Âl-i İmrân Suresi 189. Ayette “Göklerin ve Yerin Hükümranlığı Allah’ındır; Allah Her Şeye Gücü Yetendir” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan dünyada mülk edinir, sınırlar çizer, unvanlar kazanır ve bazen sahip olduklarını kalıcı sanır. Âl-i İmrân 189 ise bütün geçici sahipliklerin üzerinde tek bir hakikati ilan eder: Göklerin ve yerin gerçek mülkü Allah’a aittir.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 189. ayetinde şöyle buyrulur:
“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah her şeye gücü yetendir.”
Kısa bir ayettir.
Ama taşıdığı anlam:
son derece büyüktür.
Bir önceki ayetlerde:
insanların,
bilginin,
servetin,
övgünün,
inkârın,
cezanın
ve ahiret hesabının
çeşitli yönleri anlatılmıştı.
- ayet bütün bu tartışmaların üzerinde:
çok temel bir gerçekliği yeniden kurar:
Nihai mülk Allah’ındır.
İnsanların:
iktidarı,
serveti,
bilgisi,
etkisi
ve hatta bütün devletlerin gücü:
sınırlıdır.
Allah’ın kudreti ise:
insan ölçeğine bağlı değildir.
Bu nedenle ayet yalnız metafizik bir bilgi vermiyor.
İnsanın:
kibir,
mülkiyet,
güç,
korku,
tevekkül
ve sorumluluk anlayışını da:
yeniden şekillendiriyor.
“Göklerin ve Yerin Mülkü Allah’ındır” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve lillâhi mulku’s-semâvâti ve’l-ard”
denir.
Yani:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’a aittir.”
“Mülk”:
sahiplik,
egemenlik,
hükümranlık
anlamlarını taşır.
Burada yalnız fiziksel mülkiyet değil:
bütün varlık üzerindeki nihai egemenlik
anlatılır.
Allah:
sadece evreni yaratmış bir başlangıç sebebi değil;
aynı zamanda:
varlığın gerçek sahibi
olarak sunulur.
İnsanların Sahip Olduğu Şeyler Gerçekten Onların Değil mi
Dünya düzeninde:
elbette insan mülkiyete sahip olabilir.
Bir ev:
bir kişinin olabilir.
Bir şirket:
bir kişiye veya ortaklara ait olabilir.
Bir toprak:
hukuken bir sahibin olabilir.
Ayet:
bunu reddetmez.
Fakat insan mülkiyetinin:
mutlak olmadığını
hatırlatır.
İnsan:
sahip olur.
Ama:
geçici olarak.
Allah’ın sahipliği ise:
nihai ve mutlak
olarak anlatılır.
İnsan Mülkiyeti ile Allah’ın Mülkiyeti Arasındaki Fark Nedir
İnsan:
bir şeyi satın alır.
Bir süre kullanır.
Sonra:
ya satar,
ya bırakır,
ya miras bırakır,
ya ölür.
Allah’ın mülkiyeti ise:
başlangıca ve sona:
bağlı değildir.
İnsan:
sahipliğini kaybedebilir.
Allah:
mülkünü kaybetmez.
Bu nedenle insanın:
“Bu sonsuza kadar benim.”
düşüncesi:
gerçeklikle uyuşmaz.
Bu Ayet İnsanın Kibrini Nasıl Kırar
Çünkü kibir çoğu zaman:
sahiplikle
beslenir.
Benim param.
Benim makamım.
Benim gücüm.
Benim ülkem.
Benim başarılarım.
Ama ayet:
bütün bunların üzerinde:
“Mülk Allah’ındır.”
der.
Bu:
insanın emeğini küçümsemek değildir.
Ama emeğin sonucunu:
mutlaklaştırmasını
engeller.
Sahip olduğun şey:
seni Allah’tan bağımsız
hâle getirmez.
Allah’ın Mülkü Bütün Evreni mi Kapsar
Evet.
Ayet:
“gökler ve yer”
ifadesini kullanarak:
bütün varlık alanını
kuşatan bir anlatım kurar.
Kur’an dilinde bu ifade:
yalnız:
gökyüzü + toprak
şeklinde dar anlaşılmaz.
Bütün:
kozmosu,
dünya düzenini,
görünür varlığı
kapsayan güçlü bir bütünlük ifadesidir.
Yani:
Allah’ın egemenliği dışında bağımsız bir varlık alanı yoktur.
“Allah Her Şeye Gücü Yetendir” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“vallâhu alâ kulli şey’in kadîr”
denir.
Yani:
“Allah her şeye gücü yetendir.”
“Kadîr”:
kudret sahibi,
gücü yeten
anlamındadır.
Burada Allah’ın kudreti:
sınırsız insan gücü gibi düşünülmemelidir.
İnsan gücü:
enerjiye,
zamana,
imkâna
bağlıdır.
Allah’ın kudreti ise:
Kur’anî çerçevede:
yaratılmış sınırlara tabi değildir.
“Her Şeye Gücü Yeter” Mantıksal Olarak İmkânsız Şeyleri de Kapsar mı
Klasik kelâm geleneğinde bu konu:
ayrıntılı biçimde tartışılmıştır.
Genel yaklaşım:
ilahî kudretin:
mümkün olan varlık alanıyla
ilişkili olduğu yönündedir.
Mantıksal çelişkiler:
gerçek bir “şey” olarak değerlendirilmez.
Örneğin:
aynı anda hem tamamen kare hem tamamen daire olan bir şekil
gibi ifadeler:
kudret problemi değil;
kavramın kendisindeki çelişkidir.
Dolayısıyla:
Allah’ın kudreti eksik değildir; çelişki ise gerçekleştirilecek gerçek bir nesne değildir.
Allah Her Şeye Gücü Yetiyorsa Kötülük Neden Var
Bu ayet tek başına:
kötülük probleminin bütün cevabını
vermez.
Fakat şunu söyler:
Kötülüğün varlığı:
Allah’ın güçsüz olduğu
anlamına gelmez.
Kur’an’ın genel çerçevesinde:
insan iradesi,
imtihan,
ahlaki sorumluluk,
sabır,
hesap
gibi kavramlar vardır.
Dünyada kötülüğe izin verilmesi:
Allah’ın kötülüğü sevdiği veya onayladığı
anlamına gelmez.
Daha önce gördüğümüz gibi:
ilahî izin ile:
ilahî rıza
aynı şey değildir.
Allah’ın Gücü Varsa Neden Zulmü Hemen Bitirmiyor
Bu:
insanın en zor sorularından biridir.
Özellikle:
savaş,
katliam,
haksızlık,
acı
görüldüğünde:
çok ağırlaşır.
Kur’an’ın cevabı:
tek cümlelik değildir.
Ama şu dengeyi kurar:
İnsan:
sorumludur.
Dünya:
imtihan alanıdır.
Her hesap:
hemen kapanmaz.
Ahiret:
nihai adalet alanıdır.
Ve:
Allah’ın geciktirmesi:
güçsüzlük anlamına gelmez.
- ayet:
nihai hükümranlığı:
Allah’a verir.
Bu Ayet İnsanların Gücünü Önemsiz mi Sayar
Hayır.
İnsan gücü:
gerçektir.
Bir devlet:
savaş başlatabilir.
Bir şirket:
milyonlarca insanı etkileyebilir.
Bir lider:
toplumun yönünü değiştirebilir.
Bir insan:
başkasına büyük iyilik veya büyük zarar
verebilir.
Ama bütün bu güçler:
sınırlıdır.
İnsan gücünün gerçek olması:
onun mutlak olduğu
anlamına gelmez.
Kur’an’ın vurgusu:
gücü küçümsemek değil, sınırını bilmektir.

Mülkün Allah’a Ait Olması İnsanların Otoritesini Nasıl Sınırlar
Çünkü hiçbir insan:
mutlak otorite değildir.
Bir yönetici:
hükmedebilir.
Ama:
Tanrı değildir.
Bir din adamı:
yorum yapabilir.
Ama:
mutlak hakikat sahibi değildir.
Bir patron:
işyerinde yetki sahibi olabilir.
Ama:
insanın bütün varlığının sahibi değildir.
Tevhidin siyasi ve ahlaki sonuçlarından biri:
yaratılmış hiçbir gücün mutlaklaştırılamamasıdır.

Bu Ayet Tevekkülü Nasıl Güçlendirir
İnsan:
bazen görünür güçlere bakar
ve korkar.
Karşısındaki:
çok zengin,
çok güçlü,
çok etkili
olabilir.
Ama mümin:
nihai mülkün ve kudretin:
Allah’a ait olduğunu
hatırlar.
Bu:
tedbiri bırakmak
değildir.
Ama:
yaratılmış gücü nihai kader belirleyicisi sanmamaktır.
Tevekkül:
burada:
korkuyu gerçek ölçüsüne
yerleştirir.

Allah’ın Mülkü İnsan İçin Bir Emanet Ahlakı Doğurur mu
Evet.
Eğer sahip olduğumuz şeylerin:
nihai sahibi Allah ise;
bizim kullanımımız:
sorumluluk
taşır.
Para:
nasıl kazanıldı?
Nasıl harcandı?
Güç:
kimin için kullanıldı?
Bilgi:
doğru mu aktarıldı?
Toprak:
nasıl korundu?
Bu sorular:
mülkiyetin:
yalnız hak değil;
emanet
olduğunu gösterir.

“Mülk Allah’ındır” Demek Özel Mülkiyetin Anlamsız Olduğu Anlamına Gelir mi
Hayır.
Kur’an:
insanların:
malını,
mirasını,
ticaretini,
haklarını
düzenleyen hükümler içerir.
Bu zaten:
dünyevî mülkiyetin tanındığını
gösterir.
Ama özel mülkiyet:
ahlaki sınırsızlık
vermez.
Bir insan:
“Mal benim, istediğimi yaparım.”
diyerek:
başkasının hakkını çiğneyemez.
Allah’ın mülkiyeti:
insanın sahipliğini:
sorumlu sahipliğe
dönüştürür.

Bu Ayet Ölüm Gerçeğiyle Nasıl Bağlantılıdır
Çok güçlü biçimde.
- ayette:
“Her can ölümü tadacaktır.”
denilmişti.
- ayet:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”
der.
İnsan ölünce:
sahip olduğunu sandığı:
her şeyi
bırakır.
Ev.
Para.
Makam.
Toprak.
Unvan.
Hepsi:
dünyada kalır.
Bu nedenle ölüm:
insan mülkiyetinin:
geçici olduğunun en kesin kanıtıdır.

İnsan Neden Geçici Mülkiyetini Bu Kadar Kolay Mutlaklaştırır
Çünkü sahiplik:
insana güven duygusu
verir.
Bir şeyi:
kontrol edebildiğinde:
kendini daha güçlü
hisseder.
Ama bu kontrol:
sınırlıdır.
Bir yangın:
evi yok edebilir.
Ekonomik kriz:
serveti azaltabilir.
Bir hastalık:
bütün öncelikleri değiştirebilir.
Ölüm:
hepsini:
bir anda bırakmaya
zorlar.
Bu nedenle ayet:
insanı:
sahip ol ama sahipliğinin sınırını unutma
bilincine çağırır.

188 ve 189. Ayetler Birlikte Ne Söylüyor
- ayette:
insanların:
övülme,
itibar,
görünür başarı
tutkusu eleştirilmişti.
- ayette ise:
bütün mülkün:
Allah’a ait olduğu
hatırlatılır.
Bu çok anlamlı bir geçiştir.
İnsan:
başkalarının gözünde:
çok büyük
görünebilir.
Ama bütün göklerin ve yerin sahibi:
Allah’tır.
Dolayısıyla insanın:
itibar savaşı,
mülkiyet tutkusu
ve övgü arzusu:
kozmik ölçekte son derece küçüktür.

Bu Ayet İnsanın Başarı Anlayışını Nasıl Değiştirebilir
Başarı artık sadece:
“Ne kadar şey elde ettim?”
sorusu değildir.
Şu soru daha önemli hâle gelir:
“Elde ettiğim şeyle ne yaptım?”
Çünkü mülk:
geçici.
Güç:
geçici.
Zaman:
geçici.
İnsan:
sahip olduklarını:
iyiliğe,
adalete,
merhamete
dönüştürebilirse:
geçici imkân:
kalıcı ahlaki değere
dönüşebilir.
Bu açıdan gerçek başarı:
mülkü biriktirmekten çok, emaneti doğru kullanmak
olabilir.

Göklerin ve Yerin Mülkü Gerçekten Allah’a Aitse, Hayatımızda Kaybetmekten Bu Kadar Korktuğumuz Şeylere Neden Sanki Sonsuza Kadar Sahipmişiz Gibi Tutunuyoruz
Âl-i İmrân 189’un insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki budur.
İnsan:
sahip olmak
ister.
Bu doğal.
Bir ev ister.
Güven ister.
Para ister.
Düzen ister.
Bunların hiçbiri:
tek başına kötü değildir.
Ama sahiplik:
zamanla:
kimliğe
dönüşebilir.
İnsan artık:
“Bir evim var.”
demez.
Sanki:
“Ben o evim.”
gibi yaşamaya başlar.
Para:
bir araç olmaktan çıkar.
Değer ölçüsü:
olur.
Makam:
bir görev olmaktan çıkar.
Kimlik:
olur.
Sonra insan:
bunlardan birini kaybettiğinde:
yalnız bir eşyayı veya pozisyonu değil;
kendini kaybetmiş gibi
hisseder.
- ayet:
tam burada:
insanın önüne çok büyük bir cümle
koyar:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.”
Sen hiçbir şeyin:
nihai sahibi
değilsin.
Ama bu:
hayatındaki şeylerin değersiz olduğu
anlamına gelmez.
Tam tersine:
değerlerini:
daha doğru yere
yerleştirir.
Evin:
değerlidir.
Ama:
Tanrın değildir.
Para:
gereklidir.
Ama:
nihai güvenliğin değildir.
Makam:
önemli olabilir.
Ama:
senin insanlık değerinin ölçüsü değildir.
İnsanların sevgisi:
güzeldir.
Ama:
varlığının bütün anlamı değildir.
Çünkü bütün bunlar:
geçebilir.
Ve bir gün:
zaten geçecektir.
Belki insanın gerçek özgürlüğü:
hiçbir şeye sahip olmamak
değildir.
Sahip olduğu hiçbir şeyi mutlaklaştırmamaktır.
Bir şeyi:
sevebilirsin.
Ama:
onsuz yaşayamayacağını sanmazsın.
Bir nimeti:
koruyabilirsin.
Ama:
onu kaybetmemek için:
ahlakını satmazsın.
Servet:
biriktirebilirsin.
Ama:
servet seni:
cimriliğin kölesi
yapmaz.
Bir makamı:
taşıyabilirsin.
Ama:
o makamın:
Allah’ın mülkünde geçici bir görev olduğunu
unutmazsın.
İşte:
“Allah her şeye gücü yetendir.”
cümlesi:
burada ikinci büyük dengeyi
kurar.
Mülk:
Allah’ın.
Kudret:
Allah’ın.
O zaman insanın:
kendisini evrenin merkezine koyması:
ne kadar anlamsızlaşır.
Ama aynı zamanda:
korkusu da:
ölçü kazanır.
Çünkü hiçbir insan:
mutlak güç sahibi değildir.
Seni tehdit eden kişi:
güçlü olabilir.
Ama:
Allah değildir.
Seni yöneten sistem:
çok büyük olabilir.
Ama:
sonsuz değildir.
Sana kapı kapatan insanlar:
etkili olabilir.
Ama:
bütün imkânların sahibi
değildir.
Tevhid:
bu nedenle yalnız:
“Allah birdir.”
cümlesi değildir.
Aynı zamanda:
“Hiçbir yaratılmış mutlak değildir.”
demektir.
Bu:
kibri de kırar.
Korkuyu da.
Servet tutkusunu da.
İnsanlara aşırı bağımlılığı da.
Ve belki insanın en derin huzurlarından biri:
şunu gerçekten kabul ettiğinde
başlar:
“Ben sahip olduğum şeylerin sahibi değil, bir süreliğine emanetçisiyim.”
O zaman kayıp:
hâlâ acı verir.
Ama varlığını:
tamamen yıkmaz.
Çünkü nihai güvenin:
mülkte değil;
mülkün sahibindedir.
Ve belki Âl-i İmrân 189’un bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Bir gün elimizden çıkacak para, mülk, makam ve insanların onayı için bugün ne kadar korkuyor, ne kadar hırslanıyor ve hangi değerlerimizden vazgeçiyoruz; göklerin ve yerin gerçek mülkünün Allah’a ait olduğunu gerçekten bilseydik, acaba sahip olduklarımızla ilişkimiz bugün olduğundan çok daha özgür olmaz mıydı?
“Âl-i İmrân 189, bütün göklerin ve yerin gerçek mülkünün Allah’a ait olduğunu ve O’nun her şeye kadir olduğunu ilan eder. İnsan sahip olabilir ama sahipliği geçicidir; güç kullanabilir ama gücü sınırlıdır. Bu ayet, mülkiyeti emanete, kudreti tevazuya ve korkuyu tevekküle dönüştüren temel bir tevhid bilinci kurar.”
Ersan Karavelioğlu