bağlamla ilgili farklı ayrıntılar bulunmaktadır.Bu harcamalar:
zekât,
sadaka,
Müslüman toplumun ortak ihtiyaçları
veya sefer şartlarında yapılması gereken maddi katkılar
çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Ayetin temel mesajı ise açıktır:
Bu insanlar verdikleri malı Allah’a yakınlaştıran bir iyilik değil, istemedikleri bir ekonomik kayıp olarak görüyorlardı.
Dolayısıyla mesele yalnızca hangi kalemin ödendiğinden daha geniştir.
Zihniyet meselesidir.
Bir Ödemeyi Yük Gibi Hissetmek İnsanı Münafık mı Yapar
Hayır.İnsan:
vergi öderken,
zekât verirken,
borcunu kapatırken
veya büyük bir yardım yaparken
maddi açıdan zorlanabilir.
İçinden:
“Bu gerçekten ağır geldi.”
diye geçirebilir.
Bu duygu tek başına nifak anlamına gelmez.
Tevbe 98’de anlatılan durum daha derindir.
Burada:
iman iddiası,
isteksiz harcama,
Müslümanların başına felaket gelmesini bekleme
ve düşmanca bir iç yöneliş
bir aradadır.
Maddi zorlanma ile düşmanca nifak aynı şey değildir.
Zekât veya Yardım Neden “Kayıp” Gibi Görülebilir
Çünkü insan paraya yalnızca matematiksel bakarsa şöyle düşünebilir:100 bendeydi.
10 verdim.
90 kaldı.
Demek ki:
10 kaybettim.
Kur’an’ın infak anlayışı ise daha geniştir.
Verilen mal:
bir ihtiyaç sahibini destekleyebilir,
toplumsal dayanışma oluşturabilir,
insanın cimriliğini azaltabilir,
şükür duygusunu güçlendirebilir
ve ahiret için karşılık doğurabilir.
Bu nedenle her eksilen rakam gerçek kayıp değildir.
Bazen cebinden çıkan şey, hayatında daha büyük bir anlam üretir.
İslam Malın Tamamını Dağıtmayı mı İster
Hayır.İslam:
ailenin hakkını,
kişinin temel ihtiyaçlarını,
borçlarını,
gelecek planlarını
ve ekonomik sorumluluklarını
yok saymaz.
Tasarruf yapmak da tek başına cimrilik değildir.
Bir insan:
birikim yapabilir,
yatırım yapabilir,
ev veya iş kurabilir.
Problem:
malın hakkını vermeyi sürekli zarar saymak
ve toplumla paylaşılması gereken yükümlülükten nefret etmektir.
Kur’an serveti yok etmeyi değil, servetle sağlıklı ilişki kurmayı öğretir.
“Başınıza Kötü Dönemlerin Gelmesini Beklerler” Ne Demektir
Ayette:“ve yeterabbesu bikumu’d-devâir”
ifadesi geçer.
“Terabbus”:
beklemek,
gözlemek,
bir gelişmenin olmasını kollamak
anlamına gelir.
“Devâir” ise:
dönüp gelen olaylar,
talihin tersine dönmesi,
musibetler,
yenilgi veya kötü dönemler
anlamında yorumlanmıştır.
Yani bu kişiler müminlerin:
zor duruma düşmesini,
yenilmesini,
gücünü kaybetmesini
ve şartların aleyhine dönmesini
beklemektedir.
Bu artık yalnızca ekonomik isteksizlik değildir.
İçten içe başkasının çöküşünü istemektir.
İnsan Başkasının Başına Kötülük Gelmesini Neden İster
Bunun birçok psikolojik nedeni olabilir:haset,
öfke,
intikam arzusu,
grup düşmanlığı,
çıkar çatışması
veya karşı tarafın başarısını kendi kaybı gibi görmek.
İnsan bazen:
“Ben kazanamıyorsam o da kaybetsin.”
noktasına gelebilir.
Bu, oldukça yıkıcı bir ruh hâlidir.
Çünkü artık amaç:
kendi durumunu düzeltmek değil, karşı tarafın durumunun bozulmasıdır.
Kur’an bu zihniyeti çok sert biçimde eleştirir.
Başkasının Başarısızlığından Sevinmek Neden Tehlikelidir
Çünkü insanın mutluluğu kendi iyiliğinden değil, başkasının acısından beslenmeye başlar.Bir rakip başarısız olduğunda sevinmek ile:
bir masumun zarar görmesini istemek
aynı şey değildir.
Rekabet ortamında insan rakibinin kaybetmesini isteyebilir.
Fakat burada anlatılan daha ağırdır:
Bir topluluğun başına:
felaket,
yenilgi
ve kötü dönüş
gelmesini beklemek.
Bu durum haset ve düşmanlığın karaktere yerleşmesini gösterebilir.

“Kötü Dönüş Onların Başına Olsun” Ne Anlama Gelir
Ayette:“aleyhim dâiretü’s-sev’”
denilir.
Genel anlamıyla:
“Kötü dönüş onların başına olsun.”
veya:
“Kötülük çemberi kendi üzerlerine dönsün.”
anlamı taşır.
Bu, onların başkası için beklediği kötü sonucun kendilerine dönmesini bildiren ilahî bir karşılıktır.
Kur’an burada çok güçlü bir tersine dönüş kullanır:
Onlar müminlerin felaketini bekliyor.
Ayet ise:
Asıl kötü sonuç sizin üzerinize dönecektir.
demektedir.

Bu İfade İnsanlara Beddua Etme veya Zarar Verme Yetkisi Verir mi
Hayır.Ayetin hükmünü bildiren Allah’tır.
Bu ifade:
“Hoşlanmadığınız insanlara zarar verin.”
veya:
“Onların felaketini siz gerçekleştirin.”
dememektedir.
Özellikle:
“Kötü dönüş onların üzerine olsun.”
cümlesini bireysel şiddet çağrısına dönüştürmek ayetin anlamını bozar.
Burada anlatılan ilahî karşılık ve ahlaki sonuçtur.
İnsan kendi öfkesini Allah’ın hükmü gibi sunamaz.

Başkasına Dilediğimiz Kötülük Gerçekten Bize Dönebilir mi
Her olay için:“Başkasına ne dilediyse aynısı kesin başına gelir.”
şeklinde mekanik bir dünya yasası kuramayız.
Hayatta kötü insan bazen uzun süre rahat yaşayabilir.
İyi insan da büyük sıkıntılar yaşayabilir.
Ayet belirli bir grubun ilahî hükmünü bildirir.
Ancak genel ahlaki açıdan önemli bir gerçek vardır:
Sürekli başkalarının kötülüğünü isteyen insan, daha o kötülük gerçekleşmeden kendi iç dünyasını zehirleyebilir.
Kin önce karşı tarafı değil, çoğu zaman onu taşıyan kalbi yorar.

Bu Ayet Vergi veya Zorunlu Ödemelerle İlgili Bir İlke Verir mi
Doğrudan modern vergi sistemi hakkında inmiş bir ayet değildir.Dolayısıyla bütün modern vergileri:
zekât
veya:
Tevbe 98’deki harcamalarla
birebir aynı görmek doğru olmaz.
Fakat genel ahlaki bir bağlantı kurulabilir:
Toplumun ortak yüklerini sürekli:
“Neden ben ödüyorum?”
diye görmek ile bu kaynakların:
adaletli,
şeffaf
ve doğru kullanılıp kullanılmadığını sorgulamak
aynı şey değildir.
Kamu harcamasını sorgulamak meşrudur.
Yolsuzluğu eleştirmek de meşrudur.
Ayet, hesap sormayı değil samimiyetsiz şekilde ortak sorumluluktan nefret etmeyi eleştirir.

Harcanan Paranın Nereye Gittiğini Sormak İmansızlık mıdır
Kesinlikle hayır.Bir kişi:
zekâtının doğru yere ulaşıp ulaşmadığını,
bağış kuruluşunun güvenilir olup olmadığını,
kamusal kaynağın nasıl harcandığını
sorabilir.
Bu:
cimrilik
veya nifak
değildir.
Şeffaflık ve hesap verebilirlik önemlidir.
Tevbe 98’in sorunu:
“Bu para gerçekten doğru kullanılıyor mu?”
diye sormak değildir.
Sorun, Allah’a ve müminlere karşı içten düşmanlık taşıyarak yapılan harcamayı yalnızca zarar görmek ve müminlerin çöküşünü beklemektir.

Tevbe 97 ile Tevbe 98 Nasıl Birbirini Tamamlıyor
Tevbe 97’de bazı bedevî grupların:inkâr ve nifakta daha katı olabildiği
ve vahyin sınırlarını bilmekten uzak kalabildiği
anlatılmıştı.
Tevbe 98 ise bunun ekonomik ve sosyal davranıştaki bir örneğini gösterir.
İçlerindeki bazıları:
harcamayı zarar sayıyor,
Müslümanların başına kötü gün gelmesini bekliyor.
Yani önce:
zihinsel ve imanî durum
anlatıldı.
Sonra:
davranıştaki sonucu
gösterildi.
Ancak Kur’an’ın dengeyi nasıl kurduğunu görmek için bir sonraki ayet çok önemlidir.

Bütün Bedevilerin Böyle Olmadığını Nereden Biliyoruz
Çünkü hemen sonraki Tevbe 99. ayette Kur’an bedevilerden başka bir grubu anlatacaktır:Allah’a ve ahiret gününe iman edenler,
harcadıklarını Allah’a yakınlaşma vesilesi görenler
ve:
Peygamber’in dualarına vesile sayanlar.
Yani Tevbe 98’de:
harcamayı zarar gören bedeviler vardır.
Tevbe 99’da:
harcamayı Allah’a yakınlaşma gören bedeviler vardır.
Bu iki ayet yan yana düşünüldüğünde Kur’an'ın ölçüsü çok netleşir:
Kimlik değil, iman ve davranış belirleyicidir.

Ayetin Sonunda “Allah İşitendir, Bilendir” Denmesi Neden Önemlidir
Ayet:“Vallâhu semîun alîm.”
ifadesiyle biter.
Yani:
“Allah hakkıyla işitendir, bilendir.”
Allah:
söylenen sözleri işitir.
Ama yalnızca açıkça söyleneni değil, insanın gerçek durumunu da bilir.
Bir kişi dışarıda:
“Ben sizin yanınızdayım.”
diyebilir.
Ama gizlice:
“Keşke başlarına bir felaket gelse.”
diye bekleyebilir.
İnsan bunu bilemeyebilir.
Allah bilir.
Bu nedenle ayet başkalarının kalplerini okumaya değil, kendi içimizde gizlediğimiz yönelişi sorgulamaya çağırır.

Sonuç: Tevbe Suresi 98. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Tevbe Suresi 98. ayet, iki önemli ahlaki hastalığı aynı anda ortaya koymaktadır:Vermeyi kayıp görmek.
Ve:
başkasının felaketini beklemek.
Ayet:
“Bedevilerden öyleleri vardır ki...”
diye başlar.
Bu ifade özellikle önemlidir.
Çünkü Kur’an bütün bedevileri aynı kategoriye sokmaz.
Bir sonraki ayette tam tersine, bedeviler arasındaki samimi müminler övülecektir.
Dolayısıyla burada:
ırk,
köken,
coğrafya
veya yaşam biçimi
mahkûm edilmiyor.
Belirli bir karakter ve davranış biçimi eleştiriliyor.
Bu kişiler yaptıkları harcamaya:
“mağram”
yani bir çeşit:
yük,
zarar,
istenmeyen ödeme
gibi bakmaktadırlar.
İşte burada çok önemli bir soru ortaya çıkar:
İnsan verdiği şeyi nasıl görüyor?
Bir insan sadaka verirken:
“Param eksildi.”
diye düşünebilir.
Başka biri:
“Bir insanın ihtiyacı karşılandı.”
diye düşünebilir.
Maddi sonuç aynı olabilir.
Ama iki kişinin anlam dünyası farklıdır.
Kur’an parayı yok saymaz.
İnsanın malını koruma hakkı vardır.
Tasarruf vardır.
Aile sorumluluğu vardır.
Borç vardır.
Gelecek için hazırlık vardır.
Ama malın hakkını vermeyi sürekli:
“Zarar ettim.”
olarak görmek, insanın servetle ilişkisini sorgulamasını gerektirir.
Ayetin ikinci kısmı daha da ağırdır.
Bu insanlar:
“Başınıza kötü dönemlerin gelmesini beklerler.”
Yani sadece yardım etmek istemiyor değiller.
İçlerinde müminlerin:
yenilmesini,
zor duruma düşmesini,
talihinin tersine dönmesini
bekleyen bir yöneliş vardır.
Bu bize hasedin ne kadar ileri gidebileceğini gösterir.
Haset başlangıçta:
“Onun sahip olduğu bende de olsun.”
düzeyinde olabilir.
Daha tehlikeli hâlinde ise:
“Bende olmayacaksa onda da olmasın.”
noktasına dönüşür.
En karanlık hâlinde de:
“Başına kötü bir şey gelsin.”
beklentisine dönüşebilir.
Kur’an bu zihniyeti açıkça reddeder.
Ardından:
“Kötü dönüş onların üzerine olsun.”
denilir.
Yani başkası için bekledikleri felaketin nihai sonucu kendilerine döner.
Fakat bu cümle bize insanlara saldırma veya onların felaketini gerçekleştirme hakkı vermez.
İlahî hüküm bireysel intikam ruhsatı değildir.
Ayetin sonunda:
“Allah işitendir, bilendir.”
denilmesi de çok anlamlıdır.
İnsan bazı sözlerini gizleyebilir.
Düşüncesini açıklamayabilir.
Toplum içinde dost gibi görünebilir.
Ama Allah:
sözünü işitir,
niyetini bilir.
Bu yüzden ayet başkasının kalbini araştırmaktan önce bizi kendi içimize döndürmelidir.
Birine yardım ettiğimizde içimizden gerçekten:
“Keşke vermeseydim.”
diye mi düşünüyoruz?
Başkasının başarısını görünce rahatsız mı oluyoruz?
Bize zarar vermemiş bir insanın bile başarısızlığı bizi sevindiriyor mu?
Rakibimizin kaybetmesini istemekle, onun mahvolmasını istemek arasındaki sınırı koruyabiliyor muyuz?
Ve belki Tevbe 98’in bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir iyilik için malımızdan verdiğimizde onu yalnızca cebimizden çıkan bir kayıp olarak mı görüyoruz; daha önemlisi, başkalarının başarısı karşısında kendi hayatımızı geliştirmek yerine onların başına kötü bir şey gelmesini bekleyecek kadar kalbimizi hasede teslim ediyor muyuz?
“Paylaşmak her zaman cebinden eksileni değil, insanlığından çoğalanı da görebilmektir. Başkasının düşüşünü bekleyerek yükselmezsin; gerçek zenginlik, elindekinden verebildiğin ve başkasının iyiliği seni rahatsız etmediği gün başlar.”
Ersan Karavelioğlu