Âl-i İmrân Suresi 191. Ayette “Onlar Ayakta Dururken, Otururken ve Yanları Üzerine Yatarken Allah’ı Anarlar; Göklerin ve Yerin Yaratılışı Üzerinde Düşünürler ve ‘Rabbimiz, Sen Bunları Boşuna Yaratmadın’ Derler” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Gerçek tefekkür, insanı yalnız hayrete değil, yönelişe götürür. Âl-i İmrân 191, aklın göklere bakıp kalbin Allah’a döndüğü o derin noktayı anlatır: Düşünmek burada kuru bir zihinsel faaliyet değil, varlığın anlamını fark ederek yaşamın yönünü değiştiren bir ibadete dönüşür.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 191. ayetinde şöyle buyrulur:
“Onlar ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler ve şöyle derler: ‘Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz. Bizi ateş azabından koru.’”
- ayette:
göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün değişiminde
akıl sahipleri için deliller bulunduğu söylenmişti.
- ayet ise:
o akıl sahiplerinin kim olduğunu
anlatmaya başlar.
Onlar:
yalnız düşünen insanlar değildir.
Yalnız zikreden insanlar da değildir.
İki şey:
bir araya gelir:
Zikir.
Tefekkür.
Kalp:
Allah’ı anar.
Akıl:
yaratılışı düşünür.
Ve bu ikisinin sonunda:
çok büyük bir sonuç doğar:
“Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın.”
Bu cümle:
evren,
hayat,
insan,
ölüm,
ahlak
ve sorumluluk
hakkında başlı başına bir dünya görüşüdür.
“Onlar Ayakta Dururken Allah’ı Anarlar” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen”
denir.
Yani:
“Onlar ayakta iken Allah’ı anarlar.”
Burada zikir:
yalnız belirli kelimeleri tekrar etmekle sınırlı düşünülmemelidir.
Allah’ı anmak:
O’nu hatırlamak,
O’nun huzurunda yaşadığını bilmek,
nimetini fark etmek,
emrini hesaba katmak
gibi daha geniş bir anlam taşır.
İnsan:
gündelik hayatın içinde de
Allah’ı unutmayabilir.
“Otururken” İfadesi Neden Ayrıca Söyleniyor
Ayette:
“ve kuûden”
denir.
Yani:
“otururken.”
Ayakta,
otururken
ve biraz sonra görüleceği gibi:
uzanırken
denmesi:
hayatın farklı hâllerini kapsayan bir anlatımdır.
Mesaj:
Allah’ı hatırlamanın:
yalnız ibadet mekânına,
yalnız belirli saate,
yalnız özel bir bedensel pozisyona
hapsedilmemesidir.
Zikir:
hayatın içine yayılan bir bilinç
olabilir.
“Yanları Üzerine Yatarken” Ne Demektir
Ayette:
“ve alâ cunûbihim”
denir.
Yani:
“yanları üzerine yatarken.”
Böylece insanın:
aktif olduğu zamanlar kadar,
dinlendiği zamanlar da
anılmış olur.
Ayakta.
Otururken.
Yatarken.
Bu üçlü anlatım:
neredeyse insanın bütün günlük hâllerini:
sembolik olarak kapsar.
Allah bilinci:
hayatın yalnız küçük bir bölümüne değil;
bütününe eşlik eder.
Bu Ayet Sürekli Tesbih Çekmek Zorunda Olduğumuzu mu Söylüyor
Ayetin anlamını yalnız:
kesintisiz sözlü tekrar
şeklinde daraltmak doğru olmaz.
Sözlü zikir:
elbette zikir biçimlerinden biridir.
Ama Allah’ı anmak:
daha geniştir.
Bir karar verirken:
“Bu doğru mu?”
diye Allah’ın ölçüsünü düşünmek.
Bir nimeti görünce:
şükretmek.
Bir hata yapınca:
Allah’ı hatırlayıp dönmek.
Bir güç elde ettiğinde:
kibirlenmemek.
Bunların tamamı:
Allah bilincinin hayata:
yansımalarıdır.
Zikir ile Tefekkür Neden Aynı Ayette Birleştirilmiştir
Bu ayetin en dikkat çekici yönlerinden biri:
budur.
Bir tarafta:
zikrullah.
Diğer tarafta:
yaratılış üzerine düşünme.
Böylece Kur’an:
kalp ile aklı:
birbirine rakip hâle getirmez.
Yalnız duygu:
yetmez.
Yalnız soyut düşünce de:
yetmeyebilir.
Tefekkür:
Allah bilinciyle birleştiğinde:
insanın varlık anlayışı:
derinleşir.
Zikir:
düşünceye yön verir.
Tefekkür:
zikrin anlamını:
derinleştirir.
“Göklerin ve Yerin Yaratılışı Üzerinde Düşünürler” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve yetefekkerûne fî halki’s-semâvâti ve’l-ard”
denir.
Yani:
“Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.”
“Tefekkür”:
yüzeysel bakıştan daha derindir.
İnsan:
yalnız:
“Gökyüzü güzel.”
demekle kalmaz.
Şunları sorar:
Bu düzen neden var?
Varlığın kaynağı nedir?
İnsan bu bütünün içinde nerede duruyor?
Hayatın bir amacı var mı?
Ölüm neden var?
Ahlaki sorumluluk ne anlama geliyor?
Tefekkür:
gördüğünden görünmeyen anlamlara doğru düşünsel yolculuktur.
Bu Ayet Bilimsel Araştırmayı Teşvik Eder mi
Ayet:
modern anlamda bir bilim metodolojisi
öğretmez.
Ama doğayı:
düşünmeye değer bir alan
olarak görür.
Bu nedenle:
gökyüzünü,
dünyayı,
canlıları,
fiziksel düzeni
incelemek:
Kur’an’ın tefekkür çağrısıyla:
uyumlu olabilir.
Bilim:
süreçlerin nasıl işlediğini
araştırır.
Ayet ise:
insanı ayrıca:
“Bütün bu varlık ne anlama geliyor?”
sorusuna yöneltir.
İkisi:
aynı soru değildir.
Ama birbirine:
düşman olmak zorunda da değildir.
Tefekkür ile Hayal Kurmak Arasındaki Fark Nedir
Tefekkür:
rastgele spekülasyon
değildir.
Gözleme,
akla,
bilgiye,
tutarlılığa
dayanmalıdır.
İnsan:
evrene bakıp:
istediği her hayali:
“Kur’an’ın bilimsel mucizesi”
diye sunmamalıdır.
Ayet:
düşünmeyi teşvik eder.
Ama düşünmek:
kanıtsız iddiaları çoğaltmak
değildir.
Gerçek tefekkür:
bilmediği yerde “bilmiyorum” diyebilecek kadar dürüst
olmayı da gerektirir.
“Rabbimiz, Sen Bunları Boşuna Yaratmadın” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“Rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ”
denir.
Yani:
“Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın.”
“Bâtıl” burada:
anlamsız,
boş,
amaçsız,
sonuçsuz
anlamına gelebilir.
Akıl sahipleri:
evrene bakıyor
ve şu sonuca varıyor:
Bu varlık anlamsız bir oyun değildir.
Hayatın:
ahlaki bir anlamı vardır.
İnsan:
sorumsuz ve hesapsız bırakılmış değildir.
“Boşuna Yaratmadın” Demek Evrenin Her Ayrıntısının Amacını Bildiğimiz Anlamına mı Gelir
Hayır.
İnsan:
her şeyin özel hikmetini
bilmez.
Bir olayın:
neden gerçekleştiğini
anlamayabilir.
Bir acının:
bütün boyutlarını
çözemeyebilir.
Bir canlı türünün veya kozmik olayın:
bütün işlevlerini
bilmek zorunda değildir.
“Yaratılış boş değildir.”
demek:
“Ben bütün hikmetleri biliyorum.”
demek değildir.
Bu ayrım:
tevazu için önemlidir.

Hayatın Bir Amacı Olduğu İnancı İnsanı Nasıl Değiştirir
Eğer hayat:
tamamen anlamsızsa;
ahlaki sorumluluğun nihai temeli:
başka biçimde kurulmak zorunda kalır.
Ama Kur’an:
insana:
amaçlı bir varlık düzeni içinde bulunduğunu
söyler.
Bu durumda:
seçimler önem kazanır.
Adalet:
önemlidir.
İyilik:
önemlidir.
Zulüm:
önemlidir.
Çünkü hayat:
yalnız yaşanıp biten:
rastgele bir süre
değildir.
İnsan:
hesabı olan bir varlık
olarak görülür.

“Seni Tenzih Ederiz” Anlamındaki “Sübhâneke” Neden Burada Geliyor
Ayet:
“subhâneke”
der.
Yani:
“Seni her türlü eksiklikten tenzih ederiz.”
İnsan yaratılışa bakıyor.
Sonra:
“Bunları boşuna yaratmadın.”
diyor.
Ardından:
“Sübhâneke.”
Yani:
Allah’ın:
abes,
anlamsız,
hikmetsiz bir yaratıştan:
uzak olduğunu
ifade ediyor.
Bu kelime:
yalnız bir tesbih ifadesi değil;
aynı zamanda:
ilahî hikmete güven
bildirir.

Bu Ayet Kötülük ve Acı Problemini Tamamen Çözüyor mu
Hayır.
Dünyadaki:
acı,
hastalık,
afet,
zulüm
gibi meseleler:
çok daha geniş bir teolojik tartışmayı
gerektirir.
Ayet:
“Her acının özel sebebini biliyoruz.”
demiyor.
Daha temel bir inanç ortaya koyuyor:
Yaratılış nihai olarak anlamsız ve başıboş değildir.
İnsan bazı parçaları:
anlamayabilir.
Fakat Kur’anî bakış:
bütünün:
hikmetten kopuk olmadığını
savunur.

Tefekkür Neden Sonunda Ahireti Hatırlatıyor
Ayetin sonunda:
“Bizi ateş azabından koru.”
duası gelir.
Bu çok dikkat çekicidir.
İnsan:
gökyüzüne baktı.
Evreni düşündü.
Sonra:
kendi ahlaki geleceğini
hatırladı.
Demek ki Kur’an’daki tefekkür:
yalnız kozmoloji değildir.
Tefekkürün sonunda insan:
“Ben bu düzenin içinde nasıl yaşıyorum?”
diye kendisine döner.
Evreni düşünmek:
ahlaki sorumluluğu:
uyandırır.

“Bizi Ateş Azabından Koru” Duası Neden Korku İçeriyor
Çünkü Kur’an’daki iman:
yalnız sevgi
değildir.
Umut.
Sevgi.
Saygı.
Sorumluluk.
Korku
gibi farklı boyutlar:
birlikte bulunur.
Buradaki korku:
insanı felç eden patolojik bir dehşet
olmak zorunda değildir.
Daha çok:
yanlış hayatın gerçek sonuçları bulunduğunu ciddiye almak
tır.
İnsan:
ateşten korunmayı isterken:
hayatını da:
ona göre düzenlemeye
çağrılır.

Sadece Dua Etmek Ateşten Korunmak İçin Yeterli midir
Dua:
önemlidir.
Fakat Kur’an’ın bütünü:
duayı:
ahlaki davranıştan ayrı
düşünmez.
İnsan:
“Beni azaptan koru.”
derken;
aynı zamanda:
zulmü,
haksızlığı,
kibri,
bilinçli kötülüğü
sürdürmemelidir.
Dua:
eylemsiz bir kaçış değil;
hayatın yönünü değiştiren bir teslimiyet
olmalıdır.
Aksi hâlde:
dil ile istenen şeyle:
hayatın yönü
birbirine ters düşebilir.

190 ve 191. Ayetler Birlikte Nasıl Bir İnsan Modeli Çiziyor
- ayet:
evrendeki işaretlerden söz etti.
- ayet:
bu işaretleri doğru okuyan insanları
tanımladı.
Onlar:
Allah’ı anar.
Düşünür.
Yaratılışı inceler.
Anlam çıkarır.
Allah’ın yaratışını:
boş görmez.
Sonra:
kendi sorumluluğunun farkına varıp:
dua eder.
Bu modelde:
akıl, ibadet, evren ve ahlak birbirinden kopuk değildir.
Hepsi:
aynı bilinçte
buluşur.

Allah’ı Anmak İle Evreni Düşünmek Arasında Nasıl Bir Denge Kurulmalıdır
Sadece zikir olup:
hiç düşünme yoksa;
din:
alışkanlık hâline
gelebilir.
Sadece düşünme olup:
hiç manevi yöneliş yoksa;
insan:
çok şey bilip:
hayatının anlamına dokunmayabilir.
Âl-i İmrân 191:
ikisini:
birbirine bağlar.
Kalp Allah’ı hatırlar.
Akıl yaratılışı düşünür.
Sonra:
ikisinin ortak sonucu:
insanın:
kendini ve sorumluluğunu:
yeniden görmesidir.

Eğer Evrenin Boşuna Yaratılmadığına İnanıyorsak, Kendi Hayatımızı Amaçsız ve Sorumluluksuz Yaşamak Bu İnançla Nasıl Bağdaşabilir
Âl-i İmrân 191’in insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki budur.
İnsan gökyüzüne bakıyor.
Milyarlarca yıldız.
Devasa yapılar.
Düzen.
Hareket.
Hayat.
Sonra:
“Bütün bunlar boşuna değil.”
diyor.
Peki:
sen?
Senin hayatın?
Senin zamanın?
Senin kararların?
Onlar:
boşuna mı?
İşte ayet:
kozmik tefekkürü:
bir anda:
kişisel sorumluluğa
çevirir.
İnsan:
evrenin bir anlamı olduğunu kabul edip:
kendi yaşamını:
tamamen anlamsız bir tüketim döngüsüne
indirgerse;
ortada bir çelişki:
oluşabilir.
Sabah kalk.
Çalış.
Kazan.
Harca.
Uyu.
Tekrar.
Yıllar:
geçsin.
Sonra:
öl.
Eğer insan:
yalnız bundan ibaret olduğunu düşünüyorsa;
hayat:
kolaylıkla:
mekanik bir döngü
hâline gelebilir.
Ama:
“Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın.”
cümlesi:
bu döngüyü kırar.
Demek ki:
varlığın içinde:
bir anlam var.
Ve eğer varlığın anlamı varsa;
benim hayatımın da:
bir yönü,
bir sorumluluğu,
bir cevabı
olmalıdır.
Belki tefekkürün en büyük sonucu:
evren hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak
değildir.
Kendin hakkında daha doğru sorular sormaya başlamaktır.
Ben:
neden yaşıyorum?
Neye dönüşüyorum?
Bana verilen zamanı:
neye harcıyorum?
Sahip olduğum gücü:
nasıl kullanıyorum?
Bir gün bütün bunları:
bırakacağımı biliyorsam;
bugünkü seçimlerimin:
gerçek değeri nedir?
Ayetin zikri:
ayakta,
otururken,
yatarken
anlatması da:
burada yeni bir derinlik
kazanır.
Çünkü insanın amacı:
yalnız belirli anlarda:
Allah’ı hatırlamak değildir.
Hayatın bütünü:
bir yönelişe
dönüşebilir.
İş yaparken.
Yürürken.
Dinlenirken.
Karar verirken.
Kaybederken.
Kazanırken.
Allah bilinci:
hayatın kenarında duran:
küçük bir dinî bölüm
değildir.
Hayatın merkezindeki anlam olabilir.
Sonra insan:
göğe bakar.
Ve artık:
sadece yıldız
görmez.
Bir soru:
görür.
Yere bakar.
Sadece madde:
görmez.
Bir düzen:
görür.
Kendi hayatına bakar.
Sadece geçen yılları:
görmez.
Bir emanet:
görür.
İşte tefekkür:
belki tam olarak budur.
Aynı dünyaya:
bakarsın.
Ama:
daha önce görmediğin:
anlam katmanlarını
fark etmeye başlarsın.
Ve belki insanın en büyük trajedilerinden biri:
çok uzun yaşayıp:
hayatın neden yaşanmaya değer olduğunu:
hiç sormamaktır.
Çok şey bilip:
neden var olduğunu:
hiç düşünmemek.
Çok kazanıp:
ne için kazandığını:
hiç sorgulamamak.
Çok konuşup:
kalbinin neyi hatırladığını:
hiç fark etmemek.
Âl-i İmrân 191:
insana:
göklerden kendi içine doğru:
bir yol açar.
Önce:
yaratılışı düşünürsün.
Sonra:
Yaratıcıyı hatırlarsın.
Sonra:
kendine dönersin.
Ve:
“Ben bu anlamlı yaratılışın içinde nasıl bir hayat yaşıyorum?”
diye sorarsın.
Belki gerçek tefekkür:
insanı sadece:
daha bilgili
değil;
daha sorumlu
yapar.
Çünkü:
“Bunlar boşuna yaratılmadı.”
diyen insan:
kendi hayatını da:
boşuna harcamaması gerektiğini
fark eder.
Ve belki Âl-i İmrân 191’in bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Göklerin ve yerin boşuna yaratılmadığına inanıyor, fakat bize verilen sınırlı ömrü ne için kullandığımızı hiç sorgulamıyorsak; evrendeki anlamı görüp kendi hayatımızdaki amacı kaçırıyor olabilir miyiz?
“Âl-i İmrân 191, zikri tefekkürle, tefekkürü sorumlulukla birleştirir. Akıl sahipleri Allah’ı hayatın her hâlinde anar, yaratılış üzerinde düşünür ve varlığın boşuna olmadığını fark ederler. Evrenin anlamlı olduğuna inanmak, sonunda insanı kendi hayatını da anlamlı, bilinçli ve hesap verebilir biçimde yaşamaya çağırır.”
Ersan Karavelioğlu