Âl-i İmrân Suresi 190. Ayette “Göklerin ve Yerin Yaratılışında, Gece ile Gündüzün Birbiri Ardınca Gelişinde Akıl Sahipleri İçin Gerçekten Deliller Vardır” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan bazen mucizeyi gökyüzünden inecek olağanüstü bir olayda arar; Âl-i İmrân 190 ise başımızı kaldırıp zaten içinde yaşadığımız evrene bakmamızı ister. Belki en büyük işaret, alıştığımız için artık hayret etmediğimiz varlığın kendisidir.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 190. ayetinde şöyle buyrulur:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için gerçekten deliller vardır.”
Bu ayet, Âl-i İmrân Suresinin son bölümündeki en güçlü düşünme çağrılarından birini başlatır.
Bir önceki 189. ayette:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır ve Allah her şeye gücü yetendir.”
denilmişti.
- ayette ise insanın dikkati:
aynı göklere ve yere yeniden çevrilir.
Fakat bu kez soru:
“Kime aittir?”
değil;
“Bunlara baktığında ne görüyorsun?”
sorusudur.
Gökler.
Yer.
Gece.
Gündüz.
Düzen.
Değişim.
Zaman.
Bütün bunlar Kur’an’da:
yalnız günlük hayatın sıradan parçaları değil;
üzerinde düşünülmesi gereken ayetler, yani işaretler
olarak sunulur.
Bu nedenle Âl-i İmrân 190:
iman ile düşünmeyi birbirine karşı koymaz.
Tam tersine:
düşünmeyi,
gözlemi
ve varlık üzerinde tefekkürü:
imanın önemli yollarından biri hâline getirir.
“Şüphesiz Göklerin ve Yerin Yaratılışında” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“inne fî halki’s-semâvâti ve’l-ard”
denir.
Yani:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında…”
“Halk”:
yaratmak,
ölçüyle meydana getirmek
anlamları taşır.
Kur’an insanı:
evrenin yalnız var olduğuna bakmaya değil;
var oluşunun kendisi üzerinde düşünmeye
çağırır.
Neden bir şeyler var?
Neden hiçlik yerine:
bir evren var?
Bu evren neden:
anlaşılabilir bir düzen
gösteriyor?
Ayet:
bu soruların tamamını tek tek cevaplamaz.
Ama insanı:
onları sormaya davet eder.
“Gökler” İfadesi Bugünkü Evren Anlayışıyla Nasıl Okunabilir
Kur’an’ın:
“semâvât”
ifadesini doğrudan modern astronominin teknik kavramlarıyla özdeşleştirmek doğru olmaz.
Kur’an:
- yüzyıl insanına anlaşılır bir dil içinde:
göklerden söz eder.
Bugün ise insan:
yıldızları,
galaksileri,
nebülaları,
gezegen sistemlerini
ve çok büyük kozmik ölçekleri
inceleyebilmektedir.
Modern bilimin gösterdiği ayrıntılar:
ayetlerin doğrudan bilimsel formülleri değildir.
Ama insanın:
evren karşısındaki hayretini derinleştirebilir.
Kur’an Burada Bilimsel Bir Teori mi Veriyor
Hayır.
Âl-i İmrân 190:
bir fizik veya astronomi ders kitabı değildir.
Evrenin:
hangi matematiksel modelle oluştuğunu,
kaç milyar yıl önce başladığını,
galaksilerin nasıl meydana geldiğini
teknik olarak açıklamaz.
Bunlar:
bilimin araştırma alanıdır.
Ayetin amacı:
başkadır.
İnsana:
“Bu varlık üzerinde düşün.”
demektedir.
Dolayısıyla modern bilimsel keşifleri:
ayetlere zorla yerleştirmek yerine;
bilimin ortaya çıkardığı evreni:
ayetlerin teşvik ettiği tefekkürün bir alanı
olarak görmek daha sağlıklıdır.
“Gece ile Gündüzün Birbiri Ardınca Gelişi” Ne Demektir
Ayette:
“va’htilâfi’l-leyli ve’n-nehâr”
denir.
“İhtilâf” burada:
birbirini takip etme,
değişme,
farklılaşma
anlamları taşır.
Gece:
gelir.
Sonra:
gündüz.
Gündüz:
uzar veya kısalır.
Mevsimler:
değişir.
İnsan buna:
her gün tanık olduğu için:
alışır.
Fakat Kur’an:
tam da bu alışkanlığın içindeki olağanüstülüğü:
yeniden görünür kılar.
Gece ve Gündüz Neden Bir “Delil” Sayılıyor
Çünkü düzenli değişim:
insanın dikkatini:
evrenin yapısına
çekebilir.
Dünya döner.
Güneş ışığı:
gezegenin farklı bölgelerine ulaşır.
Gece ve gündüz:
oluşur.
Bugün bunun fiziksel mekanizmasını:
bilmemiz,
ayet üzerindeki düşünmeyi:
gereksiz hâle getirmez.
Tam tersine:
nasıl gerçekleştiğini bilmek ile neden böyle bir düzenin var olduğunu düşünmek farklı sorulardır.
Bilim:
mekanizmayı araştırabilir.
Felsefe ve din:
varlığın anlamına ilişkin:
başka düzeyde sorular sorabilir.
Ayetteki “Âyetler” Kelimesi Ne Anlama Gelir
Ayette:
“le âyâtin”
denir.
“Âyet”:
işaret,
delil,
gösterge
anlamına gelir.
Kur’an’ın cümlelerine de:
“ayet”
denir.
Doğadaki işaretlere de:
aynı kavram kullanılabilir.
Bu çok güçlü bir düşüncedir.
Sanki insanın önünde:
iki tür okunacak alan vardır:
vahyin ayetleri
ve
varlığın ayetleri.
Biri:
kelimelerle.
Diğeri:
evrenle.
Herkes Aynı Gökyüzüne Bakıyorsa Neden Herkes Aynı Sonuca Ulaşmıyor
Çünkü gözlem ile:
yorum
aynı değildir.
İki insan:
aynı yıldızlı gökyüzüne
bakabilir.
Biri:
Allah’ın yaratışına dair işaret
görür.
Diğeri:
yalnız fiziksel süreçler
görür.
Bir başkası:
henüz karar vermediğini
söyler.
Ayet:
tabiat bilimlerinin her gözlemcisinin zorunlu olarak aynı metafizik sonuca ulaşacağını
iddia etmez.
Aksine:
işaret ile onu okuyabilen zihin arasındaki ilişkiye
dikkat çeker.
“Akıl Sahipleri” Kimlerdir
Ayette:
“li uli’l-elbâb”
ifadesi kullanılır.
“Ulû’l-elbâb”:
özlü akıl sahipleri,
derin kavrayış sahipleri,
aklını yüzeysel değil:
derinlemesine kullananlar
anlamına gelir.
“Lübb”:
bir şeyin özü,
çekirdeği
anlamını taşır.
Dolayısıyla burada:
sadece yüksek zekâdan
bahsedilmez.
Mesele:
gördüğünün ardındaki anlam üzerinde düşünebilen bir zihin
dir.
Çok Bilgili Olmak “Ulû’l-Elbâb” Olmak İçin Yeterli midir
Hayır.
Bir insan:
çok fazla bilgiye sahip olabilir.
Ama:
o bilgiden anlam çıkaramayabilir.
Başka biri:
daha az bilgi sahibi olabilir.
Ama:
derin düşünür,
bağlantı kurar,
kendi yerini sorgular.
Kur’an’daki akıl anlayışı:
yalnız bilgi depolamayı değil;
bilginin insanı hikmete taşımasını
önemser.
Bilgi:
malzemedir.
Tefekkür:
onu anlamlı bir bütüne
dönüştürür.
Kur’an Körü Körüne İman mı İstiyor, Düşünmeyi mi
Bu ayet açık biçimde:
düşünmeye çağırır.
Göklerin ve yerin yaratılışına:
bak.
Gece ile gündüzün değişimini:
gözle.
Sonra:
düşün.
Bu:
“Soru sorma.”
diyen bir dil değildir.
Tam tersine:
varlık üzerine:
derin düşünceyi
teşvik eder.
Fakat Kur’an’daki düşünme:
yalnız entelektüel oyun da değildir.
Sonunda:
insanın hayatına ve Allah’la ilişkisine:
dokunması beklenir.

İnanç ile Bilim Arasında Zorunlu Bir Çatışma Var mıdır
Zorunlu olarak hayır.
Bilim:
doğal dünyadaki süreçleri:
gözlem,
deney
ve matematik yoluyla
araştırır.
Din ise:
varlığın nihai anlamı,
Allah,
ahlak,
amaç
ve insanın konumu gibi:
daha geniş sorularla ilgilenir.
Tarih içinde din ile belirli bilimsel teoriler veya yorumlar arasında:
çatışmalar yaşanmıştır.
Ama bundan:
bilimsel araştırma ile iman arasında mantıksal olarak zorunlu bir düşmanlık vardır
sonucu çıkmaz.
Âl-i İmrân 190:
doğayı araştırmayı değil;
ona karşı:
körleşmeyi
sorgular.

Evrenin Düzeni Allah’ın Varlığını Matematiksel Olarak Kanıtlar mı
Ayet:
bunu bir matematik teoremi gibi
sunmaz.
Kur’an:
evrendeki düzeni:
Allah’a işaret eden ayetlerden biri
olarak gösterir.
Felsefede:
kozmolojik argüman,
düzen argümanı,
ince ayar tartışmaları
gibi çeşitli yaklaşımlar vardır.
Bunların lehinde ve aleyhinde:
felsefi tartışmalar da bulunur.
Dolayısıyla:
“Bilim Allah’ı laboratuvarda kesin olarak kanıtladı.”
demek:
ayet adına gereksiz bir aşırılık olur.
Ayetin çağrısı:
daha temeldir:
Varlığı sıradanlaştırma; düşün.

İnsan Neden Sürekli Gördüğü Şeylerdeki Olağanüstülüğü Kaybeder
Çünkü zihin:
alışır.
İlk kez:
güneş tutulması gören biri:
şaşırabilir.
Ama her sabah:
güneşin doğmasına:
şaşırmaz.
Oysa sırf bir olayın:
her gün gerçekleşmesi;
onun basit olduğu
anlamına gelmez.
Kalbin:
düzenli atması.
Nefes almak.
Yağmur.
Gece.
Gündüz.
Gökyüzü.
İnsan bunlara alışınca:
hayret duygusunu kaybedebilir.
Tefekkür:
alışkanlığın örttüğü hayreti:
yeniden ortaya çıkarır.

Hayret Etmek Bilginin Karşıtı mıdır
Hayır.
Bazen:
ne kadar çok bilirsek:
ne kadar çok bilmediğimizi
daha iyi görürüz.
Bir yıldızı uzaktan:
küçük bir ışık noktası olarak gören insan:
şaşırabilir.
Astronomiyi öğrenince:
o noktanın gerçek ölçeğini,
uzaklığını,
enerjisini
anladığında:
hayreti daha da büyüyebilir.
Bilgi:
hayreti öldürmek zorunda değildir.
Doğru bilgi, hayretin derinliğini artırabilir.

Gece ve Gündüzün Değişimi Zaman Hakkında Ne Öğretiyor
Her gün:
geçer.
Gece:
gündüze dönüşür.
Gündüz:
geceye.
İnsan:
zamanın içinde:
ilerler.
Ama geçen bir gün:
geri gelmez.
Bu yüzden gece ve gündüz:
sadece astronomik olaylar değil;
insanın ömrünün:
ölçüleri
gibidir.
Her gün değişen gökyüzü:
sessizce şunu hatırlatır:
Ömründen de bir gün geçti.
Bu açıdan kozmik düzen:
varoluşsal bir saate
dönüşür.

Bu Ayet İnsanın Evren İçindeki Yerini Nasıl Sorgulatır
İnsan:
kendi sorunlarının içine gömüldüğünde:
dünyanın merkezinde olduğunu
hissedebilir.
Bir tartışma:
her şey
gibi gelir.
Bir maddi kayıp:
evrenin sonu
gibi gelebilir.
Sonra:
gece gökyüzüne bakarsın.
Yıldızlar.
Gezegenler.
Devasa uzaklıklar.
Ve insan:
kendi ölçeğini
yeniden görür.
Bu küçüklük:
değersizlik anlamına gelmez.
Tam tersine:
bu büyük evrende düşünebilen,
soru sorabilen
ve anlam arayan bir varlık olmak:
başka bir hayret
doğurur.

189 ve 190. Ayetler Birlikte Nasıl Okunmalıdır
- ayet:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”
demişti.
- ayet:
“Göklerin ve yerin yaratılışında deliller vardır.”
der.
Birincisi:
mülkiyeti
anlatır.
İkincisi:
işareti.
Yani evren:
Allah’ın mülkü olmakla kalmaz;
aynı zamanda:
Allah’a yönelten bir tefekkür alanı
olarak sunulur.
İnsan:
evrene bakarken:
yalnız maddeyi değil;
anlam sorusunu da
gündeme getirir.

Tefekkür Sadece Gökyüzüne Bakıp Duygulanmak mıdır
Hayır.
Tefekkür:
dikkatli düşünmedir.
Gözlem.
Soru.
Bağlantı.
Anlam arayışı.
Kendi varsayımlarını:
sınama.
Bu nedenle:
bir teleskopla gökyüzü incelemek de,
bir hücreyi araştırmak da,
doğanın yasalarını anlamaya çalışmak da:
insanı tefekküre götürebilir.
Ama tefekkür:
bilginin kendisinde durmaz.
Şunu da sorar:
“Bütün bunların içinde benim yerim ve sorumluluğum nedir?”

Her Gün Gördüğümüz Gökyüzünün Altında Yaşayıp Bir Kez Bile “Bütün Bunlar Neden Var?” Diye Gerçekten Sormadıysak, Görmek ile Fark Etmek Arasında Ne Kadar Büyük Bir Mesafe Vardır
Âl-i İmrân 190’ın insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki budur.
İnsan:
gökyüzünü görür.
Ama:
fark etmeyebilir.
Güneş:
her sabah doğar.
Bize:
normal
gelir.
Gece:
gelir.
Normal.
Dünya:
döner.
Normal.
Kalbimiz:
atar.
Normal.
Nefes:
alırız.
Normal.
Evren:
vardır.
Normal.
Ama biraz durduğumuzda:
“normal” dediğimiz şeylerin:
ne kadar olağanüstü sorular içerdiğini
fark edebiliriz.
Neden bir evren var?
Neden:
düzenlilik var?
Neden:
insan zihni bu evrendeki bazı yasaları matematikle:
anlayabiliyor?
Neden:
bilinç sahibi bir varlık olarak:
evrene bakıp:
“Ben neden buradayım?”
diye sorabiliyoruz?
Bu soruların tamamına:
Âl-i İmrân 190’ın tek başına bilimsel cevaplar verdiğini
söylemek doğru olmaz.
Ama ayet:
bizi bu soruların önüne:
getirir.
Çünkü insanın en büyük körlüklerinden biri:
bilmediği şeyi görememek değil;
her gün gördüğü şeyi artık görmemektir.
Bir çocuk:
gökyüzünü ilk kez keşfeder gibi:
sorular sorabilir.
“Ay neden düşmüyor?”
“Yıldızlar ne kadar uzakta?”
“Evrenin sonu var mı?”
Yetişkin olduğumuzda:
çoğu zaman:
soru sormayı bırakırız.
Çünkü:
alışmışızdır.
Ama alışmak:
anlamak değildir.
İşte Kur’an:
insanı tekrar:
şaşırmaya
çağırıyor olabilir.
Başını kaldır.
Gökyüzüne bak.
Sonra:
kendine bak.
Bu devasa varlık düzeninin içinde:
sen:
çok küçüksün.
Ama aynı zamanda:
bu küçüklüğünü anlayabilecek kadar:
bilinçlisin.
Bu:
başlı başına:
şaşırtıcıdır.
İnsan:
evren karşısında iki zıt duyguyu:
aynı anda yaşayabilir.
Küçüklük.
Ve:
değer.
Kozmik ölçekte:
neredeyse görünmez kadar küçüğüz.
Ama:
soru soruyoruz.
Seviyoruz.
Düşünüyoruz.
Ahlaki kararlar veriyoruz.
Ölümü biliyoruz.
Sonsuzluğu hayal ediyoruz.
Ve:
varlığın nedenini
arıyoruz.
Âl-i İmrân 190:
bu düşünmeyi:
“ulû’l-elbâb”
ile ilişkilendiriyor.
Demek ki gerçek akıl:
yalnız hesap yapmak değildir.
Bir şeyin:
fiyatını bilmekle:
değerini anlamak
aynı değildir.
Bir yıldızın:
kütlesini bilmek önemli olabilir.
Ama:
o yıldızlı gökyüzünün insanda uyandırdığı:
“Bu varlık ne anlama geliyor?”
sorusu başka bir düzeydedir.
Bilim:
bize gökyüzünün nasıl işlediğini:
olağanüstü ayrıntılarla
anlatabilir.
Tefekkür ise:
bu bilginin karşısında:
insanı sessizce:
sormaya devam ettirebilir:
“Peki bütün bunların nihai anlamı nedir?”
Belki iman ile düşüncenin:
buluştuğu nokta:
tam buradadır.
İman:
gözleri kapatmak değildir.
Bu ayette:
gözler:
göklere açılır.
Akıl:
çalıştırılır.
Zamanın akışı:
izlenir.
Varlık:
okunur.
Ve insan:
sadece:
“İnanıyorum.”
demeye değil;
neden inandığını,
ne gördüğünü
ve gördüğü şeyin hayatını nasıl değiştirdiğini:
düşünmeye çağrılır.
Belki de:
evrendeki en büyük mucizelerden bazıları:
çok sık gerçekleştiği için:
mucize gibi görünmeyenlerdir.
Her sabah:
ışığın geri gelişi.
Her gece:
gökyüzünün kararması.
Bir gezegenin:
sessizce dönmesi.
Hayatın:
devam etmesi.
Ve bu devasa evrende:
küçücük bir insanın başını kaldırıp:
“Bütün bunlar neden var?”
diye sorabilmesi.
Ve belki Âl-i İmrân 190’ın bize bıraktığı en ağır ve en güzel soru şudur:
Her gün göklerin altında yaşayıp gece ile gündüzün geçişini izlediğimiz hâlde bütün bunları artık sıradan görüyorsak, gerçekten evreni mi tanıyoruz; yoksa alışkanlıklarımız, hayatın en büyük işaretlerini gözümüzün önünde görünmez hâle mi getirdi?
“Âl-i İmrân 190, insanı göklere ve yere yalnız bakmaya değil, onları okumaya çağırır. Gece ile gündüzün değişiminden evrenin büyüklüğüne kadar varlık, aklını derinlemesine kullanan insan için bir işaret alanıdır. Belki gerçek tefekkür, olağanüstü bir mucize beklemekten önce, her gün içinde yaşadığımız varlığın zaten ne kadar olağanüstü olduğunu yeniden fark etmekle başlar.”
Ersan Karavelioğlu