📖 Hûd Suresi 64. Ayette “Ey Kavmim! İşte Size Bir Ayet Olarak Allah’ın Devesi. Onu Allah’ın Arzında Otlamaya Bırakın ve Ona Kötülükle Dokunmayın;

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,217
2,736,268
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 64. Ayette “Ey Kavmim! İşte Size Bir Ayet Olarak Allah’ın Devesi. Onu Allah’ın Arzında Otlamaya Bırakın ve Ona Kötülükle Dokunmayın; Yoksa Sizi Yakın Bir Azap Yakalayıverir” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hz. Sâlih’in kavmi açık bir delil konusunda şüphelerini dile getirmişti. Hûd 64’te artık karşılarına somut bir ayet ve aynı zamanda ahlaki bir sınav çıkar: Allah’ın devesi. Onlardan istenen son derece açıktır; hayvanın yaşam hakkına müdahale etmemeleri ve ona zarar vermemeleridir. Ayetin verdiği ders yalnız mucize görmekle ilgili değildir; delille karşılaştıktan sonra insanın çıkarı, gücü ve arzuları uğruna sınırı ihlal edip etmeyeceğiyle de ilgilidir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 64. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Ey kavmim! İşte size bir ayet olarak Allah’ın devesi. Onu Allah’ın arzında otlamaya bırakın. Ona hiçbir kötülükle dokunmayın; yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Ve yâ kavmi hâzihî nâkatullâhi lekum âyeten fezerûhâ te’kul fî ardillâhi ve lâ temessûhâ bi-sûin fe ye’huzekum azâbun karîb.”

Bir önceki ayette Hz. Sâlih, “Eğer Rabbimden açık bir delil üzerindeysem ve O bana katından bir rahmet vermişse, Allah’a karşı gelirsem beni kim kurtarabilir?” demişti. Hûd 64’te bu konuşmanın ardından Semûd kavmine Allah’ın devesi açık bir ayet olarak gösterilir ve onunla ilgili çok net bir sınır belirlenir.

2️⃣ “İşte Allah’ın Devesi” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“hâzihî nâkatullâh”

yani:

“İşte Allah’ın devesi...”

denilir.

Buradaki ifade, devenin Allah’ın bir parçası olduğu veya Allah ile biyolojik bir ilişkisinin bulunduğu anlamına kesinlikle gelmez. İslam’ın tevhid anlayışında Allah yaratılmışlara benzemez ve yaratılmış varlıklardan oluşmaz.

Buradaki “Allah’ın devesi” ifadesi, bu devenin Allah tarafından özel bir ayet, işaret ve imtihan unsuru olarak belirlenmiş olduğunu vurgulayan bir nispet ifadesidir.

Benzer biçimde dinî dilde bazı şeylerin Allah’a nispet edilmesi onların Allah’ın bir parçası olduğunu değil, özel bir şeref, aidiyet veya ilahî belirleme taşıdığını ifade edebilir.

Dolayısıyla “Allah’ın devesi” ifadesini fiziksel veya mitolojik bir akrabalık gibi düşünmek doğru değildir.

3️⃣ Devenin Neden Özel Bir “Ayet” Olduğu Söyleniyor ❓​

Hz. Sâlih:

“lekum âyeten”

yani:

“Sizin için bir ayet olarak...”

diyor.

Kur’an’da “âyet” yalnız Kur’an cümlesi anlamına gelmez. Aynı zamanda delil, işaret, olağanüstü gösterge veya Allah’ın kudretini gösteren belirti anlamına gelebilir.

Buradaki deve Semûd kavmi için sıradan bir hayvan gibi sunulmamaktadır. Onlara verilen özel bir ilahî işaret olduğu açıktır.

Fakat Hûd 64’ün kendisi devenin nasıl ortaya çıktığının bütün ayrıntılarını anlatmaz. Bu nedenle bu tek ayetten hareketle Kur’an’da açıkça belirtilmeyen bütün ayrıntıları kesin tarihsel bilgi gibi sunmak doğru olmaz.

Kesin olan şudur: Deve Semûd için özel bir ayettir ve ona zarar vermemeleri açıkça emredilmiştir.

4️⃣ Deve Kayadan mı Çıktı ❓​

Tefsir ve kıssa literatüründe devenin kayadan çıkarıldığına dair oldukça meşhur anlatımlar vardır. Ancak Hûd 64’ün lafzında:

“Deve şu kayadan şu şekilde çıktı.”

şeklinde ayrıntılı bir açıklama bulunmaz.

Kur’an’ın farklı surelerinde bu devenin ilahî bir ayet olduğu, su kullanımında özel bir payının bulunduğu ve Semûd’un sonunda onu öldürdüğü anlatılır. Bununla birlikte ayrıntılı kıssa rivayetleriyle Kur’an’ın açık ifadelerini birbirinden ayırmak gerekir.

Bu nedenle en dikkatli yaklaşım:

Kur’an’ın kesin söylediğini kesin, tefsir ve rivayetlerde anlatılan ayrıntıları ise kendi derecesinde aktarmaktır.

Dinî anlatının etkileyici olması için metinde bulunmayan ayrıntıları vahiy seviyesine çıkarmaya ihtiyaç yoktur.

5️⃣ “Onu Allah’ın Arzında Bırakın” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“fezerûhâ te’kul fî ardillâh”

denilir.

Yani:

“Onu bırakın, Allah’ın arzında yesin, otlasın.”

Bu ifade çok dikkat çekicidir.

Semûd kavmine:

“Bu hayvanı kontrolünüz altına alın.”

denilmiyor.

Tam tersine:

“Bırakın.”

deniliyor.

Devenin Allah’ın yeryüzünde beslenmesine ve dolaşmasına müdahale etmemeleri isteniyor.

Burada insanın sahiplik anlayışına yönelik ince bir ders de vardır:

Yeryüzü nihai anlamda yalnız sizin değildir.

Semûd güçlü bir toplum olabilir.

Toprağı işliyor olabilir.

Kaynakları kullanıyor olabilir.

Ama Allah:

“Arz benimdir.”

anlamındaki bir çerçeve içinde onlara sınır koymaktadır.

6️⃣ “Allah’ın Arzı” İfadesi Özel Mülkiyeti Reddeder mi ❓​

Hayır.

Kur’an’ın:

“Allah’ın arzı”

demesi, insanların hukuki mülkiyet haklarının tamamen anlamsız olduğu anlamına gelmez.

İslam hukukunda ve toplumsal hayatta:

mülkiyet, alışveriş, miras ve kullanım hakkı

gerçek hukuki kategorilerdir.

Fakat bütün bunların üzerinde daha temel bir teolojik ilke vardır:

Nihai yaratıcı ve malik Allah’tır.

İnsan sahip olduğu şey üzerinde meşru haklara sahip olabilir ama bu:

“Benim olanla sınırsız biçimde istediğimi yaparım.”

anlamına gelmez.

Mal varlığı bile ahlaki sınırlar içinde kullanılır.

Mülkiyet ≠ sınırsızlık.

7️⃣ Bu Ayet Hayvan Haklarıyla İlişkilendirilebilir mi ❓​

Evet, ayetin doğrudan bağlamı Semûd’a verilen özel ilahî devedir; dolayısıyla onu modern hayvan hakları metnine indirgemek doğru olmaz. Fakat ayette bir hayvana zarar vermeme emrinin çok açık biçimde bulunması, insanın hayvanlarla ilişkisinde güçlü bir ahlaki düşünce üretir.

Hayvan:

sadece kullanılacak bir eşya değildir.

Acı çekebilir.

Beslenmeye ihtiyaç duyar.

Yaşam alanına ihtiyaç duyar.

İslamî ahlakın başka kaynaklarında da hayvanlara merhamet, gereksiz eziyetin yasaklanması ve onların ihtiyaçlarının gözetilmesi önemlidir.

Hûd 64’te ise mesele daha da güçlüdür; çünkü belirli bir hayvana dokunmamak ilahî sınavın kendisi hâline gelir.

8️⃣ Hayvanlardan Yararlanmak Bu Ayete Göre Yanlış mıdır ❓​

Hayır.

Kur’an insanın hayvanlardan farklı meşru biçimlerde yararlanabileceğini kabul eder. Problem hayvandan yararlanmanın kendisi değil, eziyet, sınır tanımama ve haksız zarardır.

Semûd’a verilen emir bu deve konusunda özeldir:

“Onu bırakın ve ona kötülükle dokunmayın.”

Dolayısıyla bu ayetten:

“İnsan hiçbir hayvandan hiçbir şekilde yararlanamaz.”

sonucu çıkmaz.

Fakat ayet çok önemli bir ahlaki sınır getirir:

İnsan güçlü olduğu için canlı üzerinde sınırsız hak sahibi değildir.

Güç, merhametsizliğin ruhsatı değildir.

9️⃣ “Ona Kötülükle Dokunmayın” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“ve lâ temessûhâ bi-sû’”

denilir.

Yani:

“Ona kötülükle dokunmayın.”

Bu ifade yalnız öldürmeyi değil, daha geniş biçimde zarar vermeyi yasaklayan güçlü bir anlatımdır.

Allah Semûd’a sınırı son derece açık göstermektedir.

Onlardan karmaşık bir şey istenmiyor:

Bu hayvana dokunmayın.

Dolayısıyla sonraki ihlal, bilmeden yapılan küçük bir hata olarak sunulmayacaktır.

Bu, kıssanın ahlaki ağırlığını artırır.

Sınır ne kadar açık olursa bilinçli ihlalin sorumluluğu da o kadar belirginleşir.

🔟 Semûd Neden Bir Deve Üzerinden Sınanıyor ❓​

Kur’an’ın anlattığı sınavın biçimi bize ilk bakışta basit görünebilir.

Bir toplum düşünün:

güçlü,

yerleşik,

üretken

ve gelişmiş imkânlara sahip.

Allah onlara:

“Şu hayvana zarar vermeyin.”

diyor.

Bu emir görünüşte küçük olabilir; fakat tam da bu nedenle insanın itaat ve sınır bilincini açığa çıkarır.

Bazen ahlaki karakter büyük teorik konuşmalarda değil, çok basit bir sınırla karşılaştığımızda ortaya çıkar.

“Bunu yapabilirim ama yapmamam gerekiyor.”

İşte gerçek özdenetim burada başlar.

Semûd’un sınavı bu anlamda güç ile sınır arasındaki ilişkiyi görünür hâle getirir.

1️⃣1️⃣ Bir Şeye Gücümüzün Yetmesi Onu Yapmaya Hakkımız Olduğu Anlamına Gelir mi ❓​

Hayır.

Bu ayetin günümüz için en güçlü derslerinden biri budur.

İnsan teknik olarak bir şeyi yapabiliyor olabilir.

Ama:

“Yapabiliyorum.”

ile:

“Yapmalıyım.”

aynı cümle değildir.

Bir şirket bir doğal kaynağı tamamen tüketebilecek teknolojik güce sahip olabilir. Bu, onu tüketmesinin ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez.

Bir devlet vatandaşları hakkında çok büyük miktarda veri toplayabilecek teknolojiye sahip olabilir. Bu, mahremiyet sınırlarının anlamsız olduğu anlamına gelmez.

Bir kişi hayvana zarar verebilecek güce sahip olabilir. Gücünün olması ona zulmetme hakkı vermez.

Kapasite ≠ meşruiyet.

Semûd’un devesi bu temel farkı çok çarpıcı biçimde gösterir.

1️⃣2️⃣ Bu Ayet Çevreyi Kullanma Konusunda da Bir Sınır Öğretiyor mu ❓​

Hûd 61’de insanın yeryüzünü imar etmesi vurgulanmıştı. Hûd 64’te ise aynı kıssa içinde:

“Allah’ın arzında bırakın.”

ifadesi gelir.

Bu iki ayeti yan yana düşündüğümüzde çok güzel bir denge ortaya çıkar:

İmar et ama her şeyi sahiplenme.

Kullan ama yok etme.

Üret ama sınırı unutma.


İnsan yeryüzünü geliştirebilir; fakat bütün canlı yaşamını kendi ekonomik çıkarının önünde engel gibi görmemelidir.

Gerçek imar, yeryüzünü yaşanamaz hâle getirmek değildir.

Bu nedenle Semûd kıssası, insanın medeniyet kurma gücü ile yaratılmış dünyaya karşı sorumluluğunu birlikte düşünmeye çağırır.

1️⃣3️⃣ Devenin Su Payı da Var mıydı ❓​

Kur’an’ın başka surelerinde Semûd’un devesiyle ilgili suyun belirli zamanlarda paylaşılması anlamına gelen ifadeler bulunur. Böylece devenin yalnız serbest bırakılması değil, kaynak kullanımında da özel bir hakkı olduğu görülür.

Hûd 64 ise özellikle:

Allah’ın arzında otlamasına izin verilmesi ve ona zarar verilmemesi

üzerinde durur.

Bu ayrıntılar birlikte düşünüldüğünde Semûd’un sınavının yalnız:

“Bir hayvanı sevin.”

olmadığı görülür.

Asıl mesele, toplumun kendi kaynakları üzerinde mutlak hak iddia edip etmeyeceğidir.

Bir canlıya Allah tarafından ayrılmış hakkı tanımak, insanın kendi çıkarına sınır koymasını gerektirir.

1️⃣4️⃣ Bir Hayvanın Su ve Beslenme Hakkı İnsanların Çıkarıyla Çatıştığında Ne Olur ❓​

Semûd’un özel durumunda cevap vahiy tarafından verilmiştir: Devenin hakkına müdahale edilmeyecektir.

Günümüz dünyasında ise insan ve hayvan ihtiyaçları daha karmaşık hukuk, ekoloji ve etik değerlendirmeler gerektirebilir. Her somut olayı Hûd 64’teki deveyle birebir eşitlemek doğru değildir.

Fakat genel ahlaki ilke güçlüdür:

İnsan kendi çıkarını tek hak kaynağı sanmamalıdır.

Doğada yalnız biz yaşamıyoruz.

Su kaynakları, ormanlar ve yaşam alanları başka canlıların varlığını da taşır.

İnsan akıl sahibi olduğu için çevre üzerinde büyük güç elde etmişse, bu güç beraberinde daha fazla sorumluluk getirir.

1️⃣5️⃣ “Yakın Bir Azap” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin sonunda:

“fe ye’huzekum azâbun karîb”

denilir.

Yani:

“Yoksa sizi yakın bir azap yakalar.”

Hz. Sâlih'in uyarısı son derece açıktır.

Deve artık yalnız mucize veya işaret değildir; aynı zamanda ahlaki kırmızı çizgidir.

Eğer Semûd bu sınırı bilinçli biçimde aşarsa ilahî hükmün yaklaşacağı bildirilmektedir.

Buradaki “yakın”, azabın sonsuz bir gelecekte belirsiz biçimde kalmayacağını, sınırın ihlali hâlinde sonucun yaklaşacağını ifade eder.

Nitekim kıssanın ilerleyen ayetlerinde devenin öldürülmesinden sonra kendilerine üç günlük süre bildirilecektir.

1️⃣6️⃣ Bu Ayetten “Bir Günah İşlersen Hemen Azap Gelir” Sonucu Çıkar mı ❓​

Hayır.

Semûd’un durumu özel peygamberlik ve vahiy bağlamıdır.

Hz. Sâlih açık biçimde:

“Bu deve Allah’ın ayetidir; ona zarar vermeyin, aksi hâlde yakın azap gelir.”

demektedir.

Bugün sıradan bir insan bir günah işlediğinde ertesi gün başına kötü bir şey gelirse:

“Kesin Allah dün yaptığım günah yüzünden beni cezalandırdı.”

diye hüküm vermek zorunda değildir.

Bu tür düşünce özellikle yoğun suçluluk veya vesvese yaşayan kişilerde zararlı bir döngü oluşturabilir.

Bir hata yaptıktan sonra tövbe edilir, mümkünse zarar düzeltilir ve insan hayatına devam eder.

Her olumsuz olay ≠ işlediğin günahın doğrudan ve özel cezası.

Semûd’a verilen özel vahiy uyarısını kişisel hayatımızdaki bütün olaylara mekanik biçimde uygulayamayız.

1️⃣7️⃣ Mucize Görmek İmanı Otomatik Olarak Garantiler mi ❓​

Hayır.

Semûd kıssasının en düşündürücü taraflarından biri budur.

Kavim:

“Biz şüphe içindeyiz.”

demişti.

Şimdi karşılarına bir ayet getiriliyor.

Fakat kıssanın ilerleyen kısmında onların bu ayete rağmen sınırı ihlal ettiklerini göreceğiz.

Bu bize önemli bir insan gerçeğini gösterir:

Bilgi görmek ile bilgiye göre yaşamak aynı şey değildir.

İnsan sigaranın zararını bilir ama içebilir.

Yalanın yanlış olduğunu bilir ama yalan söyleyebilir.

Haksızlığın kötü olduğunu bilir ama çıkarı için yapabilir.

Dolayısıyla insanın sorunu her zaman:

“Yeterince bilgi yok.”

olmayabilir.

Bazen bilgi vardır; fakat arzu, çıkar, kibir veya grup baskısı bilgiye üstün gelir.

1️⃣8️⃣ Hûd 63 ve 64 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 63’te Hz. Sâlih:

“Eğer Rabbimden açık bir delil üzerindeysem...”

demişti.

Hûd 64’te ise Semûd’un karşısına:

“İşte size bir ayet olarak Allah’ın devesi.”

ifadesi gelir.

Yani “beyyine” tartışması artık daha somut bir aşamaya geçmektedir.

Hz. Sâlih kavmine yalnız:

“Bana inanın.”

demiyor.

Onlara Allah’ın bir ayeti gösteriliyor ve ardından çok açık bir sorumluluk veriliyor:

Deveyi bırakın ve ona zarar vermeyin.

Bir sonraki ayette ise Semûd’un bu açık sınırı ihlal ettiği görülecek ve:

“Onu kestiler. Bunun üzerine Sâlih, ‘Yurdunuzda üç gün daha yararlanın; bu yalanlanmayacak bir vaattir’ dedi.”

anlamındaki çok kritik aşamaya geçilecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 64. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 64. ayet, Semûd kıssasında sözden sınava geçiş noktasıdır.

Daha önce tartışıyorlardı.

Semûd:

“Şüpheliyiz.”

dedi.

Hz. Sâlih:

“Ya ben Rabbimden açık bir delil üzerindeysem?”

diye cevap verdi.

Şimdi Allah’ın devesi karşılarındadır.

Artık tartışma yalnız zihinsel değildir.

Davranış sınavı başlamıştır.

Bu çok önemli bir dönüşümdür.

Çünkü insan bazen doğruyu konuşmayı sever.

Adaleti anlatır.

Merhametten söz eder.

Haklardan bahseder.

Ama gerçekten kendi çıkarına bir sınır geldiğinde tavrı değişebilir.

Örneğin:

“Hayvanlara merhamet etmeliyiz.”

demek kolaydır.

Ama ekonomik çıkarın için gereksiz eziyeti reddetmek daha zordur.

“Çevreyi korumalıyız.”

demek kolaydır.

Ama kendi tüketimini azaltmak veya daha pahalı ama daha sorumlu bir yöntem seçmek daha zor olabilir.

“Herkesin hakkı vardır.”

demek kolaydır.

Ama o hak senin kullanım alanını daralttığında gerçekten tanıyacak mısın?

Semûd’un sınavı tam burada anlam kazanır.

Deve onlara şunu öğretmektedir:

Yeryüzü yalnız sizin değildir.

Bu son derece güçlü bir mesajdır.

İnsan medeniyet kurduğunda bazen kendisini doğanın tek sahibi zannetmeye başlayabilir.

Toprağı benim.

Su benim.

Dağ benim.

Hayvan benim.

İstersem kullanırım.

İstersem yok ederim.

Hûd 64 bu kibri tek bir ifadeyle sınırlar:

“Allah’ın arzı.”

Yeryüzü nihai anlamda Allah’ındır.

İnsan burada sınırsız malik değil, sorumluluk taşıyan kullanıcıdır.

Bu anlayış mülkiyeti ortadan kaldırmaz.

Ama mülkiyetin üstüne ahlak koyar.

Bir arazi senin olabilir.

Fakat komşunun suyunu zehirleme hakkın yoktur.

Bir fabrika senin olabilir.

Ama çalışanların hayatını keyfî biçimde tehlikeye atma hakkın yoktur.

Bir hayvan senin mülkiyetinde olabilir.

Ama ona gereksiz işkence etme hakkın yoktur.

Bir telefon senin olabilir.

Ama onunla başkasının özel hayatını ihlal etme hakkın yoktur.

“Benim” demek, “her şeyi yapabilirim” demek değildir.

Hûd 64 bu açıdan modern mülkiyet ve güç anlayışımıza çok ciddi bir ahlaki soru yöneltir:

Sahip olmak bize ne kadar yetki veriyor?

Kur’an’ın cevabı sınırsız değildir.

Çünkü senin mülkünün üzerinde de Allah’ın ahlaki sınırları vardır.

Ayetin hayvan üzerinden sınav kurması ayrıca çok anlamlıdır.

Hayvan senden daha güçsüz olabilir.

Kendini mahkemede savunamaz.

Sana karşı siyasi güç kullanamaz.

Bazen ahlaki karakterimiz tam da bizden daha güçsüz olanlara nasıl davrandığımızda görünür.

İnsan güçlüye saygılı davranabilir çünkü güçlüden çekinir.

Asıl soru:

Senden hiçbir şey alamayacak ve sana karşı kendisini savunamayacak olana nasıl davranıyorsun?

Çocuğa.

Yaşlıya.

Hayvana.

Çalışana.

Yoksula.

Toplumda sesi az çıkan insana.

Güçsüz karşısındaki davranış, karakterin en dürüst aynalarından biri olabilir.

Semûd’un devesi bu açıdan yalnız bir mucize değil, güç ahlakı sınavıdır.

Ayet ayrıca insana sınır kavramını öğretir.

Modern dünyada özgürlük bazen:

“Canım ne isterse yaparım.”

şeklinde anlaşılabiliyor.

Oysa gerçek özgürlük sınırsızlık değildir.

Senin özgürlüğünün yanında:

başkasının hayatı,

başkasının hakkı,

hayvanın acısı,

çevrenin taşıma kapasitesi

ve gelecek neslin hakkı

vardır.

Bu yüzden medeniyet yalnız daha fazla yapabilme gücü kazanmak değildir.

Gerçek medeniyet aynı zamanda:

yapabileceğin hâlde yapmaman gereken şeyi bilmek

demektir.

Semûd güçlüydü.

Kayaları işleyebiliyordu.

Medeniyet kurabiliyordu.

Fakat bir medeniyetin ahlaki seviyesi yalnız:

“Ne kadar büyük yapılar yaptınız?”

sorusuyla ölçülmez.

Şu soru da gerekir:

“Gücünüzü nasıl kullandınız?”

Dağı kesebilmek büyük mühendislik olabilir.

Ama güçsüz bir canlıya zarar vermemeyi başarabiliyor musun?

İşte ahlak burada başlar.

Bu nedenle Hûd 61 ile Hûd 64 arasında son derece anlamlı bir bağ vardır.

Hûd 61:

“Yeryüzünü imar edin.”

anlamını taşıyordu.

Hûd 64:

“Allah’ın arzında bu canlıya dokunmayın.”

diyor.

Böylece Kur’an medeniyet anlayışına iki yön verir:

İnşa et.

Ama aynı zamanda:

koru.

Biri olmadan diğeri eksiktir.

Sadece koruyup hiçbir şey üretmeyen toplum yaşayamaz.

Sadece üretip her şeyi yok eden toplum da sonunda kendi yaşam temelini ortadan kaldırabilir.

Gerçek imar:

üretim ile koruma arasındaki dengeyi gerektirir.

Bu, bugün su krizinden iklim değişikliğine, şehirleşmeden tarıma kadar birçok alanda çok güncel bir ilkedir.

Hûd 64'ün:

“Ona kötülükle dokunmayın.”

emri ayrıca insanın bazen başkasının hakkını doğrudan gasp etmeden de ona zarar verebileceğini düşündürür.

Zarar yalnız öldürmek değildir.

Aç bırakmak da zarar olabilir.

Yaşam alanını tamamen yok etmek de zarar olabilir.

İşkence etmek de zarar olabilir.

Kaynaklarını bilinçli biçimde elinden almak da zarar olabilir.

Dolayısıyla ahlak:

“Öldürmedim, o hâlde sorun yok.”

seviyesinde değildir.

İnsan zarar kavramını daha geniş düşünmelidir.

Bununla birlikte Hûd 64'ün özel devesini modern hayvan veya çevre meselelerinin her ayrıntısına birebir taşımamalıyız.

Ayet:

“Bütün çevre politikası şu tek cümleyle çözülür.”

demiyor.

Modern çevre sorunları:

bilim,

ekonomi,

mühendislik,

hukuk

ve toplumsal planlama

gerektirir.

Ama bütün bu teknik alanların üzerine ahlaki bir soru koyar:

“Yapabildiğin her şeyi yapmaya hakkın var mı?”

Bu soru bilimsel değil, ahlakidir.

Ve cevabı çoğu zaman:

Hayır.

dır.

Ayetin “yakın azap” uyarısı da başka bir noktayı öğretir:

Bazı sınırların gerçek sonuçları vardır.

İnsan ahlakı yalnız soyut fikirlerden oluşmaz.

Suyu kirletirsen bunun sonucu olabilir.

Güvensiz bina yaparsan sonucu olabilir.

Hayvana eziyet edersen onun acısı gerçek olur.

İnsan hakkını çiğnersen toplumdaki güven zarar görür.

Bunların hepsini doğrudan:

“Allah’ın özel azabı.”

diye isimlendiremeyiz.

Ama eylemlerimizin sonuç doğurduğu gerçeğini de yok sayamayız.

Semûd’un durumunda ise özel olarak peygamber aracılığıyla:

“Bu sınırı aşarsanız yakın azap gelir.”

denmektedir.

Biz bugün böyle özel vahiy almıyoruz.

Bu yüzden bir insanın başına kötü bir şey geldiğinde:

“Dün şu günahı işledi, Allah bugün cezalandırdı.”

diye kesin konuşamayız.

Bu ayeti böyle kullanmak özellikle vesvese yaşayan insanlara zarar verebilir.

İnsan hata yapabilir.

Tövbe eder.

Hakkı varsa iade eder.

Zararı varsa düzeltir.

Ve hayatına devam eder.

Her baş ağrısını, her maddi kaybı, her kazayı:

“Allah beni çarptı.”

şeklinde okumak sağlıklı din anlayışı değildir.

Semûd’un özel durumu ile sıradan hayat olaylarını birbirine karıştırmamalıyız.

Hûd 64'ün en çarpıcı derslerinden biri de mucize ile ahlak arasındaki ilişkidir.

İnsan bazen:

“Bir mucize görsem kesinlikle iman ederim.”

diyebilir.

Semûd kıssası bu düşüncenin o kadar basit olmadığını gösterir.

Çünkü insan yalnız gördüklerinden oluşmaz.

Arzuları vardır.

Çıkarları vardır.

Grubu vardır.

Egoları vardır.

Alışkanlıkları vardır.

İnsan çok güçlü bir delille karşılaşıp yine de:

“Bunu kabul edersem hayatımı değiştirmem gerekecek.”

diye direnebilir.

Bu nedenle Kur’an’ın delil anlayışı insanı robotlaştırmaz.

Ayet görülür; fakat insan yine ahlaki bir tercih yapar.

Bu, özgürlüğün ağır tarafıdır.

Semûd’un önüne deve getirildiğinde onların asıl sınavı:

“Deveyi görebiliyor musunuz?”

değildir.

Deveyi görüyorlar.

Asıl soru:

“Allah’ın koyduğu sınırı kabul edecek misiniz?”

dir.

Bu, günümüz insanına da çok yakın bir sorudur.

Bazen neyin doğru olduğunu zaten biliyoruz.

Sorunumuz bilgi eksikliği değil.

Uygulamadır.

Sağlıklı beslenmenin iyi olduğunu biliyoruz.

İsrafın yanlış olduğunu biliyoruz.

Yalanın güveni yok ettiğini biliyoruz.

Borcu zamanında ödemenin hak olduğunu biliyoruz.

İnsanlara gereksiz eziyetin kötü olduğunu biliyoruz.

Ama bilmek ile yapmak arasında mesafe olabilir.

Bilgi, davranışa dönüşmediğinde insanın karakterini otomatik olarak değiştirmez.

Hûd 64 bu mesafeyi görünür hâle getirir.

Hz. Sâlih'in kavmine söylediği şey sonunda çok basittir:

“Bu Allah’ın ayetidir. Bırakın yaşasın. Zarar vermeyin.”

Bu kadar açık bir sınırın ardından ne yapacakları, onların gerçek tavrını gösterecektir.

Ve belki Hûd Suresi 64. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Yeryüzünü gerçekten Allah’ın emaneti olarak mı görüyoruz, yoksa gücümüzün yettiği her şeyi kullanma hakkımız olduğunu mu sanıyoruz? Bizden daha güçsüz canlıların hakkını, ancak bize fayda sağladıkları sürece mi tanıyoruz? Bir şeyin doğru olduğunu gördüğümüzde onu hayatımıza uyguluyor muyuz, yoksa çıkarımıza dokunduğu anda delilden kaçmaya mı başlıyoruz? Ve gerçek medeniyeti yalnız daha çok üretmekte değil, gücümüz olduğu hâlde zarar vermemeyi başarabilmekte de görebiliyor muyuz?

“Hûd 64’te Semûd’un karşısına yalnız bir mucize değil, bir sınır konuldu: ‘Bu Allah’ın devesidir; bırakın Allah’ın arzında yaşasın ve ona kötülükle dokunmayın.’ Ayet bize şunu öğretir: Gücünün yetmesi hakkın olduğu anlamına gelmez; sahip olmak sınırsızlık değildir; medeniyet yalnız inşa etmek değil korumayı da bilmektir. Allah’ın arzında yalnız biz yaşamıyoruz. İnsanın büyüklüğü bazen ne kadar çok şeyi kontrol ettiğinde değil, kontrol edebildiği hâlde neye zarar vermemeyi seçtiğinde ortaya çıkar.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt