📖 Hûd Suresi 66. Ayette “Emrimiz Gelince Sâlih’i ve Onunla Birlikte İman Edenleri Tarafımızdan Bir Rahmetle Kurtardık; Onları O Günün Aşağılanmasın

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,222
2,736,269
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 66. Ayette “Emrimiz Gelince Sâlih’i ve Onunla Birlikte İman Edenleri Tarafımızdan Bir Rahmetle Kurtardık; Onları O Günün Aşağılanmasından da Koruduk. Şüphesiz Rabbin Mutlak Güç Sahibidir, Üstündür” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Semûd’un üç günlük mühleti sona erdiğinde ilahî hüküm gerçekleşir; fakat Hûd 66’nın merkezinde yalnız ceza değil, yine rahmetle kurtuluş vardır. Hz. Sâlih ve onunla birlikte iman edenler kendi güçleri sayesinde değil, Allah’ın rahmetiyle korunur. Ayetin sonunda Allah’ın el-Kaviyy ve el-Azîz oluşunun vurgulanması da ilahî kudretin hiçbir toplumsal güce muhtaç olmadığını gösterir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 66. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Emrimiz gelince Sâlih’i ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; onları o günün aşağılanmasından da koruduk. Şüphesiz Rabbin, güçlüdür, mutlak üstünlük sahibidir.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Fe lemmâ câe emrunâ necceynâ Sâlihan vellezîne âmenû meahû bi-rahmetin minnâ ve min hizyi yevmiizin. İnne rabbeke huve’l-kaviyyu’l-azîz.”

Bir önceki ayette Semûd’un Allah’ın devesini öldürdüğü ve Hz. Sâlih’in onlara üç gün daha yurtlarında yaşamalarını söylediği bildirilmişti. Hûd 66’da artık beklenen hüküm gelir. Ancak ayetin ilk cümlesi özellikle Sâlih ve müminlerin kurtuluşuna odaklanır.

2️⃣ “Emrimiz Gelince” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“fe lemmâ câe emrunâ”

yani:

“Emrimiz geldiğinde...”

denilir.

Buradaki “emir”, Semûd hakkında daha önce bildirilen ilahî hükmün gerçekleşmesini ifade eder. Hz. Sâlih’in verdiği uyarı boş bir tehdit değildir; Allah tarafından bildirilen sonucun zamanı geldiğinde hüküm gerçekleşmektedir.

Burada önemli olan, olayın ansızın ortaya çıkan kontrolsüz bir öfke gibi anlatılmamasıdır. Öncesinde:

peygamber gönderilmiş,

tebliğ yapılmış,

açık delil verilmiş,

sınır belirtilmiş

ve sonuç konusunda uyarı yapılmıştır.

Böylece Kur’an anlatısında hüküm, uzun bir uyarı ve sorumluluk sürecinin ardından gelir.

3️⃣ Allah’ın Hükmü İnsan Öfkisine Benzetilebilir mi ❓​

Hayır.

İnsan öfkelenince bazen:

ölçüsünü kaybedebilir,

sonradan pişman olacağı şeyler yapabilir

ve adaletsiz davranabilir.

Allah’ın hükmünü böyle insani ve kontrolsüz bir öfke modeliyle düşünmek doğru değildir.

Kur’an Allah’ın hükmünü:

ilim, hikmet, kudret ve adalet

ile ilişkilendirir.

Semûd’a verilen hüküm de Kur’an’ın kendi anlatısında belirli bir geçmişe sahiptir. Onlar tek bir hata yapıp anında cezalandırılan habersiz insanlar olarak sunulmaz; kendilerine peygamber gönderilmiş, özel ayet verilmiş ve sınır açıkça bildirilmiştir.

İlahî hüküm ≠ insanın öfke patlaması.

4️⃣ “Sâlih’i Kurtardık” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“necceynâ Sâlihan”

yani:

“Sâlih’i kurtardık.”

denilir.

Hz. Sâlih, Semûd toplumunun içinde tebliğ etmiş, onların tepkileriyle karşılaşmış ve sonunda kendilerine yaklaşan hükmü bildirmiştir. İlahi hüküm geldiğinde ise o, Semûd’la birlikte cezalandırılmaz.

Bu, peygamberlerin dünyada hiçbir sıkıntı yaşamayacağı anlamına gelmez.

Peygamberler:

baskı,

hicret,

açlık,

yaralanma,

yas

ve ölüm

gibi insani tecrübeler yaşamıştır.

Hûd 66’nın özel olarak anlattığı şey, Semûd’a yönelik bu belirli ilahî hüküm sırasında Hz. Sâlih’in korunmasıdır.

5️⃣ Hz. Sâlih Tek Başına mı Kurtuldu ❓​

Hayır.

Ayet özellikle:

“vellezîne âmenû meahû”

yani:

“onunla birlikte iman edenleri”

de zikreder.

Bu ifade, peygamberin yanında ona iman eden insanların da bulunduğunu gösterir.

Kur’an burada onların isimlerini veya sayılarını vermez. Bu nedenle:

“Şu kadar kişiydiler.”

gibi ayrıntıları kesin vahiy bilgisi gibi sunmamak gerekir.

Ayetin vurgusu sayı üzerinde değil, iman edenlerin peygamberle birlikte kurtarılması üzerindedir.

Bu da bize tekrar şu ölçüyü hatırlatır:

Hakikatin değeri, yalnız kaç kişinin ona inandığıyla ölçülmez.

6️⃣ Az Sayıda İnsan Doğruysa Çoğunluk Yanlış mıdır ❓​

Her zaman değil.

Semûd kıssasından:

“Azınlık her zaman haklıdır.”

sonucu çıkarılamaz.

Hz. Sâlih ve ona iman edenlerin haklı oluşu az sayıda olmalarından değil, Allah’ın vahyine bağlı olmalarından kaynaklanır.

Günümüzde bir insan:

“Herkes bana karşı, demek ki kesin ben haklıyım.”

diyemez.

Bazen yalnız kalan kişi gerçekten haklı olabilir. Bazen de yanlış düşündüğü için yalnız kalabilir.

Aynı şekilde çoğunluk bazen doğru, bazen yanlış olabilir.

Çoğunluk ≠ hakikatin garantisi.

Azınlık ≠ hakikatin garantisi.


Ölçü, delil ve doğruluktur.

7️⃣ “Tarafımızdan Bir Rahmetle Kurtardık” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“bi-rahmetin minnâ”

denilir.

Yani:

“Bizden bir rahmetle...”

Bu ifade Hûd 58’de Hz. Hûd ve iman edenlerin kurtuluşunda da kullanılmıştı. Burada da aynı temel ilke tekrar edilir:

Kurtuluş Allah’ın rahmetiyle gerçekleşir.

Hz. Sâlih görevini yaptı.

Müminler iman etti.

Ama Kur’an sonuç cümlesinde:

“Kendi güçleri sayesinde kurtuldular.”

demiyor.

“Rahmetimizle kurtardık.”

diyor.

Bu, insanın ibadetini ve imanını küçültmez; fakat insanın Allah karşısındaki yerini doğru belirler.

8️⃣ Kurtuluş Rahmetse İman ve Amel Önemsiz midir ❓​

Hayır.

Ayet açıkça:

“Sâlih ve onunla birlikte iman edenler”

demektedir.

Dolayısıyla iman önemsiz değildir.

Fakat insan:

“Ben iman ettim, şu kadar ibadet yaptım; artık Allah bana kurtuluş borçlu.”

şeklinde bir ilişki kurmamalıdır.

İslamî kulluk anlayışında insan:

çalışır,

ibadet eder,

tövbe eder,

ahlakını düzeltmeye çalışır

ve bütün bunlarla birlikte Allah’ın rahmetine muhtaç olduğunu bilir.

Amel, rahmeti satın alan para değildir.

Ama rahmete yönelen insanın sorumluluğu da anlamsız değildir.

Bu denge hem tembelliği hem kibri engeller.

9️⃣ “O Günün Aşağılanmasından Kurtardık” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“ve min hizyi yevmiizin”

ifadesi geçer.

“Hizy”, aşağılanma, rezillik, utanç verici bir duruma düşme veya zillet anlam alanına sahiptir.

Semûd’un başına gelen şey yalnız fiziksel bir yıkım olarak anlatılmaz; aynı zamanda ahlaki ve tarihsel bir zillet boyutu taşır.

Kendilerini güçlü gören, yeryüzünü imar eden ve Allah’ın açık ayetini küçümseyen toplum, sonunda kendi gücünün onları kurtaramadığı bir durumla karşılaşır.

Bu yüzden ayetin:

“o günün aşağılanması”

ifadesi, güç ile kibir arasındaki ilişkiye de ağır bir cevap niteliğindedir.

🔟 Dünyevî Yenilgi Her Zaman “Aşağılanma” mıdır ❓​

Hayır.

Bir insan:

savaşı kaybedebilir,

işini kaybedebilir,

iflas edebilir

veya toplumsal konumunu yitirebilir.

Bunların hiçbiri tek başına Allah tarafından aşağılandığının kanıtı değildir.

Peygamberler ve salih insanlar da dünya hayatında yenilgi gibi görünen durumlarla karşılaşmıştır.

Semûd’un durumu farklıdır çünkü onların başına gelen olayın ilahî hüküm ve zillet olduğunu bize vahiy bildiriyor.

Dolayısıyla modern bir insanın maddi başarısızlığı hakkında:

“Allah onu rezil etti.”

diye kesin hüküm vermek doğru değildir.

Dünyevî başarısızlık ≠ ilahî zilletin kesin delili.

1️⃣1️⃣ “O Gün” İfadesi Dünyadaki Azap Gününü mü Anlatıyor ❓​

Bağlam, Semûd’a gelen ilahî hükmün gerçekleştiği günü göstermektedir. Ayet, Hz. Sâlih ve iman edenlerin yalnız fiziksel yok oluştan değil, o günün zilletinden de korunduğunu bildirir.

Bu ifade ahiretteki nihai hesabı yok saymaz; ancak Hûd 66’nın doğrudan bağlamı Semûd’un dünyadaki özel tarihsel akıbetidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Kur’an bir tarihsel olayın metafizik anlamını açıklıyorsa bunu kabul ederiz.

Fakat modern bir olay için aynı açıklamayı vahiy olmadan kendimiz üretemeyiz.

1️⃣2️⃣ Bir Deprem, Sel veya Felaket Yaşayan Toplum İçin “Allah Onları Aşağıladı” Denebilir mi ❓​

Hayır.

Bu tür bir kesinlik için elimizde vahiy yoktur.

Bugün bir deprem meydana geldiğinde:

fay hatları,

zemin yapısı,

bina kalitesi,

mühendislik,

denetim

ve afet hazırlığı

gibi gerçek nedenler araştırılmalıdır.

Bir sel yaşandığında:

yağış,

dere yatakları,

şehirleşme

ve altyapı

incelenir.

Bunları araştırmak Allah’a imansızlık değildir.

Tam tersine insanın sebep ve sorumluluk dünyasını ciddiye almasıdır.

Bir afetin mağdurlarına:

“Allah sizi rezil etti.”

demek hem delilsiz hem de son derece zalimce olabilir.

Semûd’un hükmünü biliyoruz; modern afetlerin özel gaybî hükmünü bilmiyoruz.

1️⃣3️⃣ Neden Yine Rahmet Vurgulanıyor ❓​

Hz. Hûd kıssasında da kurtuluş:

“rahmetimizle”

anlatılmıştı.

Hz. Sâlih kıssasında da aynı ifade gelir.

Bu tekrar önemli bir Kur’anî ölçüyü düşündürür:

İlahî kurtuluş, insanın gurur sebebi değil şükür sebebidir.

Bir insan kendisini doğru yolda görüyorsa:

“Ben çok üstün olduğum için buradayım.”

dememelidir.

Daha çok:

“Allah bana hidayet ve imkân verdiyse bunun şükrünü nasıl gösterebilirim?”

diye düşünmelidir.

Rahmet bilinci insanın başkasına tepeden bakmasını değil, tevazu ve şükrünü artırmalıdır.

1️⃣4️⃣ “Şüphesiz Rabbin Güçlüdür” İfadesindeki “el-Kaviyy” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin sonunda Allah:

“el-Kaviyy”

olarak nitelenir.

“el-Kaviyy”, çok güçlü, kudreti eksiksiz, hiçbir güçsüzlük taşımayan anlamına gelir.

Semûd güçlü bir toplumdu.

Dağları işleyebiliyor, yapılar kurabiliyor ve kendisini güven içinde hissedebiliyordu.

Fakat ayetin sonunda:

“Asıl mutlak güç Allah’ındır.”

mesajı gelir.

Bu, insan gücünün değersiz olduğu anlamına gelmez.

İnsan gerçekten güçlü olabilir.

Fakat insan gücü:

sınırlı,

geçici

ve şartlara bağlıdır.

Allah’ın kudreti ise yaratılmış güçlerle aynı kategoride değildir.

1️⃣5️⃣ Allah’ın “el-Azîz” Olması Ne Anlama Gelir ❓​

“El-Azîz”, üstün, yenilmez, izzet sahibi ve hiçbir gücün kendisini aciz bırakamadığı anlam alanına sahiptir.

Hûd 66’nın sonunda:

“el-Kaviyyü’l-Azîz”

iki ismin birlikte kullanılması çok anlamlıdır.

Semûd kendi gücüne güvenmiş olabilir.

Fakat Allah’ın hükmü geldiğinde:

servetleri,

yapıları,

siyasi güçleri

ve toplumsal üstünlükleri

onları kurtaramamıştır.

Bu nedenle ayetin sonu adeta şöyle der:

“Gücünüz vardı; fakat mutlak güç sizde değildi.”

Bu, bütün insan medeniyetleri için güçlü bir tevazu dersidir.

1️⃣6️⃣ Allah’ın Güçlü Olması İnsanların Gücünü Değersiz mi Kılar ❓​

Hayır.

İnsan gücü gerçektir.

İnsan:

köprü yapar,

hastalık tedavi eder,

şehir kurar,

bilim üretir

ve zor şartları dönüştürebilir.

Kur’an bunları yok saymaz.

Hûd 61’de zaten insanın yeryüzünü imar etmesi vurgulanmıştı.

Sorun insan gücünün varlığı değil, mutlaklaştırılmasıdır.

İnsan:

“Ben güçlüyüm.”

diyebilir.

Ama:

“Gücüm sınırsızdır, bana hiçbir şey olmaz, kimseye hesap vermem.”

noktasına geldiğinde kibir başlar.

Güç nimet olabilir; mutlaklık iddiası insanı bozabilir.

1️⃣7️⃣ “Allah Güçlüdür” Demek Güçlü Olan Her İnsanın Haklı Olduğu Anlamına Gelir mi ❓​

Kesinlikle hayır.

İlahî kudret ile insanın siyasi veya askerî gücünü birbirine karıştırmak büyük hata olur.

Bir devlet savaşı kazanabilir ve yine de haksız olabilir.

Bir şirket piyasada rakiplerini yenebilir ve yine de etik dışı davranabilir.

Bir lider çok güçlü olabilir ve yine de zalim olabilir.

Güç, doğruluğun kanıtı değildir.

Allah’ın “el-Kaviyy” ve “el-Azîz” oluşu, insanın:

“Ben kazandım, demek Allah kesin benden yana.”

sonucuna ulaşmasına izin vermez.

Dünyevî başarı ile ilahî onay aynı şey değildir.

1️⃣8️⃣ Hûd 65 ve 66 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 65’te Semûd Allah’ın devesini öldürmüş ve Hz. Sâlih onlara:

“Yurdunuzda üç gün daha yararlanın.”

demişti.

Hûd 66’da üç günlük mühletin ardından ilahî hüküm gelir.

Fakat Kur’an önce:

“Semûd’a şu oldu.”

demek yerine Hz. Sâlih ve iman edenlerin rahmetle kurtarıldığını bildirir.

Bu çok dikkat çekicidir.

Ayetin merkezinde sadece yok oluş yoktur.

Rahmet de vardır.

Bir sonraki ayette ise Semûd’un başına gelen hükmün kendisi daha açık biçimde anlatılacak ve zalimleri şiddetli bir sesin yakaladığı, sabaha evlerinde çökmüş hâlde kaldıkları bildirilecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 66. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 66. ayet, Semûd kıssasında beklenen hükmün geldiği anda bize şaşırtıcı biçimde önce kurtuluşu gösterir.

Bir önceki ayette üç gün verilmişti.

Şimdi süre bitmiştir.

İlahi emir gelir.

Fakat cümle şöyle başlar:

“Sâlih’i ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık.”

Bu, Kur’an anlatısının rahmet boyutunu anlamak açısından önemlidir.

Allah’ın hükmü anlatılırken bile rahmet unutulmaz.

Hz. Sâlih ve iman edenler kurtulur.

Ama Kur’an onların kurtuluşunu kişisel kahramanlıklarına bağlamaz.

“Bizden bir rahmetle...”

der.

Bu cümle dindar insanın kibrini kırabilecek kadar güçlüdür.

İnsan bazen doğru bir şey yaptığı zaman:

“Ben zaten onlardan daha iyiyim.”

diye düşünebilir.

İbadet eder:

“Ben daha üstünüm.”

der.

Bir günahı bırakır:

“Bunu yapanlar ne kadar kötü insanlar.”

diye başkasını küçümser.

Bilgi öğrenir:

“Ben artık yanılmam.”

sanabilir.

Oysa Allah’ın rahmeti kavramı insana şunu söyler:

Doğru yolda olduğuna inanıyorsan bile haddini bil.

Çünkü hidayet bile şükür gerektiren bir nimettir.

Bu, insanın yanlış ile doğruyu ayırt etmesini engellemez.

Yanlışa yanlış denir.

Ama yanlış yapan insana bakarken:

“Ben yaratılıştan daha değerliyim.”

kibri üretmek gerekmez.

Hûd 66 bu yüzden iman ile tevazuyu birbirine bağlar.

Ayetin ikinci büyük mesajı kurtuluşun toplumsal tarafıdır.

Kur’an:

“Sâlih’i kurtardık.”

deyip bitirmiyor.

“Onunla birlikte iman edenleri...”

de ekliyor.

İsimlerini bilmiyoruz.

Belki büyük makamlara sahip değillerdi.

Belki tarih onları hiç kaydetmedi.

Ama Allah onları kıssanın içine alıyor.

Bu bize insanın değerinin yalnız:

şöhret,

makam,

takipçi sayısı

ve tarih kitaplarında ne kadar yer kapladığıyla

ölçülmediğini düşündürür.

Dünyada milyonların tanımadığı biri, Allah katında çok değerli olabilir.

Aynı şekilde milyonların alkışladığı biri Allah katında otomatik olarak üstün değildir.

Görünürlük ≠ değer.

Bu, çağımız açısından son derece önemli bir ölçüdür.

Bugün insanın değeri çoğu zaman sayı üzerinden anlatılıyor:

Kaç kişi seni takip ediyor?

Kaç kişi seni izledi?

Kaç beğeni aldın?

Kaç kişi adını biliyor?

Kur’an’ın bu ayetindeki müminlerin çoğunun adını bilmiyoruz.

Ama onlar:

“Sâlih’le birlikte iman edenler”

olarak anılıyor.

Bazen doğru yerde durmak, isminin hatırlanmasından daha değerlidir.

Ayetin üçüncü büyük mesajı zillet ve güç arasındaki ilişkidir.

Semûd güçlüydü.

Yeryüzünü imar ediyordu.

Kaya yapılar oluşturabiliyordu.

Kendi toplum düzenleri vardı.

Ama ayet sonunda onların dünyasındaki bütün güç imgelerinin karşısına iki ilahî isim getiriyor:

el-Kaviyy.

el-Azîz.


Asıl güçlü Allah’tır.

Asıl yenilmez Allah’tır.

Bu, insanın güçsüz olması gerektiği anlamına gelmez.

Tam tersine Hûd 61 insanı yeryüzünü imar etmeye çağırmıştı.

İslam insanın:

güçlü kurumlar,

iyi ekonomi,

sağlam yapılar,

bilim,

eğitim

ve teknoloji

üretmesine karşı değildir.

Sorun:

gücün insana sınırsızlık vehmi vermesidir.

Semûd’un trajedisi burada derinleşir.

Yeryüzünü imar edecek kadar güçlü olmak güzel olabilir.

Fakat bir deveye dokunmama sınırını kabul edemiyorsan, teknolojik gücün ahlaki olgunluğunla aynı seviyede olmayabilir.

Bu bugün de çok güncel bir problemdir.

İnsanlık:

çok büyük enerji üretebiliyor,

genetik sistemlere müdahale edebiliyor,

dünyanın başka ucundaki insanı saniyeler içinde gözetleyebiliyor,

devasa veri sistemleri kurabiliyor

ve yapay zekâ geliştirebiliyor.

Ama esas soru yine Hûd kıssasının sorusudur:

“Yapabiliyor olmamız, yapmamız gerektiği anlamına geliyor mu?”

Teknik güç büyüdükçe ahlaki sınır ihtiyacı azalmaz.

Daha da artar.

Çünkü daha büyük güç, daha büyük zarar ihtimali de taşır.

Semûd’un hikâyesi bu nedenle eski bir kavmin anlatısı olarak kalmaz; güç karşısındaki insan karakterinin kıssası hâline gelir.

Ayetin:

“o günün zilletinden kurtardık”

ifadesi de başka önemli bir uyarı taşır.

İnsan bazen başkasını küçük düşürerek kendisini güçlü sanır.

Bir lider insanları korkutur.

Bir patron çalışanlarını aşağılar.

Bir kişi zayıf olanla alay eder.

Bütün bunlar geçici bir üstünlük hissi verebilir.

Fakat ahlaki açıdan gerçek zillet bazen tam da başkasını aşağılayarak yükselmeye çalışmakta olabilir.

Semûd güçlü görünüyordu.

Ama kıssanın sonuna doğru gerçek izzet ile görünür güç birbirinden ayrılır.

Bununla birlikte modern hayatta başarısız bir insan için:

“Allah onu zillete düşürdü.”

dememeliyiz.

Bu, ayetin özel hükmünü bizim şahsi yargımıza çevirmek olur.

Bir insan işini kaybedebilir.

Haksız yere iftiraya uğrayabilir.

Toplum tarafından dışlanabilir.

Bunların hiçbiri Allah katında değersiz olduğunun kanıtı değildir.

Peygamberlerin bile toplum tarafından aşağılanmaya çalışıldığını Kur’an bize anlatır.

Demek ki:

İnsanların seni küçük görmesi ≠ Allah’ın seni küçük görmesi.

Aynı şekilde:

İnsanların seni yüceltmesi ≠ Allah’ın seni yücelttiğinin kesin kanıtı.

Bu ayrım insanın sosyal onayla ilişkisini çok sağlıklı bir yere taşıyabilir.

Hûd 66’nın rahmet boyutunu bugünün afetlerine uygularken de son derece dikkatli olmak gerekir.

Semûd için:

“Şunlar kurtuldu, bunlar cezalandırıldı.”

diyebiliyoruz.

Çünkü bunu Allah vahiy yoluyla bildiriyor.

Bugün bir depremde iki komşudan biri kurtuldu, diğeri hayatını kaybettiğinde:

“Kurtulan daha imanlıydı.”

diyemeyiz.

Bu çok ağır ve delilsiz bir hüküm olur.

Bir bebek enkaz altında hayatını kaybedebilir.

Bir zalim aynı afetten sağ çıkabilir.

Bu sonuçlar bize insanların Allah katındaki nihai değer sıralamasını vermez.

Fiziksel kurtuluş ≠ manevi üstünlüğün kesin göstergesi.

Bu nedenle afet zamanında insanların görevi:

suçlu aramak değil,

can kurtarmak,

yaraları sarmak,

nedenleri araştırmak

ve tekrarını önlemek için tedbir almaktır.

İman bunu engellemez.

Tam tersine sorumluluk duygusunu güçlendirebilir.

Bir bina insan ihmali yüzünden çökmüşse:

“Kader.”

deyip ihmali gizlemek doğru değildir.

Allah’ın kaderine iman:

mühendisin,

müteahhidin,

denetçinin

ve kamu otoritesinin

somut sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Hûd 66’daki ilahî kurtuluş anlatısını kaderciliğe çevirmemeliyiz.

Ayetin sonundaki “Rabbin güçlüdür, üstündür” ifadesi başka bir yanlış anlamayı da engeller:

Allah’ın hükmü insanların yardımına muhtaç değildir.

İnsan:

“Allah adına cezalandırmayı ben üstlenmeliyim.”

diyemez.

Semûd’u cezalandıran Hz. Sâlih değildir.

Sâlih tebliğ eder.

Uyarır.

Sonra Allah’ın hükmü gelir.

Bu ayrım çok önemlidir.

Kur’an’da geçmiş bir kavmin Allah tarafından cezalandırıldığını okumak, sıradan insana:

“Ben de sevmediğim insanı Allah adına cezalandırayım.”

yetkisi vermez.

İlahî hüküm ≠ bireysel intikam ruhsatı.

İnsan dünyasında suç ve ceza meşru hukuk, delil ve yetki çerçevesinde ele alınır.

Hûd 66 böylece bize hem Allah’ın kudretini hem insanın haddini gösterir.

İnsan:

tebliğ eder,

adalet için çalışır,

hukuku işletir,

güvenlik tedbiri alır,

mağduru korur.

Ama:

“Ben Allah’ın nihai hükmünün uygulayıcısıyım.”

diyerek kendisine sınırsız yetki veremez.

Ayetin bir başka önemli mesajı rahmet ile güç arasındaki birlikteliktir.

Aynı ayette Allah:

rahmetle kurtaran

ve:

el-Kaviyyü’l-Azîz

olarak anlatılır.

Bu çok güzeldir.

Kur’an’ın Allah tasavvurunda güç, merhametin düşmanı değildir.

İnsan dünyasında bazen güçlü kişi:

sert,

duygusuz

ve acımasız

olmak zorundaymış gibi düşünülür.

Oysa gerçek güç merhametle birlikte bulunabilir.

Hatta bazen merhamet gösterebilmek güç gerektirir.

Zayıf insan intikam peşinde koşabilir.

Güçlü insan affedebilir.

Elbette affetmek her durumda mağdurun görevi değildir; hukuk ve sınırlar korunabilir. Fakat temel ilke şudur:

Güç, zalim olmayı gerektirmez.

Allah’ın kudreti rahmetle birlikte zikrediliyorsa, insan da gücünü merhametten koparmamalıdır.

Bu ailede de geçerlidir.

Bir ebeveyn çocuğundan güçlüdür.

Bu güç ona çocuğu aşağılamaya değil, korumaya yükümlülük getirir.

Patron çalışandan daha güçlü olabilir.

Bu güç sömürme hakkı değil, daha fazla sorumluluk getirir.

Devlet vatandaştan çok daha güçlüdür.

Bu güç keyfî baskı ruhsatı değil, adalet ve güvenlik sorumluluğu getirir.

Güç arttıkça sorumluluk azalmaz; artar.

Semûd kıssasının bu aşamasında asıl trajedi de budur:

Onlara güç verilmişti.

İmar edebiliyorlardı.

Ama ahlaki sınırı koruyamadılar.

Hz. Sâlih ve iman edenler ise fiziksel veya siyasi çoğunlukla değil, Allah’ın rahmetiyle kurtuldular.

Bu nedenle ayet bizi güç arayışından vazgeçirmiyor.

Bize:

“Güçlü ol ama gücü tanrılaştırma.”

diyor.

“Başarılı ol ama başarını Allah’ın kesin onay belgesi sanma.”

diyor.

“Kurtulduğunda kibirlenme; rahmeti hatırla.”

diyor.

“Başkasının felaketini onun günahının kesin kanıtı ilan etme.”

diyor.

“Allah adına insanlara nihai hüküm dağıtma.”

diyor.

Bütün bunlar Hûd 66’nın çok katmanlı mesajını oluşturur.

Bir sonraki ayette artık Semûd’un başına gelen hükmün kendisi anlatılacak ve zulmedenleri korkunç bir sesin yakaladığı, sabaha evlerinde çökmüş hâlde kaldıkları bildirilecektir. Böylece Hz. Sâlih ve müminlerin rahmetle kurtarılması ile Semûd’un kendi tercihleri sonucundaki akıbeti arasındaki ayrım tamamen görünür hâle gelecektir.

Ve belki Hûd Suresi 66. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Başarıya ve kurtuluşa ulaştığımızda bunu yalnız kendi zekâmızın ve üstünlüğümüzün sonucu mu görüyoruz, yoksa rahmet ve şükür bilincini koruyabiliyor muyuz? Başkasının başına gelen sıkıntıyı kolayca Allah’ın zilleti ilan ederken kendi gücümüzü Allah’ın onayı sanıyor muyuz? Ve sahip olduğumuz güç arttıkça daha kibirli olmak yerine, daha adil, daha merhametli ve daha sorumlu olabiliyor muyuz?

“Hûd 66’da Hz. Sâlih ve iman edenler Allah’ın rahmetiyle kurtarılır; ardından Allah’ın el-Kaviyy ve el-Azîz olduğu hatırlatılır. Bu ayet, gerçek gücün kibir değil sorumluluk doğurması gerektiğini öğretir. Kurtulduğunda kendini üstün sanma, başkasının felaketini ilahî mahkûmiyet ilan etme, gücü haklılıkla karıştırma. İnsan güçlü olabilir; fakat mutlak güç Allah’ındır. İnsan çaba gösterebilir; fakat nihai kurtuluş yine O’nun rahmetidir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt