📖 Hûd Suresi 101. Ayette “Biz Onlara Zulmetmedik; Fakat Onlar Kendilerine Zulmettiler. Allah’tan Başka Yalvardıkları İlâhları da Rabbinin Emri

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,246
2,736,269
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 101. Ayette “Biz Onlara Zulmetmedik; Fakat Onlar Kendilerine Zulmettiler. Allah’tan Başka Yalvardıkları İlâhları da Rabbinin Emri Gelince Onlara Hiçbir Fayda Sağlamadı” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hûd Suresi geçmiş toplumların akıbetini anlattıktan sonra çok temel bir ilke koyar: ‘Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmettiler.’ Bu söz, Allah’ın hükmünün keyfî bir haksızlık olmadığını ve insanın ahlaki tercihlerinin gerçek sorumluluk taşıdığını vurgular. Fakat ayetin anlamı, dünyada hastalanan, afete uğrayan veya başkasının zulmüne maruz kalan her insana ‘Bunu kendin yaptın’ demek değildir. Hûd 101 belirli tarihsel toplulukların vahiy ile açıklanmış sorumluluğundan söz eder; mağduru suçlamaya izin vermez.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 101. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah’tan başka yalvardıkları ilâhları onlara hiçbir fayda sağlamadı; onların ziyanını ve helâkini artırmaktan başka bir işe yaramadılar.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Ve mâ zalemnâhum ve lâkin zalemû enfusehum. Fe-mâ ağnet anhum âlihetuhumu’lletî yed‘ûne min dûnillâhi min şey’in lemmâ câe emru rabbik. Ve mâ zâdûhum gayra tetbîb.”

Bir önceki ayette geçmiş şehirlerin bazılarının izlerinin hâlâ ayakta bulunduğu, bazılarının ise biçilmiş ekin gibi sona erdiği bildirilmişti. Hûd 101 şimdi bu kıssaların ahlaki değerlendirmesini yapar: Allah’ın hükmü zulüm değildir; vahyin anlattığı bu toplumlar kendi bilinçli tercihleriyle zulüm yolunda ısrar etmişlerdir.

2️⃣ “Biz Onlara Zulmetmedik” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette son derece açık biçimde:

“ve mâ zalemnâhum”

yani:

“Biz onlara zulmetmedik.”

denilir.

“Zulüm”, bir şeyi olması gereken yerden çıkarmak, haksızlık etmek, birinin hakkını çiğnemek ve adaletsiz davranmak anlam alanına sahiptir. Kur’an burada Allah’ın geçmiş toplumlara verdiği hükmün keyfî, bilgisiz veya ölçüsüz bir cezalandırma olmadığını vurgular.

Allah’ın bilgisi eksik değildir. İnsanların niyetlerini, imkânlarını, kendilerine ulaşan uyarıları ve yaptıkları tercihleri bütünüyle bilir. Bu nedenle Kur’an’ın Allah tasavvurunda ilahî hüküm, insan mahkemelerinde görülebilecek bilgi eksikliği veya kişisel öfke gibi zaaflarla açıklanmaz.

Allah’ın adaleti, insanın keyfî intikam anlayışıyla aynı şey değildir.

3️⃣ “Onlar Kendilerine Zulmettiler” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet:

“ve lâkin zalemû enfusehum”

yani:

“Fakat onlar kendilerine zulmettiler.”

der.

Bu ifade onların yaptıkları yanlışların sonuçlarının nihayetinde kendilerine döndüğünü gösterir. Peygamberlerin uyarılarını reddetmiş, zulümde ısrar etmiş ve kendi ahlaki durumlarını bozmuşlardır.

İnsan başkasına zulmettiğinde yalnız mağdura zarar vermez; kendi karakterini ve Allah karşısındaki sorumluluğunu da ağırlaştırır. Yalan söyleyen kişi başkasını kandırırken kendi güvenilirliğini de aşındırır. Haksız kazanç sağlayan kişi başkasının hakkını yerken kendi ahlaki dünyasını da bozar.

Bu nedenle başkasına yapılan zulüm, aynı zamanda insanın kendi nefsine karşı işlediği bir haksızlığa dönüşebilir.

4️⃣ “Kendilerine Zulmettiler” Demek Başlarına Gelen Her Şeyi Kendileri Hak Ettiler mi Demektir ❓​

Bu ayetin özel bağlamında vahiy, söz konusu toplumların kendi ahlaki tercihlerinin ilahî hükümle ilişkisini açıkça bildirir. Fakat bu ifadeyi bütün insan acılarına mekanik biçimde uygulamak doğru değildir.

Bugün bir insan kanser olabilir, trafik kazasında zarar görebilir, depremde evini kaybedebilir veya bir saldırgan tarafından mağdur edilebilir. Böyle bir kişiye:

“Demek kendine zulmettin; başına bu yüzden geldi.”

diyemeyiz.

Çünkü Hûd 101’deki özel ilişkiyi vahiy açıklamaktadır. Modern bir insanın yaşadığı hastalık veya afet hakkında aynı özel bilgimiz yoktur.

Mağdur olmak ≠ suçlu olmak.

Bu ayrım özellikle korunmalıdır.

5️⃣ Hastalık, Engellilik veya Afet İnsanın Günahının Kanıtı mıdır ❓​

Hayır.

Bir kişinin hastalanması onun ahlaken kötü olduğunu kanıtlamaz. Engellilik bir ilahî değersizlik göstergesi değildir. Doğal afette zarar görmek de insanın özel bir günah nedeniyle cezalandırıldığını kendiliğimizden söylememize izin vermez.

Peygamberler de hastalık, acı ve kayıp yaşamıştır. Salih insanlar da dünyanın zorluklarından etkilenebilir.

Bu nedenle Hûd 101’in:

“Onlar kendilerine zulmettiler.”

sözünü alıp her acı yaşayan insana yöneltmek ciddi bir yorum hatası olabilir.

Ayetin anlattığı şey vahiy tarafından sorumluluğu açıklanmış tarihsel topluluklardır, bütün insan acılarının tek sebebi değildir.

6️⃣ Allah Zulmetmiyorsa Dünyada Neden Bu Kadar Haksızlık Var ❓​

Bu büyük ve derin bir sorudur.

İslam düşüncesinde dünyadaki kötülüklerin önemli bir bölümü insanların özgür tercihlerinden kaynaklanabilir. İnsan öldürebilir, dolandırabilir, savaş çıkarabilir veya başkasının hakkını yiyebilir. Böyle bir durumda zulmün faili Allah değil, zulmü seçen insandır.

Bunun yanında hastalık, ölüm ve doğal olaylar gibi insan iradesinden bağımsız acılar da vardır. Bunların bütün hikmetini her durumda bildiğimizi söyleyemeyiz.

Kur’an’ın ahiret öğretisi burada önem kazanır: Dünya hayatında tamamlanmayan adaletin nihai hükmü Allah’a aittir.

Bu, dünyadaki acıyı küçümsemek değil, adaletin yalnız bu kısa hayatla sınırlı olmadığını söylemektir.

7️⃣ Allah Her Şeyi Takdir Ediyorsa İnsan Nasıl Sorumlu Olabilir ❓​

Kur’an bir taraftan Allah’ın mutlak egemenliğini bildirirken diğer taraftan insanı yaptığı tercihlerden sorumlu tutar. Hûd 101’de:

“Onlar kendilerine zulmettiler.”

denilmesi insanın iradesi ve sorumluluğunun ciddiye alındığını açıkça gösterir.

Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi, insanı o davranışı yapmaya zorladığı anlamına gelmez. Bilmek ile zorlamak aynı şey değildir.

İnsan bütün şartlarını kendisi seçmez; nerede doğacağını, ailesini veya birçok dış koşulu belirleyemez. Fakat kendi kapasitesi ve şartları içinde gerçek tercihler yapar.

İlahî kader inancı insanın:

“Ne yaparsam yapayım zaten zorlandım.”

diyerek bütün ahlaki sorumluluğunu kaldıran bir fatalizme dönüştürülmemelidir.

8️⃣ “Allah’tan Başka Yalvardıkları İlâhları” Kimlerdir ❓​

Ayette:

“âlihetuhumu’lletî yed‘ûne min dûnillâh”

ifadesi geçer.

Bu, onların Allah’tan başka ilâh kabul edip yöneldikleri, ibadet ettikleri veya ilahî güç atfettikleri varlıkları ifade eder.

Kur’an tevhid açısından bu ilâhları gerçek bağımsız ilahlar olarak kabul etmez. İnsanların onlara ilahî konum vermesini anlatır.

Dolayısıyla:

“Onların ilâhları...”

denildiğinde Kur’an’ın çoktanrıcılığı doğruladığı düşünülmemelidir.

Anlam şudur:

“Onların ilâh diye kabul ettikleri şeyler.”

9️⃣ İnsanlardan Yardım İstemek de Allah’tan Başka Birine “Dua Etmek” Sayılır mı ❓​

Her insanî yardım talebini ibadet veya şirk saymak doğru değildir.

Bir doktora:

“Beni tedavi eder misiniz?”

demek, doktora ilahlık vermek değildir. Bir arkadaşa yardım istemek, polisten güvenlik talep etmek veya ustadan bir şeyi tamir etmesini istemek normal insanî sebepler alanındadır.

Tevhid açısından problem, yaratılmış bir varlığa Allah’a özgü bağımsız ve mutlak yetkiler atfetmek veya onu ibadet edilen ilah konumuna çıkarmaktır.

Dolayısıyla Hûd 101:

“İnsandan hiçbir şey istemeyin.”

demiyor.

Ayet, Allah’tan başka ilâh edinilen varlıkların nihai kurtarıcı güç olmadığını anlatıyor.

🔟 “İlâhları Onlara Hiçbir Fayda Sağlamadı” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet:

“fe-mâ ağnet anhum ... min şey’”

der.

Yani Allah’ın hükmü geldiğinde ilâh saydıkları varlıkların onlardan hiçbir şeyi uzaklaştırmaya güçleri yetmemiştir.

Bu, tevhidin temel mesajlarından biridir:

İnsan bir şeye:

mutlak koruyucu, bağımsız kurtarıcı veya ilahî güç sahibi

muamelesi yapabilir; fakat yaratılmış hiçbir şey Allah karşısında böyle bağımsız bir otoriteye sahip değildir.

İnsanların gücü olabilir.

Devletlerin ordusu olabilir.

Servetin gerçek dünyevî etkisi olabilir.

İlaç gerçekten tedaviye vesile olabilir.

Bunları inkâr etmek gerekmez.

Fakat sebeplerin gerçek olması ile onları mutlaklaştırmak aynı şey değildir.

1️⃣1️⃣ Ayet Sebeplere Başvurmayı Reddediyor mu ❓​

Hayır.

Hz. Şuayb kıssasında aşiretin toplumsal korumasının gerçek bir etkisi olduğunu gördük. Hz. Musa kıssasında da insanî ve tarihsel sebepler vardır.

Kur’an’ın tevhid anlayışı:

“Doktora gitme, para kullanma, güvenlik önlemi alma; bunların hepsi Allah’tan başka şeye güvenmektir.”

şeklinde anlaşılmaz.

Sebebe başvurmak mümkündür.

Problem, sebebi Allah’tan bağımsız, mutlak ve hiçbir zaman aşılmayacak güç hâline getirmektir.

Tevekkül sebepleri reddetmek değildir; sebepleri ilahlaştırmamaktır.

1️⃣2️⃣ Para, Makam veya Teknoloji Modern “İlâh” Olarak Görülebilir mi ❓​

Bu tür benzetmeler dikkatli kullanılmalıdır.

Bir insan paraya aşırı bağlanabilir, makamı her şeyden üstün tutabilir veya teknolojinin bütün sorunları çözeceğini düşünebilir. Bunlar ahlaki açıdan eleştirilebilir.

Fakat her zengin insana:

“Paraya tapıyor.”

demek veya teknolojiyi seven herkesi şirkle suçlamak doğru değildir.

Kur’an’daki ilah edinme ağır bir teolojik kavramdır.

Modern benzetmeler ancak mecazi ve ahlaki düzeyde kullanılabilir. Kesin dinî hüküm verirken dikkat gerekir.

Bir şeyi aşırı önemsemek ile ona gerçekten ibadet etmek aynı şey değildir.

1️⃣3️⃣ “Rabbinin Emri Gelince” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“lemmâ câe emru rabbik”

denilir.

Yani:

“Rabbinin emri geldiğinde...”

Bu, daha önce anlatılan geçmiş toplumlara yönelik ilahî hükmün gerçekleşmesini ifade eder.

“Emir geldi” ifadesini Allah’ın bir yerden başka bir yere fiziksel hareketi gibi düşünmek gerekmez. Gelen şey Allah’ın hükmünün gerçekleşmesidir.

Ayrıca bu ifade bugünkü olaylar için insanların:

“Allah’ın emri geldi, bu şehir cezalandırıldı.”

diye kesin konuşmasına izin vermez.

Geçmiş kıssada bu hükmü biliyoruz çünkü vahiy bize açıklıyor.

1️⃣4️⃣ “Onların Ziyanını Artırmaktan Başka Bir Şey Yapmadılar” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin sonunda:

“ve mâ zâdûhum gayra tetbîb”

denilir.

“Tetbîb”, ziyan, yıkım, helâk ve kayıp anlam alanına sahiptir.

Buradaki ifade, insanların kurtuluş ümidi bağladıkları sahte ilahların sonunda kendilerine fayda sağlamadığı gibi, onların yanlış bağlılıklarının kayıplarını daha da ağırlaştırdığını anlatır.

Burada ilahların bağımsız biçimde güç kullanarak insanları mahvettiğini düşünmek gerekmez. Asıl mesele, onlara yönelmenin insanları hakikatten uzaklaştırması ve yanlışlarında daha fazla ısrar etmelerine katkıda bulunmasıdır.

Yanlış kurtarıcıya bağlanmak bazen insanın kurtuluş ihtimalini artırmaz; tam tersine yanlışı sürdürmesine neden olabilir.

1️⃣5️⃣ İnsan Yanlış Bir Güvenceye Neden Bu Kadar Bağlanır ❓​

Çünkü insan belirsizlikten hoşlanmaz.

Kendisini koruyacak:

güçlü bir kişi, büyük bir servet, sağlam bir sistem veya ait olduğu güçlü bir grup

arayabilir.

Bunların hepsi belirli ölçülerde gerçek güvenlik sağlayabilir ve başlı başına kötü değildir.

Sorun insanın:

“Bu varsa bana hiçbir şey olmaz.”

demeye başlamasıdır.

Hiçbir servet ölümden mutlak koruma sağlayamaz. Hiçbir siyasi sistem sonsuza kadar sürmez. Hiçbir insan başka bir insan için mutlak kurtarıcı değildir.

Hûd 101 bu nedenle güven ile mutlaklaştırma arasındaki sınırı hatırlatır.

1️⃣6️⃣ “Kendine Zulmetmek” Günümüzde Nasıl Anlaşılabilir ❓​

Ayetin tarihsel bağlamını koruyarak daha genel ahlaki bir ders çıkarılabilir.

İnsan bazen kısa vadede kazandığını sanırken uzun vadede kendisine zarar verebilir. Bir tüccar hileyle para kazanır ama güvenini kaybedebilir. Bir yönetici eleştiriyi tamamen susturarak kendisini güçlü hisseder ama gerçeklerden habersiz hâle gelebilir. Bir insan sürekli yalan söyleyerek o anki sorundan kurtulabilir fakat ilişkilerini aşındırabilir.

Bunların her biri doğrudan Hûd 101’deki ilahî azap hükmü değildir; fakat insanın yanlış tercihleriyle kendi hayatını bozabileceğini anlamamız için güncel örnekler olabilir.

Kısa vadeli çıkar her zaman uzun vadeli iyilik değildir.

1️⃣7️⃣ Bu Ayet Mağdur Suçlamasına Nasıl Dönüştürülebilir ve Neden Yanlıştır ❓​

İnsan bazen acı yaşayan birine:

“Demek sen de bir şey yaptın.”

diyebilir.

Bu çok ağır bir hata olabilir.

Bir kadın şiddete uğramışsa sorumluluk saldırgandadır. Bir çocuk istismara uğramışsa suç çocukta değildir. Bir çalışan işveren tarafından hakkı yenilerek mağdur edilmişse:

“Kendine zulmetmişsin.”

demek mağduru fail yerine koymaktır.

Hûd 101’in:

“Onlar kendilerine zulmettiler.”

ifadesi, vahyin belirli toplumlar hakkında yaptığı değerlendirmedir.

Bunu her mağdura uygulamak ayet bağlamını bozmak olur.

İnsanların kendi tercihinden doğan sorumluluk ile başkasının zulmüne uğramayı birbirinden ayırmak gerekir.

1️⃣8️⃣ Hûd 100 ve 101 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 100:

“Bu şehirlerden kimi ayakta, kimi biçilmiş ekin gibidir.”

demişti.

Hûd 101 ise:

“Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmettiler.”

diyor.

Yani önce tarihsel sonuç gösteriliyor, sonra ahlaki sorumluluk açıklanıyor.

Kur’an’ın amacı yalnız harabeleri göstermek değildir.

Asıl soru:

“Bu sonuca götüren ahlaki tercih neydi?”

sorusudur.

Daha sonra ayet, Allah’tan başka ilâh edinilen şeylerin hüküm anında fayda sağlamadığını bildirerek tevhid ile sorumluluğu birbirine bağlar.

Bir sonraki ayette ise bu tarihsel değerlendirme daha genel bir ilkeye dönüşecek ve “Rabbin zulmeden memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar; O’nun yakalaması gerçekten acı ve şiddetlidir” anlamındaki güçlü uyarı gelecektir. Hûd 102’de de bu ifadenin modern şehirler hakkında gelişigüzel felaket kehaneti üretme izni olmadığı özellikle korunmalıdır.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 101. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 101. ayet, geçmiş kıssaların ardından son derece önemli bir soruyu cevaplar:

“Bu toplumların başına gelenler haksızlık mıydı?”

Kur’an’ın cevabı nettir:

“Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmettiler.”

Bu cümle ilk olarak Allah’ın adaletini vurgular.

Allah insanların durumunu eksik bilgiyle değerlendirmez.

Bir insan mahkemesi yanlış karar verebilir.

Delil saklanabilir.

Hakim yanılabilir.

Tanık yalan söyleyebilir.

Fakat Kur’an’ın Allah tasavvurunda böyle bir bilgi eksikliği yoktur.

Bu nedenle ilahî hüküm:

keyfî öfke değil, eksiksiz bilgiye dayalı adalet

olarak anlaşılır.

Fakat tam burada ikinci büyük ders ortaya çıkar:

Bu ayeti mağduru suçlamak için kullanma.

Bir insan hastaysa:

“Kendine zulmettin.”

diyemezsin.

Birinin çocuğu öldüyse:

“Bir günahının cezasıdır.”

diyemezsin.

Bir şehir depremle yıkıldıysa:

“Hûd 101 işte bunu anlatıyor.”

diye kesin hüküm veremezsin.

Çünkü Hûd 101’de özel tarihsel hükmün nedenini Allah vahiy yoluyla açıklamaktadır.

Bugün sen o bilgiye sahip değilsin.

Bu ayrımı kaybetmek, ayetin adalet mesajını tam tersine çevirerek mazluma ikinci kez haksızlık yapabilir.

Üçüncü büyük ders insan sorumluluğunu ciddiye almaktır.

Ayet:

“Onlar kendilerine zulmettiler.”

diyerek insanın seçimini anlamsızlaştırmaz.

İnsan:

“Ben ne yaparsam yapayım sonuç değişmez.”

diyemez.

Tercihlerimizin gerçek sonuçları vardır.

Bir insan yıllarca dürüst davranırsa güven oluşturabilir. Sürekli yalan söylerse güvenini kaybedebilir. Sağlığını koruyan tercihler riskleri azaltabilir; fakat yine de hiçbir insan hastalıktan mutlak korunmuş değildir. Bir toplum hukuku ve denetimi güçlendirirse bazı haksızlıkları azaltabilir; fakat hiçbir sistem kusursuz değildir.

Yani insan sorumludur, ama dünyanın bütün sonuçlarını da kontrol etmez.

Bu denge önemlidir.

Dördüncü büyük ders kader ile sorumluluğu birbirinin düşmanı hâline getirmemektir.

İnsan bazen:

“Allah biliyorduysa benim suçum ne?”

diye sorabilir.

Fakat bilmek ile zorlamak aynı şey değildir.

Bir öğretmen öğrencisinin hiç çalışmadığını görüp sınavda başarısız olacağını öngörebilir; bu bilgi öğrenciyi başarısız olmaya zorlamaz. Allah’ın bilgisi elbette insan bilgisinden farklı ve sınırsızdır; benzetme yalnız bilgi ile zorlama arasındaki mantıksal farkı anlamaya yardım eder.

Kur’an hem Allah’ın egemenliğini hem insanın sorumluluğunu birlikte korur.

Bu yüzden:

“Kader böyleydi.”

cümlesi dolandırıcılığın, şiddetin veya ihmalin ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Beşinci büyük ders sahte kurtarıcılar meselesidir.

Geçmiş toplumlar Allah’tan başka ilâhlara yönelmişti.

Hüküm geldiğinde o ilâhlar onları kurtaramadı.

Bu mesaj bugün bize doğrudan:

“Şu modern şey kesin puttur.”

diye rastgele etiket dağıtma yetkisi vermez.

Ama insanın psikolojisindeki bir tehlikeyi düşündürür:

Mutlak güveni yaratılmış şeylere bağlamak.

Para değerlidir.

Ama mutlak kurtarıcı değildir.

Devlet gereklidir.

Ama ilah değildir.

Doktor çok önemli olabilir.

Ama ölümün mutlak sahibi değildir.

Teknoloji büyük imkânlar sunabilir.

Ama insanlığın bütün ahlaki sorunlarını kendi başına çözemez.

Bir lider faydalı olabilir.

Ama yanılmaz değildir.

Sebep değerlidir; mutlaklık Allah’a aittir.

Altıncı büyük ders tevhidi sebepleri reddetmek şeklinde anlamamaktır.

İnsan bazen:

“Allah’tan başkasından yardım istemem.”

diyerek doktora gitmemeyi, avukat tutmamayı veya güvenlik çağırmamayı dindarlık sanabilir.

Bu doğru değildir.

Bir doktorun tedavisi, polisin koruması veya dostun yardımı Allah’a ortak koşmak değildir.

İnsan Allah’ın yarattığı sebeplerden yararlanabilir.

Tevhid bize:

“Sebebi kullanma.”

demez.

“Sebebi Allahlaştırma.”

der.

Bu iki cümle arasında büyük fark vardır.

Yedinci büyük ders yanlış bağlılığın insanı daha da büyük kayba sürükleyebilmesidir.

Ayet:

“Onlara ziyanlarını artırmaktan başka fayda sağlamadılar.”

der.

İnsan bazen yanlış olduğuna dair işaretler arttıkça inancını yeniden değerlendirmek yerine daha fazla bağlanabilir.

Çünkü:

“Bunca yıl yanılmış olamam.”

demek ister.

Bir sisteme çok para yatırmıştır.

Bir lidere yıllarca bağlanmıştır.

Bir görüşü kimliğinin parçası yapmıştır.

Sonra yanlışlığı kabul etmek, yalnız bir fikri değiştirmek değil kendi geçmişini yeniden değerlendirmek anlamına gelir.

Bu psikolojik olarak zor olabilir.

Ama olgunluk:

“Yanlışsa ne kadar zamandır savunduğum önemli değil, değiştirebilirim.”

diyebilmektir.

Sekizinci büyük ders, başkasına zulmeden kişinin aynı zamanda kendisini de bozduğunu anlamaktır.

Zalim kısa vadede kazanıyor gibi görünebilir.

Para alır.

Güç kazanır.

Rakibini susturur.

Ama yaptığı eylem kendi karakterinde bir şey oluşturur.

İlk yalan ikincisini kolaylaştırabilir.

İlk rüşvet daha büyüğünü normalleştirebilir.

İlk haksızlık vicdanı rahatsız ederken tekrarlandıkça insan duyarsızlaşabilir.

Bu nedenle:

“Kime zarar verdim?”

sorusunun yanında:

“Bu davranış beni nasıl bir insana dönüştürüyor?”

sorusu da çok önemlidir.

İşte “kendine zulmetmek” ifadesinin bugün insana açtığı en güçlü ahlaki pencerelerden biri budur.

Dokuzuncu büyük ders ise Allah’ın adaletini insanın intikamına dönüştürmemektir.

Hûd 101:

“Allah zulmetmedi.”

diyor.

Öyleyse bu ayetten çıkarılması gereken sonuç:

“Ben de sevmediğim insanları dilediğim gibi cezalandırabilirim.”

olamaz.

Tam tersine insan:

delile, ölçüye, adalete ve hakka

daha fazla dikkat etmelidir.

Çünkü insanın bilgisi eksiktir.

Biz yanlış kişiyi suçlayabiliriz.

Öfkeyle aşırı ceza isteyebiliriz.

Kendi tarafımızın hatasını görmeyebiliriz.

İlahî adaletin kusursuzluğuna inanmak, kendi yargımızı ilahî yanılmazlık seviyesine çıkarmak anlamına gelmez.

Hûd 101’in bütün mesajını birkaç cümlede toplamak mümkündür:

Allah zulmetmez.

İnsan gerçek ahlaki sorumluluk taşır.

İnsanın başkasına yaptığı zulüm kendi ahlaki varlığına da zarar verir.

Fakat her hastalık, afet veya mağduriyet kişinin kendi günahının sonucu değildir.

Allah’tan başka ilâh edinilen hiçbir şey mutlak kurtarıcı değildir.

İnsanlardan normal yardım istemek şirk değildir.

Sebebi kullanmak başka, sebebi mutlaklaştırmak başka şeydir.

Ve ilahî adalet inancı, insanın kendi intikamını Allah’ın hükmü gibi sunmasına izin vermez.


Bir sonraki ayette Kur’an bu kıssalardan genel bir uyarı çıkaracak ve “Rabbin zulmeden memleketleri yakaladığında işte böyle yakalar; şüphesiz O’nun yakalaması acı ve şiddetlidir” buyuracaktır. Hûd 102’de özellikle şu sınırı korumak gerekecektir: Ayet zulmün ciddiyetini gösterir; fakat günümüzde bir şehrin başına gelen her felaketi ‘Allah onları yakaladı’ diye yorumlama yetkisini bize vermez. Vahyin özel hükmü ile insanın tahmini birbirinden ayrılmalıdır.

Ve belki Hûd Suresi 101. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Başımıza gelen her kötülük için başkasını suçladığımız gibi, kendi gerçek hatalarımızın sonuçlarıyla da yüzleşebiliyor muyuz? Bir insan mağdur olduğunda onu kolayca “Kendine zulmetmiş” diye suçlamak yerine yanında durabiliyor muyuz? Ve hayatımızdaki para, makam, teknoloji, insanlar veya kurumlar bize gerçek fayda sağlasa bile, onları mutlak güvence ve kurtarıcı hâline getirmeden yaşayabiliyor muyuz?

“Hûd 101, ‘Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmettiler’ diyerek hem Allah’ın adaletini hem insanın sorumluluğunu vurgular. Fakat bu sözü hastaya, afet mağduruna veya zulme uğrayana yöneltip ‘Bunu kendin yaptın’ demek ayetin bağlamını bozabilir. İnsan gerçekten kendi tercihleriyle kendisine zarar verebilir; fakat her acının gizli sebebini biz bilemeyiz. Sebep kullan ama onu ilahlaştırma, sorumluluğunu kabul et ama mağduru suçlama, Allah’ın adaletine inan ama kendi hükmünü Allah’ın hükmü yerine koyma.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt