Hûd Suresi 67. Ayette “Zulmedenleri O Korkunç Ses Yakaladı da Yurtlarında Diz Üstü Çöküp Hareketsiz Kaldılar” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Semûd’un kıssasında artık uyarı dönemi sona ermiştir. Allah’ın devesine dokunmamaları açıkça emredilmiş, buna rağmen sınır bilinçli biçimde aşılmış ve Hz. Sâlih yaklaşan hükmü bildirmiştir. Hûd 67, bu hükmün gerçekleşmesini anlatır. Fakat ayeti doğru okumak için iki sınırı korumak gerekir: Semûd’un başına gelen olayın ilahî azap olduğunu biliyoruz çünkü vahiy açıkça bildiriyor; günümüzdeki her depremi, patlamayı veya felaketi aynı şekilde ‘Allah’ın cezası’ ilan etme yetkimiz ise yoktur.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 67. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı da sabaha yurtlarında çökmüş, hareketsiz hâlde kaldılar.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve ehazellezîne zalemû’s-sayhatu fe asbahû fî diyârihim câsimîn.”
Bir önceki ayette Allah, Hz. Sâlih’i ve onunla birlikte iman edenleri rahmetiyle kurtardığını bildirmişti. Hûd 67’de ise aynı olayın diğer tarafı anlatılır: Semûd’un zulümde ısrar eden kesimi ilahî hükümle karşılaşır.
“Zulmedenleri” İfadesi Neden Kullanılıyor
Ayet:“ellezîne zalemû”
yani:
“zulmedenler”
ifadesini kullanır.
Kur’an burada Semûd’un akıbetini yalnız:
“İnanmadılar.”
şeklinde özetlemiyor.
Onların davranışını zulüm kavramıyla nitelendiriyor.
Zulüm, bir şeyi olması gereken yerden çıkarmak, haksızlık yapmak, hakkı çiğnemek ve sınırı aşmak anlam alanına sahiptir.
Semûd kıssasında bu zulüm, Hz. Sâlih’in çağrısını reddetmekle, Allah’ın ayetine karşı direnmekle ve kendilerine açıkça dokunmamaları emredilen deveye saldırmakla görünür hâle gelmiştir.
İnançtaki reddediş, davranışta sınır ihlaline dönüşmüştür.
Her Günah İşleyen İnsan “Zalim” midir
Kur’an’da zulüm kelimesi geniş bir anlam alanına sahip olabilir; fakat her hata yapan insanı aynı seviyede ağır bir “zalim” etiketiyle damgalamak doğru değildir.İnsan:
yanılabilir,
öfkesine yenilebilir,
günah işleyebilir
ve sonra tövbe edebilir.
Semûd’un durumu ise kıssanın bütünlüğünde ısrar, açık uyarıya karşı direnç ve somut sınır ihlali ile birlikte anlatılır.
Bu yüzden ayeti:
“Bir günah işledin, artık sen Semûd gibi zalimsin.”
şeklinde kullanmak hem bağlamı hem tövbe kapısını görmezden gelir.
Bir hata ≠ geri dönülmez ahlaki mahkûmiyet.
Ayetteki “Sayha” Ne Anlama Gelir
Ayetin merkezindeki kelime:“es-sayha”
dır.
“Sayha”, güçlü bir ses, haykırış, korkunç bir çığlık veya son derece şiddetli bir ses anlam alanına sahiptir.
Türkçe meallerde:
“korkunç ses”, “çığlık”, “şiddetli ses” veya “uğultu”
gibi karşılıklarla çevrilebilir.
Kur’an’ın burada kesin olarak bildirdiği şey, Semûd’u yakalayan ilahî hükmün “sayha” olarak ifade edildiğidir.
Fakat bunun fiziksel mekanizmasının bütün ayrıntılarını ayet açıklamaz.
“Sayha” Bir Patlama, Deprem veya Ses Dalgası mıydı
Bunu Hûd 67’den hareketle teknik olarak kesinleştiremeyiz.Kur’an’ın farklı yerlerinde Semûd’un akıbeti anlatılırken sayha, başka bağlamlarda ise sarsıntıyla ilişkili ifadeler de görülür. Bunların aynı olayın farklı yönlerini anlatıp anlatmadığı tefsirlerde değerlendirilmiştir.
Fakat buradan:
“Bu kesin olarak şu frekanstaki bir ses dalgasıydı.”, “Bu bir volkanik patlamaydı.”, “Bu modern anlamda bir sonic boom’du.” veya “Şu jeolojik olay gerçekleşti.”
gibi teknik kesinlikler üretmek doğru değildir.
Kur’an burada bir fizik laboratuvarı raporu vermiyor.
Ana mesaj:
İlahî hükmün gerçekleştiği ve Semûd’un direnç gösteremediğidir.
Bilimsel Bir Mekanizma Bulunursa İlahi Azap Olmaktan Çıkar mı
Zorunlu olarak hayır.Bir olayın fiziksel mekanizmasının açıklanabilmesi ile onun teolojik anlamı farklı sorulardır.
Örneğin yağmurun nasıl oluştuğunu meteoroloji açıklayabilir. Bu, inanan biri açısından Allah’ın yaratıcı oluşuyla zorunlu çelişki meydana getirmez.
Semûd kıssasında ise olayın ilahî hüküm olduğunu biliyoruz çünkü Kur’an bize bunu açıkça bildiriyor.
Eğer olayın fiziksel mekanizmasına dair tarihsel veya jeolojik bir açıklama bir gün bulunsa bile, bu Kur’an’ın verdiği teolojik anlamı otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Ancak tersinden de:
“Doğal mekanizması var, demek özel ilahî anlamı yok.”
veya:
“İlahî anlamı var, o hâlde doğal mekanizması olamaz.”
şeklinde zorunlu bir ikilik kurmak gerekmez.
Günümüzdeki Güçlü Bir Ses veya Patlama İçin “Semûd’un Sayhası Gibi İlahi Azap” Denebilir mi
Bunu kesin biçimde söyleyemeyiz.Bugün bir patlama olabilir.
Deprem olabilir.
Meteor düşebilir.
Fırtına veya başka bir afet yaşanabilir.
Bunların:
fiziksel,
jeolojik,
meteorolojik
veya insan kaynaklı
nedenleri araştırılmalıdır.
Bir olayı gördüğümüzde:
“Bu kesin Allah’ın filanca günah yüzünden gönderdiği azaptır.”
demek için Semûd kıssasındaki gibi özel vahiy bilgisine sahip değiliz.
Semûd hakkında hükmü Allah açıklıyor; modern olaylarda aynı gayb bilgisine sahip değiliz.
Bu ayrım korunmalıdır.
“Onları Sayha Yakaladı” İfadesindeki “Yakaladı” Ne Anlama Gelir
Ayette:“ehazet”
kökünden gelen ifade kullanılır.
Bu, azabın onları yakalamış, kuşatmış ve kaçamayacakları biçimde ulaşmış olduğunu anlatır.
Semûd üç günlük mühlet boyunca kendi yurtlarında yaşamaya devam etmişti. Süre bittiğinde ise Hz. Sâlih’in bildirdiği hüküm gerçekleşmiştir.
Böylece daha önce küçümsedikleri uyarı artık soyut bir ihtimal olmaktan çıkar.
Söz, sonuç hâline gelir.
Kur’an kıssalarının birçok yerinde bu geçiş dikkat çekicidir: Uyarı varken dönüş imkânı vardır; hüküm kesinleştiğinde ise durum değişir.
“Sabaha Çökmüş Hâlde Kaldılar” Ne Anlama Gelir
Ayette:“fe asbahû fî diyârihim câsimîn”
denilir.
“Câsimîn”, yere çökmüş, hareketsiz kalmış, cansız hâlde kalmış anlam alanına sahiptir.
Bu ifade Semûd’un hayatının bir anda sona erdiğini çok güçlü bir görüntüyle anlatır.
Bir gün önce:
evleri vardır,
malları vardır,
şehirleri vardır
ve hayat devam etmektedir.
Sabah olduğunda bütün bu dünyevî güç onları kurtaramamıştır.
Bu, kıssanın:
“Gücünüz vardı ama mutlak değildiniz.”
mesajını son derece çarpıcı biçimde tamamlar.
“Evlerinde Kalmaları” Neden Özellikle Vurgulanıyor
Ayette:“fî diyârihim”
yani:
“yurtlarında / evlerinde”
denilmesi dikkat çekicidir.
Semûd yeryüzünü imar eden, yerleşimler kuran ve yapılara sahip bir toplumdu.
İnsan çoğu zaman evini:
en güvenli yeri
olarak görür.
Ama kıssada sahip oldukları yapılar onları ilahî hükümden koruyamamıştır.
Bu, ev yapmanın veya güvenlik tedbirlerinin anlamsız olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine insanlar güvenli yapılar inşa etmelidir.
Fakat Hûd 67’nin teolojik mesajı şudur:
Hiçbir maddi güvenlik sistemi insana mutlak dokunulmazlık vermez.
Tedbir alırsın; fakat ölümsüzlük inşa edemezsin.

Bu Ayet Sağlam Ev ve Tedbir Almanın Gereksiz Olduğunu mu Söylüyor
Hayır.Böyle bir sonuç tam tersine yanlış olur.
Semûd’a gelen olay özel ilahî hükümdür.
Günümüz dünyasında ise insan:
deprem yönetmeliğine uygun bina yapmalı,
zemin etüdü yaptırmalı,
yangın tedbiri almalı,
afet planı hazırlamalı
ve mühendislik kurallarına uymalıdır.
Allah’a iman mühendisliğin alternatifi değildir.
Bir bina kötü yapıldığı için yıkılıyorsa:
“Takdir-i ilahî.”
deyip insan ihmalini örtmek doğru olmaz.
Kader, sorumluluğu yok etmez.
Tevekkül ≠ kötü mühendisliği meşrulaştırmak.

Semûd’un Başına Gelen Olay Günümüzdeki Depremlerin İlahi Ceza Olduğunu Kanıtlar mı
Hayır.Bu özellikle vurgulanmalıdır.
Semûd’un başına gelen olayın özel ilahî azap olduğunu Kur’an bildiriyor.
Bugün bir deprem meydana geldiğinde ise elimizde:
fay hareketleri,
zemin koşulları,
bina dayanıklılığı,
denetim,
şehir planlaması
ve hazırlık düzeyi
gibi incelenebilir gerçekler vardır.
Depremde hayatını kaybeden insanların:
“Günahkâr oldukları için öldüğünü”
söylemek doğru değildir.
Bir bebek de ölebilir.
Çok salih bir insan da ölebilir.
Zalim biri de kurtulabilir.
Afette ölüm ≠ ilahî mahkûmiyet.
Afette kurtulmak ≠ ilahî üstünlük belgesi.

Doğal Afetlerde İnsan İhmalini Araştırmak Allah’ın Takdirine İtiraz mıdır
Hayır.Tam tersine sorumluluk gereğidir.
Bir binanın neden çöktüğünü araştırmak:
Allah’a değil,
ihmale
soru sormaktır.
Demir eksik kullanılmış mı?
Beton kalitesi düşük mü?
Zemin uygun mu?
Denetim yapılmış mı?
Dere yatağına yapılaşma olmuş mu?
Yangın çıkışı kapatılmış mı?
Bunları araştırmak insan hayatını korumak için gereklidir.
“Her şey Allah’ın takdiri.” cümlesini insan kusurunu gizlemek için kullanmak kader anlayışını bozar.
İlahî egemenlik ile insan sorumluluğu birlikte düşünülmelidir.

Semûd’un Güçlü Medeniyeti Neden Onları Kurtaramadı
Çünkü teknik güç ile ahlaki dokunulmazlık aynı şey değildir.Semûd:
yapılar kurabiliyor,
yerleşik hayat sürdürüyor
ve çevresini dönüştürebiliyordu.
Bunlar gerçek becerilerdi.
Kur’an onların medeniyet gücünü inkâr etmez.
Fakat güç:
“Artık hiçbir sınırımız yok.”
duygusuna dönüşürse insan tehlikeli bir yanılsamaya düşebilir.
Deve kıssasında tam olarak bu sınır gösterilmişti:
“Ona dokunmayın.”
Semûd teknik olarak dokunabiliyordu.
Ama ahlaken dokunmaması gerekiyordu.
Yapabilmek ile yapmaya hakkı olmak aynı değildir.

Bir Toplumun Teknolojik Olarak İleri Olması Ahlaken de İleri Olduğunu Gösterir mi
Hayır.Bir toplum:
yüksek teknoloji,
çok büyük şehirler,
ileri mühendislik
ve güçlü ekonomi
üretebilir.
Ama aynı toplum:
adaletsiz,
sömürücü
veya insan onurunu çiğneyen
uygulamalar da geliştirebilir.
Teknoloji bize:
“Ne yapabiliriz?”
sorusuna cevap verir.
Ahlak ise:
“Ne yapmalıyız?”
sorusunu sorar.
İkisi birbirinin yerine geçmez.
Semûd kıssasının güçlü derslerinden biri budur:
Medeniyetin yüksekliği yalnız taşları ne kadar ustaca işlediğinle değil, gücünü ne kadar ahlaklı kullandığınla da ölçülür.

Hûd 67 Zulmün Mutlaka Dünyada Hemen Cezalandırılacağını mı Söylüyor
Hayır.Semûd’un durumu özel vahiy bağlamıdır.
Bugün bir zalim:
uzun süre güçlü kalabilir,
zenginleşebilir,
cezadan kaçabilir
ve hatta hayatının sonuna kadar dünyevî hesap vermeyebilir.
Bu, yaptığı zulmün doğru olduğunu göstermez.
Kur’an'ın ahiret anlayışı tam da burada önem kazanır.
Dünya adaleti bazen eksik kalabilir.
Ama bu:
“Zulüm yanına kâr kaldı.”
demek değildir.
Aynı şekilde her zalimin dünyada Semûd gibi aniden cezalandırılacağını garanti etmek de doğru değildir.
Semûd’un dünyadaki hükmü özel vahiy bilgisidir; evrensel mekanik ceza formülü değildir.

Zulme Uğrayan İnsan “Allah Mutlaka Üç Gün İçinde Zalimi Cezalandıracak” Diyebilir mi
Hayır.Hûd 65’teki üç gün Semûd’a ait özel peygamberlik haberiydi.
Bugün mazlum bir insan Allah’tan yardım isteyebilir.
Adalet dua edebilir.
Hukuki hakkını arayabilir.
Ama:
“Şu kişinin şu tarihte kesin başına şu gelecek.”
diye Allah adına tarih veremez.
Bir bedduanın edilmiş olması da Allah’ı belirli bir tarihte belirli bir sonucu gerçekleştirmek zorunda bırakmaz.
Dua kulluktur; Allah’a takvim dayatmak değildir.
Adalet talep edilir fakat gayb hakkında kesin tarih verilmez.

Hûd 66 ve 67 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hûd 66’da önce:Hz. Sâlih ve iman edenlerin Allah’ın rahmetiyle kurtarılması
anlatıldı.
Hûd 67’de ise:
zulmedenlerin sayha tarafından yakalanması
bildirilir.
Bu sıra önemlidir.
Kur’an yalnız cezayı büyütmüyor; önce rahmeti gösteriyor.
Sonra hükmü anlatıyor.
Böylece aynı olayda iki farklı sonuç ortaya çıkıyor:
Sâlih ve iman edenler için rahmet ve kurtuluş, zulümde ısrar eden Semûd için ise hüküm.
Bir sonraki ayette kıssa çok güçlü bir cümleyle tamamlanacak ve Semûd’un sanki o yurtlarda hiç yaşamamış gibi olduğu, ardından onların Rablerini inkâr ettikleri ve “Semûd uzak olsun!” hükmü bildirilecektir.

Sonuç: Hûd Suresi 67. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 67. ayet, Semûd kıssasının hükmün gerçekleştiği anını anlatır.Kıssayı buraya kadar takip ettiğimizde olayın birdenbire ortaya çıkmadığını görürüz.
Hz. Sâlih gönderildi.
“Allah’a kulluk edin.”
dedi.
Yeryüzünün Allah’ın emaneti olduğunu hatırlattı.
Onları tövbeye çağırdı.
Semûd:
“Biz senden daha önce umutluyduk.”
diyerek karşı çıktı.
Atalarının inancını bırakmak istemedi.
Şüphesini dile getirdi.
Hz. Sâlih:
“Ya Rabbimden açık bir delil üzerindeysem?”
diye cevap verdi.
Sonra Allah’ın devesi özel bir ayet olarak geldi.
Tek sınır son derece açıktı:
“Ona kötülükle dokunmayın.”
Semûd bu sınırı aştı.
Deveyi öldürdü.
Üç günlük mühlet bildirildi.
Hz. Sâlih ve iman edenler Allah’ın rahmetiyle kurtarıldı.
Şimdi Hûd 67:
“Zulmedenleri sayha yakaladı.”
diyor.
Böylece kıssanın ahlaki yapısı tamamlanmaya yaklaşır.
Burada dikkat edilmesi gereken ilk büyük konu, Kur’an’ın Semûd’u:
“zulmedenler”
diye tanımlamasıdır.
Bu kelime bize, meselenin yalnız teorik bir inanç tartışması olmadığını gösterir.
Dinî veya ahlaki reddediş bazen davranışta haksızlığa dönüşebilir.
İnsan:
“Ben buna inanmıyorum.”
diyebilir.
Bu tek başına başka birine zarar vermek değildir.
Ama:
“İnanmadığım için o canlının hakkını çiğnerim, başkasını ezerim veya bana verilen sınırı yok sayarım.”
noktasına gelindiğinde mesele davranışsal zulme dönüşür.
Bu ayrım bugün de çok önemlidir.
İnsanların düşüncelerini tartışabiliriz.
Ama gerçek ahlaki değerlendirmede şu soruyu da sormalıyız:
“Bu düşünce veya davranış kime zarar veriyor?”
Çünkü zulmün belirgin olduğu yer çoğu zaman tam burasıdır:
Bir başkasının hakkı çiğnendiğinde.
Hûd 67’nin ikinci büyük mesajı güvenlik yanılsamasıdır.
Semûd yurtlarındadır.
Evleri vardır.
Medeniyetleri vardır.
Bir önceki gün hayat devam etmektedir.
Sonra her şey değişir.
Bu bize dünyadaki güvenliğin değersiz olduğunu değil, mutlak olmadığını gösterir.
İnsan mümkün olan en sağlam evi yapmalıdır.
Sağlık sigortası yaptırabilir.
Para biriktirebilir.
Afet planı hazırlayabilir.
Bütün bunlar akıllıca olabilir.
Ama hiçbir tedbir:
“Artık bana hiçbir şey olmaz.”
garantisi vermez.
İnsan ölümden tamamen kaçamaz.
Beden sınırlıdır.
Dünya değişkendir.
Tedbir hayatı korur; fakat insanı tanrılaştırmaz.
Bu bilinç sağlıksız korkuya değil, dengeli bir tevazuya götürmelidir.
Bir ev yaptığında:
“Allah korusun.”
dersin.
Ama aynı zamanda:
“Mühendislik kurallarına uyduk mı?”
diye sorarsın.
Bu iki soru birbirinin düşmanı değildir.
Allah’a güvenmek:
kötü betonun yerine geçmez.
Dua etmek:
yangın çıkışının yerine geçmez.
Tevekkül:
emniyet kemerinin yerine geçmez.
İman:
bilimsel afet hazırlığının alternatifi değildir.
Hûd 67’yi modern hayata doğru taşımanın en önemli yollarından biri budur.
Ayetin üçüncü büyük mesajı doğal afet ile özel ilahî azap arasındaki ayrımdır.
Semûd’un başına gelenin ilahî hüküm olduğunu biliyoruz.
Neden?
Çünkü Hz. Sâlih önceden haber vermiştir ve Kur’an olayı açıkça bu şekilde açıklamıştır.
Bugün deprem olduğunda ise böyle bir peygamberlik açıklamamız yoktur.
Bu yüzden depremzedeye:
“Demek ki yaşadığınız şehir günahkârdı.”
demek son derece yanlış olabilir.
Bir çocuk enkazda kalmış olabilir.
Bir yaşlı ölmüş olabilir.
Bir salih insan hayatını kaybetmiş olabilir.
Onların ölümünü:
“Allah’ın gazabı.”
diye yorumlamak hem gayb hakkında iddia hem de mağdura karşı ağır bir haksızlık olabilir.
Kur’an kıssalarını insanların acısına suçlama silahı hâline getirmemek gerekir.
Doğru tavır:
yaralıyı kurtarmak,
enkazı kaldırmak,
bina kusurlarını araştırmak,
sorumluları belirlemek,
gelecekte daha güvenli şehirler kurmak
ve mağdurlara destek olmaktır.
İşte Hûd 61’deki “yeryüzünü imar edin” çağrısının modern karşılıklarından biri tam olarak budur:
Güvenli imar.
Eğer insan ihmali yüzünden can kaybı artıyorsa bunu:
“Takdir böyleymiş.”
deyip kapatmak doğru değildir.
Allah’ın takdiri, insanın yanlışını araştırmayı yasaklamaz.
Kur’an insanı sorumluluktan kaçmaya değil, sorumluluğu taşımaya çağırır.
Hûd 67’nin dördüncü büyük mesajı güç ile ahlak arasındaki farktır.
Semûd güçlüydü.
Ama gücü onu kurtarmadı.
Buradan:
“Güç kötü bir şeydir.”
sonucu çıkmaz.
Daha önce Hûd 61’de imar övgüsü vardı.
Demek ki sorun:
güç sahibi olmak değil, gücün sınır tanımaz hâle gelmesidir.
İnsan çok güçlü olabilir.
Ama hâlâ:
ahlaka,
hukuka,
başkalarının haklarına
ve kendi sınırlarına
tabidir.
Bu günümüzde teknoloji için özellikle önemlidir.
Bir yapay zekâ sistemi çok şey yapabiliyor olabilir.
Soru yalnız:
“Yapabiliyor mu?”
değildir.
“Yapması doğru mu?”
sorusu da vardır.
Bir devlet bütün vatandaşlarını teknik olarak izleyebiliyor olabilir.
Bu, mahremiyeti tamamen yok etmesinin ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez.
Bir şirket doğal kaynağı son damlasına kadar çıkarabiliyor olabilir.
Bu, gelecek nesillerin hakkını görmezden gelmesini meşru yapmaz.
Teknik güç arttıkça ahlaki sınır ihtiyacı azalmaz; artar.
Semûd'un kıssası bugün bu nedenle şaşırtıcı derecede günceldir.
Ayetin beşinci büyük mesajı dünya başarısının ilahî onay olmadığıdır.
Semûd üç günlük mühlet boyunca hayatına devam etti.
Belki pazarları açıktı.
Evleri yerindeydi.
İnsanlar yiyip içiyordu.
Bir yabancı o topluma baksa:
“Her şey normal.”
diyebilirdi.
Ama vahiy farklı bir şey söylüyordu.
Bu bize dünyevî görünüm konusunda çok önemli bir uyarı verir:
Bir kişinin işi iyi gidiyor diye her yaptığı doğru değildir.
Bir şirket çok kâr ediyor diye ahlaken temiz olduğu kanıtlanmaz.
Bir devlet güçleniyor diye Allah’ın onu kesin sevdiği söylenemez.
Bir insan hastalandı diye Allah’ın ondan nefret ettiği de söylenemez.
Dünya sonucu ile ilahî değer hükmünü birbirine yapıştırmamak gerekir.
Hûd 67’deki “sayha” konusunda da aynı ölçülü tavır önemlidir.
İnsan metinde bilinmeyen fiziksel ayrıntıları merak edebilir.
Bu doğaldır.
Ne tür bir ses?
Nasıl oluştu?
Arkeolojik izi var mı?
Bunlar araştırılabilir.
Ama bir noktada:
“Bilmiyoruz.”
diyebilmek gerekir.
Dinî metni daha etkileyici göstermek için:
“Bilim kesin bunu kanıtladı.”
gibi dayanaksız iddialara ihtiyaç yoktur.
Kur’an’ın mesajı zaten güçlüdür.
Bilmediğimiz ayrıntıyı uydurmamak da Kur’an’a saygıdır.
Hûd 67 ayrıca bir başka önemli ahlaki gerçeği gösterir:
Zulüm bazen güçlü görünür ama güç kalıcı değildir.
Bu, zulme uğrayan insan için umut verici olabilir.
Fakat bu umudu:
“Zalim yarın kesin felaket yaşayacak.”
şeklinde takvime bağlamamalıyız.
Bazen zalim dünyada hesap verir.
Bazen vermez.
Bu nedenle insan adaleti kurmak için hukuk ve toplumsal kurumlar gerekir.
“Allah nasıl olsa cezalandırır.”
deyip suçluyu araştırmamak, mağduru korumamak ve hukuku işletmemek doğru değildir.
Ahiret adaletine inanmak dünya adaletinden vazgeçmek değildir.
Tam tersine adaletin değerini güçlendirebilir.
Semûd’un kıssasındaki özel hükmü bizim görevimizin yerine koyamayız.
Bir suç varsa delil topla.
Mağduru koru.
Meşru hukuk yoluna git.
İhmal varsa düzelt.
İlahi hüküm beklemek, insan sorumluluğunu iptal etmez.
Hûd 67’nin “evlerinde çökmüş kaldılar” görüntüsü ise insanın faniliği konusunda son derece sarsıcıdır.
İnsan çok plan yapar.
Yarın toplantısı vardır.
Bir hafta sonrası için tatil ayarlamıştır.
Yıllık iş planı vardır.
Çocuğunun geleceğini düşünür.
Bunlar yanlış değildir.
Hayat planlanmalıdır.
Ama insan hayatın bütün iplerinin kendi elinde olmadığını da hatırlamalıdır.
Bu farkındalık:
“O hâlde hiçbir şey planlamayayım.”
sonucuna değil,
“Plan yapayım ama hayatı garanti zannetmeyeyim.”
sonucuna götürmelidir.
Bu, korkuyla yaşamak değil ölçülü yaşamaktır.
Bugün elindeki insanlara iyi davran.
Özür dilemen gerekiyorsa erteleme.
Borçluysan ödeme planı yap.
Ailene vakit ayır.
İşini düzgün yap.
Çünkü insan zamanının sonsuz olduğuna dair sözleşmeye sahip değildir.
Semûd kıssasının sertliği, bizi ölüm takıntısına değil hayatın sorumluluğuna götürmelidir.
Hûd 67’nin bütün mesajını birkaç cümlede toplamak mümkündür:
Güçlü ol ama gücünü mutlak sanma.
Tedbir al ama tedbirini tanrılaştırma.
Afet gördüğünde mağduru suçlama.
Bilimsel sebebi araştırmayı imana karşı sayma.
Zulmün dünyada her zaman anında cezalandırılacağını vaat etme.
Kur’an’ın açıkça bildirdiği özel tarihsel hükmü, modern olaylara gelişigüzel yapıştırma.
Ve belki Hûd Suresi 67. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Sahip olduğumuz evleri, teknolojiyi, parayı ve toplumsal gücü mutlak güvence sanıyor muyuz? Bir felaket gördüğümüzde mağdurları suçlamaya mı koşuyoruz, yoksa gerçek sebepleri araştırıp yardım mı ediyoruz? Teknik olarak yapabildiğimiz her şeyi yapmaya hakkımız olduğunu mu düşünüyoruz, yoksa gücümüz büyüdükçe ahlaki sınırlarımızı da güçlendirebiliyor muyuz?
“Hûd 67, Semûd’un özel ilahî hükümle karşılaştığı anı anlatır: Zulmedenleri sayha yakaladı ve yurtlarında hareketsiz kaldılar. Fakat bu kıssa bize modern felaketlerin mağdurlarını günahkâr ilan etme hakkı vermez. Semûd’un azap olduğunu vahiyden biliyoruz; bugünkü afetlerde ise sebepleri araştırır, ihmali ortaya çıkarır, mağdura yardım eder ve gayb hakkında bilmediğimiz şeyi Allah adına kesinleştirmeyiz. Güçlü olmak değerlidir; fakat gücü ahlaktan ayırdığında medeniyet seni koruyan bir kalkandan, seni aldatan bir kibre dönüşebilir.”
Ersan Karavelioğlu