📖 Hûd Suresi 62. Ayette “Ey Sâlih! Sen Bundan Önce Aramızda Kendinden Ümit Beklenen Biriydin. Şimdi Bizi Atalarımızın Taptıklarına Kulluk Etmekten

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,217
2,736,268
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 62. Ayette “Ey Sâlih! Sen Bundan Önce Aramızda Kendinden Ümit Beklenen Biriydin. Şimdi Bizi Atalarımızın Taptıklarına Kulluk Etmekten mi Menediyorsun? Doğrusu Bizi Çağırdığın Şey Hakkında Ciddi Bir Şüphe İçindeyiz” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Semûd kavminin Hz. Sâlih’e itirazı dikkat çekicidir: Onu daha önce değer verilen, kendisinden beklenti duyulan biri olarak görüyorlardı; fakat Sâlih toplumun köklü inançlarını sorguladığı anda bu olumlu bakış değişmeye başladı. Hûd 62, bir insanı yalnız bizimle aynı düşündüğü sürece değerli görmenin ne kadar kırılgan olduğunu; atalarımızdan miras kalan bir inancın da sırf eski olduğu için doğru sayılamayacağını gösterir. Bununla birlikte ayet, her şüpheyi otomatik olarak inkâr veya kötü niyet olarak damgalamamıza da izin vermez.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 62. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Dediler ki: ‘Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda kendisinden ümit beklenen biriydin. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarına kulluk etmekten mi menediyorsun? Doğrusu bizi çağırdığın şey hakkında bizi huzursuz eden ciddi bir şüphe içindeyiz.’”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Kâlû yâ Sâlihu kad kunte fînâ mercuvven kable hâzâ. Etenhânâ en na‘bude mâ ya‘budu âbâunâ ve innenâ lefî şekkin mimmâ ted‘ûnâ ileyhi murîb.”

Hûd 61’de Hz. Sâlih kavmine Allah’a kulluk etmelerini, O’ndan başka ilâh olmadığını, yeryüzünü imar etmelerini, bağışlanma dileyip tövbe etmelerini söylemişti. Hûd 62’de Semûd kavmi ilk açık cevabını verir. İtirazlarının merkezinde Sâlih’in değiştiğini düşündükleri konumu, atalarından gelen din ve onun çağrısına duydukları şüphe vardır.

2️⃣ “Ey Sâlih! Sen Bundan Önce Aramızda Kendinden Ümit Beklenen Biriydin” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“kad kunte fînâ mercuvven kable hâzâ”

denilir.

“Mercuvven”, kendisinden ümit edilen, beklenti duyulan, geleceği hakkında olumlu düşünceler beslenen kişi anlamına gelir.

Semûd kavmi Hz. Sâlih’i daha önce toplumun dışladığı, değersiz gördüğü veya tanımadığı biri olarak anlatmamaktadır. Tam tersine sözlerinden, onun saygın veya gelecek vadeden bir kişi olarak görüldüğü anlaşılır.

Ancak ayet bize onun hangi dünyevî göreve getirileceğinin düşünüldüğünü söylemez. Bu nedenle:

“Kesin lider yapacaklardı.”, “Kesin hükümdar olmasını bekliyorlardı.” veya “Toplumun şu makamına hazırlanıyordu.”

gibi ayrıntıları Kur’an’ın açık ifadesiymiş gibi söylememek gerekir.

Kesin olan şudur: Sâlih hakkında önceden olumlu beklentileri vardı.

3️⃣ Semûd Kavminin Hz. Sâlih Hakkındaki Görüşü Neden Değişti ❓​

Çünkü Hz. Sâlih artık toplumun alışılmış inanç düzenini sorgulamaktadır.

İnsanlar bazen bir kişiyi:

zeki,

başarılı,

güvenilir

ve geleceği parlak

görebilir.

Fakat aynı kişi toplumun çok köklü bir yanlışını eleştirdiğinde onun hakkında söylenenler bir anda değişebilir.

Daha önce:

“Ne kadar değerli biri.”

denilen kişi, mevcut düzeni sorguladığında:

“Ne oldu buna?”

diye karşılanabilir.

Hûd 62’nin gösterdiği psikolojik kırılma tam da budur.

İnsan bazen kişiyi değil, kişinin kendi beklentilerine uygunluğunu seviyor olabilir.

4️⃣ Bir İnsanı Yalnız Bizimle Aynı Düşündüğü Sürece Sevmek Sağlıklı mıdır ❓​

Bu, insan ilişkilerinde ciddi bir problem oluşturabilir.

Bir insanı:

“Benimle aynı düşünüyorsa akıllı, farklı düşünüyorsa bozulmuş.”

şeklinde değerlendirmek hakkaniyetli değildir.

İnsanların görüşleri değişebilir.

Yeni bilgi öğrenebilirler.

Eski bir kanaatlerini sorgulayabilirler.

Bir insanın fikrini değiştirmesi otomatik olarak:

çıkarcı,

hain,

aklını kaybetmiş

veya kötü biri

olduğunu göstermez.

Elbette bazı insanlar kötü sebeplerle de görüş değiştirebilir. Fakat bunu delil olmadan varsaymak doğru değildir.

Hz. Sâlih örneğinde ise onun değişimi insanî bir kanaat değişikliği değil, peygamberlik göreviyle Allah’ın mesajını açıklamasıdır.

5️⃣ Semûd’un “Sen Eskiden Böyle Değildin” İtirazı Neden Dikkat Çekicidir ❓​

Çünkü insanlar çoğu zaman bir düşüncenin doğruluğunu değerlendirmek yerine, o düşünceyi söyleyen kişinin geçmişiyle karşılaştırmaya başlayabilir.

“Sen eskiden böyle konuşmazdın.”

cümlesi tek başına bir görüşü çürütmez.

Belki kişi yeni bir bilgi öğrenmiştir.

Belki daha önce fark etmediği bir yanlışı görmüştür.

Belki yanlış düşündüğünü kabul etmiştir.

Bu yüzden bir insanın geçmişte başka düşünmüş olması, bugünkü görüşünün otomatik olarak yanlış olduğunu göstermez.

Asıl soru:

“Şimdi söylediğinin delili nedir?”

olmalıdır.

Hûd 62, insanların bazen mesajın içeriğine cevap vermek yerine mesajı söyleyen kişinin değişimine odaklandığını gösterir.

6️⃣ “Bizi Atalarımızın Taptıklarına Kulluk Etmekten mi Menediyorsun?” Ne Anlama Gelir ❓​

Semûd kavminin ikinci itirazı:

“etenhânâ en na‘bude mâ ya‘budu âbâunâ”

ifadesidir.

Yani:

“Atalarımızın taptığı şeylere kulluk etmemizi yasaklıyor musun?”

Hz. Sâlih’in tevhid çağrısı onların sadece kişisel ibadetlerini değil, nesiller boyunca devraldıkları dinî geleneği sorgulamaktadır.

Bu yüzden tepki yalnız teolojik değildir.

Aynı zamanda:

aile,

kimlik,

toplum

ve atalara bağlılık

meselesidir.

İnsan için atalarından gelen inançları sorgulamak çoğu zaman yalnız bir fikir değiştirmek değil, kimliğinin önemli bir bölümünü yeniden değerlendirmek anlamına gelebilir.

7️⃣ Atalardan Gelen Bir İnanç Doğru Olduğunu Kanıtlar mı ❓​

Tek başına hayır.

Bir inancın:

çok eski olması,

nesiller boyunca aktarılması

ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmesi

onun doğruluğunu otomatik olarak kanıtlamaz.

İnsanlık tarihinde yüzlerce yıl devam edip daha sonra yanlışlığı fark edilen birçok uygulama vardır.

Fakat bunun tersini de söylememeliyiz:

“Atalardan geldiğine göre kesin yanlıştır.”

Bu da hatalıdır.

Bir gelenek:

doğru olabilir,

yararlı olabilir

ve nesiller boyunca korunmaya değer olabilir.

Dolayısıyla sağlıklı ilke şudur:

Eski olması tek başına delil değildir; yeni olması da tek başına delil değildir.

8️⃣ Gelenek Kötü Bir Şey midir ❓​

Hayır.

Gelenek toplumlara:

kimlik,

hafıza,

kültür

ve nesiller arası devamlılık

sağlayabilir.

Aileden öğrendiğimiz:

misafirperverlik,

saygı,

yardımlaşma

ve dayanışma

gibi birçok güzel değer gelenek yoluyla aktarılabilir.

Sorun geleneğin varlığı değil, sorgulanamaz hâle getirilmesidir.

Bir uygulama sırf:

“Dedelerimiz böyle yapardı.”

diye ilahî emir seviyesine çıkarılırsa problem başlar.

Aynı şekilde din adına yapılan her eski uygulamanın mutlaka dinin kendisi olduğunu düşünmek de hatalıdır.

Gelenek değerlidir; fakat vahiy değildir.

9️⃣ Din ile Kültür Nasıl Birbirinden Ayrılır ❓​

Bu her zaman kolay olmayabilir.

İnsan çoğu zaman çocukluğundan beri gördüğü bir uygulamayı:

“Din böyle emrediyor.”

zannedebilir.

Oysa araştırıldığında bunun:

yerel adet,

aile geleneği

veya tarih içinde gelişmiş bir uygulama

olduğu görülebilir.

Bu durumda yapılması gereken kültürü küçümsemek değil, ona doğru isim vermektir.

Kültür ise kültürdür.

Dinî hüküm ise dinî hükümdür.

Örneğin bir toplumun:

düğün biçimi,

yas geleneği,

misafir ağırlama biçimi

veya giyimle ilgili bazı ayrıntıları

kültürel olabilir.

Bunların hepsini:

“Allah kesin böyle emretti.”

diye sunmak doğru değildir.

Kültürü dinleştirmek de dini kültüre indirgemek de hatadır.

🔟 Anne Babamızdan Öğrendiğimiz Dini Sorgulamak Saygısızlık mıdır ❓​

Hayır.

İnsan anne babasına saygı gösterebilir ve aynı zamanda:

“Bunun dinî dayanağı nedir?”

diye sorabilir.

Sorgulamak:

hakaret etmek,

küçümsemek

veya aileyi reddetmek

anlamına gelmez.

Bir Müslüman:

“Ben Müslüman bir ailede doğdum ama inandığım şeyi daha iyi anlamak istiyorum.”

diyebilir.

Bu, kötü bir yaklaşım olmak zorunda değildir.

Tam tersine miras aldığı inancı bilinçli biçimde anlamasına yardımcı olabilir.

Aynı ilke başka inançlarda doğmuş insanlar için de geçerlidir. Bir insan kendi mirasını araştırdığı için ahlaken suçlu ilan edilmemelidir.

1️⃣1️⃣ “Biz Bizi Çağırdığın Şey Hakkında Şüphe İçindeyiz” Ne Anlama Gelir ❓​

Semûd kavmi:

“ve innenâ lefî şekkin mimmâ ted‘ûnâ ileyhi”

der.

Yani:

“Bizi çağırdığın şey hakkında gerçekten şüphe içindeyiz.”

Buradaki “şekk”, kuşku ve tereddüt anlamındadır.

Semûd, Hz. Sâlih’in:

Allah’a kulluk,

atalarının ilâhlarını bırakma

ve tövbeye yönelme

çağrısına güven duymadığını ifade etmektedir.

Bu ayet, şüphenin insan hayatında gerçek bir psikolojik durum olduğunu da gösterir.

İnsan bir iddiayı duyduğunda hemen ikna olmayabilir.

Ancak şüphenin nasıl ele alındığı belirleyicidir.

1️⃣2️⃣ Şüphe Etmek Günah veya Küfür müdür ❓​

Her şüpheyi otomatik olarak küfür veya ahlaki suç saymak doğru değildir.

Bir insanın zihnine soru gelebilir.

Bir konuyu anlamayabilir.

Elindeki delilleri yetersiz bulabilir.

Geçici bir tereddüt yaşayabilir.

Hatta istemediği düşünceler zihnine gelebilir.

Bunların hepsini:

“Demek imanım bitti.”

şeklinde değerlendirmek özellikle vesvese yaşayan insanlar açısından son derece zararlı olabilir.

İnsanın zihnine gelen her düşünce onun seçilmiş inancı değildir.

Önemli olan, insanın şüphe karşısında:

dürüstçe araştırıp araştırmadığı,

delile açık olup olmadığı

ve gerçeği gerçekten arayıp aramadığıdır.

1️⃣3️⃣ Semûd’un Şüphesi Samimi Bir Araştırma Şüphesi miydi ❓​

Ayet onların:

“Şüphe içindeyiz.”

dediğini açıkça bildirir. Fakat kıssanın ilerleyen bölümlerinde tepkilerinin daha sert hâle geldiğini göreceğiz.

Yine de yalnız bu cümleden yola çıkarak insan psikolojisinin bütün ayrıntılarını kesin biçimde bildiğimizi iddia etmemeliyiz.

Kur’an onların genel reddediş sürecini ilerleyen ayetlerde açıklayacaktır.

Buradan çıkarılabilecek güvenli ders şudur:

Şüphe, hakikat arayışının başlangıcı da olabilir; insanın hakikatten uzak durmak için kullandığı bir sığınak da olabilir.

Hangisi olduğunu her birey için dışarıdan kolayca belirleyemeyiz.

Bu yüzden insanın niyetini Allah bilir; biz daha çok söylenen delilleri ve görünür davranışları değerlendirebiliriz.

1️⃣4️⃣ Ayetteki “Murîb” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet:

“şekkin ... murîb”

ifadesini kullanır.

“Murîb”, insanı kuşkuya düşüren, huzursuz eden, zihninde güven problemi oluşturan veya ciddi tereddüt uyandıran şey anlam alanına sahiptir.

Bu nedenle ifade yalnız:

“Biraz emin değiliz.”

gibi hafif bir kararsızlık anlatmaz.

Daha güçlü biçimde:

“Bizi ciddi biçimde kuşkulandıran bir tereddüt içindeyiz.”

anlamı taşır.

Semûd’un Hz. Sâlih’e verdiği cevapta bu güçlü kuşku, onların atalardan miras kalan inançlarını bırakmak istememeleriyle birlikte zikredilir.

1️⃣5️⃣ Şüphe Nasıl Sağlıklı Biçimde Araştırılır ❓​

Sağlıklı şüphe insanı yalnız:

“İnanmıyorum.”

demeye değil:

“Neden?”

sorusunu araştırmaya götürür.

Bir insan din hakkında şüphe yaşıyorsa önce tam olarak hangi konuda tereddüt ettiğini ayırması faydalıdır.

Belki problem:

Allah’ın varlığı,

vahiy,

bir ayetin yorumu,

bir din adamının davranışı

veya toplumda din adına yapılan yanlış bir uygulamadır.

Bunların hepsi aynı mesele değildir.

Bazen insanın:

“Din konusunda şüpheliyim.”

dediği şey aslında belirli bir hocanın sözünden rahatsız olmasıdır.

İnsan yorumu ile vahyi ayırmak, birçok soruyu daha doğru yerde tartışmayı sağlar.

1️⃣6️⃣ Bir Dinî Soruyu Sormak Allah’a Karşı Gelmek midir ❓​

Hayır.

Soru sormak ile meydan okumak aynı şey değildir.

Bir insan:

“Bu ayetin anlamını anlayamadım.”

diyebilir.

“Bu hükmün hikmeti nedir?”

diye sorabilir.

“Bu rivayetin güvenilirliği nedir?”

diye araştırabilir.

Bu soruların kendisi insanı:

inkârcı,

kibirli

veya asi

yapmaz.

Soruyu soran insana hemen:

“İmanın zayıf.”

demek, onun gerçek sorusunu cevaplamak yerine onu susturabilir.

Dinî eğitimde amaç:

soruyu yasaklamak değil, soruya dürüstçe cevap aramaktır.

Bilmediğimiz yerde de:

“Bilmiyorum.”

diyebilmek ilmî ahlakın parçasıdır.

1️⃣7️⃣ Hûd 62 Günümüzde “Aile Baskısı” ve İnanç İlişkisi Hakkında Ne Söyler ❓​

Semûd’un:

“Atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı mı istiyorsun?”

sözü, inancın aile ve toplum kimliğiyle ne kadar güçlü biçimde birleşebileceğini gösterir.

Bugün de insan bir görüşünü değiştirdiğinde ailesinden:

“Bizi utandırıyorsun.”, “Bizim ailede böyle şey olmaz.” veya “Dedelerimizden daha mı iyi biliyorsun?”

gibi tepkiler görebilir.

Ailenin kaygıları anlaşılabilir; fakat gerçeğin ölçüsü yalnız:

“Ailem ne düşünüyor?”

olamaz.

Bunun tersine bir kişi de:

“Ailemden gelen her şeyi reddedeceğim.”

diye tepki geliştirmemelidir.

Sağlıklı yaklaşım:

Saygıyı koruyarak delili araştırmaktır.

1️⃣8️⃣ Hûd 61 ve 62 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 61’de Hz. Sâlih son derece kapsamlı bir çağrı yapmıştı:

Allah’a kulluk edin, yeryüzünü imar edin, bağışlanma dileyin, Allah’a dönün; Rabbiniz yakındır ve dualara cevap verir.

Hûd 62’de Semûd’un cevabı gelir:

“Senden daha önce umutluyduk. Şimdi bizi atalarımızın taptıklarından vazgeçirmeye mi çalışıyorsun? Bizi çağırdığın şey hakkında ciddi şüphemiz var.”

Böylece kıssa, vahyin çağrısıyla geleneğin direnci arasındaki noktaya gelir.

Bir sonraki ayette Hz. Sâlih onlara şu anlamda cevap verecektir:

“Ey kavmim! Söyleyin bakalım, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzerindeysem ve O bana katından bir rahmet vermişse, Allah’a karşı gelirsem beni O’ndan kim kurtarabilir?”

Böylece tartışma geleneğin ötesine geçip beyyine, ilahî rahmet ve peygamberin sorumluluğu meselesine taşınacaktır.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 62. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 62. ayet, insan psikolojisinin ve toplumsal geleneğin hakikat arayışı üzerindeki etkisini çok güçlü biçimde gösterir.

Semûd kavmi Hz. Sâlih’e:

“Sen bundan önce aramızda kendinden ümit beklenen biriydin.”

diyor.

Bu cümlede ince ama önemli bir kırılma vardır.

Sâlih daha önce toplumun gözünde değerliydi.

Sonra ne oldu?

Ahlaken bozulduğu anlatılmıyor.

Topluma ihanet ettiği söylenmiyor.

İnsanların hakkını yediği belirtilmiyor.

Değişen şey, onun toplumun inanç düzenini sorgulayan bir peygamberlik çağrısı yapmasıdır.

Bu durum insan ilişkilerindeki şartlı kabulü düşündürür.

Bazen bir insan hakkında:

“Çok akıllı.”

deriz.

Ta ki bizimle aynı fikirde olmadığı güne kadar.

Sonra:

“Aslında o kadar da akıllı değilmiş.”

deriz.

Bir sanatçıyı severiz.

Bir konuda bizden farklı düşünür.

Bir anda bütün sanatını değersiz ilan ederiz.

Bir bilim insanını takdir ederiz.

Bizim sevmediğimiz bir sonuca ulaşır.

“Kesin satılmış.”

deriz.

Bir dostumuzu överiz.

Bize eleştiri getirir.

“Çok değişti.”

deriz.

Bazen gerçekten insanlar kötü yönde değişebilir.

Ama bazen değişen kişi değil, bizim o kişiden beklentimizdir.

Hûd 62 bize bu ayrımı düşünmeyi öğretir.

Bir insanın değerini yalnız bize ne kadar benzediğiyle ölçmemeliyiz.

Farklı düşünmesi, onun bütün karakterini değersiz yapmaz.

Fakat Hz. Sâlih örneğinde çok daha güçlü bir boyut vardır:

Toplum ondan beklediği kişi ile Allah’ın görevlendirdiği kişi arasında bir tercih yapmak istemektedir.

Adeta:

“Bizim istediğimiz Sâlih olursan senden umutluyuz; inancımızı sorgulayan Sâlih olursan seni istemiyoruz.”

demektedirler.

Bu, insanın gerçeğe bazen kendi beklentileri üzerinden yaklaşmasının güçlü bir örneğidir.

Ayetin ikinci büyük konusu atalar dinidir.

Semûd:

“Atalarımızın taptıklarına kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun?”

diye sorar.

Bu cümlede yalnız teoloji yoktur.

Aile vardır.

Geçmiş vardır.

Kimlik vardır.

Hatıralar vardır.

Toplumsal düzen vardır.

İnsan atalarından gelen bir inancı sorguladığında bazen bütün bunlarla birlikte yüzleşir.

Bu nedenle gelenek son derece güçlüdür.

Gelenek bize:

“Bunu neden yapıyoruz?”

sorusunu sordurmayabilir.

Çünkü cevap hazırdır:

“Hep böyle yaptık.”

Fakat:

“Hep böyle yaptık.”

bir şeyin tarihini açıklayabilir; doğruluğunu tek başına kanıtlamaz.

Bu ayrım hayatın her alanında geçerlidir.

Bir ailede yıllarca çocuklara bağırılmış olabilir.

“Biz de böyle büyüdük.”

denilebilir.

Bu, bağırmanın doğru olduğunu kanıtlamaz.

Bir iş yerinde yıllardır çalışanların hakkı yeniyor olabilir.

“Bu sektör böyle.”

denilebilir.

Bu, haksızlığı adalete dönüştürmez.

Bir toplumda kadın veya erkek hakkında haksız bir kültürel kalıp yüzyıllardır bulunabilir.

“Atalarımız böyleydi.”

demek tek başına yeterli gerekçe değildir.

Ama aynı zamanda geçmişi aşağılamak da doğru değildir.

İnsan:

“Bizden önce yaşayan herkes cahildi.”

gibi kibirli bir tarih anlayışına kapılmamalıdır.

Atalarımızdan çok değerli bilgiler, ahlak ve tecrübeler de miras kalmıştır.

Bu yüzden Hûd 62’nin öğretisi:

“Geleneği yok et.”

değildir.

Daha sağlıklı cümle:

“Geleneği delilin yerine koyma.”

dır.

Atalar doğruysa onların doğruluğunu deliliyle benimse.

Yanlışlarsa saygısızlık etmeden yanlışı bırak.

Ataya saygı, atayı yanılmazlaştırmak değildir.

Ayetin üçüncü büyük konusu ise şüphedir.

Semûd:

“Bizi çağırdığın şey hakkında kuşku içindeyiz.”

diyor.

Bu cümleyi okurken hemen:

“Bak, şüphe kötü bir şeydir.”

sonucuna gitmek doğru değildir.

Kur’an’ın kendisi düşünmeye, akletmeye ve delillere bakmaya çağırır.

Şüphe bazen insanın bilgi yolculuğunun doğal bir aşaması olabilir.

Bir genç büyür.

Çocukken ailesinden öğrendiği dini sorgulamaya başlar.

“Allah neden görünmüyor?”

diye sorabilir.

“Kader ile özgür irade nasıl bir arada?”

diye düşünebilir.

“Neden acı var?”

diye sorgulayabilir.

Bu soruların varlığı onun kötü insan olduğu anlamına gelmez.

Böyle bir gence:

“Sus, bunları düşünme.”

demek yerine doğru kaynaklarla düşünmesine yardım etmek çok daha sağlıklı olabilir.

Çünkü bastırılan soru ortadan kalkmaz.

Sadece konuşulamaz hâle gelir.

Hûd 62 bu açıdan din eğitimi için son derece önemlidir.

İnsanların sorularına:

korkuyla değil, bilgiyle

cevap verilmelidir.

Bir çocuk veya genç:

“Ben emin değilim.”

dediğinde:

“Sen nasıl böyle konuşursun!”

diye tepki göstermek yerine:

“Neyi anlamakta zorlanıyorsun?”

diye sormak daha yapıcı olabilir.

Çünkü bazen büyük bir dinî kriz sandığımız şey, aslında yanlış öğretilmiş tek bir meseledir.

Bir insan:

“İslam’a şüphem var.”

der.

Konuşursun.

Meğer sorun:

bir hocanın sert sözü,

yanlış aktarılan bir hadis,

aile baskısı

veya kültürel bir uygulamaymış.

Bu nedenle şüpheyi anlamadan etiketlememek gerekir.

Aynı şekilde karşı uçta:

“Şüphe varsa hiçbir hakikat yoktur.”

sonucuna da gitmemeliyiz.

Şüphe son durak olmak zorunda değildir.

İnsan araştırır.

Delilleri karşılaştırır.

Uzmanlara sorar.

Kaynakları kontrol eder.

Sonra bir kanaate ulaşır.

Bazen kanaati değişir.

Bilgi hayatı zaten böyle ilerler.

Şüphe kapıyı açabilir; fakat kapının önünde sonsuza kadar durmak zorunda değiliz.

Semûd’un probleminde dikkat çeken şey, şüphelerinin atalarından gelen inancı koruma isteğiyle birlikte ortaya çıkmasıdır.

Bu insan psikolojisinde çok önemli bir durumdur.

İnsan bazen gerçekten:

“Delil yetersiz.”

dediğini düşünür.

Ama bilinçaltında:

“Bu doğruysa hayatım değişmek zorunda.”

korkusu da olabilir.

Bunu her insan için iddia edemeyiz.

Niyet okumak yanlış olur.

Fakat kendimize şu soruyu sorabiliriz:

“Ben gerçekten delili mi değerlendiriyorum, yoksa sonucunu sevmediğim için delilden mi kaçıyorum?”

Bu soru son derece değerlidir.

Çünkü hakikat her zaman rahat değildir.

Bazen bize:

özür dilememiz gerektiğini,

yanlış bir alışkanlığı bırakmamız gerektiğini,

haksız kazancı terk etmemiz gerektiğini

veya yıllardır savunduğumuz fikrin yanlış olduğunu

gösterebilir.

İnsan burada iki seçenekle karşılaşır:

Hakikati kendisine göre şekillendirmek veya kendini hakikate göre düzeltmek.

Hz. Sâlih’in Semûd karşısındaki mücadelesinin derinliği burada başlar.

Ayet aynı zamanda toplumun beklenti baskısını da gösterir.

Semûd Hz. Sâlih’e adeta:

“Biz senden başka şey bekliyorduk.”

diyor.

İnsan bugün de başkalarının beklentileriyle yaşayabilir.

Ailesi:

“Şu mesleği seç.”

der.

Çevresi:

“Böyle davranırsan seni kabul ederiz.”

der.

Arkadaşları:

“Bizim gibi düşünmezsen artık bizden değilsin.”

der.

İnsan bütün hayatını:

başkalarının kendisinden beklediği kişi olmak

üzerine kurabilir.

Elbette aile ve toplumun tavsiyeleri değerlidir.

Fakat insanın ahlaki sorumluluğu yalnız toplumun beklentisini yerine getirmek değildir.

Hz. Sâlih'in tavrı bunun güçlü bir örneğidir:

Toplumun kendisinden beklediği kişiden önce Allah’ın kendisine yüklediği sorumluluğu önemser.

Bu, insanın her toplumsal kurala başkaldırması gerektiği anlamına gelmez.

Tam tersine insanın vicdanını ve hakikat arayışını sırf insanların alkışı için satmaması anlamına gelir.

Hûd 62 ayrıca bir insanın geçmişte sevilip daha sonra eleştirilmesinin, otomatik olarak onun bozulduğunu göstermediğini öğretir.

Bir kişi doğruyu söylediği için popülerliğini kaybedebilir.

Ama bundan:

“Popüler değilse kesin haklıdır.”

sonucu da çıkmaz.

Bazen insanlar gerçekten yanlış söyledikleri için eleştirilirler.

Bu nedenle ölçü yine:

delil ve içeriktir.

Çoğunluk haklılık garantisi değildir.

Azınlıkta olmak da haklılık garantisi değildir.

Hz. Sâlih’in haklılığı:

toplumdan farklı olmasından değil, Allah’ın peygamberi olmasından kaynaklanır.

Bizim günlük hayatımızda ise:

“Herkes bana karşı, demek ben kesin haklıyım.”

düşüncesi büyük bir hata olabilir.

Ayetin en güncel derslerinden biri sosyal medya dünyasında görülür.

İnsanlar birbirlerini çok hızlı biçimde kategorilere ayırıyor.

Bir kişiyi yıllarca beğeniyorlar.

Sonra tek bir konuda farklı konuşuyor.

Bir anda:

“Satılmış.”

“Bozulmuş.”

“Artık bitmiştir.”


gibi hükümler veriliyor.

Oysa düşünsel olgunluk, kişiyi tek görüşüne indirgememeyi gerektirir.

Bir insanın söylediği belirli fikir yanlış olabilir.

O fikri eleştirirsin.

Ama bunun için onun bütün hayatını, bütün zekâsını ve bütün insanlığını yok saymak zorunda değilsin.

Fikri eleştirmek ile kişiyi yok etmek aynı şey değildir.

Hûd 62’nin şüpheyle ilgili bir başka önemli dersi de vesvese yaşayan insanlar açısından hassastır.

Bir Müslümanın zihnine istemeden:

“Ya şöyleyse?”

düşüncesi gelebilir.

Kişi bundan korkabilir.

Sürekli:

“Acaba imanımı kaybettim mi?”

diye kendisini sorgulayabilir.

İstemeden gelen düşünce ile bilinçli inanç tercihi aynı değildir.

İnsan zihnine gelen her düşünceden ahlaken sorumlu tutulmaz.

Bu nedenle sürekli ve takıntılı biçimde:

“Tövbe etmeliyim, yeniden iman etmeliyim, tekrar tekrar söylemeliyim.”

döngüsüne girmek sağlıklı olmayabilir.

Din insanı takıntının esiri hâline getirmek için değil, Allah’a güven içinde yönlendirmek için vardır.

Hûd 62’nin Semûd’a özgü şüphesini, modern ruhsal vesveselerle otomatik olarak eşitlememek gerekir.

Ayetin başka bir büyük mesajı, insanın kendi ailesine ve geçmişine karşı dürüst olabilmesidir.

Atalarımızı sevebiliriz.

Onlara dua edebiliriz.

Onların emeklerini takdir edebiliriz.

Ama:

“Atalarım yaptıysa Allah kesin emretmiştir.”

diyemeyiz.

İnsanların hata yapabileceğini kabul etmek, onları sevmemek anlamına gelmez.

Aynı şekilde çocuklarımızın da bir gün bizim hatalarımızı fark etmesi mümkündür.

Bunu tehdit olarak değil, hayatın doğal parçası olarak görmek gerekir.

Belki bizim bugün doğru zannettiğimiz bazı uygulamalar gelecekte daha iyi bilgiyle düzeltilecektir.

Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarına bırakabileceği en değerli miraslardan biri yalnız:

“Benim yaptığımı aynen yap.”

değil,

“Doğruyu ara; ben yanlışsam beni de düzelt.”

ahlakı olabilir.

Bu, aile bağını zayıflatmaz.

Tam tersine hakikate dayalı bir saygı oluşturabilir.

Hûd 62’nin bütün mesajını birkaç temel cümlede toplamak mümkündür:

Bir insanı sadece sana benzediği sürece değerli görme.

Atalarını sev ama yanılmazlaştırma.

Geleneği koru ama onu delilin yerine koyma.

Şüpheden korkma ama şüpheyi araştırmadan kalıcı kimliğe de dönüştürme.

İnsanların sorularını susturmak yerine anlamaya çalış.

Ve hakikatin ölçüsünü insanların senden ne beklediğine göre değiştirme.


Bir sonraki ayette Hz. Sâlih tam da bu noktadan cevap verecek ve kavmine şu temel soruyu yöneltecektir: Eğer kendisi Rabbinden açık bir delil üzerindeyse ve Allah ona katından bir rahmet vermişse, sırf toplumun beklentisini karşılamak için Allah’a karşı gelebilir mi?

Böylece Hûd 62’nin:

“Biz senden bunu beklemiyorduk.”

itirazı, Hûd 63’te çok daha büyük bir soruyla karşılaşacaktır:

İnsan toplumun beklentisini mi, yoksa açıkça bildiği ilahî sorumluluğu mu öncelemelidir?

Ve belki Hûd Suresi 62. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Bir insan yalnız bizim gibi düşündüğü sürece mi gözümüzde değerlidir? Ailemizin ve toplumumuzun bize bıraktığı düşünceleri saygıyla ama bilinçli biçimde değerlendirebiliyor muyuz? Bir konuda şüphe yaşadığımızda korkuyla soruyu bastırıyor muyuz, yoksa delilin peşinden dürüstçe gidiyor muyuz? Ve daha güçlü bir gerçek karşımıza çıktığında, sırf “Biz hep böyle yaptık” dememek için görüşümüzü yeniden değerlendirebilecek kadar özgür müyüz?

“Semûd kavmi Hz. Sâlih’e, ‘Biz senden bunu beklemiyorduk; atalarımızın dinini bırakmamızı mı istiyorsun?’ dedi. Hûd 62 bize geleneğin değerli olabileceğini ama yanılmaz olmadığını, şüphenin soru doğurabileceğini ama araştırmanın da sorumluluk olduğunu öğretir. Atalarını sev ama onları vahiy yerine koyma; soru soranı suçlama ama delilden de kaçma; insanları yalnız sana benzedikleri sürece değerli görme. Çünkü hakikat, ne eski olduğu için doğrudur ne yeni olduğu için; onu değerli yapan delilidir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt