Hûd Suresi 110. Ayette “Andolsun Musa’ya Kitabı Verdik de Onda İhtilafa Düşüldü; Rabbin Tarafından Önceden Verilmiş Bir Hüküm Olmasaydı Aralarında Karar Verilirdi” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Hûd 109, insanların atalarından devraldıkları inançları sorgulamadan sürdürmelerinin tek başına hakikat ölçüsü olmadığını hatırlatmıştı. Hûd 110 şimdi başka bir gerçeği gösterir: Vahyin gelmiş olması, insanların otomatik olarak aynı tavrı göstereceği veya hiçbir ihtilaf yaşamayacağı anlamına gelmez. Hz. Musa’ya Kitap verilmiş, buna rağmen insanlar onun hakkında ayrılığa düşmüştür. Bu durum vahyin değersizliğini değil, insanın vahiy karşısındaki tutumunun, bilgisinin, yorumunun ve tercihinin önemini gösterir. Vahiy ilahî olabilir; fakat vahyi anlayan, yorumlayan ve ona karşı tavır alan insan yanılabilir.”
Ersan Karavelioğlu
Hûd Suresi 110. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Andolsun, Musa’ya Kitabı verdik de onun hakkında ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbin tarafından daha önce verilmiş bir hüküm olmasaydı aralarında mutlaka hüküm verilirdi. Şüphesiz onlar onun hakkında insanı huzursuz eden derin bir şüphe içindedirler.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Ve lekad âteynâ Mûse’l-kitâbe fa’htulife fîh. Ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike le-kudiye beynehum. Ve innehum lefî şekkin minhu murîb.”
Hûd 109’da ataların inançlarının körü körüne sürdürülmesi anlatılmıştı. Hûd 110’da ise konu vahyin gelmesinden sonra ortaya çıkan ihtilafa geçer. Böylece Kur’an yalnız “vahiy geldi mi?” sorusunu değil, “İnsan vahiy karşısında nasıl davranıyor?” sorusunu da gündeme getirir.
“Andolsun Musa’ya Kitabı Verdik” İfadesindeki Kitap Nedir
Ayette geçen:“âteynâ Mûse’l-kitâb”
ifadesi genel olarak Hz. Musa’ya verilen Kitap, yani tefsirlerde yaygın biçimde Tevrat olarak açıklanmıştır.
Kur’an’ın Hz. Musa’ya Kitap verilmesini hatırlatması tesadüf değildir. Hz. Muhammed’e Kur’an verilmiş ve onun mesajı konusunda da inkâr, tartışma ve ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Hz. Musa örneği, Allah’ın elçisinin karşılaştığı bu durumun tarihte ilk kez yaşanmadığını gösterir.
Bir peygamberin mesajı üzerinde ihtilaf çıkması, peygamberlik görevinin başarısız olduğu anlamına gelmez.
Hz. Musa’ya Kitap verilmiş olması insanların onu zorunlu olarak aynı biçimde kabul etmesini sağlamamıştır.
“Kitap Hakkında İhtilafa Düşüldü” Ne Anlama Gelir
Ayette:“fa’htulife fîh”
yani:
“Onun hakkında ihtilafa düşüldü.”
denilir.
İhtilaf yalnız küçük ayrıntılardaki görüş farklılığını değil, bağlama göre kabul edenler ile reddedenler, farklı anlayışlar geliştirenler ve vahiy karşısında farklı tavırlar alanlar arasındaki ayrılığı da kapsayabilir.
Ayetin çok önemli mesajlarından biri şudur:
Vahyin bulunması, insan ihtilafının otomatik olarak sona ermesi demek değildir.
İnsanlar aynı metni okuyabilir fakat bilgi birikimleri, niyetleri, ön kabulleri ve yorum yöntemleri farklı olabilir. Bazı ihtilaflar samimi yorum farkından, bazıları ise çıkar veya bilinçli dirençten kaynaklanabilir.
Bütün ihtilafları tek sebeple açıklamak doğru değildir.
İnsanların İhtilafa Düşmesi Kitabın Belirsiz Olduğunu mu Gösterir
Hayır.Bir metin hakkında insanların farklı görüşlere sahip olması, o metnin hiçbir anlam taşımadığı anlamına gelmez.
Örneğin aynı hukuk metni hakkında hukukçular farklı yorumlar geliştirebilir. Bu, metindeki her şeyin anlamsız olduğu anlamına gelmez. Aynı bilimsel veri hakkında uzmanlar belirli ayrıntılarda tartışabilir; bu da verinin tamamen değersiz olduğunu göstermez.
Dinî metinlerde de benzer bir ayrım gerekir.
Kur’an’ın bazı temel mesajları son derece açıktır; Allah’ın birliği, adalet, ibadet, kul hakkı, doğruluk ve ahlaki sorumluluk gibi konular bunlara örnektir. Bunun yanında bazı ayetlerin ayrıntılı yorumu konusunda farklı ilmî açıklamalar bulunabilir.
İhtilafın varlığı, hakikatin yokluğu anlamına gelmez.
Her Dinî İhtilaf Kötü Niyetin Sonucu mudur
Hayır.İnsanların dinî meselelerde farklı düşünmesinin birçok sebebi olabilir. Bir kişi başka bir rivayeti esas almış olabilir, Arapça bir kelimenin anlam alanını farklı değerlendirebilir veya farklı bir fıkhî yöntem kullanabilir. Böyle bir ihtilaf samimi ilmî çabanın sonucu olabilir.
Başka bir durumda ise kişi açık delile rağmen ekonomik, siyasi veya kişisel çıkarı nedeniyle direnebilir.
Bu iki durumu aynı kategoriye koymamak gerekir.
Samimi içtihat farkı ile bilinçli hakikat çarpıtması aynı şey değildir.
Bu nedenle bir Müslümanın:
“Benim yorumuma katılmayan herkes vahyi reddediyor.”
demesi çok ağır bir genelleme olabilir.
İnsan yorumu ile vahyin kendisini ayırmak gerekir.
Vahiy ile Tefsir Aynı Şey midir
Hayır.Bu ayrım Hûd 110’un anlaşılmasında son derece önemlidir.
Kur’an Müslüman açısından vahiydir. Tefsir ise insanın bu vahyi anlamaya yönelik çalışmasıdır.
Müfessir çok bilgili olabilir.
Dil, hadis, tarih ve fıkıh alanlarında büyük birikime sahip olabilir.
Ama yine de insandır.
Dolayısıyla:
Tefsire saygı göstermek gerekir; fakat tefsiri Kur’an’ın kendisi hâline getirmemek gerekir.
Bir müfessirin yorumu eleştirildiğinde Kur’an eleştirilmiş olmaz.
Aynı şekilde bir fıkıh görüşünü tartışmak da otomatik olarak Allah’ın hükmüne başkaldırmak değildir.
Vahiy yanılmaz kabul edilir; insan yorumu ise yanılabilir.
Dinî Âlimlerin Birbirinden Farklı Görüş Bildirmesi Dinin Güvenilirliğini Zedeler mi
Her farklılık bunu göstermez.Bazı alanlarda metnin dili birden fazla yoruma izin verebilir. Bazı meselelerde tarihsel bilgi eksik olabilir. Bazı hukukî konularda farklı delillerin ağırlığı konusunda görüş ayrılığı bulunabilir.
Bu nedenle İslam ilim geleneğinde ihtilaf tamamen yabancı bir durum değildir.
Asıl sorun, ihtilafın varlığı değil, ihtilafın nasıl yönetildiğidir.
Bir âlim:
“Benim ulaştığım sonuç budur; başka güçlü görüşler de vardır.”
diyebilir.
Bu ilmî zayıflık değildir.
Tam tersine bilginin sınırlarını bilmek ilmî olgunluktur.
Her meseleyi kesinmiş gibi sunmak bazen dindarlık değil, gereksiz bir kesinlik üretir.
“Ben Kur’an’ı Kendim Okurum, Âlime Hiç Gerek Yok” Demek Doğru mudur
Bu da diğer uçtur.İnsan Kur’an okuyabilir, anlamını öğrenebilir ve üzerinde düşünebilir. Bu son derece değerlidir. Fakat dil, tarih, hadis, fıkıh ve tefsir gibi alanlarda yüzyıllar boyunca biriken uzmanlığı tamamen gereksiz saymak da sağlıklı değildir.
Bir kişinin:
“Âlimler yanılabilir.”
demesi doğrudur.
Ama bundan:
“O hâlde benim hiçbir eğitim almadan yaptığım yorum, yıllarca çalışan bütün uzmanların görüşüyle aynı ağırlıktadır.”
sonucu çıkmaz.
Yanılabilirlik, uzmanlığı değersizleştirmez.
Sağlıklı yaklaşım, uzmanlardan yararlanmak fakat onları vahiy makamına yükseltmemektir.
Dinî İhtilaf Varsa “Herkesin Doğrusu Kendine” mi Demeliyiz
Hayır.Yorum farklılığının varlığı bizi zorunlu olarak ahlaki veya teolojik göreceliliğe götürmez.
İki görüş birbirine zıt olabilir ve bunlardan biri diğerinden daha güçlü delile dayanabilir. Bazen bir görüş açıkça yanlış olabilir.
Dolayısıyla:
“İhtilaf var, demek hiçbir gerçek yok.”
sonucu doğru değildir.
Daha sağlıklı yaklaşım:
“İhtilaf var; o hâlde delilleri daha dikkatli incelemeliyim.”
demektir.
İhtilaf, hakikati yok etmez; insanın hakikate ulaşırken daha mütevazı ve dikkatli davranmasını gerektirebilir.
“Rabbin Tarafından Önceden Verilmiş Bir Söz Olmasaydı...” Ne Anlama Gelir
Ayette:“ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbik”
denilir.
Yani:
“Rabbin tarafından önceden verilmiş bir söz/hüküm olmasaydı...”
Buradaki “kelime” sıradan bir kelime anlamında değildir. Allah’ın önceden belirlediği hüküm, karar veya sünnet anlamında anlaşılmıştır.
Tefsirlerde yaygın açıklamalardan biri, insanların ihtilaflarının nihai hükmünün belirlenmiş zamana kadar ertelenmesi ile ilgilidir.
Yani Allah her ihtilafta dünyada aynı anda kesin ve nihai hükmü görünür biçimde uygulamamaktadır.
Bu gecikme unutmak değildir.
Hükmün ertelenmesi, hükmün bulunmadığı anlamına gelmez.

“Aralarında Hemen Hüküm Verilirdi” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ayet:“le-kudiye beynehum”
der.
Genel anlamıyla:
“Aralarında hüküm verilirdi.”
Burada insanlar arasındaki ihtilafın Allah tarafından kesin biçimde sonuçlandırılması anlatılır.
Fakat Allah’ın önceden koyduğu hüküm nedeniyle nihai karar hemen dünyada ortaya çıkmamaktadır.
Bu, insanların dünya hayatında bir süre tercih, imtihan ve sorumluluk alanında yaşamaya devam ettiğini gösterir.
Eğer her yanlış düşüncenin ardından gökten anında görünür bir ceza gelseydi, insanın tercih alanının niteliği çok farklı olurdu.
Kur’an’ın anlattığı düzende insana mühlet verilir.

Allah’ın Hükmü Gecikiyorsa Bu Yanlış İnancın Onaylandığı Anlamına mı Gelir
Hayır.Bu çok önemli bir ilkedir.
Bir düşüncenin yüzyıllarca varlığını sürdürmesi onun Allah tarafından onaylandığını kanıtlamaz.
Aynı şekilde bir zalimin uzun süre güçlü kalması da Allah’ın onun zulmünden razı olduğunu göstermez.
Hûd 104’te gördüğümüz gibi:
Mühlet, onay değildir.
İnsan bazen:
“Bu kadar uzun zamandır devam ediyor, demek doğru.”
diyebilir.
Fakat süre, tek başına hakikat ölçüsü değildir.
Atalardan gelen inancın uzun yaşaması da, siyasi bir düzenin yüzyıllarca sürmesi de ilahî onay belgesi değildir.

Allah Neden İhtilafları Hemen Bitirmiyor
Ayet bize Allah’ın hükmünün ertelendiğini bildirir; fakat bütün hikmetleri ayrıntılı biçimde açıklamaz. Bu nedenle her şeyi biliyormuş gibi konuşmamak gerekir.Kur’an’ın genel çerçevesinden insanın dünyada seçim ve sorumluluk alanına sahip olduğu anlaşılır. İnsan doğru ile yanlış arasında düşünür, karar verir ve tercihlerinin sonuçlarını taşır.
Allah insanların her düşünsel hatasını aynı saniyede zorla ortadan kaldırmıyor.
Bu, yanlışın önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Daha çok dünya hayatının, nihai hükmün tamamlandığı son mahkeme olmadığını gösterir.
Ahiret, bu nedenle Kur’an’da merkezi öneme sahiptir.

“Onlar Onun Hakkında Şüphe İçindedirler” Kimleri ve Neyi Anlatıyor
Ayetin sonunda:“ve innehum lefî şekkin minhu murîb”
denilir.
Yani:
“Şüphesiz onlar onun hakkında huzursuz edici bir şüphe içindedirler.”
Buradaki zamirlerin hangi gruba ve hangi kitaba döndüğü konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı yorumlar Hz. Musa’nın Kitabı konusunda ihtilafa düşenleri, bazıları ise bağlamın Hz. Peygamber’in dönemindeki muhataplara ve Kur’an karşısındaki şüphelerine işaret ettiğini vurgular.
Bu nedenle tek bir zamir yorumunu tartışmasız kesinlik gibi sunmak yerine tefsirlerdeki farklı açıklamaların bulunduğunu belirtmek daha doğru olur.
Ortak mesaj ise açıktır: İnsanlar vahiy karşısında derin ve huzursuz edici bir kuşku yaşayabilirler.

“Şekk-i Murîb” Nasıl Bir Şüphedir
“Şekk”, şüphe ve tereddüt anlamındadır. “Murîb” ise insanı huzursuz eden, kuşku uyandıran, zihinde kararsızlık oluşturan anlam alanına sahiptir.Dolayısıyla ifade yalnız:
“Bir konuda soru sordular.”
demek değildir.
Daha derin, insanı güvenli bir kanaate ulaşmaktan alıkoyan rahatsız edici bir tereddüt hâli anlatılır.
Fakat buradan:
“Her şüphe kötüdür.”
sonucu çıkarılmamalıdır.
Şüphe bazen insanın araştırmaya başlamasının nedeni olabilir.
Problem, şüpheyi dürüstçe araştırmak yerine onu sürekli kaçış aracına dönüştürmek olabilir.
Soru, araştırmaya kapı açabilir; inatçı kuşku ise bazen hiçbir cevabı kabul etmemeye dönüşebilir.

Din Hakkında Şüphe Yaşayan İnsan Günahkâr mı Sayılmalıdır
Tek başına zihne gelen şüphe veya soru üzerinden böyle bir hüküm verilemez.İnsan bazen okuduğu bir ayeti anlamakta zorlanabilir.
Bir dinî hükmün hikmetini merak edebilir.
Kötü bir din anlatımı nedeniyle ciddi sorular yaşayabilir.
Bunlar otomatik olarak inkâr veya ahlaki bozukluk değildir.
Özellikle istemeden gelen düşünceler ve zihinsel takıntılar kişinin iradeli inanç tercihiyle aynı şey değildir.
Bir insan:
“Bu konuyu anlayamıyorum.”
diyebilir ve yine de samimi biçimde araştırabilir.
Dinî soruya verilecek en kötü cevaplardan biri:
“Bunu sorduğuna göre imanında problem var.”
diyerek insanı susturmak olabilir.
Samimi soruya delille ve merhametle cevap vermek gerekir.

İhtilaf ve Şüphe İnsanları Birbirine Düşman Etmeli mi
Hayır.İnsanlar aynı din içinde bile bazı meselelerde farklı görüşlere sahip olabilir. Bu farklılık hakaret, dışlama veya şiddet nedeni olmak zorunda değildir.
Bir yorumun yanlış olduğunu düşünebiliriz ve bunu açıkça söyleyebiliriz.
Fakat:
“Benim yorumuma katılmıyor, o hâlde düşmanımdır.”
mantığı tehlikelidir.
İlmî tartışmanın amacı kişiyi yok etmek değil, doğruya daha fazla yaklaşmaktır.
Bu nedenle güçlü dinî gelenek sadece doğru cevaplar üreten değil, ihtilafı ahlak içinde taşıyabilen gelenektir.
Eleştiri yapılabilir.
Deliller tartışılabilir.
Ama insan onuru korunmalıdır.

Hûd 109 ve 110 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Hûd 109’da insanlar atalarının kulluk biçimini sürdürdükleri için eleştirilmişti. Hûd 110’da ise Hz. Musa’ya Kitap verilmesine rağmen Kitap hakkında ihtilaf çıktığı bildirilir.Bu iki ayet birlikte okunduğunda çok güçlü bir düşünce ortaya çıkar:
İnsan sadece geleneğe bağlı olduğu için yanılabilir; fakat vahye ulaştıktan sonra da insan yorumları ve tercihler nedeniyle ihtilafa düşebilir.
Demek ki mesele yalnız:
“Kitabım var mı?”
sorusu değildir.
Bir de:
“Kitapla nasıl ilişki kuruyorum?”
sorusu vardır.
Kur’an’a sahip olmak büyük nimettir; fakat Kur’an’ı yanlış kullanma ihtimali insan açısından yine vardır.
Bir sonraki ayette, yani Hûd 111’de Rabbinin onların her birine yaptıklarının karşılığını mutlaka eksiksiz vereceği ve Allah’ın yaptıklarından tamamen haberdar olduğu bildirilecektir. Böylece ihtilafın nihai değerlendirmesinin insanın bağırma gücüne değil, Allah’ın eksiksiz bilgisine ve adaletine ait olduğu vurgulanacaktır.

Sonuç: Hûd Suresi 110. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Hûd Suresi 110 çok önemli bir gerçeği ortaya koyar:Vahyin varlığı, insan ihtilafını otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Hz. Musa’ya Kitap verilmiştir.
Kitap Allah’tandır.
Ama insanlar yine de onun hakkında ihtilafa düşmüştür.
Bu bize ilk olarak vahiy ile insanı birbirinden ayırmayı öğretir.
Bir dinin kutsal metni ilahî olabilir.
Fakat o metni okuyan insan:
yanılabilir, eksik anlayabilir, farklı yorumlayabilir veya kendi çıkarını metne taşıyabilir.
Bu nedenle dinde karşılaştığımız her yanlış davranışı:
“Demek vahiy yanlış.”
diye açıklamak doğru değildir.
Bazen problem vahiyde değil, insanın vahiy karşısındaki tutumundadır.
Bunun tersi de önemlidir.
Bir insan:
“Ben Kur’an’dan anladım, o hâlde benim yorumum doğrudan Allah’ın görüşüdür.”
diyemez.
Bu cümle insan yorumunu ilahîleştirebilir.
Daha sağlıklı ifade:
“Ben bu ayeti böyle anlıyorum ve delillerim şunlar.”
şeklindedir.
Bu küçük dil farkı aslında çok büyük bir ahlaki farktır.
Birinci cümlede insan kendisini eleştiriye kapatır.
İkincisinde ise:
“Yanılabilirim; delili birlikte inceleyelim.”
alanı bırakır.
İkinci büyük ders ihtilafın tamamını düşmanlık saymamaktır.
İnsanlar aynı konuda samimi biçimde farklı düşünebilir.
Bu durum özellikle ayrıntılı fıkhî veya tefsir meselelerinde mümkündür.
Bir görüşün yanlış olduğunu söylemek mümkündür.
Ama görüş sahibini hemen kötü niyetli ilan etmek gerekmez.
Bazen iki âlim aynı ayeti okur, aynı Allah’a inanır ve aynı Peygamber’i kabul eder; fakat delilleri tartarken farklı sonuçlara ulaşır.
Bu ihtilaf dinin yokluğu değil, insan bilgisinin sınırlılığının göstergesi olabilir.
Üçüncü büyük ders, dinî otoriteyi yanılmazlaştırmamaktır.
Hz. Musa peygamberdir.
Bugünkü hoca, şeyh, imam, müftü veya akademisyen ise peygamber değildir.
Bilgili olabilir.
Çok saygıdeğer olabilir.
Hayatını ilme vermiş olabilir.
Bütün bunlar onun sözünü ciddiye almamız için güçlü sebeplerdir.
Ama:
“O söyledi, artık delile gerek yok.”
noktasına geçildiğinde insan otoritesi vahyin üzerine çıkabilir.
Sağlıklı din anlayışı âlime saygı gösterir ama âlimi ilahlaştırmaz.
Dördüncü büyük ders, bunun tersine uzmanlığı küçümsememektir.
Bir insan:
“Âlim yanılabilir.”
deyip:
“Ben de bir çeviri açtım, herkes kadar uzmanım.”
sonucuna varamaz.
Bir kelimenin Arapça kullanımını, nüzul bağlamını, rivayetleri ve yüzyılların ilmî tartışmalarını bilmek gerçekten değer taşır.
İnsan internette yarım saat araştırma yaptı diye yıllarca çalışan uzmanla aynı bilgi düzeyine gelmez.
Bu nedenle iki aşırılıktan da kaçınmak gerekir:
Âlimi yanılmazlaştırma; uzmanlığı da değersizleştirme.
Beşinci büyük ders şüpheyi doğru yönetmektir.
Bazı insanlar şüphe yaşadığında korkar.
“Aklıma bu soru geldi, demek inancım bitti.”
diye düşünebilir.
Bu doğru değildir.
İnsan aklı soru üretir.
Bazen cevap hemen bulunur.
Bazen uzun araştırma gerekir.
Bazen de:
“Bu konuda kesin cevabı henüz bilmiyorum.”
demek gerekir.
Önemli olan şüpheyi dürüstçe araştırmaktır.
İnsanın zihnine istemeden gelen düşünceyi günah dosyasına çevirmek özellikle takıntılı kişiler için büyük zarar oluşturabilir.
Düşüncenin zihne gelmesi ile kişinin onu bilinçli biçimde benimsemesi aynı şey değildir.
Altıncı büyük ders şüpheyle alay etmemektir.
Bir genç:
“Allah neden böyle buyurmuş?”
diye sorabilir.
Bir yetişkin:
“Bu ayeti anlamıyorum.”
diyebilir.
Bir başkası:
“Bu delil bana yeterli gelmedi.”
diyebilir.
Buna:
“Sus, soru sorma.”
demek kolaydır.
Ama bu yöntem insanın sorusunu ortadan kaldırmaz.
Sadece soruyu yeraltına iter.
Sağlıklı yaklaşım:
“Gel birlikte bakalım.”
demektir.
Bildiğimiz cevabı söyleriz.
Bilmediğimiz yerde:
“Bilmiyorum, araştıralım.”
deriz.
Bu, inancı zayıflatmak zorunda değildir; tam tersine dürüstlüğü güçlendirebilir.
Yedinci büyük ders Allah’ın hükmünün hemen gelmemesini haklılık göstergesi sanmamaktır.
İnsanlar Hz. Musa’nın Kitabı hakkında ihtilafa düşmüşlerdir.
Allah onları aynı anda dünyada nihai hükümle ayırmamıştır.
Bu, her görüşün eşit derecede doğru olduğu anlamına gelmez.
Allah’ın önceden verilmiş hükmü gereği nihai kararın ertelendiği bildirilir.
Bu bize bugün de önemli bir ölçü verir:
Bir yanlış düşünce yüzlerce yıl yaşayabilir.
Bir haksız sistem uzun süre ayakta kalabilir.
Bir yalan çok geniş kitlelerce benimsenebilir.
Uzun ömür, doğruluk kanıtı değildir.
Sekizinci büyük ders dinî ihtilafı zor kullanarak bitirmeye çalışmamaktır.
Eğer insanların farklı yorumları varsa yapılacak ilk şey:
“Herkesi zorla aynı şeyi söylemeye mecbur edelim.”
olmamalıdır.
İnanç ve düşünce alanı baskıyla gerçek birliği üretmez.
İnsan dışarıdan aynı cümleyi söyleyebilir ama kalbinde bambaşka bir şey düşünebilir.
Sağlıklı birlik:
delil,
eğitim,
ahlak
ve karşılıklı konuşmayla
kurulur.
Zorla aynı cümleyi söyletmek, aynı inancı üretmez.
Dokuzuncu büyük ders ise nihai hakemliğin Allah’a ait olmasıdır.
İnsanlar tartışır.
Mezhepler oluşur.
Tefsirler yazılır.
Görüşler değişir.
Bazı insanlar haklı çıkar.
Bazıları yanılır.
Fakat bütün bunların üzerinde Allah’ın eksiksiz bilgisi vardır.
Bu düşünce insanı iki yönden dengeler.
Bir taraftan:
“Nasıl olsa kimse bilemez.”
diyerek hakikati önemsizleştirmesine engel olur.
Diğer taraftan:
“Ben Allah’ın bütün hükmünü temsil ediyorum.”
kibrini sınırlar.
İnsan:
“Doğruyu ararım, delili savunurum, fakat nihai hükmün sahibi ben değilim.”
diyebilir.
İşte ilmî tevazu budur.
Hûd 110’un bütün mesajını birkaç cümlede toplamak mümkündür:
Vahiy ile insan yorumunu birbirine karıştırma. İhtilafın varlığını hakikatin yokluğu sanma. Her dinî farklılığı kötü niyet olarak görme. Âlime saygı duy ama onu yanılmazlaştırma. Uzmanlık yanılabilir diye uzmanlığı değersizleştirme. Şüphe yaşayan insanı hemen mahkûm etme. Allah’ın hükmünün gecikmesini yanlışın onaylandığı şeklinde okuma. Ve kendi yorumunu Allah’ın kendisiymiş gibi sunmaktan sakın.
Bir sonraki ayette bu ihtilafların üzerinde duran nihai adalet ilkesi daha açık biçimde gelecektir. Hûd 111, “Rabbin onların her birine yaptıklarının karşılığını mutlaka eksiksiz verecektir; çünkü O, onların yaptıklarından tamamen haberdardır” buyuracaktır. Böylece Hûd 110’daki ihtilaf ve şüphe tartışması, Hûd 111’de bireysel sorumluluk ve eksiksiz ilahî bilgi ile tamamlanacaktır.
Ve belki Hûd Suresi 110. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir dinî konuda farklı düşünen insanı gördüğümüzde hemen “Vahye karşı geliyor” mu diyoruz, yoksa önce onun gerçekten ne söylediğini anlamaya mı çalışıyoruz? Kendi din anlayışımızda vahyin kendisiyle bize öğretilmiş insan yorumlarını ayırt edebiliyor muyuz? Ve bir gün yeni bir delille karşılaştığımızda, yıllardır savunduğumuz görüşü gerektiğinde düzeltebilecek kadar hakikati kendi gururumuzdan daha çok sevebiliyor muyuz?
“Hûd 110, ‘Musa’ya Kitabı verdik de onun hakkında ihtilafa düşüldü; Rabbin tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı aralarında karar verilirdi’ buyurur. Ayetin önemli dersi şudur: Vahiy ilahîdir; fakat vahiy karşısındaki insan tavrı ve yorumu yanılabilir. İhtilafı hakikatsizlik, kendi yorumunu da vahyin kendisi sanma. Soruyu düşmanlıkla, uzmanlığı yanılmazlıkla, hükmün gecikmesini de ilahî onayla karıştırma. Hakikati ara, delili incele ve gerektiğinde ‘Ben yanılmış olabilirim’ diyebilecek kadar güçlü ol; çünkü ilmî tevazu, hakikatten vazgeçmek değil, hakikati kendi nefsinden üstün tutmaktır.”
Ersan Karavelioğlu