Âl-i İmrân Suresi 193. Ayette “Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize İman Edin’ Diye İmana Çağıran Bir Davetçiyi İşittik ve İman Ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı Bağışla, Kötülüklerimizi Ört ve Canımızı İyilerle Birlikte Al” İfadesi Ne Anlama Gelir
“Hakikati duymak başka, ona cevap vermek başkadır. Âl-i İmrân 193, insanın yalnız ‘işittim’ demesini değil, duyduğu çağrının hayatını değiştirmesini anlatır: İman, kulakta başlayan fakat kalpte, seçimlerde ve sonunda insanın bütün yönelişinde karşılık bulan bir cevaptır.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 193. ayetinde şöyle buyrulur:
“Rabbimiz! Şüphesiz biz, ‘Rabbinize iman edin!’ diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve canımızı iyilerle beraber al.”
Bu ayet, 190. ayetten itibaren anlatılan ulü’l-elbâb, yani derin kavrayış sahiplerinin duasının devamıdır.
- ayette:
göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünmüşlerdi.
- ayette:
Allah’ı ayakta, otururken ve yanları üzerindeyken anmışlar ve:
“Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın.”
demişlerdi.
- ayette:
“Bizi ateşten koru.”
diye yalvarmışlardı.
- ayette ise dikkat başka bir noktaya çevrilir:
İman nasıl başladı?
Onlar:
bir çağrı duydular.
Bu çağrı:
“Rabbinize iman edin.”
diyordu.
Ve onlar:
“İman ettik.”
dediler.
Fakat dua burada bitmez.
İman etmiş olmaları onları:
kendilerinden emin,
hesap vermeye ihtiyacı olmayan insanlar
hâline getirmez.
Tam tersine:
bağışlanma isterler.
Kötülüklerinin örtülmesini isterler.
Ve hayatlarının sonunun:
iyilerle birlikte olmasını
dilerler.
Bu, Kur’an’ın iman anlayışında çok önemli bir dengedir:
İman güven verir; fakat kibir üretmez.
“Rabbimiz!” Hitabının Tekrar Edilmesi Neden Önemlidir
Ayette bir kez daha:
“Rabbenâ”
denir.
Yani:
“Rabbimiz.”
Bu dua zincirinde “Rabbimiz” hitabının tekrar edilmesi:
tesadüf değildir.
“Rab”:
yaratan,
terbiye eden,
geliştiren,
yöneten,
koruyan
anlamlarıyla güçlü bir ilişki kelimesidir.
Dua eden insanlar:
Allah’a sadece:
uzakta duran mutlak güç
olarak değil;
kendilerini yetiştiren:
Rableri
olarak yönelirler.
Bu nedenle dua:
hem saygı
hem yakınlık
taşır.
“İmana Çağıran Bir Davetçiyi İşittik” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“innenâ semi‘nâ munâdiyen yunâdî li’l-îmân”
denir.
Yani:
“Biz imana çağıran bir çağırıcı işittik.”
“Munâdî”:
seslenen,
çağıran,
davet eden
demektir.
Klasik tefsirlerde bu çağırıcı çoğunlukla:
Hz. Muhammed
olarak anlaşılmıştır.
Bazı yorumlarda ise:
Kur’an’ın kendisinin çağrısı
üzerinde de durulmuştur.
Temel anlam açıktır:
İnsanlara:
“Rabbinize iman edin.”
diye bir çağrı ulaşmıştır.
Ve onlar:
bu çağrıya cevap vermiştir.
Ayette Neden “Gördük” Değil de “İşittik” Deniyor
Çünkü vahyin ilk temas yollarından biri:
sözdür.
Peygamber:
tebliğ eder.
Kur’an:
okunur.
İnsan:
duyar.
Fakat “işitmek” burada:
yalnız ses dalgalarının kulağa ulaşması
değildir.
Kur’an dilinde:
işitmek bazen:
dikkat etmek,
anlamak,
cevap vermek
anlamını da taşır.
Çünkü milyonlarca insan:
aynı sözü duyabilir.
Ama hepsi:
aynı biçimde:
dinlemez.
Gerçek işitme:
bazen cevabı da içinde taşır.
“Rabbinize İman Edin” Çağrısı Ne Söylüyor
Ayette:
“en âminû bi-rabbikum”
denir.
Yani:
“Rabbinize iman edin.”
Buradaki çağrı:
yalnız:
“Allah vardır”
demek değildir.
İman:
güvenmek,
tasdik etmek,
yönelmek,
Allah’ın otoritesini kabul etmek
gibi daha geniş anlamlar taşır.
Yani çağrı:
yalnız zihinsel bir önermeye değil;
hayatın yönünün değişmesine
davet eder.
“Biz de İman Ettik” İfadesi Neden Bu Kadar Kısadır
Ayette:
“fe âmennâ”
denir.
Yani:
“Ve iman ettik.”
Çok kısa.
Ama çok güçlü.
Çağrı geldi.
Onlar:
sonsuz erteleme üretmedi.
Cevap verdiler.
Bu:
imanın sadece düşünülmesi değil;
karara dönüşmesi
anlamına gelir.
Bir insan hakikati:
uzun süre tartışabilir.
Bu bazen gereklidir.
Ama bir noktada:
insan:
karar vermek zorundadır.
“Ben bunun karşısında nerede duruyorum?”
İman:
bu varoluşsal cevaptır.
İman Bir Anda mı Gerçekleşir, Yoksa Bir Süreç midir
İkisi de olabilir.
İnsan:
bir anda:
“İnandım.”
diyebilir.
Ama bu inancın:
derinleşmesi,
ahlaka dönüşmesi,
şüphelerle yüzleşmesi,
sabırla güçlenmesi
bir ömür sürebilir.
Bu nedenle:
imanın başlangıç anıyla:
iman hayatı
aynı şey değildir.
Ayette:
“İman ettik.”
diyen insanlar:
hemen arkasından:
bağışlanma istemektedir.
Demek ki iman:
“Artık tamamlandım.”
demek değildir.
İman Eden İnsan Neden Hâlâ Günahlarının Bağışlanmasını İstiyor
Çünkü iman:
insanı otomatik olarak:
hatasız
yapmaz.
Mümin:
yanlış yapabilir.
Günaha düşebilir.
Pişman olabilir.
Kur’an’ın iman modeli:
kusursuz insan modeli
değildir.
Aksine:
hata yaptığında:
Allah’a dönen insan modelidir.
Bu nedenle dua:
“Rabbimiz, günahlarımızı bağışla.”
diye devam eder.
İman:
sorumluluk bilincini:
artırır.
“Günahlarımızı Bağışla” İfadesindeki “Zünûb” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“fağfir lenâ zunûbenâ”
denir.
“Zünûb”:
günahlar,
yanlışlar
anlamındadır.
“Mağfiret” kök olarak:
örtmek,
korumak
anlamlarıyla ilişkilidir.
Allah’tan mağfiret istemek:
yalnız:
“Ceza verme.”
demek değildir.
Aynı zamanda:
yanlışın:
kul ile Allah arasındaki ilişkiyi:
kalıcı olarak yıkmamasını
istemektir.
Bağışlanma:
yeniden başlayabilme
ümididir.
“Kötülüklerimizi Ört” İfadesi Günahların Bağışlanmasından Farklı mıdır
Ayette ardından:
“ve keffir annâ seyyiâtinâ”
denir.
Yani:
“Kötülüklerimizi bizden gider / ört.”
Burada:
“zünûb” ve “seyyiât”
yan yana gelir.
Müfessirler aralarında çeşitli anlam nüansları kurmuştur.
Bazıları:
zünûbu daha büyük günahlarla,
seyyiâtı daha küçük yanlışlarla
ilişkilendirmiştir.
Ancak bu ayrım her kullanımda:
kesin ve mekanik değildir.
Duanın temel mesajı:
çok açıktır:
“Rabbimiz, bize ait yanlışların yükünden bizi arındır.”
“Örtmek” Günahın Hiç Yaşanmamış Sayılması mı Demektir
Allah’ın bağışlaması:
kul açısından:
hesabın affedilmesi ve günahın yükünün kaldırılması
anlamına gelebilir.
Fakat insanlara karşı işlenen haksızlıklarda:
başka bir boyut daha vardır.
Birinin malını aldın.
Sonra:
“Allah beni affetsin.”
dedin.
Bu:
malı geri verme sorumluluğunu:
otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Kul haklarında:
tevbe:
çoğu zaman:
zararı onarmayı
da gerektirir.
Bağışlanma istemek:
sorumluluktan kaçmak değil;
sorumluluğu dürüstçe kabul etmektir.

Allah Günahları Bağışlıyorsa İnsan Neden İyi Olmaya Çalışsın
Çünkü bağışlanma:
günaha izin belgesi
değildir.
“Nasıl olsa affedilirim.”
diyerek bilinçli biçimde kötülüğü sürdürmek:
tevbenin ruhuyla çelişir.
Gerçek bağışlanma isteği:
yanlışı bırakma arzusunu:
içerir.
İnsan:
Allah’ın rahmetine güvenir.
Ama:
rahmeti:
ahlaki sorumsuzluğun bahanesine
dönüştürmez.
Ümit:
sorumluluğu yok etmez.

“Canımızı İyilerle Birlikte Al” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve teveffenâ me‘al-ebrâr”
denir.
Yani:
“Canımızı iyilerle beraber al.”
“Ebrâr”:
birr sahibi,
erdemli,
doğru,
iyilikte olgunlaşmış insanlar
anlamına gelir.
Buradaki dua:
yalnız:
“İyi insanlarla aynı anda ölelim.”
demek değildir.
Daha derin anlamıyla:
“Ölüm geldiğinde bizi iyilerin safında bul.”
duasıdır.
Yani:
son nefese kadar:
doğru çizgide kalma isteği.

“Ebrâr” Kimlerdir
“Birr”:
Kur’an’da çok geniş bir iyilik kavramıdır.
Sadece:
ibadet etmek
değildir.
İman,
sadakat,
infak,
sözünde durmak,
sabır,
adalet
gibi birçok boyutu vardır.
Dolayısıyla “ebrâr”:
yalnız dinî görünümü güçlü insanlar
değildir.
Gerçek iyiliği:
hayatına taşıyan insanlardır.
Dua eden kişi:
“Beni yalnız inananlardan değil, iyilerden eyle.”
anlamına gelen bir yöneliş gösterir.

İnsan Hayatının Sonunun Nasıl Olacağı Neden Bu Kadar Önemlidir
Çünkü insan:
değişebilir.
Bugün:
iyi olabilir.
Yarın:
yanlış yola sapabilir.
Veya:
bugün çok hatalı olabilir.
Sonra:
samimiyetle değişebilir.
Bu nedenle İslam geleneğinde:
hüsn-i hâtime
yani:
güzel son
önemli bir kavramdır.
Âl-i İmrân 193’teki:
“Bizi ebrâr ile birlikte vefat ettir.”
duası:
hayatın yalnız başlangıcının değil;
son istikametinin
de önemli olduğunu hatırlatır.

Bu Dua Ölümü İstemek Anlamına mı Gelir
Hayır.
Ayet:
“Bizi hemen öldür.”
demiyor.
İstenen şey:
ölüm geldiğinde:
iyilerin arasında olmak.
Yani mesele:
ölümü hızlandırmak
değil;
ölüm gelene kadar:
istikameti korumaktır.
İnsan:
hayatı küçümsemez.
Tam tersine:
hayatını:
güzel bir sona götürecek biçimde:
yaşamak ister.

190–193. Ayetlerde Düşünmeden İmana Nasıl Bir Yol Kuruluyor
Bu dört ayette çok güzel bir zincir vardır.
190:
Evrene bak.
191:
Düşün ve Allah’ı an.
191:
“Bunlar boşuna yaratılmadı.” sonucuna ulaş.
192:
Ahiret ve hesap bilincine dön.
193:
İman çağrısına cevap ver ve bağışlanma iste.
Yani süreç:
gözlemden:
tefekküre,
tefekkürden:
imana,
imandan:
ahlaki muhasebeye
doğru ilerler.
Kur’an’daki iman:
akıldan kopuk:
bir sıçrama olarak sunulmaz.

İman Etmek Neden İnsanın Kendi Kusurunu Daha Fazla Görmesine Yol Açabilir
Çünkü insanın ölçüsü:
yükselir.
Bir davranışını daha önce:
önemsiz
görebilir.
Ama Allah bilinci arttığında:
aynı davranışın:
ahlaki ağırlığını
fark edebilir.
Bu nedenle:
manevi olgunluk her zaman:
“Ben ne kadar iyi insanım.”
duygusunu büyütmez.
Bazen tam tersine:
“Daha ne kadar eksiklerim var.”
farkındalığını:
artırır.
Tevazu:
burada doğar.

192 ve 193. Ayetlerde Korku ile Ümit Nasıl Dengeleniyor
- ayet:
ateşten,
rezillikten,
zalimlerin yardımcısız kalmasından
söz etmişti.
- ayet ise:
Allah’a dönerek:
“Bizi bağışla.”
diyor.
Bu çok önemli bir dengedir.
Korku:
insanı:
ümitsizliğe götürmüyor.
Dua etmeye götürüyor.
İman eden insan:
günahını ciddiye alıyor.
Ama aynı zamanda:
Allah’ın mağfiretinden:
ümit kesmiyor.
Kur’anî denge:
ne kendinden emin kibir ne de çaresiz umutsuzluktur.

İmanı Bir Kimlik Olarak Taşımakla, Duyduğumuz Hakikat Çağrısının Bizi Gerçekten Değiştirmesine İzin Vermek Arasında Ne Kadar Büyük Bir Fark Vardır
Âl-i İmrân 193’ün insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki budur.
Ayetin insanları:
bir çağrı duyuyor.
Ama sadece:
“Duyduk.”
demiyorlar.
“İman ettik.”
diyorlar.
Sonra da:
“Bizi bağışla.”
diyorlar.
Bu sıra:
çok şey anlatır.
İnsan bazen:
bir hakikati:
duyar.
Beğenir.
Paylaşır.
Hatta:
başkalarına anlatır.
Ama kendi hayatı:
değişmez.
Adaletten konuşur.
Ama:
kendi çıkarında adaletsizdir.
Cömertliği över.
Ama:
vermeye yanaşmaz.
Tevazudan söz eder.
Ama:
eleştiriyi kaldıramaz.
Affetmenin güzelliğini anlatır.
Ama:
küçük bir kırgınlığı yıllarca taşır.
Bu durumda:
hakikat:
kulağa ulaşmıştır.
Ama:
hayatın merkezine:
ulaşmamıştır.
Âl-i İmrân 193’teki:
“İşittik ve iman ettik.”
cümlesi:
duyma ile cevap arasında:
bağ kurar.
Gerçekten duyduysan:
sende bir şey değişebilir.
Bu değişim:
bir gecede kusursuzluk
demek değildir.
Zaten ayetin devamı:
bunu gösterir.
İman ettiler.
Ama:
“Günahlarımızı bağışla.”
dediler.
Demek ki iman:
“Ben artık kusursuzum.”
cümlesi değildir.
Belki tam tersine:
“Artık kusurlarımı daha açık görüyorum.”
cümlesidir.
Bu çok derin bir manevi ölçüdür.
İnsan bazen dindarlaştıkça:
kendini başkalarından üstün
görmeye başlayabilir.
Oysa bu ayetteki akıl sahipleri:
evrene bakmış,
Allah’ı anmış,
imana cevap vermiş
ve sonunda:
kendilerini temize çıkarmamıştır.
Bağışlanma:
istemiştir.
Bu:
dinin insanı kibirli değil:
tevazu sahibi
yapması gerektiğini gösterir.
Sonra:
“Canımızı iyilerle beraber al.”
derler.
Bu da:
başka bir korkuyu ortaya koyar.
İnsan bugünkü hâline:
güvenemez.
Çünkü hayat:
devam ediyor.
Bugün:
iyi bir karar vermen:
yarın hata yapamayacağın
anlamına gelmez.
Bugün:
imanın güçlü olabilir.
Yarın:
çok ağır bir sınavla:
karşılaşabilirsin.
Bu yüzden insan:
yalnız:
“Nasıl başladım?”
sorusunu değil;
“Nasıl bitireceğim?”
sorusunu da:
düşünmelidir.
Bir hayat:
başlangıcıyla değil;
bütünlüğüyle
anlaşılır.
Belki insanın en büyük duası:
“Beni hiç sınama.”
olmamalıdır.
Çünkü dünya:
zaten sınav alanıdır.
Daha derin dua:
“Sınandığımda beni doğru tarafta tut ve sonumu iyilerin sonuyla birleştir.”
olabilir.
Bu, insanın kendi gücüne:
fazla güvenmediğini
gösterir.
Çünkü kişi:
kendi değişebilirliğinin:
farkındadır.
İşte bu yüzden:
güzel son:
yalnız ölüm anındaki birkaç kelimeden
ibaret değildir.
Güzel son:
bir ömrün:
hangi yöne doğru yaşandığıyla
ilişkilidir.
İnsan:
bugünkü davranışlarıyla:
yarının karakterini
kurar.
Her küçük tercih:
bir alışkanlığa.
Her alışkanlık:
bir karaktere.
Karakter ise:
hayatın yönüne
dönüşebilir.
Belki:
“Bizi ebrâr ile birlikte vefat ettir.”
demek:
şu anlama da gelir:
“Rabbim, bugün öyle yaşayayım ki ölüm ne zaman gelirse beni iyiliğin yolunda bulsun.”
Bu çok farklı bir yaşam anlayışıdır.
Ölüm tarihini:
bilmek gerekmez.
İstikameti:
bilmek yeterlidir.
Ve belki Âl-i İmrân 193’ün bize bıraktığı en ağır soru şudur:
“İnandım” dediğimiz günden bugüne imanımız karakterimizde, adaletimizde, merhametimizde ve hatalarımızı kabul etme biçimimizde neyi değiştirdi; eğer duyduğumuz çağrı bizi dönüştürmüyorsa, onu gerçekten işitmiş miyiz, yoksa yalnızca sesini mi duymuşuzdur?
“Âl-i İmrân 193, imanı yalnız bir söz değil, hakikate verilmiş bir cevap olarak anlatır. Akıl sahipleri çağrıyı işitir, iman eder; fakat imanları onları kendilerinden emin kılmaz. Günahlarının bağışlanmasını, kötülüklerinin giderilmesini ve hayatlarının iyilerle aynı istikamette sona ermesini isterler. Gerçek iman, insanı kusursuzluk iddiasına değil, dönüşüm ve tevazuya çağırır.”
Ersan Karavelioğlu