📖 Yûnus Suresi 108. Ayette “Size Rabbinizden Hak Gelmiştir; Kim Hidayete Ererse Kendi Lehine, Kim Saparsa Kendi Aleyhine Sapar; Ben Sizin Üzerinizde

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,141
2,736,259
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Yûnus Suresi 108. Ayette “Size Rabbinizden Hak Gelmiştir; Kim Hidayete Ererse Kendi Lehine, Kim Saparsa Kendi Aleyhine Sapar; Ben Sizin Üzerinizde Vekil Değilim” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hakikatin insana ulaşmasıyla sorumluluk başlar; fakat hiç kimse başkasının kalbini zorla yönetemez. Yûnus 108, hidayetin insana fayda sağladığını, yanlış yönelişin nihai sorumluluğunun kişiye ait olduğunu ve Peygamber’in bile insanların imanını zorla kontrol etmekle görevlendirilmediğini bildirir.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Yûnus Suresi 108. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim doğru yolu bulursa ancak kendi lehine doğru yolu bulmuş olur; kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Kul yâ eyyuhe’n-nâsu kad câekumu’l-hakku min rabbikum. Fe meni’htedâ fe innemâ يهtedî li-nefsih. Ve men dalle fe innemâ yadillu aleyhâ. Ve mâ ene aleykum bi-vekîl.”

Yûnus Suresi’nin sonlarına yaklaşırken:

çok önemli birkaç konu:

tek ayette birleşmektedir:

Hakikat.

Hidayet.

Bireysel sorumluluk.

Yanlış tercihin sonucu.

Peygamber’in görevinin sınırı.


Bu nedenle Yûnus 108:

surenin önceki bölümlerini adeta:

özetleyen ayetlerden biridir.

2️⃣ “Ey İnsanlar” Hitabı Neden Önemlidir ❓​

Ayet yine:

“Yâ eyyuhe’n-nâs”

yani:

“Ey insanlar!”

diye başlamaktadır.

Bu hitap:

yalnız:

belirli bir kabileye,

yalnız Mekke halkına

veya:

yalnız Müslümanlara

sınırlandırılmış bir sesleniş değildir.

Kur’an’ın mesajı:

insanlığa:

açık biçimde sunulmaktadır.

Ardından:

“Size Rabbinizden hak gelmiştir.”

denilir.

Yani:

hakikatin kaynağı:

Hz. Peygamber’in kişisel arzusu

değildir.

Kur’an’a göre bu mesaj:

Rab’den gelen hakikattir.

3️⃣ “Size Rabbinizden Hak Geldi” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“kad câekumu’l-hakku min rabbikum”

denilir.

“Hak”:

gerçek,

doğru,

sabit,

batıl olmayan

anlamları taşır.

Buradaki bağlamda:

Allah tarafından gönderilen:

vahiy,

hidayet

ve peygamberlik mesajı

öne çıkar.

Kur’an:

kendi mesajını:

yalnızca seçeneklerden biri

olarak sunmuyor.

Açıkça:

hak

olarak tanımlıyor.

Fakat hemen ardından:

insana:

tercih ve sorumluluk alanı

bırakılıyor.

Bu çok önemli bir dengedir:

Hakikat iddiası vardır.

Ama:

zorla iman ettirme yoktur.

4️⃣ Bir Dinin “Ben Hakikatin Kendisine Sahibim” Demesi Hoşgörüsüzlük müdür ❓​

Tek başına hayır.

Bir insan:

bir görüşün:

doğru olduğuna

inanabilir.

Bir Müslüman:

“İslam’ın Allah’tan gelen hak din olduğuna inanıyorum.”

diyebilir.

Bu:

başka inançtaki insanı:

aşağılamayı,

zorlamayı

veya:

haklarını elinden almayı

gerektirmez.

İki kavramı:

birbirinden ayırmak gerekir:

Hakikat iddiası

ve:

zorbalık.

Bir insan:

“Ben bunun doğru olduğuna inanıyorum.”

diyebilir.

Ama:

“Bu yüzden seni zorla buna inandıracağım.”

diyemez.

Yûnus 99’dan beri:

bu ayrım:

çok açık biçimde

işlenmektedir.

5️⃣ “Kim Hidayete Ererse Kendi Lehine Hidayete Erer” Ne Demektir ❓​

Ayette:

“fe meni’htedâ fe innemâ يهtedî li-nefsih”

denilir.

Yani:

“Kim doğru yolu bulursa, bunu kendi lehine bulmuş olur.”

Buradaki mesaj:

Allah’ın:

insanın imanına:

muhtaç olmadığıdır.

İnsan:

iman ettiğinde:

Allah’ın büyüklüğüne:

bir şey eklemez.

Allah:

zaten:

mutlak kudret sahibidir.

İmanın:

esas faydası:

insanın kendisinedir.

Doğru yöneliş:

insanın:

ahlakını,

hayatını,

ahiretini

ve Allah ile ilişkisini:

etkiler.

Hidayet Allah’a kazanç sağlamaz; kula fayda sağlar.

6️⃣ Allah Bizim İmanımıza Muhtaç Değilse Neden İman Etmemizi İstiyor ❓​

Çünkü:

Allah’ın emri:

O’nun ihtiyacından

doğmaz.

İnsanın:

iyiliği

ve doğru yönelişi

içindir.

Bir doktor:

hastasına:

“Bu ilacı kullan.”

dediğinde,

doktorun:

ilaca ihtiyacı olduğu için

söylemez.

Hastanın:

iyiliği için

söyler.

Bu yalnız:

yaklaştırıcı bir benzetmedir;

Allah’ın ilişkisi:

insan ilişkilerine

tam olarak benzemez.

Ama ana fikir:

şudur:

Allah’ın kulluğumuza ihtiyacı yoktur; kulun Allah’a yönelmeye ihtiyacı vardır.

7️⃣ “Kendi Lehine” Demek İman Yalnızca Kişisel Bir Mesele midir ❓​

Hayır.

İmanın faydasının:

öncelikle kişiye dönmesi,

imanın:

yalnızca özel alana kapatılması

anlamına gelmez.

İman:

insanın:

davranışlarını da:

etkilemelidir.

Adalet,

merhamet,

dürüstlük,

emanete riayet,

kul hakkı

gibi alanlar:

başka insanlarla:

doğrudan ilgilidir.

Dolayısıyla:

“İman bana fayda sağlar”

demek:

“Başkalarını önemsemem.”

demek değildir.

Gerçek hidayet:

kişinin:

başka insanlara karşı:

ahlakını da

iyileştirmelidir.

8️⃣ “Kim Saparsa Kendi Aleyhine Sapar” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“ve men dalle fe innemâ yadillu aleyhâ”

denilir.

Yani:

“Kim saparsa bunun zararı kendi aleyhinedir.”

Buradaki temel vurgu:

ahlaki ve dinî tercihin:

nihai sorumluluğunun:

kişiye ait olmasıdır.

İnsan:

Allah’ı:

zarara uğratamaz.

Hakikati reddederek:

Allah’ın mülkünden:

bir şey eksiltemez.

Kendi:

manevî durumunu

ve nihai hesabını

etkiler.

Bu yüzden:

yanlış yolun en derin kaybı kişinin kendisine döner.

9️⃣ İnsan Yanlış Yapınca Sadece Kendisine mi Zarar Verir ❓​

Hayır.

Bu önemli bir ayrımdır.

Bir insanın:

yanlış tercihleri:

başkalarına da:

zarar verebilir.

Bir zalim:

mağdur oluşturur.

Bir dolandırıcı:

başkasının parasını kaybettirir.

Sarhoş araç kullanan kişi:

başka bir insana:

zarar verebilir.

Bir yönetici:

yanlış kararıyla:

binlerce insanı:

etkileyebilir.

Dolayısıyla ayetin:

“kendi aleyhine”

ifadesi:

dünyevî sonuçların:

yalnız kişide kaldığını

söylemez.

Vurgu:

nihai ahlaki sorumluluğun failin hesabına yazılmasıdır.

🔟 Bu Ayet Mağdurları Suçlamak İçin Kullanılabilir mi ❓​

Hayır.

“Kim saparsa kendi aleyhine sapar.”

demek:

bir insan:

zulme uğradığında:

“Kendi suçu.”

demek değildir.

Bu:

çok yanlış olur.

Bir kişi:

başkasının:

zulmünün mağduru

olabilir.

Bir çocuk:

hiçbir kusuru olmadan:

zarar görebilir.

Bir insan:

suçun mağduru

olabilir.

Bir toplum:

başka bir gücün:

zulmüne uğrayabilir.

Bunları:

“Demek kendi sapıklıkları yüzünden oldu.”

diye açıklamak:

hem:

ayetin anlamını aşar

hem de:

mağdur suçlamasına

dönüşebilir.

Kişisel sorumluluk ≠ mağdurun başına gelen her şeyi kendi hatasına bağlamak.

1️⃣1️⃣ Hidayet Tamamen İnsanın Kendi Başarısı mıdır ❓​

Hayır.

Bir önceki ayetlerde:

hidayetin:

Allah’ın izni

ve lütfuyla ilişkisi

açıkça anlatılmıştı.

Yûnus 100:

“Allah’ın izni olmadan hiçbir nefis iman edemez.”

demişti.

Şimdi:

“Kim hidayete ererse kendi lehinedir.”

deniliyor.

İki ayet birlikte:

çok önemli bir denge kurar:

Hidayet Allah’ın lütfudur.

Ama:

insanın yönelişi ve sorumluluğu da gerçektir.

Dolayısıyla:

ne:

“Ben kendi zekâmla kendimi kurtardım.”

kibri,

ne de:

“Benim hiçbir seçimim yok.”

kaderciliği

doğrudur.

1️⃣2️⃣ Bir İnsan Yanlış İnançta Doğduysa Bundan Nasıl Sorumlu Tutulur ❓​

Bu soru:

ilahî adalet açısından:

önemlidir.

İnsanlar:

aynı:

ailede,

kültürde,

ülkede,

bilgi ortamında

doğmazlar.

Birine:

İslam:

doğru biçimde

ulaşabilir.

Başka birine:

çok çarpıtılmış biçimde

ulaşabilir.

Bir kişi:

Kur’an’ı:

araştırma imkânına

sahip olabilir.

Bir diğeri:

böyle bir imkâna:

hiç sahip olmayabilir.

Allah:

bütün bu şartları:

eksiksiz bilir.

Bu nedenle:

insanların nihai durumunu:

biz:

birkaç dış bilgiden:

kesin olarak

belirleyemeyiz.

Allah’ın hükmü tam bilgiye dayanır; bizim hükmümüz sınırlıdır.

1️⃣3️⃣ “Ben Sizin Üzerinizde Vekil Değilim” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“ve mâ ene aleykum bi-vekîl”

denilir.

“Vekîl”:

kendisine bir iş teslim edilen,

gözeten,

yönetip sonuçtan sorumlu tutulan

kişi anlamlarına gelebilir.

Burada Hz. Peygamber:

insanların iman tercihini zorla kontrol eden bir bekçi veya mutlak sorumlu

olmadığını bildiriyor.

Peygamber:

tebliğ eder.

Açıklar.

Uyarır.

Müjdeler.

Ama:

insanların kalplerini:

zorla:

iman ettiremez.

Bu:

Yûnus 99’daki:

“İnsanları iman etmeye sen mi zorlayacaksın?”

sorusuyla:

doğrudan bağlantılıdır.

1️⃣4️⃣ “Peygamber Vekil Değilse” Hiçbir Toplumsal Yetkisi Yok muydu ❓​

Hayır.

Ayeti:

bağlamından koparıp:

“Hz. Peygamber’in hiçbir toplumsal, hukukî veya siyasî görevi yoktu.”

sonucuna götürmek:

doğru değildir.

Hz. Peygamber:

Medine döneminde:

toplumsal liderlik,

hakemlik,

yargısal

ve siyasî sorumluluklar da

üstlenmiştir.

Yûnus 108’deki:

“vekîl değilim”

ifadesinin bağlamı:

özellikle:

insanların hidayetini zorla kontrol etme

meselesidir.

Dolayısıyla:

bağlamı iman özgürlüğüdür; bütün peygamberlik görevlerini yok saymak değildir.

1️⃣5️⃣ Bu Ayet “Herkes İstediğine İnansın, Doğru Yanlış Yoktur” mu Diyor ❓​

Hayır.

Ayetin ilk cümlesi zaten:

“Size Rabbinizden hak gelmiştir.”

diyor.

Yani:

Kur’an:

doğru ile yanlış arasında:

fark bulunduğunu:

açıkça ifade ediyor.

Ardından:

insanın:

bu hakikat karşısındaki:

tercihinin sonucunu:

bildiriyor.

Bu yüzden:

vicdan özgürlüğü ≠ hakikat yoktur.

Tercih hakkı ≠ bütün tercihler eşit derecede doğrudur.


Kur’an:

hakikat iddiasını:

korurken:

imanın zorla üretilemeyeceğini

öğretiyor.

1️⃣6️⃣ Bir İnsan Yanlış Yolu Seçiyorsa Onu Hiç Uyarmayacak mıyız ❓​

Hayır.

Peygamber:

“Vekil değilim.”

dediği hâlde:

tebliğ etmeye devam etmiştir.

Bu bize:

iki uçtan kaçınmayı

öğretir.

Birinci uç:

“Onun tercihi, bana ne.”

deyip:

hiçbir iyiliği anlatmamak.

İkinci uç:

“Ben onu zorla değiştireceğim.”

demek.

Dengeli yol:

anlatmak ama zorlamamak

tır.

İnsan:

sevdiği birine:

yanlış yaptığını:

söyleyebilir.

Tavsiye verebilir.

Delil sunabilir.

Ama:

başkasının:

vicdanını:

kendi mülkü

gibi yönetemez.

1️⃣7️⃣ Bu Ayet Dinî Baskıya Karşı Nasıl Bir Sınır Çizer ❓​

Çok güçlü bir sınır çizer.

Peygamber’in kendisi:

“Ben sizin üzerinizde vekil değilim.”

diyor.

Bu durumda:

bir:

hoca,

cemaat lideri,

aile büyüğü,

siyasetçi

veya:

başka dinî otoritenin:

insanların:

kalplerini:

mutlak biçimde yönetme

iddiası:

ciddi şekilde sorgulanmalıdır.

Bir insan:

dini:

öğretebilir.

Ama:

“Benim yorumuma katılmıyorsan Allah’a karşı geliyorsun.”

diyemez.

Bir hoca:

fetva verebilir.

Ama:

kendi yorumunu vahyin kendisiyle özdeşleştiremez.

Dinî rehberlik ≠ vicdan üzerinde mutlak hâkimiyet.


1️⃣8️⃣ Yûnus 107 ve 108 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Yûnus 107:

Allah’ın:

zararı kaldıran

ve lütfu engellenemeyen:

nihai kudret sahibi olduğunu

anlattı.

Yûnus 108 ise:

insanın:

bu hakikat karşısındaki:

sorumluluğunu

öne çıkarıyor.

Yani:

bir tarafta:

Allah’ın egemenliği.

Diğer tarafta:

insanın tercihi.

Ayetler birlikte:

şu dengeyi kurar:

Allah hakikati gönderir.

Allah hidayetin nihai sahibidir.

İnsan delille karşılaşır ve yönelir.

Hidayetin faydası insana döner.

Sapmanın sorumluluğu da insana aittir.

Peygamber ise zorlayıcı bir vicdan bekçisi değildir.


Bu:

ilahî kudret ile:

insan sorumluluğunu:

çok güçlü biçimde:

bir arada tutar.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Yûnus Suresi 108. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Yûnus Suresi 108. ayet:

surenin son bölümündeki:

en önemli mesajların:

adeta bir özeti

gibidir.

Allah:

Hz. Peygamber’e:

“Ey insanlar! Size Rabbinizden hak gelmiştir.”

dedirtiyor.

Bu:

çok açık bir:

hakikat iddiasıdır.

Kur’an:

“Hangisini isterseniz seçin, hepsi aynı derecede doğrudur.”

demiyor.

Kendi mesajını:

hak

olarak:

tanımlıyor.

Fakat:

hemen ardından:

çok önemli bir özgürlük ve sorumluluk ilkesi

geliyor:

“Kim hidayete ererse kendi lehinedir.”

Yani:

Allah:

senin imanından:

kazanç sağlamaz.

Sen:

namaz kıldığında:

Allah’ın kudreti:

artmaz.

Sen:

dua ettiğinde:

Allah:

daha büyük hâle gelmez.

Sen:

inanmadığında da:

Allah’ın mülkünden:

bir şey eksilmez.

Kulluk:

Allah’ın:

ihtiyacını değil,

insanın ihtiyacını

yansıtır.

Bu:

dindarlığın:

kibrini:

kırması gereken:

çok önemli bir hakikattir.

İnsan:

“Ben ibadet ediyorum, demek ki Allah bana muhtaç.”

diyemez.

Tam tersine:

“Ben Allah’a muhtacım.”

der.

Bu yüzden:

ibadet:

Allah’a:

yapılan bir iyilik

değildir.

İbadet:

kulun:

kendi varoluşunu:

doğru yere koymasıdır.

Ayet:

daha sonra:

“Kim saparsa kendi aleyhine sapar.”

der.

Bu:

insanın:

yanlış tercihlerinin:

sonuçsuz olmadığını

gösterir.

İnsan:

özgürlük ister.

Ama:

özgürlüğün:

sorumluluk boyutu da

vardır.

Seçim varsa, sonuç da vardır.

Bir insan:

“Ben istediğimi seçerim.”

diyebilir.

Evet:

birçok konuda:

seçim yapabilir.

Ama:

“Seçimimin hiçbir sonucu olmasın.”

deme hakkına:

sahip değildir.

Bir insan:

yüksek hızla:

araç kullanmayı

seçebilir.

Ama:

fizik yasalarına:

“Ben özgürüm, bana uygulanma.”

diyemez.

Bu yalnız:

yaklaştırıcı bir örnektir.

Ahlaki ve dinî sorumluluk:

fiziksel yasayla aynı şey

değildir.

Ama:

temel fikir:

şudur:

Özgür tercih, sonuçlardan bağımsız değildir.

Yûnus 108:

insanın:

hidayet ve sapma tercihinin:

nihai sonuçlarını:

kendisine bağlar.

Ancak:

buradan:

yanlış bir:

aşırı bireycilik

çıkarılmamalıdır.

“Herkesin günahı kendine, istediğimi yaparım.”

demek:

ayetin anlamı değildir.

Çünkü:

senin fiilin:

başkasının hakkını:

ihlal edebilir.

Bir kişi:

“Ben içip araba kullanmak istiyorum, günahı bana.”

diyemez.

Çünkü:

başkasını:

öldürebilir.

Bir işveren:

“Ben çalışanıma istediğim kadar haksızlık ederim, hesabı bana.”

diyemez.

Çünkü:

başka insanın:

hakkını:

çiğner.

Bir yönetici:

“Ben zulmederim, ahirette hesabımı veririm.”

diyemez.

Çünkü:

dünyada:

mağdurlar oluşur.

Bu yüzden:

bireysel sorumluluk ≠ toplumsal zararın önemsizliği.

Ayetin:

“kendi aleyhine”

ifadesi:

nihai hesabın:

failin üzerine olduğunu

gösterir.

Ama:

failin başkalarına verdiği zararı:

yok saymaz.

Bu ayrım:

özellikle:

çok önemlidir.

Çünkü:

din bazen:

“Herkes kendi günahından sorumlu.”

cümlesiyle:

toplumsal adaletsizliğe:

sessizlik bahanesi

hâline getirilebilir.

Oysa:

başkasının hakkı:

çiğneniyorsa:

bu yalnız:

kişisel günah

değildir.

Bir:

kul hakkı ve toplumsal adalet

meselesidir.

Yûnus 108’in:

son cümlesi ise:

olağanüstü derecede:

önemlidir:

“Ben sizin üzerinizde vekil değilim.”

Bunu söyleyen:

Hz. Muhammed’dir.

Allah’ın:

elçisi.

Vahiy alan:

peygamber.

Buna rağmen:

insanların:

kalplerinin:

zorlayıcı kontrolcüsü

olmadığını

bildiriyor.

Bu:

dinî otorite hakkında:

çok büyük bir:

sınır öğretir.

Eğer:

Peygamber bile:

insanları zorla iman ettirmekle görevli değilse,

hiçbir:

imam,

şeyh,

hoca,

cemaat,

aile,

devlet görevlisi

insanın:

kalbine:

zorla iman

yerleştiremez.

İnsanın:

bedenini:

belli davranışa:

zorlayabilirsin.

Ama:

kalbini:

zorla inandıramazsın.

Bu nedenle:

dinî baskı:

çoğu zaman:

iman değil,

korkuyla uyum görüntüsü

üretebilir.

Bir çocuk:

babasından:

korktuğu için:

“İnanıyorum.”

diyebilir.

Ama:

kalbinde:

öfkelenebilir.

Bir toplum:

ceza korkusuyla:

dindar görünür.

Ama:

gerçek iman:

oluşmayabilir.

Bu yüzden:

Yûnus 108’in:

önceki ayetlerle birlikte verdiği:

büyük mesaj:

şudur:

Hakikat anlatılır; iman zorlanmaz.

Bu:

dinin:

hakikat iddiasını:

zayıflatmaz.

Tam tersine:

hakikate:

güvenin işaretidir.

Eğer:

bir görüşün:

delili varsa,

onu:

anlatırsın.

Sorulara:

cevap verirsin.

Karşı tarafın:

itirazını:

dinlersin.

Gerekirse:

“Bilmiyorum.”

dersin.

Ama:

“Ben seni susturursam haklı olurum.”

diyemezsin.

Bir insanın:

soruyu sormasını:

engellemek,

cevap vermek

değildir.

Bir insanı:

korkutmak,

onu ikna etmek

değildir.

Bir insanın:

sesini kısmak,

hakikatin:

kazandığını

göstermez.

Hakikat, zorbalığa ihtiyaç duymamalıdır.

Yûnus 108 bu açıdan:

dinî tartışma ahlakına:

da çok güçlü bir temel

verir.

Bir insan:

seninle:

aynı düşünmüyor.

Önce:

ne söylediğini:

anla.

Belki:

Kur’an’a değil,

senin yorumuna:

itiraz ediyor.

Belki:

İslam’a dair:

yanlış bilgiye sahip.

Belki:

hakikaten:

ikna olmamış.

Belki:

senin delilin:

zayıf.

Belki:

onun itirazı:

ciddiye alınmayı:

hak ediyor.

Hemen:

“Sapıksın.”

demek:

meseleyi:

çözmez.

Çünkü:

hidayet ve dalâlet kavramları, tartışmada rakibe fırlatılan hakaret kelimeleri değildir.

Bunlar:

Kur’an’ın:

çok ciddi:

ahlaki ve teolojik

kavramlarıdır.

Ayetin:

“kim hidayete ererse kendi lehine”

ifadesi:

dindar kişinin:

başkasının imanından:

kişisel çıkar

sağlama arzusunu da:

sorgulatmalıdır.

Bir öğretici:

insanları:

kendisine bağlamak için:

din anlatmamalıdır.

Bir şeyh:

“Ben olmazsam kurtulamazsınız.”

dememelidir.

Bir hoca:

“Allah’a ulaşmak için mutlaka bana mutlak itaat etmelisiniz.”

gibi:

kendini:

vazgeçilmez kurtuluş kapısına

dönüştürmemelidir.

Peygamber bile:

“Ben sizin üzerinizde vekil değilim.”

diyorsa:

sıradan bir insanın:

kendisini:

başkalarının:

nihai iman sahibi

olarak görmesi:

çok daha büyük bir:

sorundur.

Dinî rehber:

yol gösterebilir.

Ama:

yolun sahibi değildir.

Âlim:

anlatabilir.

Ama:

hidayeti yaratamaz.

Anne baba:

eğitebilir.

Ama:

çocuğun kalbinin sahibi değildir.

Davetçi:

tebliğ edebilir.

Ama:

sonucu kontrol edemez.

Bu anlayış:

insanı:

hem:

kibirden

hem de:

gereksiz suçluluk duygusundan

koruyabilir.

Bir anne:

çocuğuna:

güzel din eğitimi

vermiş olabilir.

Çocuk:

yetişkin olduğunda:

başka bir yol

seçebilir.

Anne:

“Ben tamamen başarısız oldum.”

diye:

kendini:

yok etmek zorunda değildir.

Elinden geleni:

dürüstçe yaptıysa:

başkasının:

bütün yetişkin tercihlerinin:

mutlak sorumlusu

değildir.

Aynı şekilde:

bir öğretici:

insana:

İslam’ı:

en güzel biçimde

anlatabilir.

Karşı taraf:

kabul etmeyebilir.

Bu:

otomatik olarak:

öğreticinin:

başarısızlığı

değildir.

Tebliğ sorumluluğu vardır; sonucu zorlama yetkisi yoktur.

Bu ayet:

kişisel sorumluluk açısından:

başka bir mazereti de:

kırar.

İnsan:

“Ailem böyleydi.”

“Çevrem böyleydi.”

“Toplum böyleydi.”


diyebilir.

Bunlar:

gerçekten:

çok güçlü etkiler

olabilir.

İnsanın:

sorumluluk düzeyi değerlendirilirken:

Allah:

bu şartların tamamını

bilir.

Ama:

yetişkin insanın:

kendi düşünme ve tercih sorumluluğu da:

tamamen:

yok sayılmaz.

İnsan:

ailesinden:

bir inanç:

miras alabilir.

Ama:

hayatının bir noktasında:

onu:

düşünmek,

araştırmak,

anlamak

gerekebilir.

Bu:

Müslüman için de:

geçerlidir.

“Ben Müslüman ailede doğdum, demek ki düşünmeye gerek yok.”

denemez.

Bir insan:

İslam’ı:

miras alabilir.

Ama:

imanını:

bilgi,

tefekkür

ve bilinçle:

derinleştirmesi:

daha sağlıklı olur.

Ayet:

hakikatin:

Rab’den geldiğini

söylüyor.

Bu da:

insan yorumlarının:

sınırını:

yeniden hatırlatır.

Kur’an:

hak olarak:

sunulur.

Ama:

benim Kur’an yorumum

vahyin:

kendisi değildir.

Bir insan:

tefsirime:

itiraz ettiğinde:

“Sen hidayetten çıktın.”

deme hakkım:

yoktur.

Bir âlim:

yanılabilir.

Bir meal:

eksik olabilir.

Bir fetva:

tartışılabilir.

Bir mezhep:

başka bir mezhepten:

farklı görüşe:

ulaşabilir.

Bu farklılık:

otomatik olarak:

“Biri Allah’ın hakikatini reddediyor.”

anlamına gelmez.

Vahiy ile insan yorumunu ayırmak, Yûnus 108’in sorumluluk ahlakıyla çok uyumludur.

Ayetin:

belki en güçlü mesajlarından biri:

insanın:

başkalarının kalbi üzerinde:

sahiplik iddiasından:

vazgeçmesidir.

Sen:

eşinin:

kalbinin sahibi

değilsin.

Çocuğunun:

kalbinin sahibi

değilsin.

Arkadaşının:

kalbinin sahibi

değilsin.

Toplumdaki insanların:

kalplerinin:

mülkiyeti:

sana ait değil.

Sen:

iyilik isteyebilirsin.

Dua edebilirsin.

Anlatabilirsin.

Uyarabilirsin.

Ama:

zorla sahip olamazsın.

Bu:

çok büyük bir:

insani saygı

ve kulluk sınırıdır.

Aynı zamanda:

kendi sorumluluğunu:

başkasına:

yüklememeyi de:

öğretir.

“Hocam öyle dedi.”

demek:

her zaman:

nihai mazeret

değildir.

“Herkes yapıyordu.”

demek:

her zaman:

ahlaki sorumluluğu

ortadan kaldırmaz.

“Liderimiz emretti.”

demek:

zulmü:

otomatik olarak:

meşrulaştırmaz.

Çünkü:

insan:

kendi tercihinin:

belirli bir:

sorumluluğunu

taşır.

Bu nedenle:

Yûnus 108’in:

“kendi lehine / kendi aleyhine”

dili:

bireysel ahlaki olgunluğun:

çok güçlü ifadesidir.

İnsan:

başkalarının:

omuzlarında:

yaşayamaz.

Başkasının:

imanı:

seni:

otomatik kurtarmaz.

Başkasının:

günahı da:

otomatik olarak:

senin hesabın olmaz.

Ama:

sen:

başkasının zulmüne:

bilerek yardım edersen:

artık:

kendi fiilinden:

sen de:

sorumlu olursun.

Bu yüzden:

kişisel sorumluluk:

toplumsal dayanışmayla:

çelişmez.

Tam tersine:

“Benim yaptığım şey başkasına ne yapıyor?”

sorusunu:

daha ciddi:

sormamızı sağlar.

Yûnus 108’in bize:

bugün için:

öğretebileceği çok sade ama güçlü bir hayat ilkesi vardır:

Hakikati ara.

Doğruyu seç.

Seçiminin sorumluluğunu taşı.

Başkalarına hakikati anlat.


Ama:

onların kalplerine sahip olduğunu sanma.

Bu:

hem:

iman,

hem:

özgürlük,

hem:

sorumluluk

hem de:

tevazu

dengesidir.

Ve belki Yûnus Suresi 108. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

İnancımızı ve tercihlerimizi başkalarının omuzlarına yüklemeden kendi sorumluluğumuzu taşıyabiliyor muyuz? Hakikatin Allah’tan geldiğine inanırken, kendi yorumumuzu hakikatin tamamı sanmadan insanlara anlatıp fakat zorlamadan yaklaşabiliyor muyuz? Ve başkasının kalbinin sahibi olmadığımızı kabul edecek kadar tevazu sahibi olabiliyor muyuz?

“Hak sana ulaştığında yapacağın tercih önce seni şekillendirir. Hidayet sana fayda, sapma sana sorumluluk getirir; fakat hiç kimsenin kalbi senin mülkün değildir. Hakikati anlat, delilini sun, güzel örnek ol; kendi yorumunu vahiy yerine koyma ve insanları zorla yönetmeye çalışma. Çünkü Peygamber bile ‘Ben sizin üzerinizde vekil değilim’ demekle emrolunmuştur.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt