Âl-i İmrân Suresi 180. Ayette “Allah’ın Lütfundan Kendilerine Verdiği Şeylerde Cimrilik Edenler Bunu Kendileri İçin Hayırlı Sanmasınlar; Aksine Bu Onlar İçin Kötüdür” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan bazen elinde tuttuğu şeyi kaybetmediği için kazandığını sanır. Âl-i İmrân 180 ise bambaşka bir hesap kurar: Paylaşılması gerekeni korkuyla tutmak, serveti korumak değil; insanın sahip olduğu şey tarafından giderek kuşatılması olabilir.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 180. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah’ın lütfundan kendilerine verdiklerinde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
Bu ayet, insanın:
mal,
mülkiyet,
zenginlik,
cimrilik,
sorumluluk
ve gerçek sahiplik
hakkındaki düşüncesini sarsan çok güçlü bir uyarıdır.
İnsan genellikle şöyle düşünür:
“Vermezsem bende kalır.”
Maddi açıdan ilk bakışta bu doğru gibi görünebilir.
Fakat Kur’an daha geniş bir hesap açar:
Her elde kalan şey:
gerçek kazanç olmayabilir.
Bir mal:
insanı özgürleştirebilir.
Ama aynı mal:
insanın korkusuna,
hırsına,
kibrine
dönüşürse:
onu esir de alabilir.
Ayetin en çarpıcı taraflarından biri de budur:
İnsan dünyada malını:
boynuna sarılır gibi korurken,
ahirette o mal:
boynuna dolanan bir yüke
dönüşebilir.
“Allah’ın Lütfundan Kendilerine Verdiği Şeyler” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“mâ âtâhumullâhu min fadlihî”
denir.
Yani:
“Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeyler.”
Burada malın:
yalnız insanın kişisel başarısının ürünü olmadığı
hatırlatılır.
İnsan:
çalışabilir.
Ticaret yapabilir.
Üretebilir.
Risk alabilir.
Bunların hepsi:
gerçek sebeplerdir.
Ama:
sağlık,
zekâ,
zaman,
fırsat,
toprak,
toplum,
hayat
gibi temel imkânların tamamı:
insanın kendi üretimi değildir.
Bu nedenle Kur’an:
servetin arkasında:
ilahî lütfu
hatırlatır.
Ayet Zenginliği mi Eleştiriyor
Hayır.
Ayetin hedefi:
zenginlik değil, cimriliktir.
Kur’an’da mal:
mutlak biçimde kötü
olarak sunulmaz.
Mal:
hayır için kullanılabilir.
Aileyi geçindirebilir.
Yoksulu destekleyebilir.
İş oluşturabilir.
İlim ve sosyal fayda için:
harcanabilir.
Sorun:
mala sahip olmak değil;
malın insana sahip olmasıdır.
Cimrilik Nedir
Ayette:
“yebhalûn”
fiili kullanılır.
Kökü:
buhl
yani:
cimrilik.
Cimrilik:
sadece az para harcamak
değildir.
Tutumlu olmakla da:
aynı şey değildir.
Tutumluluk:
kaynakları:
ölçülü kullanmaktır.
Cimrilik ise:
verilmesi gereken yerde:
vermeme,
hakkı tutma,
paylaşmaktan kaçınma
eğilimidir.
Yani asıl sorun:
ölçü değil, kalbin mala bağlanmasıdır.
Her Parasını Harcamayan İnsan Cimri midir
Hayır.
İnsan:
gelecek için birikim yapabilir.
Ailesinin ihtiyaçlarını:
planlayabilir.
Acil durum fonu oluşturabilir.
Gereksiz harcamadan:
kaçınabilir.
Bunların hiçbiri:
tek başına cimrilik değildir.
Cimrilik daha çok:
imkân olduğu hâlde:
hak sahibinin hakkını vermemek,
zorunlu veya ahlaken gerekli paylaşmadan kaçınmak
ile ilgilidir.
Savurganlığın karşıtı cimrilik değil, dengedir.
Bu Ayet Zekâtla İlişkili midir
Klasik tefsirlerde ayet:
özellikle malın hakkını vermemek ve zekâtı esirgemekle
ilişkilendirilmiştir.
Bu ilişki son derece güçlüdür.
Çünkü zekât:
malın içinde:
kişinin istediği zaman vereceği bir bağıştan daha fazla:
belirlenmiş bir hak ve yükümlülük
niteliği taşır.
Ancak ayetin ahlaki ufku:
yalnız zekâtın teknik sınırlarıyla
daraltılmayabilir.
Cimrilik:
insanın bütün mal ilişkisini:
bozabilen daha geniş bir karakter problemidir.
“Bunun Kendileri İçin Hayırlı Olduğunu Sanmasınlar” Ne Demektir
Ayette:
“lâ yahsebennellezîne yebhalûne… huve hayran lehum”
anlamı vardır.
İnsan şöyle düşünebilir:
“Vermedim; dolayısıyla param bende kaldı. Ben kazandım.”
Kur’an ise:
bu kısa vadeli hesabı:
tersine çevirir.
Elinde kalan miktar:
artmış olabilir.
Ama:
vicdan,
ahlak,
toplumsal bağ,
ahiret hesabı
bakımından:
daha büyük bir kayıp
doğmuş olabilir.
Demek ki:
maddi artış her zaman gerçek kazanç değildir.
“Aksine Bu Onlar İçin Kötüdür” Ne Anlama Gelir
Ayet:
“bel huve şerrun lehum”
der.
Yani:
“Bilakis bu onlar için kötüdür.”
İnsan kendisi için:
faydalı sandığı bir davranışın:
aslında zararına olduğunu
göremeyebilir.
Cimrilik:
malın azalmasını önler gibi görünür.
Fakat:
insanın merhametini,
toplumsal güveni,
manevi özgürlüğünü
azaltabilir.
Bazen insan:
malını korurken:
kalbini küçültebilir.
Cimrilik İnsanın Psikolojisini Nasıl Değiştirir
Mal arttıkça:
insanın güven duygusu da artabilir.
Ama bazen tam tersi olur.
Daha çok mal:
daha çok kaybetme korkusu
üretebilir.
İnsan:
“Biraz daha biriktireyim, sonra rahatlarım.”
der.
Sonra rakam büyür.
Ama rahatlık:
gelmez.
Çünkü sorun artık:
ne kadar mala sahip olduğu değil;
kaybetme korkusunun ne kadar büyüdüğüdür.
Bu noktada servet:
güven aracı olmaktan çıkıp:
kaygının kaynağına
dönüşebilir.
“Cimrilik Ettikleri Şey Boyunlarına Dolanacaktır” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“seyutavvekûne mâ bahilû bihî yevme’l-kıyâmeh”
denir.
Yani:
“Cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.”
“Tavq”:
boyna geçirilen halka,
gerdanlık,
tasmalı çember
anlamı taşır.
Klasik yorumlarda bu ifade:
ahirette gerçek bir azap biçimi olarak da ele alınmıştır.
Aynı zamanda anlatımın güçlü sembolik anlamı da açıktır:
Dünyada insanın:
bırakamadığı şey,
ahirette:
taşıyamadığı bir yük
hâline gelir.
Bu “Boyna Dolanma” İfadesini Sadece Mecaz mı Saymalıyız
Bunu yalnız mecaz diye kesinleştirmek doğru olmaz.
Klasik tefsirlerde:
ifadenin ahirette gerçek bir ceza karşılığı bulunduğu
kabul edilmiştir.
Hadis geleneğinde de:
zekâtı verilmeyen malın ahirette sahibine azap biçiminde döneceğini anlatan rivayetler vardır.
Ancak ayetin edebî gücü de:
çok açıktır.
İnsan:
dünyada malı bırakmaz.
Sonunda:
mal onu:
bırakmayan bir yüke
dönüşür.
Kur’an’ın anlatımı:
ahlaki gerçeği:
son derece güçlü bir görüntüye
çevirir.

İnsan Sahip Olduğu Şeyin Kölesi Olabilir mi
Evet.
Bir insanın:
bir şeye sahip olmasıyla:
o şey olmadan yaşayamayacağını düşünmesi
aynı değildir.
Mal:
araç olmaktan çıktığında:
kimliğe dönüşebilir.
İnsan kendisini:
bankadaki rakamıyla,
eviyle,
arabasıyla,
mülküyle
tanımlamaya başlayabilir.
O zaman kayıp:
yalnız maddi kayıp değildir.
Kişi:
kendisini kaybediyormuş gibi
hissedebilir.
Belki gerçek özgürlük:
sahip olmak ama sahip olduğuna ait olmamak
tır.

“Göklerin ve Yerin Mirası Allah’ındır” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve lillâhi mîrâsu’s-semâvâti ve’l-ard”
denir.
Yani:
“Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.”
Bu ifade:
mülkiyet düşüncesini kökten:
yeniden ölçeklendirir.
İnsan:
“Bu benim.”
der.
Bir süre için:
hukuken ve fiilen:
gerçekten onun olabilir.
Ama sonra:
ölür.
Mal:
başkasına geçer.
O kişi de:
ölür.
Nesiller değişir.
Fakat:
nihai sahiplik Allah’a aittir.

Allah İçin “Miras” Kelimesi Nasıl Anlaşılmalıdır
İnsan mirası:
bir başkası öldüğü için
alır.
Allah için böyle bir anlam:
söz konusu değildir.
Buradaki ifade:
bütün geçici sahiplikler sona erdiğinde:
her şeyin zaten Allah’ın mülkü olduğunun:
açık biçimde ortaya çıkmasını
anlatır.
Allah:
sonradan sahip olmaz.
Başlangıçtan itibaren gerçek mülk sahibi O’dur.
İnsan mülkiyeti:
geçici ve sınırlıdır.

O Hâlde İnsan Gerçekte Hiçbir Şeye Sahip Değil midir
Dünyevî ve hukuki anlamda:
insan mülkiyete sahip olabilir.
Kur’an bunu:
reddetmez.
Ama bu mülkiyet:
mutlak değildir.
İnsan:
malını dilediği her biçimde kullanmakta:
ahlaken sınırsız değildir.
Çünkü:
başkalarının hakları,
zekât,
adalet,
israf yasağı,
haram kazanç yasağı
gibi sınırlar vardır.
İslamî perspektifte mülkiyet:
hak olduğu kadar emanettir.

“Nasıl Olsa Her Şey Allah’ın” Diyerek İnsanların Malını Almak Meşru Olur mu
Kesinlikle hayır.
Bu çok önemli bir ayrımdır.
“Her şey Allah’ındır.”
ilkesi:
başkasının mülkiyet hakkını yok etmek
için kullanılamaz.
Kur’an:
haksız yere başkasının malını yemeyi:
yasaklar.
Dolayısıyla Allah’ın mutlak mülkiyeti:
insanlar arasındaki meşru mülkiyet düzenini:
ortadan kaldırmaz.
Tam tersine:
mülkiyeti:
ahlaki sorumluluk altına
sokar.

Cimrilik Toplumu Nasıl Etkiler
Cimrilik:
yalnız bireysel bir karakter sorunu
değildir.
Servetin:
dar bir çevrede birikmesi,
yoksulların haklarının ihmal edilmesi,
dayanışmanın azalması
toplumsal sonuçlar doğurabilir.
Zekât,
sadaka,
infak
gibi kurumlar:
sadece bireysel sevap üretmez.
Aynı zamanda:
toplumdaki:
bağlılık ve sorumluluk duygusunu
güçlendirebilir.
Mal:
insanlar arasında:
duvar da kurabilir,
köprü de.

Cömertlik Demek Her Şeyini Vermek midir
Hayır.
Kur’an:
savurganlığı da:
övmez.
İnsan:
ailesini düşünmelidir.
Geleceği planlamalıdır.
Malını:
akıllıca yönetmelidir.
Cömertlik:
plansızca her şeyi tüketmek
değildir.
Asıl mesele:
malın:
kalbin merkezi
hâline gelmemesidir.
Doğru yerde:
verebilmek.
Doğru yerde:
tutabilmek.
Ve ikisini de:
ahlaki ölçüyle
yapabilmektir.

“Allah Yaptıklarınızdan Haberdardır” İfadesi Neden Ayetin Sonundadır
Ayet:
“vallâhu bimâ ta‘melûne habîr”
diye sona erer.
“Habîr”:
en ince ayrıntısından haberdar olan
anlamını taşır.
İnsan:
dışarıya cömert görünebilir.
Ama:
vermesi gereken hakkı
saklıyor olabilir.
Bir başkası:
az miktarda verir.
Ama:
imkânı da azdır.
İnsanların değerlendirmesi:
rakamı görebilir.
Allah ise:
imkânı, niyeti, korkuyu, hesabı ve davranışın arkasındaki gerçeği bilir.
Bu yüzden gerçek cömertlik:
yalnız miktarla:
ölçülemez.

Bugün Sahip Olduğumuz Her Şeyi Bir Gün Bırakacağımızı Biliyorsak, Neden Geçici Olarak Elimizde Bulunan Şeyleri Sanki Sonsuza Kadar Bizimmiş Gibi Tutuyoruz
Âl-i İmrân 180’in insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki de budur.
İnsan:
mülkiyet duygusunu:
çok güçlü yaşar.
Benim evim.
Benim param.
Benim toprağım.
Benim şirketim.
Benim hesabım.
Ve bunların gerçekten:
dünya hukuku içinde:
bir sahibi vardır.
Ama insan:
bir gerçeği çok kolay unutur:
Bütün bunların üzerinde ismimizin yazılı olduğu süre sınırlıdır.
Bir ev düşün.
Yüz elli yıl boyunca:
kaç kişi:
“Bu ev benim.”
demiştir?
Biri yaşamış.
Ölmüş.
Sonra başka biri:
aynı cümleyi söylemiş.
O da gitmiş.
Sonra bir başkası.
Ev kalmış.
Sahipler:
değişmiş.
Toprak için de:
aynısı.
Para için de.
Şirket için de.
Belki insan mülkiyetinin en büyük ironisi:
“Benim” dediğimiz şeylerin bizden daha uzun yaşayabilmesidir.
İşte:
“Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır.”
cümlesi:
bu yanılsamayı:
kökünden sarsar.
Sen:
sahipsin.
Ama:
geçici sahibisin.
Bir gün:
ellerin açılacak.
Ve tuttuğun her şeyi:
bırakacaksın.
İnsan bunu:
teorik olarak bilir.
Ama hayatını:
çoğu zaman sanki:
hiç ölmeyecekmiş gibi
kurar.
Daha fazla.
Biraz daha.
Bir ev daha.
Bir hesap daha.
Bir yatırım daha.
Bunların hiçbiri:
tek başına yanlış değildir.
Sorun:
“Ne zaman yeter?”
sorusuna:
hiç cevap verememektir.
Çünkü insanın sahip olma arzusu:
bir sınır tanımazsa;
mal büyürken:
insanın özgürlüğü küçülebilir.
Bir noktadan sonra kişi:
parasını korumaz.
Parası onu yönetir.
Bir karar verirken:
“Doğru olan nedir?”
yerine:
“Bana kaça mal olur?”
diye düşünmeye başlar.
Bir insana yardım edebilir.
Ama:
hesabındaki rakamın düşmesinden:
rahatsız olur.
Vermesi gereken hakkı:
vermez.
Çünkü kaybetmekten:
korkar.
İşte Âl-i İmrân 180:
insanın bu korkusuna:
çok sarsıcı bir görüntüyle cevap verir:
Sıkı sıkı tuttuğun şey, bir gün boynuna dolanabilir.
Ne kadar güçlü bir tersine dönüş.
Dünyada:
onu sen taşırsın.
Ahirette:
o seni yük altında bırakır.
Dünyada:
onu güvenlik sanırsın.
Ahirette:
hesaba dönüşür.
Dünyada:
“bende kaldı”
dersin.
Ahirette:
“Keşke vermem gerekeni verseydim.”
diyebilirsin.
Belki cömertliğin en derin anlamı:
parayı kaybetmek değil;
paranın üzerimizdeki hâkimiyetini kaybetmesidir.
Bir insan:
verebildiği zaman:
kendisine şu mesajı verir:
“Bu mal benim Tanrım değil.”
“Ben onsuz da ben’im.”
“Mal bana hizmet eder; ben mala kulluk etmem.”
Ve belki gerçek servet:
ne kadar tuttuğumuzla değil;
gerektiğinde:
ne kadar rahat bırakabildiğimizle
de ölçülür.
Çünkü ölüm geldiğinde:
bırakmak zorunda kalacağız.
Cömertlik ise:
bırakmayı:
ölmeden önce:
ahlaki bir tercihe
dönüştürebilir.
İnsan o zaman:
malının bir kısmını:
iyiliğe,
insana,
adalete,
ihtiyaca
çevirir.
Ve geçici mülkiyet:
kalıcı değere
dönüşebilir.
Belki mesele:
ne kadar çok şeye sahip olduğumuz
değildir.
Asıl mesele:
sahip olduğumuz şeylerle ne yaptığımızdır.
Çünkü sonunda:
göklerin ve yerin mirası:
Allah’a aittir.
Biz:
bu dünyadan hiçbir banka hesabını,
tapuyu,
kasayı
yanımızda götürmeyeceğiz.
Ama malı kullanırken:
verdiğimiz kararların:
ahlaki karşılığı
bizimle kalabilir.
Ve belki Âl-i İmrân 180’in bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Bugün elimizde tuttuğumuz para, mal ve imkânların tamamını bir gün zorunlu olarak bırakacağımızı gerçekten biliyorsak, neden verilmesi gereken hakkı şimdi gönüllü olarak vermekte bu kadar zorlanıyoruz; biz mala mı sahibiz, yoksa kaybetme korkumuz yüzünden mal yavaş yavaş bize mi sahip oluyor?
“Âl-i İmrân 180, serveti kötülemez; servetin kalbi ele geçirmesini sorgular. Allah’ın lütfuyla verilen malda cimrilik eden insan, elinde tuttuğunu kazanç sanabilir; oysa verilmesi gerekeni tutmak ahirette yüke dönüşebilir. Gerçek mülk Allah’ındır, insanın sahipliği geçicidir ve asıl soru ne kadar biriktirdiğimiz değil, bize emanet edilenle ne yaptığımızdır.”
Ersan Karavelioğlu