Hûd Suresi 104. Ayette “Biz O Günü Ancak Sayılı Bir Süreye Kadar Erteliyoruz” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hûd 103, bütün insanların toplanacağı ve herkesin hazır bulunacağı büyük hesap gününü hatırlatmıştı. Hûd 104 ise insanın doğal olarak sorabileceği soruya cevap verir: ‘Madem böyle bir gün var, neden hemen gelmiyor?’ Kur’an’ın cevabı kısadır fakat son derece güçlüdür: O gün unutulmuş veya iptal edilmiş değildir; Allah’ın bildiği belirlenmiş bir vakte kadar ertelenmektedir. Bu ifade kıyametin tarihini hesaplama çağrısı değil, gecikmeyi yokluk sanmama ve bugünkü hayatı sorumlulukla yaşama çağrısıdır.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 104. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Biz onu ancak sayılı bir süreye kadar erteliyoruz.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve mâ nuahhiruhû illâ li-ecelin ma‘dûd.”
Bu kısa ayetteki “onu” zamiri, bir önceki ayette sözü edilen kıyamet ve hesap gününe gider. Hûd 103’te bütün insanların toplanacağı ve herkesin hazır bulunacağı günden söz edilmişti; Hûd 104 ise bu günün henüz gerçekleşmemiş olmasının, onun gerçekleşmeyeceği anlamına gelmediğini bildirir.
Ayetin temel mesajı şudur: Gecikme, iptal değildir.
“Biz Onu Erteliyoruz” Ne Anlama Gelir
Ayette geçen “nuahhiruhû”, geciktirmek veya belirlenmiş bir vakte kadar ertelemek anlamındadır. Burada kıyametin rastgele geciktiği veya Allah’ın karar vermekte tereddüt ettiği gibi bir anlam yoktur.Kur’an’ın bakışında zamanın tamamı Allah’ın bilgisi içindedir. İnsan açısından gelecek olan bir olay, Allah açısından bilinmeyen bir geleceğe doğru ilerleyen sürpriz değildir.
Bu nedenle “erteleme” ifadesini insanın:
“Henüz karar vermedim, biraz daha düşüneyim.”
şeklindeki ertelemesine benzetmemek gerekir. Burada söz konusu olan belirlenmiş vaktin henüz gelmemiş olmasıdır.
“Ecel” Kelimesi Burada Ne Anlama Gelir
Ayette:“li-ecelin”
denilir.
“Ecel”, belirlenmiş süre, tayin edilmiş vakit veya bir şey için konulmuş son sınır anlam alanına sahiptir. Kelime insan hayatının sonu için kullanılabildiği gibi bağlama göre başka belirlenmiş zamanları da ifade edebilir.
Hûd 104’te konu kıyamet günü olduğu için burada o büyük gün için belirlenmiş vakit kastedilir.
Dolayısıyla bu ayetteki “ecel”i yalnız:
“İnsanların ölüm saati”
olarak anlamak doğru olmaz. Kelimenin anlamı bağlama göre belirlenir.
“Ma‘dûd” Ne Anlama Gelir
“Ma‘dûd”, sayılmış, sayılı, belirli veya hesabı bulunan anlamına gelir.“Ecelin ma‘dûd” ifadesi böylece rastgele ve belirsiz bir gecikmeden değil, Allah katında belirlenmiş bir süreden söz eder.
İnsan bu sürenin miktarını bilmiyor olabilir. Fakat bilmemesi, zamanın Allah açısından belirsiz olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle ayetin mesajı:
“Kıyamet ne zaman olacağı belli olmayan, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz bir ihtimaldir.”
değil, tam tersine:
“Vakti belirlenmiştir fakat size açıklanmamıştır.”
şeklinde anlaşılmalıdır.
“Sayılı Bir Süre” Kıyametin Tarihini Hesaplayabileceğimiz Anlamına mı Gelir
Hayır.Bu ayette süre için:
“sayılı”
denmesi, insanların bu sayıyı bildiği veya ayetten matematiksel formülle çıkarabileceği anlamına gelmez.
Kur’an’ın hiçbir yerinde Hûd 104 bize:
“Şu harfleri toplayın, şu sayıyı çıkarın ve kıyametin yılını bulun.”
şeklinde bir yöntem vermez.
Bu nedenle ebced, harf sayımı, gizli rakam dizileri veya benzeri yöntemlerle:
“Kıyamet kesin şu tarihte.”
demek bu ayetin verdiği bilgiyi aşar.
Allah’ın sayısını bilmesi ile insanın o sayıya erişmesi aynı şey değildir.
Ayette “Sayılı” Deniyorsa Neden Tarih Bize Verilmiyor
Çünkü ayetin amacı takvim öğretmek değil, kesinlik ve sorumluluk bilinci oluşturmaktır.İnsan çoğu zaman tarihi bilmek ister. Çünkü bilinmeyen gelecek rahatsız edici olabilir. Fakat Kur’an’ın ahlaki yaklaşımı:
“Tarihi bilmeden de hazırlanabilirsin.”
şeklindedir.
Bir insan kıyametin tam tarihini bilmeden dürüst olabilir, kul hakkından sakınabilir, tövbe edebilir ve hayatını anlamlı biçimde yaşayabilir.
Hatta tarih bilgisine aşırı takılmak bazen asıl mesajı gölgede bırakabilir. İnsan kıyametin hangi yılda olacağını araştırırken bugün yaptığı haksızlığı unutabilir.
Kıyametin Gecikmesi Onun Gerçekleşmeyeceğini Gösterir mi
Hayır.Hûd 104 tam olarak bu yanılgıyı düzeltir.
İnsan bazen:
“Bu kadar zaman geçti, hâlâ olmadıysa belki hiç olmayacak.”
diye düşünebilir.
Kur’an ise:
“Onu ancak belirlenmiş bir süreye kadar erteliyoruz.”
der.
Bu, özellikle insanın zaman algısıyla ilahî zaman bilgisinin aynı olmadığını hatırlatır. İnsan için bin yıl çok uzun olabilir; fakat uzunluk, bir vaadin geçersiz olduğunu göstermez.
Gecikme ≠ gerçekleşmeyecek olmak.
Bir Şeyin Gecikmesi Allah’ın Onu Unuttuğu Anlamına Gelir mi
Hayır.Kur’an’ın Allah tasavvurunda unutkanlık, bilgi eksikliği veya zamanla karar değiştirme gibi insan sınırlılıkları Allah’a nispet edilmez.
Hûd 104’ün mesajı da tam tersidir: Vakit “ma‘dûd”, yani belirlenmiş ve sayılıdır.
İnsan:
“Niçin hâlâ olmadı?”
diye sorabilir. Bu meşru bir sorudur.
Fakat cevabı:
“Çünkü Allah unuttu.”
değildir.
Ayet:
“Vakti henüz gelmedi.”
der.
Kıyametin Gecikmesi İnsanlara Bir Fırsat mıdır
Evet, bu gecikme insan açısından yaşamaya, düşünmeye, değişmeye ve tövbe etmeye devam edilen bir zaman anlamına gelir.Ancak ayetin kendisi burada doğrudan:
“Size tövbe fırsatı vermek için erteliyoruz.”
şeklinde ayrıntılı sebep açıklaması yapmaz. Bu nedenle ayetin söylediğiyle daha geniş teolojik çıkarımı birbirinden ayırmak gerekir.
Yine de insan açısından her yeni gün fiilen bir imkândır. Hayatta olduğu sürece davranışlarını değiştirebilir, hakkını yediği kişiye hakkını verebilir, yanlış bilgisini düzeltebilir ve Allah’a yönelme imkânı bulabilir.
Sürenin devam etmesi, sorumluluğun devam etmesi demektir.
Gecikme Allah’ın Yapılan Kötülüklerden Razı Olduğunu mu Gösterir
Hayır.Bir haksızlık uzun süre devam ediyor ve görünür bir ceza ortaya çıkmıyorsa bundan:
“Demek Allah bunu onaylıyor.”
sonucu çıkarılamaz.
Bu ayrım hem birey hem toplum için önemlidir.
Bir insan yıllarca hile yapıp zenginleşebilir. Bir zalim uzun süre iktidarda kalabilir. Bir suçlu yakalanmadan yaşayabilir. Bunların hiçbiri yapılanın ahlaken doğru olduğunun kanıtı değildir.
Mühlet ≠ onay.
Aynı şekilde kötü davranışın sonucunun hemen görünmemesi de hesabın bulunmadığını göstermez.

Her Kötülüğün Dünyada Hemen Cezalandırılması mı Gerekirdi
Kur’an’ın ortaya koyduğu sistem böyle değildir.Dünya, insanın tercih yaptığı ve sonuçlarla karşılaştığı bir alandır; fakat bütün adalet dosyalarının burada eksiksiz kapanacağı vaat edilmez. Bazı suçlar dünyada cezalandırılır, bazıları cezasız kalabilir. Bazı mağdurlar hakkını alır, bazıları alamaz.
Ahiret düşüncesi tam burada anlam kazanır.
Eğer bütün insanlar dünyada yaptıkları her şeyin karşılığını aynı anda ve eksiksiz biçimde alsaydı, dünya hayatındaki imtihan, irade ve ertelenmiş hesap boyutu çok farklı olurdu.
Hûd 104 bize nihai günün vakti bulunduğunu hatırlatır.

“Nasıl Olsa Hesap Sonra” Diyerek Adaleti Erteleyebilir miyiz
Hayır.Allah’ın nihai hesabının geleceğine inanmak, insanın bugün yapabileceği adaleti ertelemesine gerekçe değildir.
Bir çalışan ücretini alamıyorsa:
“Ahirette alırsın.”
deyip işverenin sorumluluğunu yok sayamayız.
Bir suç mağduru varsa:
“Allah nasılsa hesap soracak.”
diyerek hukuk yolunu terk etmek zorunda değiliz.
Bir haksızlık varsa mümkün olan meşru yollarla giderilmeye çalışılır.
Ahiret adaleti, dünya adaletinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır.

“Sayılı Süre” İnsan Ömrü İçin de Bir Ders Taşır mı
Ayet doğrudan kıyamet gününün ertelenmesinden söz eder. Fakat daha genel bir tefekkür açısından insan kendi hayatının da sınırlı olduğunu düşünebilir.Hiçbirimizin dünyadaki zamanı sınırsız değildir.
Bu nedenle:
“Bir gün özür dilerim.”
“Bir gün tövbe ederim.”
“Bir gün aileme zaman ayırırım.”
“Bir gün hakkını veririm.”
diye sürekli ertelemek risklidir.
Kıyametin tarihini bilmiyoruz; kendi ölüm tarihimizin de çoğu zaman ne olduğunu bilmiyoruz.
Bu yüzden ayetin zamanı ciddiye alan mesajı insanı bugünkü sorumluluklarını gereksiz yere ertelememeye yöneltebilir.

Ecel İnancı Tedbiri Gereksiz mi Kılar
Hayır.Bir şeyin belirlenmiş bir ecelinin bulunması:
“O hâlde tedbir almaya gerek yok.”
anlamına gelmez.
İnsan hastalandığında doktora gider, araç kullanırken emniyet kemeri takar, deprem için güvenli bina yapar ve tehlikeli durumda yardım ister.
Bunların tamamı sebepler dünyasında insanın sorumluluğudur.
Ecel inancı:
“Nasıl olsa ne zaman öleceğim belli, istediğim kadar dikkatsiz yaşayabilirim.”
şeklindeki kaderciliği haklı çıkarmaz.
Kader ≠ tedbirsizlik.
İnsan sonucu Allah’a bırakırken kendisine düşen sebepleri kullanır.

Kıyametin Tarihini Bildiğini Söyleyen Birine Nasıl Yaklaşmalıyız
Böyle bir iddia son derece güçlü kanıt gerektirir ve İslam’ın temel kaynakları kıyametin vaktini sıradan insanların hesaplayabileceği açık bir tarih olarak vermez.Bir kişi:
“Rüyamda bildirildi.”
diyebilir.
Başka biri:
“Ayetteki harfleri hesapladım.”
diyebilir.
Bir başkası astronomik bir olayı kıyamet tarihi ilan edebilir.
Bunları vahiy seviyesinde kabul etmek için temel yoktur.
Rüya kişisel anlam taşıyabilir; fakat bağlayıcı vahiy değildir. Numerolojik hesap da açık nassın yerine geçmez.
En güvenli tutum:
Tarih tahmininden çok ahlaki hazırlığa odaklanmaktır.

Kıyamet Tarihi Tahminleri Neden İnsanları Bu Kadar Etkileyebilir
Çünkü kesin tarih iddiası insana belirsizlik üzerinde kontrol duygusu verir.“Şu gün olacak.”
dendiğinde bilinmeyen gelecek bir anda takvime dönüşür. Bu, psikolojik olarak çekici olabilir.
Fakat tarih boyunca kesin son tarihleri ilan eden pek çok iddianın gerçekleşmediği görülmüştür.
Böyle iddialar insanlarda gereksiz korku, ekonomik karar bozukluğu veya dinî hayal kırıklığı oluşturabilir.
Kur’an’ın yaklaşımı daha dengelidir:
Vaktin Allah tarafından bilindiğini kabul et, ama sana açıklanmayan tarihi kesinmiş gibi üretme.

Hûd 104 Erteleme Kavramı Üzerinden Bize Sabır mı Öğretiyor
Dolaylı olarak önemli bir sabır boyutu vardır.İnsan adaletin hemen görünmesini ister. Özellikle haksızlığa uğradığında:
“Neden şimdi sonuç gelmiyor?”
diye sorabilir.
Hûd 104 bize bütün nihai sonuçların insanın istediği takvimde ortaya çıkmak zorunda olmadığını hatırlatır.
Fakat sabır burada haksızlığa teslim olmak değildir. İnsan hakkını arayabilir ve zulmü azaltmaya çalışabilir.
Sabır, daha çok:
“Ben elimden geleni yapacağım ama bütün zamanlamayı kontrol edemem.”
bilincidir.
Sabır ≠ pasiflik; sabır, sonuç üzerindeki mutlak kontrol iddiasından vazgeçmektir.

Hûd 103 ve 104 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hûd 103:“O gün insanların toplanacağı ve herkesin hazır bulunacağı bir gündür.”
demişti.
Hûd 104 ise:
“Biz onu ancak sayılı bir süreye kadar erteliyoruz.”
der.
Birinci ayet günün kesinliğini ve evrenselliğini, ikinci ayet ise vaktinin belirlenmiş olduğunu vurgular.
Böylece iki yanlış düşünce engellenir. İnsan bir taraftan:
“Kıyamet hiç gelmeyecek.”
diyemez; diğer taraftan:
“Ben tarihini hesapladım.”
da diyemez.
Bir sonraki ayette artık o günün kendisine geçilecek ve “O gün geldiğinde Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz; onlardan kimi bedbaht, kimi mutludur” anlamındaki güçlü ifade gelecektir. Hûd 105’te özellikle “Allah’ın izni olmadan konuşma” ifadesinin mahşer sahnesindeki özel bağlamı ve “şakî–saîd” ayrımının dünyadaki geçici mutluluk veya psikolojik rahatsızlıklarla karıştırılmaması önemli olacaktır.

Sonuç: Hûd Suresi 104. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 104 yalnız birkaç kelimeden oluşur:“Biz onu ancak sayılı bir süreye kadar erteliyoruz.”
Fakat bu kısa cümle insanın zaman, hesap ve beklenti anlayışını kökten değiştirebilecek kadar güçlüdür.
İlk büyük mesaj şudur:
Gecikmeyi yokluk sanma.
İnsan yalnız gördüğü zamana göre düşünür.
Bir şey hemen gerçekleşmiyorsa:
“Demek olmayacak.”
diye yorumlayabilir.
Bir zalim yıllarca güçlü kalırsa:
“Demek hesabı yok.”
sanabilir.
Bir haksızlık cezasız görünürse:
“Demek adalet çalışmıyor.”
diye düşünebilir.
Kur’an ise nihai hesabın insanın sabırsız takvimine bağlı olmadığını söyler.
Bir şeyin bugün gerçekleşmemesi, hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez.
İkinci büyük mesaj mühlet ile onayı ayırmaktır.
Bir insan yanlış yapıyor ve hâlâ hayatı yolunda gidiyor olabilir.
İşi büyüyebilir.
Parası artabilir.
Toplum onu alkışlayabilir.
Bu:
“Allah yaptığımı onaylıyor.”
demek değildir.
Dünyevî başarı ile ilahî rıza aynı şey değildir.
Benzer şekilde iyi bir insanın zor günlerden geçmesi de Allah’ın ondan hoşnut olmadığı anlamına gelmez.
Hayatın anlık görüntüsünden nihai ilahî hüküm okunamaz.
Üçüncü büyük mesaj, zamanın bir fırsat olduğudur.
Kıyamet henüz gelmedi.
Biz hâlâ buradayız.
Bu şu anlama gelir:
Hâlâ özür dileyebiliriz.
Hâlâ borcumuzu ödeyebiliriz.
Hâlâ haksız kazancı bırakabiliriz.
Hâlâ yanlış bilgiyi düzeltebiliriz.
Hâlâ sevdiğimiz insanlara değer verebiliriz.
Hâlâ tövbe edebiliriz.
Hâlâ birinin hakkını geri verebiliriz.
Zamanın varlığı, insan için değişme imkânının varlığıdır.
Fakat bu imkânı:
“Nasıl olsa daha sonra yaparım.”
diye sonsuzmuş gibi kullanmak da tehlikelidir.
Çünkü ayet:
“Sayılı.”
der.
Sonsuz değil.
Dördüncü büyük mesaj kıyamet tarihçiliğinden kaçınmaktır.
İnsanlar tarih boyunca dünyanın sonunu hesaplamaya çalışmıştır.
Her nesil kendi dönemindeki büyük savaşları, salgınları, teknolojik değişimleri veya gökyüzü olaylarını:
“Kesin sonun işaretidir.”
diye yorumlayabilir.
Bazen sayı hesapları yapılır.
Bazen harflerden yıllar çıkarılır.
Bazen rüyalar tarih ilan etmek için kullanılır.
Hûd 104 bunların hiçbirini öğretmez.
Ayet:
“Vakit sayılıdır.”
der.
Ama:
“Sayı şudur.”
demez.
Aradaki fark çok önemlidir.
Allah’ın bilmesi, bizim de bilmemiz anlamına gelmez.
Beşinci büyük mesaj bilmediğini söyleyebilmenin imanla çelişmemesidir.
Bir insan:
“Kıyamet ne zaman?”
diye sorabilir.
Müminin cevabı:
“Kesin tarihini bilmiyorum.”
olabilir.
Bu bilgi eksikliği imansızlık değildir.
Tam tersine Allah’ın bildirdiği sınır içinde konuşmaktır.
Din hakkında en tehlikeli alışkanlıklardan biri, vahyin sustuğu yerde insanın kesin konuşmasıdır.
Bazen:
“Bilmiyoruz.”
demek, uzun ve etkileyici bir spekülasyondan daha ilmîdir.
Dinî tevazu, bilginin sınırını bilmektir.
Altıncı büyük mesaj adalet konusunda sabırsızlık ile adalet isteğini ayırmaktır.
Bir haksızlık gördüğümüzde öfkelenmek doğal olabilir.
Hakkın yerine gelmesini istemek de doğrudur.
Ama:
“Neden Allah onu hemen cezalandırmıyor?”
sorusunun cevabını her olay özelinde bilmiyoruz.
Bizim görevimiz kendi alanımızda adaleti sağlamaya çalışmaktır.
Hukuk varsa işletmek.
Delil varsa sunmak.
Mağdura destek olmak.
Haksızlığa ortak olmamak.
Bütün kozmik zamanlamayı kontrol etmek ise bizim görevimiz değildir.
Adaleti ara; fakat Allah’ın takvimini kendi öfkenin takvimine çevirmeye çalışma.
Yedinci büyük mesaj kendi hayatımızdaki ertelemeleri sorgulamaktır.
İnsan kıyametin ertelendiğini okurken kendi hayatında sürekli ertelediği şeyleri de düşünmelidir.
“Yarın özür dilerim.”
“Seneye namaza başlarım.”
“İşler düzelince aileme vakit ayırırım.”
“Biraz daha kazanayım, sonra dürüst davranırım.”
“Emekli olunca iyilik yaparım.”
Bu cümlelerin ortak problemi, geleceğin bize garanti edilmiş gibi düşünülmesidir.
Oysa bizim kişisel zamanımız da sınırlıdır.
Bu yüzden ahlaki dönüş için en güvenli zaman sürekli geleceğe ertelenen belirsiz bir “bir gün” değil, imkân varsa bugündür.
Sekizinci büyük mesaj ölüm ve kıyamet bilincini hayat düşmanlığına dönüştürmemektir.
Dünyanın ve zamanımızın sınırlı olması:
“Hiç plan yapmayalım.”
demek değildir.
Tam tersine insan geleceğini planlayabilir, yatırım yapabilir, eğitim alabilir, ailesi için bir düzen kurabilir ve uzun vadeli projeler üretebilir.
Fanilik bilinci planı öldürmez.
Onu kibirden arındırır.
İnsan:
“Yarın için çalışırım ama yarının mutlak sahibi değilim.”
der.
Bu hem sorumluluk hem tevazu üretir.
Dokuzuncu büyük mesaj ise Hûd 104’ün bütün önceki kıssalara verdiği sessiz cevaptır.
Nûh kavmi bekledi.
Âd uyarıldı.
Semûd’a süre verildi.
Medyen uzun uzun uyarıldı.
Firavun Hz. Musa’nın delilleriyle karşılaştı.
Birçok durumda hüküm ilk yanlışın hemen ardından gelmedi.
Bu, yanlışın önemsiz olduğu anlamına gelmedi.
Kur’an böylece bize süre ile rıza arasındaki farkı öğretir.
İnsan zaman bulabilir.
Ama zamanın bulunması hesabın bulunmadığı anlamına gelmez.
Hûd 104’ün bütün mesajını birkaç cümlede toplamak mümkündür:
Gecikmeyi iptal sanma.
Mühleti ilahî onay zannetme.
Kıyametin tarihini gizli hesaplarla belirlemeye çalışma.
Rüya veya numerolojiyi vahiy yerine koyma.
Ecel inancını tedbirsizliğe çevirmeme.
Adaletin gecikmesini haksızlığın doğru olduğunun kanıtı sayma.
Ve sana verilen zamanı, sürekli ertelenen bir tövbeye değil bugünkü sorumluluğa dönüştür.
Bir sonraki ayette Hûd Suresi bizi artık doğrudan o belirlenmiş günün sahnesine götürecektir. Hûd 105, “O gün geldiğinde Allah’ın izni olmadan hiçbir nefis konuşamaz; onlardan kimi şakî, kimi saîddir” buyuracaktır. Burada özellikle “şakî” ve “saîd” kavramlarını günlük mutsuzluk ve neşeyle karıştırmamak, psikolojik hastalıkları ahiret mahkûmiyeti işareti saymamak ve Allah’ın izni olmadan konuşma ifadesini insanlara dünyada susturma yetkisi veren bir hükme dönüştürmemek gerekecektir.
Ve belki Hûd Suresi 104. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir şeyin hesabı hemen ortaya çıkmadığında “Demek sorun yok” diye mi düşünüyoruz? Bize verilen zamanı gerçekten bir fırsat olarak mı kullanıyoruz, yoksa özrü, tövbeyi, hakkı teslim etmeyi ve sevdiklerimize değer vermeyi sürekli belirsiz bir geleceğe mi erteliyoruz? Ve kıyametin hangi gün geleceğini öğrenmeye çalışmaktan önce, o gün bugün gelse nasıl bir hesapla karşılaşacağımızı düşünmeye hazır mıyız?
“Hûd 104, ‘Biz o günü ancak sayılı bir süreye kadar erteliyoruz’ buyurur. Bu kısa ayetin büyük mesajı şudur: Gecikme, unutulmak değildir; mühlet, onay değildir; vaktin belirlenmiş olması da bizim o tarihi bildiğimiz anlamına gelmez. Kıyametin gününü hesaplamak yerine bugünkü hesabını düzelt. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, önünde zaman var sanarak doğru olanı sürekli ertelemektir. Yarın Allah’ın bilgisi içindedir; sana düşen ise bugünü adalet, tövbe ve sorumlulukla yaşamaktır.”
Ersan Karavelioğlu