Âl-i İmrân Suresi 186. Ayette “Mallarınız ve Canlarınız Konusunda Mutlaka Sınanacaksınız; Sizden Önce Kendilerine Kitap Verilenlerden ve Allah’a Ortak Koşanlardan Çokça İncitici Söz İşiteceksiniz. Eğer Sabreder ve Takvâ Sahibi Olursanız İşte Bu, Azim Gerektiren İşlerdendir” İfadesi Ne Anlama Gelir
“İman, insanın artık hiçbir şey kaybetmeyeceği vaadi değildir. Âl-i İmrân 186, çok daha gerçekçi bir yol çizer: Malınla, canınla ve insanların sözleriyle sınanabilirsin; asıl mesele acının hiç gelmemesi değil, geldiğinde karakterinin hangi yöne döneceğidir.”
Ersan Karavelioğlu
Âl-i İmrân Suresinin 186. ayetinde şöyle buyrulur:
“Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda mutlaka sınanacaksınız. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan birçok incitici söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ sahibi olursanız, şüphesiz bu, azim gerektiren işlerdendir.”
Bir önceki 185. ayet:
“Her can ölümü tadacaktır.”
diyerek insanın nihai sınırını hatırlatmıştı.
- ayet ise ölüm gelmeden önce yaşanacak hayatın:
her zaman kolay olmayacağını
açıkça bildirir.
İnsan:
malında sınanabilir.
Bedeninde ve hayatında sınanabilir.
İnsanların:
hakareti,
alayları,
düşmanlığı
ve incitici sözleriyle karşılaşabilir.
Kur’an burada mümine:
“Bunların hiçbiri başına gelmeyecek.”
demiyor.
Tam tersine:
“Gelebilir; hatta sınanmanız kaçınılmazdır.”
diyor.
Sonra iki temel cevap veriyor:
Sabır.
Takvâ.
Yani:
duyguların ve olayların seni istediği yere sürüklemesine izin vermeden:
Allah bilinciyle doğru çizgiyi korumak.
“Mutlaka Sınanacaksınız” İfadesi Neden Bu Kadar Kesindir
Ayette:
“le tublevunne”
denir.
Bu ifade:
çok güçlü bir kesinlik taşır.
Yani:
“Kesinlikle sınanacaksınız.”
Kur’an burada iman edenlere:
sorunsuz hayat
vaat etmez.
İman:
acıyı dünyadan kaldıran:
bir sigorta poliçesi
değildir.
Mümin de:
kaybedebilir.
Hastalanabilir.
Korkabilir.
İncinebilir.
Sınavın bulunması:
Allah’ın insanı terk ettiği anlamına gelmez.
Bazen:
imanın yaşandığı alanın kendisi sınavdır.
Neden Önce “Mallarınızda” Sınanacaksınız Deniyor
Ayette:
“fî emvâlikum”
yani:
“mallarınız konusunda”
denir.
Mal:
insanın güven duygusunun:
en güçlü kaynaklarından biridir.
Para.
Ev.
Toprak.
Ticaret.
Biriktirdikleri.
Bunlar:
kaybedildiğinde:
insanın yalnız ekonomik durumu değil;
psikolojik güveni de:
sarsılabilir.
Bu nedenle mal sınavı:
sadece:
“Ne kadar paran kaldı?”
değildir.
Şu soruyu da ortaya çıkarır:
“Güvenini neye bağlamıştın?”
Mal ile Sınanmak Sadece Fakirleşmek midir
Hayır.
Servetin azalması:
bir sınav olabilir.
Ama servetin artması da:
sınavdır.
İnsan yoklukta:
sabırla sınanabilir.
Varlıkta ise:
şükür,
cömertlik,
adalet
ve kibirle sınanabilir.
Bazen kaybetmek:
zor sınavdır.
Bazen:
çok kazanmak daha tehlikeli bir sınav
olabilir.
Çünkü yokluk:
insana muhtaçlığını hatırlatabilir.
Servet ise:
kendine yeterlilik yanılsaması
oluşturabilir.
“Canlarınızda Sınanacaksınız” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve enfusikum”
denir.
Yani:
“canlarınızda / kendinizde.”
Bu:
hastalık,
yaralanma,
ölüm tehlikesi,
savaş,
kayıp,
bedensel güçlükler
gibi durumları kapsayabilir.
Uhud bağlamında:
bu ifade son derece somuttur.
İnsanlar:
yaralanmış,
yakınlarını kaybetmiş,
ölümle yüzleşmişti.
Dolayısıyla ayet:
teorik bir sabır öğretisi değil;
yaralı insanların içinde söylenen bir sabır öğretisidir.
Sınanmak Allah’ın Bilmediği Bir Şeyi Öğrenmesi İçin midir
Hayır.
Bu surede daha önce de gördüğümüz gibi:
imtihanı Allah’ın:
bilgi edinmesi
şeklinde düşünmek doğru değildir.
Kur’an’ın genel öğretisinde Allah:
insanın içini zaten bilir.
İmtihan:
insanın içindeki yönelişin:
fiile dönüşmesi,
kişinin kendisinin de kim olduğunu görmesi
ve sorumluluğunun:
gerçek hayatta ortaya çıkması
ile ilgilidir.
İmtihan:
Allah’ın bilgisini değil;
insanın yaşanmış gerçeğini
ortaya çıkarır.
“Kendilerine Kitap Verilenlerden Çokça İncitici Söz İşiteceksiniz” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve le tesmeunne minellezîne ûtu’l-kitâbe min kablikum ezan kesîrâ”
denir.
Yani:
“Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden çokça eziyet verici söz işiteceksiniz.”
Burada ayetin erken İslam dönemindeki:
dinî ve toplumsal çatışma ortamı
hatırlanmalıdır.
Bazı Ehl-i Kitap mensuplarından:
alay,
hakaret,
reddiye
ve düşmanca sözler
gelebiliyordu.
Ancak bu ayeti:
“Bütün Yahudiler ve Hristiyanlar müminlere hakaret eder.”
şeklinde genellemek doğru değildir.
Aynı sure açıkça:
“Hepsi bir değildir.”
demiştir.
Neden Kur’an Bazen Bir Topluluğu Genel Bir İfadeyle Anlatıyor
Dil bazen:
bir grubun içindeki belirgin bir davranışı:
gruba nispet ederek
anlatabilir.
Ama bağlam:
bireysel farklılıkları ortadan kaldırmaz.
Âl-i İmrân’ın kendisi:
Ehl-i Kitap içinde:
dürüst,
ibadet eden,
iyilikte yarışan
insanların bulunduğunu
açıkça söylemiştir.
Dolayısıyla 186. ayeti:
etnik veya dinî düşmanlık üretmek için kullanmak:
surenin bütünlüğüne:
aykırı olur.
Eleştirilen:
belirli düşmanca davranışlardır.
“Allah’a Ortak Koşanlardan da İncitici Sözler İşiteceksiniz” Ne Anlama Gelir
Ayet:
“ve minellezîne eşrakû”
der.
Yani:
“Allah’a ortak koşanlardan da…”
Uhud döneminde:
Mekke müşrikleriyle:
yoğun siyasi ve askerî çatışma
bulunuyordu.
Müslümanlar:
yalnız fiziksel tehditlerle değil;
alay,
propaganda,
hakaret
ve küçümsemeyle de:
karşılaşabiliyordu.
Bu nedenle ayet:
savaşın yalnız:
kılıçla değil;
söz ve psikoloji üzerinden de yaşandığını
gösterir.
“Ezen Kesîrâ” Yani “Çokça Eziyet” Sadece Hakaret midir
“Ezâ”:
incitme,
rahatsızlık verme,
eziyet
anlamı taşır.
Bağlamda:
özellikle duyulan:
incitici sözler
öne çıkar.
Bunlar:
alay,
hakaret,
iftira,
küçümseme,
dinî değerleri hedef alma
gibi biçimler alabilir.
Fakat kelime:
genel olarak daha geniş bir zarar alanı da:
taşıyabilir.
Ayetin burada vurguladığı şey:
insanın sözlerden de gerçekten yaralanabileceğidir.
Söz Gerçekten Bu Kadar Güçlü Bir Eziyet Olabilir mi
Evet.
Fiziksel yara:
bedende iz bırakır.
Söz ise:
zihinde ve kalpte
iz bırakabilir.
Bir hakaret:
yıllarca hatırlanabilir.
Bir iftira:
bir insanın itibarını:
yıkabilir.
Toplumun sürekli küçümsemesi:
kişinin psikolojisini:
etkileyebilir.
Kur’an’ın:
“çokça eziyet verici söz işiteceksiniz”
demesi:
duygusal acıyı:
önemsizleştirmediğini
gösterir.

Sabır Demek Hakaret Karşısında Her Şeye Sessiz Kalmak mıdır
Hayır.
Sabır:
pasiflik
değildir.
Bir iftiraya:
cevap verilebilir.
Hak:
hukuken aranabilir.
Yanlış bilgi:
düzeltilebilir.
Tehdit karşısında:
tedbir alınabilir.
Sabır daha çok:
öfkenin insanı:
adaletsizliğe,
kontrolsüz intikama
ve kendi ilkelerini çiğnemeye
sürüklememesidir.
Sabır, tepki vermemek değil; tepkinin ahlakını korumaktır.

“Eğer Sabrederseniz” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“ve in tasbirû”
denir.
Sabır:
yalnız beklemek
değildir.
Dayanmak.
Kararlılığı korumak.
Zorluk karşısında:
ahlaki çizgiyi terk etmemek.
Panikle:
yanlış karar vermemek.
Bazen sabır:
susmak olabilir.
Bazen:
konuşmak.
Bazen:
beklemek.
Bazen:
harekete geçmek.
Asıl mesele:
doğru olanın üzerinde kalabilmektir.

Sabır ile Ezilmişliği Birbirinden Nasıl Ayırabiliriz
Bu ayrım çok önemlidir.
Sabır:
zulmü kutsamak
değildir.
Bir insan:
şiddete uğruyorsa:
yardım isteyebilir.
Bir işçi:
hakkını arayabilir.
Bir topluluk:
meşru yollarla adalet talep edebilir.
“Sabret.”
sözü:
zalim kişinin işine gelen:
bir susturma aracına
dönüştürülmemelidir.
Kur’an’daki sabır:
adaletten vazgeçmek değil;
adaleti ararken ahlaki çözülme yaşamamaktır.

“Takvâ Sahibi Olursanız” Neden Sabırla Birlikte Söyleniyor
Çünkü sabır:
tek başına yeterli bir yön göstermez.
İnsan:
yanlış bir amaçta da:
inatla dayanabilir.
Takvâ:
sabırdaki:
ahlaki pusuladır.
Allah bilinci:
insana şunu sordurur:
Ben hakarete uğradım.
Ama:
cevabım da haksız olacak mı?
Bana zulmedildi.
Ben de:
masuma zulmedecek miyim?
Takvâ:
acı çekmenin insana her şeyi yapma hakkı vermediğini
hatırlatır.

Bir İnsan Kendisine Yapılan Kötülük Nedeniyle Kötülüğü Meşru Görebilir mi
Evet.
İnsan şöyle düşünebilir:
“Bana yaptılar; artık benim de yapmaya hakkım var.”
İşte tehlike:
burada başlar.
Mazlum olmak:
insanı otomatik olarak:
her davranışında haklı
yapmaz.
Bir insan:
haksızlığa uğramış olabilir.
Ama verdiği tepki yine:
ahlaki değerlendirmeye
tabidir.
Sabır ve takvâ:
mağduriyetin intikam ahlakına dönüşmesini engelleyen iki ölçüdür.

“Azim Gerektiren İşlerdendir” Ne Anlama Gelir
Ayette:
“fe inne zâlike min azmi’l-umûr”
denir.
“Azm”:
kararlılık,
sağlam irade,
kesin yöneliş
anlamları taşır.
Yani sabır ve takvâ:
kolay davranışlar
değildir.
İnsan:
hakarete uğradığında:
anında karşılık vermek isteyebilir.
Kaybettiğinde:
öfkeye teslim olabilir.
Ama:
duygusunu inkâr etmeden,
ahlaki sınırı korumak:
güçlü bir irade
gerektirir.

Bu Ayet Müminlere Gelecek İçin Kötümser Bir Tablo mu Çiziyor
Hayır.
Daha çok:
gerçekçi bir hazırlık
yapıyor.
“Hiç sorun yaşamayacaksınız.”
deseydi;
ilk büyük acıda:
insan inancını sorgulayabilirdi.
Ayet ise:
önceden söylüyor:
Sınanacaksınız.
Kaybedebilirsiniz.
İncitici sözler:
duyabilirsiniz.
Ama bunların ardından:
bir yol gösteriyor:
Sabır ve takvâ.
Gerçekçilik:
umutsuzluk değildir.

185 ve 186. Ayetler Birlikte Hayatı Nasıl Çerçeveliyor
- ayet:
“Her can ölümü tadacaktır.”
dedi.
- ayet:
ölüme kadar geçen hayatın:
sınavlarla dolu olabileceğini
söylüyor.
Böylece insanın dünya hayatı:
iki büyük gerçekle çevreleniyor:
Geçicilik.
İmtihan.
Ama ikisinin ortasında:
insanın seçimi vardır.
Ölümlüsün.
Sınanacaksın.
Fakat:
nasıl karşılık vereceğin hâlâ ahlaki sorumluluğundur.

Bize Yapılan Haksızlıkların Karakterimizi Değiştirmesine İzin Veriyorsak, Sonunda Bize Zarar Veren İnsanlara Kendimizi Dönüştürme Gücünü de Vermiş Olmuyor muyuz
Âl-i İmrân 186’nın insanın önüne koyduğu en derin sorulardan biri:
belki budur.
İnsan:
acı yaşadığında:
sadece yaralanmaz.
Değişme tehlikesi de:
yaşar.
Birisi sana:
ihanet eder.
Sonra:
“Artık kimseye güvenmeyeceğim.”
dersin.
Birisi seni:
kandırır.
“Ben de bundan sonra herkesi kandırırım.”
diyebilirsin.
Birisi:
sana merhametsiz davranır.
Sen de:
merhameti:
zayıflık
sanmaya başlayabilirsin.
İşte o anda sana zarar veren insan:
yalnız geçmişteki bir olayın faili
olmaktan çıkar.
Karakterinin geleceğini de yönetmeye başlar.
Âl-i İmrân 186:
tam burada:
sabır ve takvâyı
öne çıkarır.
Sabır:
“Canım yanmadı.”
demek değildir.
Canın:
yanabilir.
Hakaret:
incitebilir.
Kayıp:
çok ağır olabilir.
Sabır:
şunu diyebilmektir:
“Canım yandı; ama acım benim ahlakımı belirlemeyecek.”
Bu:
çok zor bir güçtür.
Çünkü insanın öfkesi:
haklı olabilir.
Ama haklı öfke bile:
yanlış davranış üretebilir.
Bir insan:
sana iftira attı.
Öfkelenmek:
anlaşılır.
Ama sen de:
ona iftira atarsan;
ilk haksızlık:
ikinci haksızlığı:
doğru hâle getirmez.
Bir topluluk:
sana zulmetti.
Ama sen o topluluğun:
suçsuz bütün bireylerine:
nefret geliştirirsen;
adaleti:
grup intikamına
dönüştürebilirsin.
Belki takvânın en zor biçimlerinden biri:
düşmanına karşı bile adalet ölçüsünü koruyabilmektir.
Çünkü insan dostuna:
adil davranmayı
kolay bulabilir.
Asıl sınav:
öfke duyduğun insanda:
başlar.
Bu ayetin:
mal ve can sınavıyla:
incitici sözleri aynı bağlamda toplaması da:
son derece anlamlıdır.
İnsan sadece parasını:
kaybettiğinde sınanmaz.
Bazen bir cümle:
servet kaybından daha fazla
yaralayabilir.
İtibarına saldırılır.
İnancınla alay edilir.
Kutsal gördüğün şey:
küçümsenir.
İnsan:
anında:
karşı saldırıya geçmek
isteyebilir.
Ama ayet:
sabır ve takvâ
der.
Bu:
haysiyetsizlik değildir.
Tam tersine:
kendine hâkimiyetin:
en güçlü biçimlerinden biridir.
Çünkü öfken geldiğinde:
ilk dürtünü yapmak:
kolaydır.
Asıl güç:
ilk dürtü ile davranış arasına:
ahlaki düşünce
koyabilmektir.
Şunu sorabilmek:
“Bana yapılan yanlıştı. Peki şimdi benim yapacağım doğru mu?”
Bu soru:
insanı:
acıdan doğan yeni bir zulümden
koruyabilir.
Belki insanın gerçek karakteri:
iyi davrananlara:
nasıl karşılık verdiğinde değil;
kötü davrananların seni neye dönüştüremediğinde
görülür.
Seni küçümsediler.
Ama seni:
kibirli birine dönüştüremediler.
Sana yalan söylediler.
Ama seni:
yalancı yapamadılar.
Sana zulmettiler.
Ama seni:
zalim yapamadılar.
Seni nefretle karşıladılar.
Ama sen:
adalet ölçüsünü kaybetmedin.
Belki sabır ve takvânın:
en büyük zaferlerinden biri:
budur.
Çünkü insan bazen:
düşmanını yenebilir.
Ama düşmanına benzeyerek:
daha büyük bir yenilgi
yaşayabilir.
Âl-i İmrân 186:
mümini:
yalnız dış tehdide karşı
değil;
dış tehdidin içeride oluşturabileceği ahlaki bozulmaya karşı da
hazırlar.
Ve belki Âl-i İmrân 186’nın bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Bizi inciten, malımıza zarar veren veya değerlerimizle alay eden insanlar karşısında hakkımızı savunurken sabır ve takvâyı koruyabiliyor muyuz; yoksa bize yapılan kötülüğün, sonunda bizi de yapmak istemediğimiz kötülüklere dönüştürmesine izin mi veriyoruz?
“Âl-i İmrân 186, iman eden insana acısız bir hayat vaat etmez; malda, canda ve insanların incitici sözlerinde sınanabileceğini açıkça bildirir. Fakat sınavın ortasında iki büyük ölçü verir: sabır ve takvâ. Gerçek güç, acı hissetmemek değil; acının bizi adaletsiz, merhametsiz ve kendi ilkelerimize yabancı bir insana dönüştürmesine izin vermemektir.”
Ersan Karavelioğlu