Âl-i İmrân Suresi 183. Ayette “Allah Bize, Ateşin Yiyip Tüketeceği Bir Kurban Getirmedikçe Hiçbir Peygambere İnanmamamızı Emretti Diyenlere De ki: Benden Önce Size Açık Delillerle ve Söylediğiniz O Mucizeyle Peygamberler Geldi; Doğru Söylüyorsanız Onları Neden Öldürdünüz?” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Hakikati gerçekten arayan insan delil ister; fakat inanmak istemeyen insan bazen delili şart hâline getirir, şart gerçekleştiğinde de yeni bir mazeret üretir. Âl-i İmrân 183, delil talebi ile hakikatten kaçmak için kullanılan delil talebi arasındaki ince fakat çok önemli farkı ortaya çıkarır.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 183. ayetinde şöyle buyrulur:
“Onlar, ‘Allah bize, ateşin yiyip tüketeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti’ dediler. De ki: ‘Benden önce size açık delillerle ve söylediğiniz şeyle peygamberler geldi. Eğer doğru söylüyorsanız onları neden öldürdünüz?’”
Bu ayet, vahyi reddetmek için ileri sürülen belirli bir iddiayı sorgular.
Bazı kimseler Hz. Muhammed’den:
peygamberliğinin kanıtı olarak özel bir mucize ister.
İddiaları şudur:
“Allah bize, gökten gelen ateşin kabul ettiği bir kurban sunmayan peygambere iman etmememizi emretti.”
Kur’an bu iddiaya:
“Böyle bir mucize gelse inanır mıydınız?”
sorusuyla değil;
daha sarsıcı bir tarihsel tutarlılık sorusuyla karşılık verir:
“Geçmişte istediğiniz türden delilleri getiren peygamberler geldi. Peki onlara neden karşı çıktınız?”
Böylece ayetin asıl konusu yalnız mucize değildir.
Asıl mesele:
İnsan gerçekten delil mi arıyor, yoksa inanmamak için sürekli yeni şartlar mı üretiyor?
“Allah Bize Ahdetti” Sözü Ne Anlama Gelir
Ayette:
“innallâhe ahide ileynâ”
denir.
Yani:
“Allah bize ahdetti / bize böyle bir yükümlülük verdi.”
Bu kişiler kendi taleplerini:
kişisel tercih olarak değil;
Allah’ın emri
olarak sunmaktadır.
Bu çok ağır bir iddiadır.
Çünkü insan:
“Ben böyle düşünüyorum.”
dediğinde kendi görüşünden söz eder.
Ama:
“Allah bunu emretti.”
dediğinde:
ilahî otorite adına konuşmaktadır.
Bu yüzden din adına konuşurken:
kanıt sorumluluğu çok daha büyüktür.
“Bir Peygambere İnanmamamızı Emretti” İddiası Ne Anlama Geliyor
İddia:
peygamberliği kabul etmek için:
özel bir mucize şartı
bulunduğudur.
Yani:
“Bu işaret gerçekleşmezse peygambere inanmayacağız.”
denmektedir.
Fakat Kur’an hemen:
bu şartın samimi olup olmadığını
sorgular.
Çünkü eğer gerçekten:
tek sorun bu işaretin bulunmamasıysa;
aynı işareti getiren önceki peygamberlere:
neden karşı çıkılmıştır?
Buradaki tartışmanın merkezi:
tutarlılıktır.
“Kurban” Kelimesi Burada Ne Anlama Gelir
Ayette:
“kurbân”
kelimesi kullanılır.
Bu kelimenin kökü:
yakınlık
anlamındaki “q-r-b” köküdür.
Kurban:
Allah’a yakınlaşma amacıyla sunulan:
bir adak,
sunak,
takdim
anlamına gelebilir.
Bugünkü Türkçede “kurban” çoğunlukla:
hayvan kesimini
çağrıştırır.
Ancak kelimenin tarihsel ve Kur’anî kullanım alanı:
bundan daha geniştir.
Burada:
Allah’a sunulan bir takdimden
söz edilmektedir.
“Ateşin Yiyip Tükettiği Kurban” Ne Demektir
Ayette:
“bi-kurbânin te’kuluhu’n-nâr”
denir.
Yani:
“Ateşin yiyip tükettiği bir kurban.”
Eski dinî geleneklerde bazı kurbanların:
ilahî kabulünün olağanüstü bir ateşle gösterildiğine dair anlatılar bulunmaktadır.
Ayet:
bu kişilerin böyle bir işareti:
peygamberliğin zorunlu kanıtı
olarak ileri sürdüğünü bildirir.
Burada önemli olan:
mucizenin fiziksel mekanizmasını speküle etmek değil;
iddianın mantığını
anlamaktır.
Kur’an Bu Mucizenin Geçmişte Gerçekleştiğini Kabul Ediyor mu
Ayetin cevabı:
“Sizden önce peygamberler açık delillerle ve söylediğiniz şeyle geldiler.”
şeklindedir.
Bu ifade:
onların talep ettiği türden işaretlerin geçmiş peygamberlik tarihinde bulunduğuna
işaret eder.
Ancak ayet:
hangi peygamberin hangi olayda bunu yaptığına dair:
ayrıntılı bir tarih listesi
vermez.
Bu yüzden:
vahyin söylemediği ayrıntıları kesinleştirmekten
kaçınmak gerekir.
Mucize Görmek İman Etmek İçin Yeterli midir
Kur’an’ın cevabı:
her zaman değil.
İnsan bazen:
mucize görse bile:
reddedebilir.
Çünkü problem:
bilgi eksikliği olmayabilir.
Kibir,
çıkar,
kimlik,
iktidar,
alışkanlık
gibi başka etkenler devreye girebilir.
Bu nedenle mucize:
kanıt olabilir.
Ama insanın:
inanmak istemesini zorunlu olarak üretmez.
Kalbin yönelişi de:
önemlidir.
Delil İstemek Yanlış mıdır
Hayır.
Bir iddiaya:
delil istemek
son derece makuldür.
Özellikle:
“Ben Allah’ın elçisiyim.”
gibi büyük bir iddia:
sorgulanabilir.
Kur’an da:
akletmeye,
delillere,
ayetlere,
düşünmeye
sürekli çağrı yapar.
Dolayısıyla Âl-i İmrân 183:
“Hiç soru sormayın.”
dememektedir.
Eleştirilen şey:
delili gerçekten değerlendirmek yerine:
inanmamak için sürekli değişen şartlar üretmektir.
Samimi Delil Talebi ile Bahane Arasındaki Fark Nedir
Samimi insan:
“Bunu görürsem fikrimi yeniden değerlendireceğim.”
der.
Sonra gerçekten:
değerlendirir.
Bahane arayan insan ise:
bir şart koyar.
Şart karşılanınca:
başka şart
koyar.
Sonra:
başka bir şart.
Böylece mesele:
hakikati öğrenmekten çıkar.
Sonucu önceden belirlenmiş bir reddetme sürecine
dönüşür.
Âl-i İmrân 183:
tam olarak bu zihinsel mekanizmayı:
sorgular.
“Benden Önce Size Peygamberler Geldi” Sözü Neyi Gösterir
Hz. Muhammed’e:
geçmiş peygamberlik tarihi
hatırlatılarak cevap vermesi öğretilmektedir.
Bu çok önemli bir yöntemdir.
Yeni iddiaya:
sadece teorik cevap verilmez.
İddia:
geçmiş davranışla karşılaştırılır.
Bir insan:
“Şu şart olsaydı inanırdım.”
diyor.
Kur’an:
“O şartın bulunduğu örneklerde ne yaptınız?”
diye soruyor.
Bu:
iddianın samimiyetini:
tarih üzerinden
test etmektir.
“Açık Delillerle Geldiler” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“bi’l-beyyinât”
denir.
“Beyyinât”:
açık deliller,
apaçık işaretler,
hakikati açıklayan kanıtlar
anlamına gelir.
Yani geçmiş peygamberler:
yalnız sözel iddiayla değil;
çeşitli delillerle
gelmiştir.
Fakat sorun şu olabilir:
İnsan:
delil olmadığı için değil;
delilin götürdüğü sonucu istemediği için
reddedebilir.
Bu epistemoloji açısından:
çok önemli bir ayrımdır.

“Onları Neden Öldürdünüz?” İfadesi Kime Yöneliktir
Ayet:
“fe lime kateltumûhum”
der.
Yani:
“Öyleyse onları neden öldürdünüz?”
Burada Kur’an:
geçmişte bazı peygamberlere yönelik öldürme ve zulüm eylemlerini
hatırlatır.
Ancak bu ifade:
bütün Yahudilerin,
bütün İsrailoğullarının
veya sonraki bütün nesillerin:
kişisel olarak peygamber öldürdüğü
anlamına gelmez.
Kur’an başka yerde açıkça:
“Hepsi bir değildir.”
der.
Dolayısıyla tarihsel bir suç:
bir etnik veya dinî topluluğun bütün bireylerine:
sonsuz ve kolektif suç
olarak yüklenmemelidir.

İnsan Atalarının Suçundan Sorumlu Tutulur mu
Kur’an’ın genel adalet ilkesine göre:
hayır.
Hiç kimse:
başkasının günah yükünü
taşımaz.
Ancak kişi:
geçmişteki bir zulmü:
onaylar,
savunur,
aynı zihniyeti sürdürürse;
o tutumun ahlaki devamlılığına:
katılmış olabilir.
Dolayısıyla sorumluluk:
soy bağıyla değil, benimsenen davranış ve değerlerle
ilişkilidir.
Bu ayrım:
çok önemlidir.

Ayetin Mantıksal Argümanı Nedir
Argüman oldukça güçlüdür:
Birinci iddia:
“Biz ancak şu özel mucizeyi getiren peygambere inanırız.”
İkinci tarihsel hatırlatma:
“Bu tür delilleri getiren peygamberler geçmişte geldi.”
Üçüncü soru:
“O hâlde neden onlara karşı çıktınız?”
Sonuç:
Demek ki:
asıl sorun sadece:
istenilen mucizenin bulunmaması
olmayabilir.
Başka bir direnç:
söz konusu olabilir.
Bu:
kişinin kendi gerekçesini:
test etme yöntemidir.

İnsan Kendi İnançsızlığının Gerçek Sebebini Yanlış Bilebilir mi
Evet.
İnsan kendisine karşı:
tamamen şeffaf
olmayabilir.
“Kanıt olmadığı için inanmıyorum.”
diyebilir.
Belki gerçekten nedeni budur.
Ama bazen arka planda:
başka sebepler de olabilir:
Dinin ahlaki taleplerini:
istememek.
Hayat biçimini değiştirmek istememek.
Kötü dinî tecrübeler.
Otoriteye tepki.
Kibir.
Toplumsal çevre.
Bunların varlığını kesin olarak başkasına yükleyemeyiz.
Ama insan:
kendi gerekçelerini sorgulayabilir.

Aynı Problem Dindar İnsanlarda da Görülebilir mi
Kesinlikle.
Ayet sadece:
başkasına tutulacak bir ayna
değildir.
Bir Müslüman da:
kendi fikrini değiştirmemek için:
sürekli delil standardını
değiştirebilir.
Kendi görüşüne uygun bilgi geldiğinde:
hemen kabul eder.
Karşıt bilgi geldiğinde:
sonsuz kanıt ister.
Kendi grubunun hatasını:
mazur görür.
Karşı grubun aynı hatasını:
sert biçimde eleştirir.
Bu da:
çifte standart
tır.
Dolayısıyla Âl-i İmrân 183’ün zihinsel ilkesi:
her insan için:
geçerlidir.

İnanç Konusunda Çifte Standart Nasıl Ortaya Çıkar
İnsan sevdiği fikir için:
çok düşük kanıt
yeterli görebilir.
Sevmediği fikir için:
neredeyse imkânsız bir kanıt standardı
koyabilir.
Örneğin:
kendi görüşünü destekleyen zayıf bir rivayeti:
hemen kabul eder.
Karşıt görüşün güçlü deliline:
“Yetmez.”
der.
Sorun artık:
hakikati araştırmak değil;
mevcut kimliği korumak
olur.
Bilimsel düşünmede de:
dinî düşünmede de:
adil kanıt standardı
çok önemlidir.

Mucizeye Dayalı İman ile Ahlaki Dönüşüm Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır
Mucize görmek:
şaşkınlık
üretebilir.
Ama iman:
yalnız şaşırmak değildir.
İnsan hakikati kabul ettiğinde:
hayatının da:
dönüşmesi gerekebilir.
Adaletsizse:
adalete yaklaşmalıdır.
Kibirliyse:
tevazu öğrenmelidir.
Cimriyse:
vermeyi öğrenmelidir.
Yani peygamberliğin amacı:
insanı sadece:
“Bu olağanüstüymüş.”
dedirtmek değil;
ahlaken dönüştürmektir.
Belki bu yüzden mucize talebi bazen:
esas mesajdan kaçış aracı
hâline gelebilir.

181–183. Ayetler Birlikte Nasıl Bir Direnç Psikolojisi Gösteriyor
- ayette:
infak çağrısıyla:
alay vardı.
- ayette:
davranışların hesabı ve Allah’ın zulmetmediği
bildirildi.
- ayette ise:
peygamberliği kabul etmek için:
yeni bir şart
öne sürülüyor.
Birlikte bakıldığında:
çok dikkat çekici bir süreç görülür:
Önce:
mesaj küçümsenir.
Sonra:
sorumluluk reddedilir.
Ardından:
inanmamak için yeni bir kanıt şartı üretilir.
Kur’an:
bunun karşısına:
tarihsel tutarlılık
sorusunu koyar.

“Şu Kanıtı Görsem Fikrimi Değiştiririm” Derken Gerçekten Değişmeye Hazır mıyız, Yoksa Kanıt Geldiğinde Yeni Bir Şart Üreteceğimizi İçten İçe Zaten Biliyor muyuz
Âl-i İmrân 183’ün insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki de budur.
İnsan kendisini:
rasyonel
görmek ister.
“Ben sadece kanıta bakarım.”
der.
Fakat insan zihni:
her zaman bu kadar tarafsız
çalışmaz.
Bazen önce:
sonuca bağlanır.
Sonra:
o sonucu savunacak gerekçeleri
arar.
Buna bugün psikolojide:
farklı bilişsel önyargılar üzerinden
yaklaşılabilir.
Fakat ayetin ortaya koyduğu problem:
binlerce yıllık bir insanlık problemidir.
Bir insan:
“Şunu göster, inanırım.”
der.
Gösterilir.
Sonra:
“Ama bu yetmez.”
der.
Başka bir şey ister.
O da gelir.
Bu kez:
ölçüyü değiştirir.
Bir süre sonra:
hangi kanıt gelirse gelsin:
sonuç değişmez.
Çünkü mesele artık:
kanıt değildir.
Karar:
önceden verilmiştir.
İşte Kur’an:
geçmişe dönerek:
çok keskin bir soru sorar:
“İstediğiniz işaretleri getirenler geldiğinde ne yaptınız?”
Bu soru:
sadece ayetteki muhataplara değil;
her insana:
yöneltilebilir.
Bir Müslüman:
“Ben hakikatin peşindeyim.”
diyebilir.
Peki kendi görüşünün yanlış olduğuna dair:
güçlü bir delil geldiğinde:
fikrini değiştiriyor mu?
Yoksa:
başka bir açıklama
buluyor mu?
Bir ateist:
“Yeterli delil olursa inanırım.”
diyebilir.
Bu samimi olabilir.
Ama aynı kişi kendisine:
“Hangi delili yeterli sayarım ve gerçekten fikrimi değiştirebilir miyim?”
diye de sorabilir.
Bir Hristiyan,
Yahudi,
Müslüman,
agnostik
veya herhangi bir dünya görüşüne sahip insan için:
aynı entelektüel dürüstlük
gereklidir.
Hakikati gerçekten aramak:
yalnız karşı tarafı:
sorgulamak değildir.
Kendi inancımızı ve gerekçelerimizi de aynı sertlikle sınayabilmektir.
İnsanların çoğu:
karşı görüşün çelişkisini:
çok kolay görür.
Kendi görüşünün çelişkisini:
daha zor fark eder.
Çünkü kendi düşüncemiz:
bize dışarıdan değil;
içeriden
görünür.
Bu nedenle entelektüel dürüstlüğün en zor sorularından biri:
şudur:
“Hangi şart altında fikrimi değiştiririm?”
Eğer cevap:
“Hiçbir şart altında.”
ise;
o zaman mesele:
kanıt değerlendirmekten çıkmıştır.
Artık elimizde:
yanlışlanamaz bir kimlik
vardır.
Ama bir başka tehlike de:
sürekli şart değiştirmektir.
Bugün:
A kanıtı istenir.
A gelir.
Sonra:
B.
B gelir.
Sonra:
C.
Ve yol:
sonsuzca devam eder.
İnsan belki de:
gerçek cevabı söylemek istemiyordur:
“Ben zaten kabul etmek istemiyorum.”
Âl-i İmrân 183:
bu gizli ihtimali:
tarih üzerinden:
ortaya çıkarır.
Geçmişte:
talep ettiğiniz türde deliller vardı.
Ama yine:
karşı çıkıldı.
O hâlde:
sorun yalnız delil değildi.
Bu ayet bizi:
başkalarının niyetini okumaya değil;
önce:
kendi zihinsel dürüstlüğümüzü test etmeye
çağırmalıdır.
Bir fikre karşı çıkarken:
gerçekten kanıt mı yetersiz?
Yoksa sonuç:
bizi rahatsız mı ediyor?
Bir insanı reddederken:
gerçekten davranışı mı yanlış?
Yoksa onu zaten:
sevmiyor muyuz?
Bir dinî yorumu reddederken:
delili mi zayıf?
Yoksa alıştığımız düşünceyi:
terk etmek mi zor?
Belki hakikate sadakatin en büyük göstergesi:
hakikat bizi haklı çıkarmadığında da onu kabul edebilmek
tir.
Çünkü herkes:
kendisini destekleyen gerçeği
sever.
Asıl sınav:
gerçek:
bize karşı çıktığında
başlar.
Ve belki Âl-i İmrân 183’ün bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Bugün savunduğumuz inanç, fikir ve kanaatlerden herhangi birinin yanlış olduğunu açıkça gösteren güçlü bir delille karşılaşsak gerçekten fikrimizi değiştirebilir miyiz; yoksa “delil istiyorum” dediğimiz hâlde, aslında hiçbir delilin dokunamayacağı kadar kapalı bir sonucu çoktan seçmiş olabilir miyiz?
“Âl-i İmrân 183, delil istemeyi değil, delili inanmayı sürekli erteleyen bir bahaneye dönüştürmeyi sorgular. Hakikati arayan insan kanıt ister ama aynı zamanda kanıt geldiğinde değişmeye de hazırdır. En büyük entelektüel dürüstlük, yalnız başkasının görüşünü sınamak değil, kendi inancımızın ve gerekçelerimizin de aynı ölçüye dayanıp dayanmadığını sorabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu