Âl-i İmrân Suresi 187. Ayette “Allah Kendilerine Kitap Verilenlerden ‘Onu İnsanlara Mutlaka Açıklayacaksınız ve Gizlemeyeceksiniz’ Diye Söz Almıştı; Fakat Onlar Bu Sözü Arkalarına Attılar ve Onu Az Bir Bedel Karşılığında Sattılar” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Hakikati bilmek insana yalnız ayrıcalık vermez, sorumluluk da yükler. Âl-i İmrân 187, bilgiyi saklamanın bazen bilgisizlikten daha ağır bir ahlaki problem olabileceğini gösterir: Çünkü insan bilmediğinde yanılabilir, fakat bildiğini çıkar uğruna gizlediğinde hakikati bilinçli biçimde araçlaştırır.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 187. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam bir söz almıştı. Fakat onlar bunu arkalarına attılar ve karşılığında az bir bedel aldılar. Satın aldıkları şey ne kötüdür!”
Bu ayet:
dinî bilgi,
emanet,
hakikati açıklama sorumluluğu,
bilgiyi gizleme,
çıkar,
otorite
ve ahlaki yozlaşma
üzerine son derece güçlü bir uyarıdır.
Ayetin doğrudan bağlamında:
kendilerine vahiy verilmiş topluluklardan söz edilmektedir.
Ancak burada çok önemli bir sınır vardır:
Kur’an, Ehl-i Kitap mensuplarının tamamını aynı şekilde değerlendirmez.
Âl-i İmrân 113. ayette açıkça:
“Onların hepsi bir değildir.”
denilmişti.
Dolayısıyla 187. ayeti:
bütün Yahudilere,
bütün Hristiyanlara
veya bütün geçmiş vahiy mensuplarına topluca yöneltilmiş değişmez bir suçlama
şeklinde okumak doğru değildir.
Eleştirilen şey:
bilinen hakikati gizlemek, vahyi çıkar uğruna geri plana atmak ve bilgi emanetine ihanet etmektir.
Üstelik bu ahlaki problem:
yalnız geçmiş toplumlara ait değildir.
Bir Müslüman âlim,
din görevlisi,
öğretmen,
yönetici
veya bilgi sahibi herhangi bir insan da:
aynı türden bir ahlaki sınavla
karşılaşabilir.
“Allah Kendilerine Kitap Verilenlerden Söz Almıştı” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtû’l-kitâb”
denir.
Yani:
“Allah kendilerine kitap verilenlerden sağlam bir söz almıştı.”
“Mîsâk”:
sıradan bir sözden daha güçlüdür.
Bağlayıcı sözleşme,
sağlam ahit,
ciddi yükümlülük
anlamı taşır.
Demek ki vahiy bilgisine sahip olmak:
yalnız:
“Ben biliyorum.”
deme ayrıcalığı değildir.
Aynı zamanda:
“Bu bilgiyi doğru biçimde taşımalıyım.”
sorumluluğudur.
Bilgi Neden Bir Emanet Sayılır
Çünkü bilgi:
başkalarının hayatını
etkileyebilir.
Bir doktor:
bildiğini gizlerse:
hasta zarar görebilir.
Bir hâkim:
gerçeği saklarsa:
adalet bozulabilir.
Bir din âlimi:
metnin anlamını çıkar uğruna değiştirirse:
insanların inancı etkilenebilir.
Bilgi:
güç verir.
Ama güç:
sorumluluk da getirir.
Bu yüzden vahiy bilgisi:
Kur’an perspektifinde:
emanet
niteliği taşır.
“Onu İnsanlara Mutlaka Açıklayacaksınız” Ne Demektir
Ayette:
“le tubeyyinunnehu li’n-nâs”
denir.
Yani:
“Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız.”
“Beyân”:
açıklamak,
açık hâle getirmek,
anlaşılır biçimde ortaya koymak
anlamına gelir.
Bu sadece:
metni okumak
değildir.
İnsanların:
yanlış anlamasını engellemek,
bağlamı açıklamak,
hakikati çarpıtmadan aktarmak
da bu sorumluluğun içinde düşünülebilir.
Bilgi:
sadece saklanmamalı değil;
anlaşılır biçimde aktarılmalıdır.
“Gizlemeyeceksiniz” İfadesi Neden Ayrıca Söyleniyor
Ayet:
“ve lâ tektumûneh”
der.
Yani:
“Onu gizlemeyeceksiniz.”
Bir şeyi açıklamamakla:
aktif biçimde gizlemek
aynı şey değildir.
Bazen insan:
sessiz kalır.
Bazen ise:
gerçeği bilinçli biçimde:
örtmeye,
saklamaya,
ulaşılmaz hâle getirmeye
çalışır.
Kur’an:
özellikle ikinci davranışa:
çok ağır bir ahlaki anlam
yükler.
Çünkü bilgi sahibi insan:
gerçeğin ne olduğunu bildiği hâlde:
başkalarının ona ulaşmasını
engelleyebilir.
Hangi Bilgiyi Gizlemek Burada Eleştiriliyor
Doğrudan bağlam:
vahiy ve dinî hakikatlerle
ilgilidir.
Klasik tefsirlerde:
özellikle geçmiş vahiylerde bulunan hükümler,
peygamberlik işaretleri
ve dinî öğretilerin saklanması
üzerinde durulmuştur.
Ancak ayeti:
metnin söylemediği her ayrıntıyı kesinleştiren bir tarih listesine
dönüştürmemek gerekir.
Temel ilke açıktır:
Allah adına taşınan bilgi, çıkar uğruna saklanmamalıdır.
Bir Din Bilgini Her Bildiğini Herkese Söylemek Zorunda mıdır
Hayır.
“Bilgiyi gizlememek”:
her bilgiyi:
her zaman,
her kişiye,
bağlamsız biçimde
söylemek
anlamına gelmez.
Bazı bilgiler:
uzmanlık gerektirir.
Bazı meselelerde:
zamanlama önemlidir.
Yanlış anlaşılma riski olabilir.
Ama bunlar:
hakikati çıkar uğruna gizlemekten
farklıdır.
Asıl problem:
doğruyu bilip, menfaat nedeniyle bilinçli biçimde saklamaktır.
“Fakat Onu Arkalarına Attılar” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“fe nebezûhu verâe zuhûrihim”
denir.
Kelime anlamıyla:
“Onu sırtlarının arkasına attılar.”
Bu:
çok güçlü bir görüntüdür.
Bir şeyi:
önünde tutmak:
ona önem vermeyi
çağrıştırır.
Arkasına atmak ise:
önemsememek,
ihmal etmek,
hayatın merkezinden çıkarmak
anlamı taşır.
Yani ahit:
yalnız unutulmamıştır.
Pratikte geri plana atılmıştır.
İnsan Bir İlkeye İnanıp Hayatında Onu Arkasına Atabilir mi
Evet.
İnsan:
adaletin iyi olduğunu
söyleyebilir.
Ama çıkarına dokunduğunda:
adaleti bırakabilir.
Dürüstlüğü savunabilir.
Ama para söz konusu olduğunda:
yalan söyleyebilir.
Dinî bir hükmün doğru olduğunu
kabul edebilir.
Ama:
statüsüne zarar verecek diye:
onu anlatmayabilir.
Bu durumda ilke:
zihinde vardır.
Ama hayatta:
arkaya atılmıştır.
“Az Bir Bedel Karşılığında Sattılar” Ne Demektir
Ayette:
“ve’şterav bihî semenen kalîlâ”
denir.
Yani:
“Onun karşılığında az bir bedel aldılar.”
Burada yine ticaret dili kullanılır.
Bir önceki ayetlerde de:
iman karşılığında inkârı satın almak
gibi metaforlar vardı.
Burada insan:
hakikati,
dünyevî bir çıkar
karşılığında değiştirir.
Bu çıkar:
para olabilir.
Makam olabilir.
Toplumsal nüfuz olabilir.
İnsanların alkışı olabilir.
Ama Kur’an’a göre:
hakikat karşısında bütün bu bedeller küçüktür.
Neden “Az” Bir Bedel Deniyor; Çok Büyük Bir Servet Olsa Değişir miydi
Hayır.
Buradaki “azlık”:
yalnız miktar meselesi değildir.
Dünyevî kazanç:
ne kadar büyük görünürse görünsün:
Allah’ın hakikati ve ahiret karşısında:
küçüktür.
Bir insan:
hakikati:
çok büyük bir servet için de
satsa;
Kur’an’ın ölçüsünde:
aldığı karşılık yine:
“az”
kalır.
Çünkü geçici olan:
kalıcı olana göre:
sınırlıdır.

Dinî Bilgiyi Para Karşılığında Öğretmek Bu Ayete Girer mi
Böyle doğrudan bir sonuç çıkarılamaz.
Bir din öğretmeni,
akademisyen
veya din görevlisi:
emeği karşılığında ücret
alabilir.
Sorun:
bilgi için emek karşılığı almak
değildir.
Sorun:
parayı veya çıkarı:
hakikatin önüne
koymaktır.
Mesela kişi:
para kaybetmemek için:
bildiği doğruyu:
çarpıtıyorsa;
ahlaki problem:
orada başlar.
Ücret almak başka, hakikati satmak başkadır.

Bir Âlim Toplumun Hoşuna Gitmeyecek Bir Gerçeği Söylemekten Kaçınırsa Ne Olur
Burada ayetin ahlaki uyarısı:
çok güçlüdür.
Dinî otorite:
sadece halkın hoşuna gidecek şeyleri
söylerse;
bilgiyi:
popülerliğe
teslim etmiş olabilir.
Bazen hakikat:
insanı rahatsız eder.
Güçlüyü eleştirir.
Geleneği sorgulatır.
Çıkarı sınırlar.
Âlimin görevi:
insanları gereksiz yere kışkırtmak değildir.
Ama:
hakikati alkışa göre düzenlemek de değildir.

Bu Ayet Sadece Din Adamlarını mı İlgilendirir
Doğrudan bağlam:
vahiy bilgisine sahip olanlarla
ilgilidir.
Ama genel ahlaki ilke:
çok daha geniştir.
Bilgi sahibi olan herkes:
bir tür sorumluluk taşır.
Bir mühendis:
güvenlik sorununu biliyorsa.
Bir doktor:
tehlikeli durumu biliyorsa.
Bir gazeteci:
doğrulanmış bir gerçeği biliyorsa.
Bir yönetici:
haksızlığı biliyorsa.
Bilgiyi çıkar uğruna:
gizlemek:
başkalarına zarar verebilir.
Bu yüzden:
bilginin ahlakı evrensel bir meseledir.

Gerçeği Açıklamak Her Zaman Kolay mıdır
Hayır.
Bazen gerçeği söylemek:
bedel doğurur.
İşini kaybedebilirsin.
Çevren seni dışlayabilir.
Makamını kaybedebilirsin.
Bir grubun tepkisini çekebilirsin.
İşte “az bir bedel” meselesinin:
ters tarafı da burada görünür.
İnsan bazen:
hakikati para kazanmak için değil;
kaybetmemek için
gizler.
Kaybetme korkusu da:
bir çıkar biçimine
dönüşebilir.

Hakikati Açıklamak ile İnsanları İfşa Etmek Aynı Şey midir
Hayır.
Ayet:
dedikodu,
mahremiyet ihlali
ve insanların gizli hayatını ortaya dökmek
için kullanılamaz.
Burada:
Allah’ın vahyi ve insanların bilmesi gereken dinî hakikat
söz konusudur.
Bir insanın:
özel hayatına ait gereksiz bilgileri yaymak:
başka bir ahlaki meseledir.
Hakikati açıklamak:
sorumlulukla ilgilidir; teşhir merakıyla değil.

Bir İnsan Hakikati Doğrudan Gizlemeden de Çarpıtabilir mi
Evet.
Bazen en etkili gizleme:
tamamen susturmak değildir.
Metnin:
yarısını anlatmak.
Bağlamı çıkarmak.
İşine gelen bölümü:
öne çıkarmak.
İşine gelmeyeni:
sessizce atlamak.
Böylece kişi:
yalan söylemeden yanıltabilir.
Bu nedenle bilgi ahlakı:
yalnız doğru cümleler söylemekten ibaret değildir.
Bütünü adil biçimde temsil etmek
de gerekir.

183–187. Ayetler Birlikte Bilgi ve Hakikat Hakkında Nasıl Bir Çizgi Kuruyor
- ayette:
delil isteyen fakat tarihsel olarak tutarsız davranan tavır
sorgulandı.
- ayette:
açık deliller getiren peygamberlerin bile yalanlandığı
hatırlatıldı.
- ayette:
nihai hesabın ahirette olduğu
bildirildi.
- ayette:
incitici sözlere rağmen sabır ve takvâ
istendi.
- ayette ise:
hakikati bilenlerin:
onu açıklama sorumluluğu
ortaya kondu.
Böylece çok güçlü bir mesaj oluşur:
Hakikati aramak yetmez; hakikati doğru biçimde taşımak da gerekir.

Bu Ayet Günümüzde Dinî Otoriteyi Nasıl Sorgulatabilir
Şu sorularla:
Bir din insanı:
metni mi açıklıyor,
yoksa kendi çıkarına uygun hâle mi getiriyor?
Güçlü birine:
başka hüküm,
güçsüze:
başka hüküm mü uyguluyor?
Toplumun sevdiği ayetleri anlatıp:
rahatsız edici ahlaki yükümlülükleri:
gizliyor mu?
Kendi grubunun hatasını:
örtüp,
başkasının hatasını:
büyütüyor mu?
Eğer böyleyse:
din bilgisi:
rehberlik olmaktan çıkıp:
iktidar aracına
dönüşebilir.
Âl-i İmrân 187:
tam olarak bu tehlikeyi:
çok ciddiye alır.

Hakikati Kaybetmek mi Daha Tehlikelidir, Yoksa Hakikati Bildiğimiz Hâlde Onu Çıkarımıza Uygun Biçimde Susturmak mı
Âl-i İmrân 187’nin insanın önüne koyduğu en ağır sorulardan biri:
budur.
İnsan:
bilmediğinde:
öğrenebilir.
Yanlış anladığında:
düzeltilebilir.
Ama bildiği gerçeği:
bilinçli biçimde:
saklamaya başladığında;
başka bir eşik
geçilmiş olur.
Çünkü bu kez problem:
cehalet
değildir.
Çıkar
dır.
İnsan gerçeği biliyor.
Ama:
söylersem ne kaybederim
diye düşünüyor.
Ve belki tam burada:
hakikatle ilişkisinin:
gerçek değeri
ortaya çıkıyor.
Bir doktor düşün.
Tehlikeli bir sonucu:
biliyor.
Ama hastanenin itibarı zarar görmesin diye:
susuyor.
Bir mühendis:
binada ciddi bir risk
görüyor.
Ama şirket para kaybetmesin diye:
rapora yazmıyor.
Bir gazeteci:
gerçeği biliyor.
Ama patron istemiyor diye:
yayınlamıyor.
Bir din adamı:
bir hükmün yanlış aktarıldığını biliyor.
Ama insanlar kızmasın diye:
düzeltmiyor.
Bu örneklerin ayrıntıları farklıdır.
Ama ortak soru:
aynıdır:
Bilginin sahibi misin, yoksa bekçisi misin?
İnsan kendisini:
bilginin sahibi
sanabilir.
Oysa bazı bilgiler:
ona:
emanet edilmiş olabilir.
Ve emanet:
yalnız sahip olmak için
değildir.
Doğru yerde:
doğru biçimde
kullanmak içindir.
Ayet:
“Onu insanlara açıklayacaksınız.”
derken:
bilginin toplumsal sorumluluğunu:
son derece güçlü biçimde kurar.
Çünkü gizlenen hakikat:
yalnız gizleyeni
etkilemez.
Başka insanların:
kararlarını,
inançlarını,
haklarını
da etkileyebilir.
İşte burada:
“az bir bedel” ifadesi:
çok sarsıcıdır.
İnsan bazen:
çok büyük sandığı bir şey için:
çok daha büyük bir şeyi
satar.
Makamını korur.
Ama:
güvenilirliğini kaybeder.
Parasını korur.
Ama:
vicdanını yaralar.
Alkışını korur.
Ama:
hakikatle bağını zayıflatır.
Bir grubun desteğini:
kazanır.
Ama:
ahlaki bağımsızlığını
kaybeder.
Ve belki en tehlikelisi:
bir süre sonra:
bunu yaptığını bile
unutur.
Önce:
hakikati çıkar uğruna:
bir kez susturur.
Sonra:
ikinci kez.
Sonra:
sessizlik alışkanlık olur.
En sonunda insan:
hakikatle değil;
kendi çıkarıyla uyumlu bir hakikat versiyonuyla
yaşamaya başlar.
Ayetin:
“arkalarına attılar”
ifadesi:
tam olarak bu dönüşümü
gösteriyor olabilir.
Hakikat hâlâ oradadır.
Kitap hâlâ vardır.
Ayetler hâlâ okunur.
Ama:
hayatın merkezinde:
değildir.
Arkaya atılmıştır.
Öne ise:
çıkar,
statü,
güvenlik,
popülerlik
geçmiştir.
Belki insan için en büyük dinî tehlike:
dini tamamen terk etmekten önce:
dini çıkarına göre sessizce yeniden düzenlemek
olabilir.
Çünkü dışarıdan:
hâlâ dinî görünebilir.
Metin hâlâ elindedir.
Ama artık:
metin onu yönetmez.
O metni yönetmeye başlamıştır.
İşte bilgiyle imtihan:
burada ağırlaşır.
Çünkü ne kadar çok biliyorsan:
sorumluluğun da:
o kadar büyüyebilir.
Bilgisizlik bazen:
mazeret olabilir.
Ama bilip gizlemek:
başka bir hesaptır.
Ve belki Âl-i İmrân 187’nin bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Bugün doğru olduğunu bildiğimiz fakat para, makam, çevre, itibar veya rahatlığımız zarar görmesin diye söylemekten kaçındığımız hangi hakikatler var; eğer bir hakikati yalnız bize pahalı olmadığı sürece savunuyorsak, gerçekten hakikate mi sadığız yoksa onu da çıkarlarımızın izin verdiği ölçüde mi taşıyoruz?
“Âl-i İmrân 187, vahiy bilgisini ayrıcalık değil emanet olarak görür. Kendilerine kitap verilenlerden hakikati açıklamaları ve gizlememeleri istenmiş; bunu çıkar karşılığında geri plana atanlar ağır biçimde eleştirilmiştir. Bilgi insanı değerli kılabilir, fakat ancak hakikate sadakatle birleştiğinde; aksi hâlde bilgi, çıkarın hizmetine giren daha tehlikeli bir güce dönüşebilir.”
Ersan Karavelioğlu