📖 Hûd Suresi 102. Ayette “Rabbin Zulmeden Memleketleri Yakaladığında İşte Böyle Yakalar; Şüphesiz O’nun Yakalaması Acı ve Şiddetlidir” İfadesi

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,245
2,736,269
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 102. Ayette “Rabbin Zulmeden Memleketleri Yakaladığında İşte Böyle Yakalar; Şüphesiz O’nun Yakalaması Acı ve Şiddetlidir” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hûd Suresi’nde geçmiş toplumların kıssaları anlatıldıktan sonra 102. ayet çok güçlü bir sonuç cümlesi kurar: Zulüm önemsiz değildir ve güç, bir toplumu Allah’ın adaletinden bağımsız hâle getirmez. Fakat bu ayeti günümüzde meydana gelen her deprem, sel, yangın veya toplumsal çöküş için ‘Allah onları cezalandırdı’ şeklinde kullanmak da doğru değildir. Geçmiş kavimler hakkındaki özel ilahî hükmü vahiyden biliyoruz; bugünün felaketlerinin gizli ilahî anlamını ise kendiliğimizden bilemeyiz. Ayetin görevi bize başkalarının felaketini yorumlama yetkisi vermekten önce, kendi zulmümüzü sorgulatmaktır.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 102. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Rabbin, zulmetmekte olan memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalaması acı ve şiddetlidir.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Ve kezâlike ahzu rabbike izâ ehaze’l-kurâ ve hiye zâlimeh. İnne ahzehû elîmun şedîd.”

Hûd 100’de geçmiş şehirlerden bazılarının izlerinin hâlâ ayakta olduğu, bazılarının ise biçilmiş ekin gibi ortadan kalktığı bildirilmişti. Hûd 101’de “Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmettiler” denilerek ilahî adalet ile insan sorumluluğu açıklanmıştı. Hûd 102 şimdi bu tarihsel kıssalardan genel bir uyarı çıkarır: Zulümde ısrar eden toplumlar kendilerini dokunulmaz sanmamalıdır.

2️⃣ “Rabbinin Yakalaması” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette geçen “ahz”, almak, yakalamak, tutmak ve güçlü biçimde ele geçirmek anlam alanına sahiptir. Burada Allah’ın geçmişte zulümde ısrar eden toplumlar hakkındaki hükmünün gerçekleşmesi anlatılır.

“Allah’ın yakalaması” ifadesini insanın başka bir insanı fiziksel olarak eliyle yakalaması gibi düşünmek doğru değildir. Allah’ın fiilleri yaratılmış varlıkların organları ve sınırlı hareketleriyle birebir kıyaslanmaz.

Buradaki temel anlam ilahî hükmün artık kaçınılamayacak biçimde gerçekleşmesidir. Daha önce uyarılan, dönüş imkânı verilen ve buna rağmen zulümde ısrar eden belirli toplumların sonunda Allah’ın hükmüyle karşılaşması anlatılmaktadır.

3️⃣ “İşte Böyle Yakarlar” İfadesi Önceki Kıssalarla Nasıl Bağlantılıdır ❓​

Ayetin başındaki:

“Ve kezâlike...” — “İşte böyledir...”

ifadesi, önceki kıssalara dönüp bakmamızı ister.

Hûd Suresi boyunca Nûh kavmi, Âd, Semûd, Lût kavmi, Medyen ve Firavun düzeni anlatılmıştır. Bunların her biri aynı toplum değildir ve işledikleri yanlışlar da tamamen aynı değildir. Fakat ortak bir nokta vardır: Uyarıya rağmen zulüm, kibir ve hak ihlalinde ısrar.

Hûd 102 bu kıssaların ardından:

“Bütün bunları sadece geçmiş hikâyeler olarak dinlemeyin; zulmün ciddi sonuçları olduğunu anlayın.”

mesajını verir.

4️⃣ Ayetteki “Zâlimeh” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet şehirleri veya toplumları:

“ve hiye zâlimeh”

yani:

“zulmederken, zulüm hâlindeyken”

diye niteler.

“Zulüm” Kur’an’da geniş bir anlam alanına sahiptir. Allah’a karşı şirk ve inkâr bağlamında kullanılabildiği gibi insanların birbirine yaptığı haksızlıkları da ifade edebilir.

Hûd Suresi’nde anlattığımız kıssalarda zulüm farklı biçimlerde görünmüştü. Medyen’de ekonomik hak ihlali, Firavun düzeninde siyasi baskı, bazı diğer kıssalarda peygamberlere karşı sistematik direnç ve toplumsal kötülükler öne çıkmıştı.

Bu nedenle “zalim” kelimesini her hoşlanmadığımız kişiye yapıştırmak doğru değildir. Kur’an’daki ağır kavramlar kişisel öfkenin etiketlerine dönüştürülmemelidir.

5️⃣ Her Günah İşleyen İnsan “Zalim” midir ❓​

Kur’an’da insanın kendi nefsine zulmetmesi gibi kullanımlar bulunduğu için günah ile zulüm arasında bağ kurulabilir. Fakat Hûd 102’deki bağlam, basitçe tek hata yapan sıradan insanı değil, zulmün toplumsal ve ısrarlı hâle geldiği tarihsel toplumları konu edinmektedir.

Bir insan hata yapabilir, günah işleyebilir ve sonra tövbe edebilir. Tek bir hata üzerinden:

“Sen Hûd 102’deki zalimlerdensin ve başına azap gelecek.”

demek bizim yetkimiz değildir.

Ayetin ciddiyetini korumak, onu rastgele tehdit cümlesine çevirmemeyi de gerektirir.

6️⃣ “Memleketler” Kelimesi Bütün Şehir Halkının Aynı Derecede Suçlu Olduğunu mu Gösterir ❓​

Hayır.

Ayetteki “el-kurâ” yerleşim yerleri ve toplumlar anlamında kullanılır. Bir toplum hakkında genel bir ahlaki tablo anlatılması, o toplumdaki her bireyin aynı bilgiye, niyete ve sorumluluğa sahip olduğunu söylemek zorunda değildir.

Nitekim önceki kıssalarda peygamberlere iman eden kişiler toplumun diğer kesimlerinden ayrılmıştır.

Bugün de bir şehirde yolsuzluk bulunabilir ama o şehirde yolsuzluğa karşı mücadele eden insanlar da olabilir. Bir ülkede baskıcı bir yönetim bulunabilir ama baskının mağdurları ve muhalifleri de aynı toplumda yaşayabilir.

Toplumsal eleştiri, bireysel suçluluğu otomatikleştirmez.

7️⃣ “Allah’ın Yakalaması Acıdır” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“inne ahzehû elîm”

denilir.

“Elîm”, acı veren, elem verici ve ağır anlamındadır. Kur’an burada ilahî hükmün hafife alınamayacağını vurgular.

Bu ifade insanlara eziyet etmekten zevk alan bir ilah tasavvuru oluşturmaz. Kıssaların öncesinde uzun uyarılar, tövbe çağrıları ve peygamberlerin kavimlerinin iyiliğini istemesi anlatılmıştır.

Örneğin Hz. Şuayb kavmine yalnız ceza tehdidi sunmamış, açıkça:

“Rabbinizden bağışlanma dileyin ve O’na tövbe edin; Rabbim Rahîm ve Vedûd’dur.”

demişti.

Dolayısıyla şiddetli uyarı, rahmet çağrısının yokluğu anlamına gelmez.

8️⃣ “Şedîd” Kelimesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Şedîd”, güçlü, ağır ve çok ciddi anlam alanına sahiptir.

“İnne ahzehû elîmun şedîd” ifadesi birlikte düşünüldüğünde Allah’ın hükmünün, gerçekleştiğinde küçümsenecek bir durum olmadığını anlatır.

Fakat buradaki şiddeti insanın kontrolsüz öfkesiyle kıyaslamamak gerekir. İnsan öfkelenince orantısız davranabilir, masuma zarar verebilir veya yanlış bilgiyle hüküm verebilir. Kur’an’ın Allah tasavvurunda ise böyle bir eksiklik yoktur.

İlahî adalet, insanın öfkeli intikamı değildir.

9️⃣ Allah Merhametliyse Hûd 102 Neden Bu Kadar Serttir ❓​

Kur’an’da rahmet ile sorumluluk birbirini ortadan kaldırmaz.

Hûd 90’da Allah Rahîm ve Vedûd olarak tanıtılmıştı. Hûd 102’de ise Allah’ın hükmünün acı ve şiddetli olduğu belirtilir.

Bu iki ifade çelişkili değildir.

Merhamet:

“Hiçbir kötülüğün sonucu olmasın.”

demek değildir. Adalet de:

“İnsana dönüş fırsatı verilmesin.”

demek değildir.

Kur’an’ın anlattığı düzende insan uyarılır, düşünmeye çağrılır, tövbe kapısı açılır; fakat sürekli zulüm ve hak ihlalinin de ahlaki ağırlığı ortadan kaldırılmaz.

Rahmet sorumluluğu yok etmez; sorumluluk da rahmet kapısını kapatmaz.

🔟 Hûd 102 Günümüzdeki Depremleri İlahi Ceza Olarak Açıklamamıza İzin Verir mi ❓​

Hayır.

Bu ayetin en çok dikkat edilmesi gereken noktalarından biri budur.

Kur’an’da Nûh kavmi, Âd, Semûd, Lût kavmi ve Medyen gibi belirli toplumların yaşadığı sonuçların ilahî hüküm olduğunu biliyoruz. Çünkü bunu bize vahiy bildirmektedir.

Bugün ise bir şehirde deprem meydana geldiğinde aynı özel vahiy bilgisine sahip değiliz.

Deprem için fay hatlarını, yapı güvenliğini, zemin özelliklerini, mühendislik uygulamalarını ve ihmalleri inceleyebiliriz. Bunlar araştırılabilir konulardır.

Ama:

“Bu şehir şu günah yüzünden Allah tarafından cezalandırıldı.”

diyebilmek için elimizde özel vahiy yoktur.

Modern afet ≠ otomatik ilahî ceza.

1️⃣1️⃣ Bir Afette Çok Büyük Yıkım Olması Hûd 102’nin Gerçekleştiğini mi Gösterir ❓​

Hayır.

Bir olayın çok ağır olması onun özel olarak Hûd 102’deki ilahî yakalama kategorisine girdiğini kanıtlamaz.

Büyük bir deprem çok ağır olabilir. Sel binlerce insanı etkileyebilir. Savaş şehirleri yok edebilir.

Fakat olayın büyüklüğünden:

“Demek ki Allah’ın özel gazabıydı.”

sonucu çıkarılamaz.

Çünkü aynı felaketin içinde çocuklar, mazlumlar, yardımsever insanlar ve kötülüğe karşı mücadele eden kişiler bulunabilir.

Biz onların Allah katındaki tek tek durumlarını bilemeyiz.

Felaket karşısında daha güvenli ahlaki soru:

“Bu insanlara nasıl yardım ederiz ve insanî ihmaller varsa nasıl önleriz?”

sorusudur.

1️⃣2️⃣ Doğal Afetlerin Bilimsel Sebebini Araştırmak Allah’ın Kudretini Reddetmek midir ❓​

Hayır.

Bir depremin fay hareketleriyle açıklanması Allah’a imanla çelişmek zorunda değildir. Bir hastalığın virüs veya bakterilerle açıklanması da Yaratıcıyı dışlamak anlamına gelmez.

Bilim:

“Bu olay hangi fiziksel süreçle gerçekleşti?”

sorusunu araştırır.

Dinî ve felsefi düşünce ise varlığın daha genel anlamı ve insanın sorumluluğu gibi başka sorular sorabilir.

Bu alanları gereksiz biçimde birbirine düşman etmek gerekmez.

Ayrıca:

“Bilimsel mekanizmayı bilmiyoruz, demek doğrudan mucize veya azaptır.”

şeklinde boşluk doldurmak da doğru değildir.

Bilmediğimiz mekanizma, istediğimiz teolojik açıklamayı kanıtlamaz.

1️⃣3️⃣ İnsan İhmali Bir Felaketin Zararını Artırabilir mi ❓​

Evet.

Doğal bir olayın kendisi ile ortaya çıkan can kaybının büyüklüğü aynı şey değildir.

Örneğin deprem fiziksel bir doğa olayıdır; fakat kötü yapılaşma, denetimsizlik, uygunsuz zemin kullanımı ve mühendislik hataları zararın büyüklüğünü etkileyebilir.

Bu durumda:

“Kaderdi.”

diyerek insan sorumluluğunu yok saymak doğru değildir.

Bir bina standart dışı yapılmışsa bunun soruşturulması gerekir.

Bir dere yatağı yanlış yapılaşmayla kapatılmışsa bunun sonuçları incelenebilir.

Kader inancı, ihmalin hukuki ve ahlaki sorumluluğunu silen bir mazeret değildir.

1️⃣4️⃣ Bir Toplumdaki Zulüm Dünyada Somut Sonuçlar Doğurabilir mi ❓​

Evet, ilahî özel ceza hükmü vermeden de bunu söyleyebiliriz.

Sistematik yolsuzluk ekonomik güveni zayıflatabilir. Hukuksuzluk yatırım ve toplumsal istikrarı bozabilir. İnsanların birbirine güvenmediği bir toplumda iş birliği zorlaşabilir. Sürekli baskı, bilgi akışını bozarak yöneticilerin gerçek problemleri görmesini engelleyebilir.

Bunlar toplumsal ve nedensel sonuçlardır.

Ancak bu sonuçlarla:

“Allah şu anda bu ülkeyi özel olarak cezalandırıyor.”

iddiası aynı şey değildir.

Birincisi gözlemlenebilir sosyal süreçtir.

İkincisi gayba ilişkin özel hükümdür.

Ahlaki yanlışların dünyevî sonuçlarını incelemek meşrudur; görünmeyen ilahî hükmü bildiğimizi iddia etmek başka şeydir.

1️⃣5️⃣ Hûd 102 İnsanları Korkutarak Dine Getirmeyi mi Öğretiyor ❓​

Ayet ciddi bir uyarıdır; fakat Kur’an’ın tebliğ dili yalnız korkudan ibaret değildir.

Hûd Suresi’nde aynı Hz. Şuayb’ın dilinde rahmet, sevgi, istiğfar, tövbe, ıslah ve tevekkül de gördük.

İnsan bazen yaptığı davranışın sonucunu bilmelidir. Bir doktor hastasına ciddi bir hastalık riskini anlatırken onu aşağılamıyor; gerçek tehlikeyi gizlemiyordur.

Dinî uyarıda da sorumluluk vardır.

Fakat korkuyu insanların psikolojisini kontrol etmek, onları sürekli panikte tutmak veya kişisel otorite kurmak için kullanmak başka şeydir.

Uyarı ≠ psikolojik tahakküm.

1️⃣6️⃣ Bir Din Adamı İnsanları Hûd 102 ile Tehdit Edebilir mi ❓​

Ayet anlatılabilir ve zulmün ciddiyeti açıklanabilir. Ancak bir dinî konuşmacının:

“Bana karşı çıkarsanız Allah sizi Hûd 102’deki gibi yakalar.”

demesi ciddi bir problem oluşturabilir.

Çünkü kişi kendi otoritesini Allah’ın peygamberlik hükmüyle karıştırmış olur.

Bir hocayı eleştirmek Allah’a karşı gelmek değildir.

Bir tefsir yorumunu kabul etmemek de vahyi reddetmekle aynı şey değildir.

Peygamberlik makamıyla bugünkü dinî otorite arasında açık fark vardır.

Allah’ın ayetini anlatmak başka, ayeti kendi kişisel otoritenin tehdidine dönüştürmek başka şeydir.

1️⃣7️⃣ Ayet Zulme Karşı Pasif Kalmayı mı Öğretiyor ❓​

Hayır.

“Allah zalimi yakalar, bize hiçbir görev düşmez.”

şeklinde bir sonuç çıkarılamaz.

İnsan zulme karşı meşru yollarla mücadele edebilir. Mağdura yardım edebilir, hukuki süreç başlatabilir, yanlış uygulamayı eleştirebilir ve adaleti güçlendiren kurumlar kurabilir.

İlahî adalete inanmak, insanın dünyevî adalet sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Aksine, Allah’ın zulmü önemsemediğini düşünmeyen kişi kendi gücü ölçüsünde zulmü azaltmaya çalışmalıdır.

Ancak bu mücadele de yeni bir zulme dönüşmemelidir.

Zulme karşı olmak, sınırsız intikam yetkisi değildir.

1️⃣8️⃣ Hûd 101 ve 102 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 101:

“Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmettiler.”

demişti.

Hûd 102 ise:

“Rabbin zulmeden memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar.”

der.

İki ayet birlikte çok önemli bir denge kurar.

Önce:

Allah’ın zulmetmediği

bildirilir.

Sonra:

zulümde ısrarın ağır sonucu

hatırlatılır.

Bu sıralama bize ilahî hükmü keyfî intikam olarak değil, adalet çerçevesinde okumamız gerektiğini gösterir.

Bir sonraki ayette ise bu kıssaların daha da geniş bir anlamı açıklanacak ve “Bunda ahiret azabından korkan kimse için elbette bir ibret vardır; o gün insanların toplanacağı ve herkesin hazır bulunacağı bir gündür” denilecektir. Böylece Hûd 103, geçmiş kıssalardan ahiret ve hesap bilincine geçiş yapacaktır.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 102. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 102. ayet çok ciddi bir uyarıdır:

“Rabbin zulmeden memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar.”

Bu söz ilk olarak insanın ve toplumların dokunulmazlık yanılsamasını kırar.

Bir toplum güçlü olabilir.

Ekonomisi büyük olabilir.

Ordusu güçlü olabilir.

Teknolojisi gelişmiş olabilir.

Yönetimi kendisini çok sağlam görebilir.

Bunların hiçbiri:

“Artık hiçbir ahlaki ölçü bizi bağlamaz.”

sonucunu doğurmaz.

Güç, sorumluluğu kaldırmaz.

Tam tersine güç arttıkça insanın verebileceği zarar da büyüyebileceği için ahlaki sorumluluk daha da ağırlaşabilir.

Ayetin ikinci büyük mesajı, zulmün yalnız bireysel değil toplumsal ve kurumsal biçimler alabileceğini düşündürmesidir.

Bir insan bir başka insana zulmedebilir. Fakat haksızlık bazen sistemleşebilir. Bir ticari düzen müşteriyi sürekli aldatabilir, bir kurum ayrımcılığı normalleştirebilir veya yöneticiler hukuku yalnız belirli kişilere uygulayabilir.

Bu durumda mesele tek bir kötü insan olmaktan çıkar.

Haksızlık bir kültür hâline gelebilir.

Hz. Şuayb’ın Medyen’e yönelik ekonomik eleştirisi bunun önemli örneklerinden biriydi. Sorun sadece bir kişinin teraziyi eksik tartması değildi; haksızlık toplumsal davranış biçimine dönüşmüştü.

Bu nedenle adalet sadece:

“Ben kimseye kötülük yapmıyorum.”

demek değildir.

İnsan bazen içinde bulunduğu sistemin de adil olup olmadığını sorgulamalıdır.

Üçüncü büyük mesaj, zulüm kavramını siyasi hakaret etiketine çevirmemektir.

Bir insanla anlaşamıyorsak:

“Zalim.”

demek kolaydır.

Bir siyasi görüşten hoşlanmıyorsak bütün taraftarlarını:

“Hûd 102’deki zalimler.”

diye sınıflandırmak da kolay olabilir.

Ama bu Kur’an’ın kavramlarına karşı dikkatsizlik olur.

Zulüm somut biçimde:

hakkın çiğnenmesi, adaletsizlik ve haksızlık

üzerinden değerlendirilmelidir.

Eleştirimizin de delili olmalıdır.

Ağır dinî kelimeler, hafif öfkelere harcanmamalıdır.

Dördüncü büyük mesaj, felaket teolojisinde sınır bilmektir.

Bir deprem olur.

İnsanlar:

“Allah cezalandırdı.”

der.

Bir sel olur.

“O şehir zaten günahkârdı.”

denir.

Bir salgın çıkar.

Birileri hemen belirli bir grubun günahına bağlar.

Hûd 102 böyle konuşmamız için yeterli delil sağlamaz.

Geçmiş kavimler için neden-sonuç ilişkisini Allah açıklamıştır.

Bugünkü afetlerde ise bize bu özel açıklama verilmemiştir.

Bazen din adına söylenebilecek en doğru cümle:

“Bunun Allah katındaki özel anlamını bilmiyorum.”

olabilir.

Bu bilgisizlik değil, sınır bilincidir.

Beşinci büyük mesaj mağdurun yanında durmaktır.

Bir felaket olduğunda dinî duyarlılığın ilk sonucu:

“Bunlar ne yaptı?”

sorusu olmamalıdır.

Önce:

“Kimin yardıma ihtiyacı var?”

diye bakılmalıdır.

Enkaz altında insan varsa kurtarılır.

Aç insan varsa doyurulur.

Evsiz kalan barındırılır.

İhmal varsa araştırılır.

Sorumlu varsa hukuk önünde hesap verir.

Bundan sonra insan kendi hayatı için ibret çıkarabilir.

İbret kendimize, merhamet mağdura yönelmelidir.

Altıncı büyük mesaj, Allah’ın adaletini insan intikamına benzetmemektir.

İnsan çok sınırlı bilgiyle karar verir.

Bir olayın sadece bir kısmını görebilir.

Karşı tarafı sevmiyorsa kanıtları taraflı değerlendirebilir.

Öfkeliyse ölçüyü kaçırabilir.

Allah hakkında ise Kur’an:

“Biz onlara zulmetmedik.”

demektedir.

Dolayısıyla ilahî hüküm anlatılarından alınması gereken ders:

“Ben de düşmanımı acımasızca ezeyim.”

değil,

“Ben de haksızlık yapmamaya çok dikkat edeyim.”

olmalıdır.

İlahî adalet, insanın zulmünü meşrulaştırmaz; tam tersine insan adaletine daha yüksek bir ölçü koyar.

Yedinci büyük mesaj, gecikmiş sonucu onay sanmamaktır.

Bir kişi yıllarca haksızlık yapıp hiçbir görünür ceza yaşamayabilir.

Bir şirket uzun süre hileyle para kazanabilir.

Bir yönetici adaletsiz davranmasına rağmen uzun süre güçlü kalabilir.

Bu durum:

“Demek yaptığı doğru.”

anlamına gelmez.

Sonucun gecikmesi onay değildir.

Aynı şekilde iyi insanın sıkıntı yaşaması da:

“Demek Allah ondan razı değil.”

anlamına gelmez.

Kur’an’ın ahiret perspektifi tam burada devreye girer.

Dünya, bütün adalet dosyalarının kapandığı son mahkeme değildir.

Sekizinci büyük mesaj, zulmün normalleşmesinden korkmaktır.

İnsan ilk kez bir haksızlık gördüğünde rahatsız olabilir.

Sonra tekrar tekrar görünce alışabilir.

Bir süre sonra:

“Herkes böyle yapıyor.”

der.

En tehlikeli noktalardan biri budur.

Çünkü kötülük artık şaşırtmıyorsa toplumun ahlaki alarm sistemi zayıflamış olabilir.

Hz. Şuayb’ın kavmindeki eksik ölçü ve tartı buna güzel bir örnektir. Haksız ticaret artık normal ekonomik davranış gibi kabul edilmiş görünmektedir.

Hûd 102 bize:

“Normalleşmiş olması, zulmü adalet yapmaz.”

der.

Dokuzuncu büyük mesaj ise ayeti okurken yönümüzü başkasından kendimize çevirmektir.

İnsan azap ayetlerini okuduğunda hemen:

“Bu kimin başına gelir?”

diye sorabilir.

Oysa daha verimli soru:

“Ben nerede haksızlık yapıyorum?”

olabilir.

Bir işveren isem çalışanın hakkını tam veriyor muyum?

Bir tüccarsam müşteriyi yanıltıyor muyum?

Bir aile büyüğüysem gücümü baskı için kullanıyor muyum?

Bir yönetici isem bana karşı çıkan insanı haksız yere cezalandırıyor muyum?

Bir müşteri isem satıcıyı dolandırmaya çalışıyor muyum?

Bir arkadaşlıkta karşımdakinin zayıf noktasını sömürüyor muyum?

Hûd 102’nin gerçek gücü, bizi başkalarının üzerine ilahî ceza çağırmaya değil, kendi terazimizi kontrol etmeye yönelttiğinde ortaya çıkar.

Hûd 102’nin bütün mesajını birkaç cümlede toplamak mümkündür:

Zulmü küçümseme.

Gücünü dokunulmazlık sanma.

İlahî adaleti kişisel intikamına dönüştürme.

Her felaketi özel ilahî ceza ilan etme.

Mağduru suçlama.

Kaderi insan ihmalini gizleyen mazeret yapma.

Ve başkalarının akıbetini tahmin etmekten önce kendi hayatındaki haksızlıkları düzeltmeye çalış.


Bir sonraki ayette Hûd Suresi bu tarihsel kıssaların neden anlatıldığına dair çok önemli bir başka boyut açacaktır. Hûd 103, “Bunda ahiret azabından korkan kimse için elbette bir ibret vardır. O gün bütün insanların toplandığı ve herkesin hazır bulunduğu bir gündür” buyuracaktır. Böylece geçmiş medeniyetlerin hikâyesi bizi yalnız dünya tarihine değil, bütün insanlığın hesap için toplanacağı ahiret gününe yöneltecektir.

Ve belki Hûd Suresi 102. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Bir zulüm gördüğümüzde yalnız başkasının cezalandırılmasını mı istiyoruz, yoksa aynı haksızlığın küçük bir biçiminin kendi hayatımızda bulunup bulunmadığını da sorguluyor muyuz? Bir afet olduğunda mağdurların günahını tahmin etmeye mi çalışıyoruz, yoksa ellerinden tutuyor muyuz? Ve bize güç verildiğinde, o gücün bizi hesaptan çıkarmadığını; tam tersine adalet sorumluluğumuzu daha da büyüttüğünü hatırlayabiliyor muyuz?

“Hûd 102, ‘Rabbin zulmeden memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar; O’nun yakalaması acı ve şiddetlidir’ buyurur. Bu ayet bize modern felaketlerin gizli ilahî sebebini bildiğimizi iddia etme yetkisi değil, zulmü ciddiye alma sorumluluğu verir. Başkasının felaketinden hüküm üretme; kendi haksızlığından ders çıkar. Mağduru suçlama; yardım et. Gücüne güvenip adaleti unutma. Çünkü gerçek ibret, ‘Allah kimi cezalandıracak?’ sorusuna takılıp kalmak değil, ‘Ben kimsenin hakkını çiğniyor muyum?’ sorusunu kendimize sorabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt