Âl-i İmrân Suresi 188. Ayette “Yaptıklarıyla Sevinip Yapmadıkları Şeylerle Övülmeyi Sevenlerin Azaptan Kurtulacaklarını Sanma; Onlar İçin Elem Verici Bir Azap Vardır” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İnsan bazen yaptığı şeyden çok, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüne yatırım yapar. Âl-i İmrân 188, gerçekte sahip olunmayan erdemlerin alkışını istemeyi ahlaki bir tehlike olarak gösterir: İmaj büyüyebilir, fakat hakikat değişmez.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 188. ayetinde şöyle buyrulur:
“Yaptıklarıyla sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmekten hoşlananların azaptan kurtulacaklarını sanma. Onların azaptan kurtulacaklarını sakın sanma! Onlar için elem verici bir azap vardır.”
Bu ayet, insanın:
kendisi hakkında oluşturduğu imaj,
alkış ihtiyacı,
riya,
itibar,
hak edilmeyen övgü
ve ahlaki özaldatma
üzerine son derece çarpıcı bir uyarıdır.
Bir önceki 187. ayette:
kendilerine verilen bilgiyi gizleyen,
hakikati çıkar uğruna geri plana atan
kimselerden söz edilmişti.
- ayette ise sorun daha da derinleşir.
İnsan sadece:
yanlış yapmıyor.
Aynı zamanda:
yaptığı şeyle seviniyor
ve yapmadığı iyilikler için bile:
övülmek istiyor.
Burada artık mesele sadece davranış değildir.
İnsan:
gerçek kimliği ile:
başkalarına sunduğu kimlik
arasında bir mesafe kurmaktadır.
Ve Kur’an bu mesafeyi:
son derece ciddi bir ahlaki problem
olarak ele alır.
“Yaptıklarıyla Sevinirler” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ellezîne yefrahûne bimâ etev”
denir.
Yani:
“Yaptıkları şeylerle sevinenler.”
Buradaki sevinç:
her başarıdan memnun olmak
anlamında değildir.
İnsan iyi bir iş yaptığında:
sevinebilir.
Bu doğal ve hatta güzel olabilir.
Ayetin bağlamındaki problem:
yanlış,
çıkarcı
veya ahlaken problemli bir davranışın ardından:
kendini başarılı ve haklı görmek
tir.
Yani sorun:
sevinç değil;
neyin sevincini yaşadığın
dır.
İnsan Yanlış Bir Şey Yaptığı Hâlde Neden Sevinir
Çünkü yanlış davranış:
ona kısa vadede:
kazanç
sağlamış olabilir.
Bir gerçeği gizler.
Makamını korur.
Bir bilgiyi çarpıtır.
İtibar kazanır.
Bir rakibini:
geride bırakır.
Sonra da:
“Ne kadar iyi yönettim.”
diye düşünebilir.
İnsan bazen:
ahlaki başarı ile:
stratejik başarıyı
birbirine karıştırır.
Bir işin:
işe yaramış olması,
doğru olduğu anlamına gelmez.
“Yapmadıkları Şeylerle Övülmek İsterler” Ne Demektir
Ayette:
“ve yuhibbûne en yuhmedû bimâ lem yef‘alû”
denir.
Yani:
“Yapmadıkları şeylerle övülmeyi severler.”
Bu çok çarpıcı bir ifadedir.
İnsan:
bir iyiliği yapmaz.
Ama:
yapmış gibi görünmek ister.
Bir fedakârlığı:
yapmaz.
Ama:
fedakâr bilinmek ister.
Bir sorumluluğu:
yerine getirmez.
Ama:
sorumluluk sahibi diye anılmak ister.
Yani kişinin istediği şey:
erdem değil, erdemin itibarıdır.
Hak Edilmeyen Övgü Neden Bu Kadar Tehlikelidir
Çünkü insan:
başkalarının kendisi hakkında düşündüğü güzel imaja:
gerçek karakterinden daha fazla önem vermeye başlayabilir.
Dürüst olmak yerine:
dürüst görünmek.
Cömert olmak yerine:
cömert bilinmek.
Bilgili olmak yerine:
bilgili görünmek.
Dindar olmak yerine:
dindar sayılmak.
Bu durumda ahlak:
içten dışa değil;
dışarıdan içeriye kurulan bir gösteriye
dönüşebilir.
Övülmeyi Sevmek Tek Başına Günah mıdır
Hayır.
İnsan:
yaptığı güzel bir işten sonra:
takdir edilmekten hoşlanabilir.
Bu:
insanî bir duygudur.
Bir öğretmenin:
emeğinin görülmesini istemesi.
Bir çalışanın:
başarısının takdir edilmesinden memnun olması.
Bir insanın:
iyiliği nedeniyle teşekkür duyması
tek başına ahlaki problem değildir.
Sorun:
yapmadığı şey için övgü istemek
veya:
övgüyü gerçeğin önüne koymaktır.
Riya ile Bu Ayet Arasında Nasıl Bir İlişki Vardır
Riya:
insanın yaptığı ibadet veya iyiliği:
insanlara gösterme,
onların takdirini kazanma
niyetiyle yapmasıdır.
Âl-i İmrân 188:
riyayla yakın bir ahlaki alanı:
gündeme getirir.
Hatta burada bir adım daha ileri bir durum vardır:
İnsan:
bazen yaptığı iyilikle övülmek ister.
Burada ise:
yapmadığı iyilikle bile övülmek
istemektedir.
Yani görüntü:
gerçekliğin tamamen önüne:
geçmiştir.
İnsan Neden Gerçekte Olmadığı Biri Gibi Görünmek İster
Çünkü itibar:
güçlü bir sosyal sermayedir.
İnsanlar seni:
dürüst sanıyorsa:
güvenir.
Cömert sanıyorsa:
saygı duyar.
Bilgili sanıyorsa:
sözünü dinler.
Cesur sanıyorsa:
peşinden gelebilir.
Bu nedenle insan:
karakteri inşa etmek yerine:
karakterin reklamını
yapmaya yönelebilir.
Fakat reklam:
gerçeğin yerini tutmaz.
Bu Ayet Sosyal İmaj ile Gerçek Kimlik Arasındaki Farkı mı Eleştiriyor
Evet.
İnsanların bizi nasıl gördüğü ile:
gerçekte kim olduğumuz
aynı şey olmayabilir.
Bu fark:
her zaman kötü değildir.
Hiç kimse iç dünyasının tamamını:
başkalarına göstermez.
Fakat kişi bilinçli biçimde:
hak etmediği bir erdem imajı
kuruyorsa;
orada ahlaki problem başlar.
Çünkü amaç artık:
iyi olmak değil, iyi görünmek
tir.
“Yaptıklarıyla Sevinmek” Kendi Kendini Aldatmayla İlişkili Olabilir mi
Evet.
İnsan:
yanlışını:
başarı
olarak yeniden adlandırabilir.
Haksızlık yaptı.
Ama:
“Güçlü davrandım.”
der.
Birini susturdu.
“Otoritemi gösterdim.”
der.
Gerçeği gizledi.
“Krizi yönettim.”
der.
Böylece insan:
kendi ahlakını:
kendi lehine yeniden yazabilir.
Bu:
özaldatmanın
çok güçlü bir biçimidir.
Ayetin İki Kez “Sanma” Demesi Neden Dikkat Çekicidir
Ayetin Arapçasında:
“fe lâ tahsebennehum…”
ve ardından:
“fe lâ tahsebennehum…”
şeklinde güçlü bir tekrar vardır.
Bu:
mesajın ciddiyetini:
artırır.
Yani:
“Sakın böyle düşünme.”
“Bir kez daha söylüyorum, kurtulacaklarını sanma.”
gibi kuvvetli bir vurgu oluşturur.
Çünkü dışarıdan bakıldığında:
bu kişiler başarılı,
övgü alan,
saygın
görünebilir.
Kur’an ise:
görünür başarıyla:
nihai kurtuluşu
birbirinden ayırır.

İnsanların Alkışı Bir Kişinin Haklı Olduğunu Gösterir mi
Hayır.
Alkış:
bir sosyal tepki
dir.
Hakikat:
başka bir meseledir.
Bir kişi:
çok sevilebilir
ama yanlış yapabilir.
Bir lider:
çok alkışlanabilir
ama haksız olabilir.
Bir düşünce:
çok popüler olabilir
ama gerçek olmayabilir.
Bu yüzden:
takdir görmek ile haklı olmak aynı şey değildir.
İnsanların övgüsü:
ahlaki ölçünün yerine
geçemez.

Yapmadığı Şeyle Övülmek Modern Dünyada Nasıl Görünebilir
Bir kişi:
başkasının emeğini:
kendi başarısı gibi sunabilir.
Bir yönetici:
ekibin yaptığı işi:
yalnız kendisinin başarısı gibi anlatabilir.
Bir insan:
yapmadığı yardımı:
yapmış gibi gösterebilir.
Bir kurum:
gerçekleştirmediği sosyal sorumluluk çalışmalarını:
abartılı biçimde pazarlayabilir.
Bir kişi:
bilmediği konuda:
uzman imajı oluşturabilir.
Ortak nokta:
itibarın, gerçek emeğin önüne geçmesidir.

Başkasının Emeğini Sahiplenmek Bu Ayetin Ahlaki Alanına Girer mi
Genel ilke açısından:
evet, benzer bir problem taşır.
Çünkü kişi:
yapmadığı bir işin:
övgüsünü
almaktadır.
Bu:
emeğin gerçek sahibine de:
haksızlık
olabilir.
Bir kişinin:
başkasının fikrini,
çalışmasını,
başarısını
kendisine mal etmesi:
sadece kibir değil;
adalet problemi
de doğurur.

Dindarlıkta “Görünmek” Tehlikesi Nasıl Ortaya Çıkar
İnsan:
ibadetlerini,
bilgisini,
hayırlarını
bir kimlik gösterisine:
dönüştürebilir.
Ama burada dikkatli olmak gerekir.
Bir insanın:
ibadetini açık yapması
otomatik olarak riya
değildir.
Bir yardım kampanyasını:
başkalarını teşvik etmek için duyurması
da otomatik olarak yanlış değildir.
Asıl mesele:
niyettir.
Ben:
Allah için mi yapıyorum?
Yoksa:
insanların beni belli bir şekilde görmesi için mi?

İnsan Kendisini Olduğundan Daha İyi Görmeye Başlayabilir mi
Evet.
Sürekli övgü alan kişi:
zamanla kendi imajına:
inanabilir.
Etrafında herkes:
“Sen mükemmelsin.”
diyorsa;
kendi hatalarını:
görmesi zorlaşabilir.
Övgü:
bazen gelişimi destekler.
Ama kontrolsüz övgü:
öz eleştiriyi öldürebilir.
Bu yüzden insanın:
sadece kendisini alkışlayanlara değil;
dürüstçe hatasını söyleyebilen insanlara da:
ihtiyacı vardır.

Bu Ayet Liderler ve Güç Sahipleri İçin Nasıl Bir Uyarı Taşır
Çünkü güç sahibi insan:
övgüyü:
daha kolay kontrol edebilir.
Çevresinde:
sadece onu alkışlayan insanlar
bulunabilir.
Başarısızlık:
başkasına yüklenir.
Başarı:
kendisine yazılır.
Yapmadığı şeyler için bile:
övgü üretilebilir.
Bu durumda lider:
gerçek performansı ile:
kendisine anlatılan hikâye
arasındaki farkı kaybedebilir.
Ve en tehlikelisi:
propagandasına kendisi de inanabilir.

187 ve 188. Ayetler Birlikte Nasıl Bir Ahlaki Bozulmayı Gösteriyor
- ayette:
hakikati açıklaması gereken kişiler:
onu gizliyor
ve küçük bir bedel karşılığında:
satıyordu.
- ayette ise:
yaptıklarıyla seviniyor
ve yapmadıkları şeylerle:
övülmek istiyorlardı.
Böylece iki aşamalı bir yozlaşma görülür:
Önce:
hakikat çıkar uğruna geri plana atılır.
Sonra:
bu davranış bile başarı gibi sunulur.
Bu çok tehlikeli bir noktadır.
İnsan yalnız yanlış yapmaz.
Yanlışını:
erdem gibi:
pazarlamaya başlar.

İnsanın Ahlakını Alkıştan Bağımsızlaştırması Neden Önemlidir
Çünkü alkış:
değişkendir.
Bugün seni:
överler.
Yarın:
eleştirirler.
Eğer bütün kimliğin:
insanların takdirine
bağlıysa;
ahlakın da:
kalabalığın isteğine göre:
değişebilir.
Ama insan:
“Kimse görmese de doğru olanı yapacağım.”
diyebiliyorsa;
ahlakı:
daha sağlam bir zemine
oturur.
Belki gerçek karakter:
alkış olmadığı yerde de aynı kişi kalabilmektir.

İnsanların Bizim Hakkımızda İyi Düşünmesini mi Daha Çok İstiyoruz, Yoksa Gerçekten İyi Bir İnsan Olmayı mı
Âl-i İmrân 188’in insanın önüne koyduğu en derin soru:
belki budur.
Çünkü bu iki şey:
aynı görünür.
Ama:
aynı değildir.
İnsan:
iyi olmak
isteyebilir.
Bir de:
iyi görünmek
isteyebilir.
Bazen ikisi:
bir arada bulunur.
Ama bazen:
çatışır.
Gerçekten iyi olmak:
bedel ister.
Dürüst olacaksın.
Kimse bilmese bile.
Bir hakkı teslim edeceksin.
Sana alkış gelmese bile.
Yanlışını:
kabul edeceksin.
İtibarın zarar görse bile.
Ama iyi görünmek:
çok daha kolay olabilir.
Doğru kelimeleri:
kullanırsın.
Doğru fotoğrafı:
gösterirsin.
Doğru hikâyeyi:
anlatırsın.
İnsanlar:
senin hakkında:
güzel düşünür.
Fakat Allah:
yalnız hikâyeyi değil;
gerçeği:
bilir.
Belki ayetin en rahatsız edici tarafı da:
budur.
İnsanların gözünde:
çok iyi biri olabilirsin.
Ama kendinle baş başa kaldığında:
o imajın ne kadarını gerçekten:
taşıyorsun?
Bir insan:
“Çok cömert.”
diye bilinebilir.
Ama verdiği her şey:
gösteriş için olabilir.
“Çok dürüst.”
diye bilinebilir.
Ama kimse görmediğinde:
başka davranabilir.
“Çok bilgili.”
diye bilinebilir.
Ama başkalarının emeğini:
kendi bilgisi gibi sunabilir.
İşte Âl-i İmrân 188:
insanı dışarıdaki aynadan:
içerideki aynaya
çevirir.
Ben gerçekten kimim?
İnsanların gördüğü kişi mi?
Yoksa:
kimse görmediğinde ortaya çıkan kişi mi?
Belki karakterin en dürüst tanımı:
kimsenin alkışlamadığı yerde:
yaptıklarımızdır.
Çünkü orada:
ödül:
sosyal değildir.
Bir insan:
kimse bilmese de:
kaybolmuş bir parayı sahibine geri veriyorsa;
orada gerçek bir dürüstlük:
vardır.
Kimse görmese de:
haksız kazancı reddediyorsa;
orada karakter:
vardır.
Bir iyiliği:
duyurmadan yapabiliyorsa;
orada özgürlük:
vardır.
Ama insanın bütün enerjisi:
“Beni nasıl görüyorlar?”
sorusuna giderse;
hayat:
bir sahneye
dönebilir.
Ve sahnede:
performans vardır.
Gerçeklik:
arka tarafta kalır.
Belki modern çağın en büyük ahlaki sınavlarından biri de:
budur.
İnsan artık:
yalnız bir çevreye değil;
binlerce kişiye:
kendi imajını
sunabiliyor.
Yaptığı bir iyiliği:
anında gösterebiliyor.
Bir başarıyı:
büyütebiliyor.
Yapmadığını:
yapmış gibi anlatabiliyor.
Bu teknoloji:
tek başına kötü değildir.
Ama insandaki eski bir arzuyu:
çok büyütebilir:
övgü arzusu.
Ve ayet:
binlerce yıl önce:
tam bu arzının merkezine:
dokunur.
“Yapmadıkları şeylerle övülmeyi severler.”
Belki en büyük tehlike:
başkalarını kandırmak da değildir.
Bir süre sonra:
kendi yarattığımız imaja kendimiz inanabiliriz.
O zaman düzeltme:
çok daha zorlaşır.
Çünkü insan artık:
yalan söylediğini bile:
düşünmez.
Kendisi hakkında anlattığı hikâyeyi:
gerçek sanmaya başlar.
Bu yüzden belki her insanın zaman zaman:
kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Beni kimse övmeyecek olsaydı bunu yine yapar mıydım?”
Eğer cevap:
hayırsa;
belki yaptığımız şeyin merkezinde:
iyilikten çok:
itibar vardır.
Ve belki Âl-i İmrân 188’in bize bıraktığı en ağır soru şudur:
İnsanların bizi cömert, dürüst, bilgili, cesur veya dindar sanmasıyla gerçekten öyle olmak arasında seçim yapmak zorunda kalsak hangisini seçerdik; karakterimizi mi inşa ediyoruz, yoksa karakterimizin reklamını mı?
“Âl-i İmrân 188, insanın yalnız yaptığı yanlışlardan değil, hak etmediği övgüyü istemesinden ve kendi imajını hakikatin önüne koymasından da sorumlu olduğunu gösterir. Övgü kötü değildir; fakat erdemin kendisi yerine erdemli görünmek amaç hâline geldiğinde insan, başkalarını kandırmadan önce kendi vicdanını yanıltmaya başlayabilir.”
Ersan Karavelioğlu