Yûnus Suresi 83. Ayette “Firavun ve İleri Gelenlerin Kendilerine İşkence Etmesinden Korktukları İçin Musa’ya Kavminden Ancak Bir Grup Genç İman Etti; Firavun Yeryüzünde Büyüklük Taslayan ve Haddi Aşanlardandı” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“Korku her zaman imansızlık değildir. İnsan hakikate inanabilir fakat zulüm, işkence, ailesine zarar verilmesi veya hayatını kaybetme tehlikesi karşısında korkabilir. Yûnus 83, baskı altındaki insanların korkusunu küçümsemek yerine, korku üreten Firavun düzeninin ahlaki suçunu görünür hâle getirir.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 83. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Firavun ve ileri gelenlerinin kendilerine işkence etmesinden korktukları için Musa’ya, kavminden ancak bir grup genç/nesil iman etti. Şüphesiz Firavun yeryüzünde gerçekten büyüklük taslayan biriydi ve gerçekten haddi aşanlardandı.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Femâ âmene li-Mûsâ illâ zurriyyetun min kavmihî alâ havfin min Fir‘avne ve meleihim en yeftinehum. Ve inne Fir‘avne le-âlin fi’l-ardı ve innehû le-mine’l-musrifîn.”
Bir önceki ayette:
Allah’ın hakkı sözleriyle gerçekleştireceği
bildirilmişti.
Şimdi ise Kur’an çok gerçekçi bir tablo gösteriyor:
Hak ortaya çıkmış olsa bile herkes hemen:
açıkça iman etmiyor.
Çünkü ortada:
Firavun’un baskısı ve korku düzeni
vardır.
Musa’ya Neden Çok Az İnsan İman Etti
Ayet:“Femâ âmene li-Mûsâ illâ zurriyyetun min kavmihî”
der.
Yani:
“Musa’ya kavminden ancak bir zürriyet/grup iman etti.”
Buradaki vurgu:
iman edenlerin sayısının sınırlı oluşudur.
Fakat bunun sebebi yalnız:
“İnsanlar delili anlamadı.”
değildir.
Ayet açıkça:
korkudan
söz eder.
Demek ki bazen insanlar:
bir gerçeği görebilir
ama:
onu açıkça kabul etmenin bedelinden
korkabilir.
Bu, inanç ile toplumsal baskı arasındaki ilişkiyi anlamak açısından çok önemlidir.
Ayetteki “Zürriyet” Kimleri İfade Ediyor
Ayette:“zurriyyetun min kavmihî”
ifadesi vardır.
“Zürriyet” kelimesi:
nesil,
soy,
çocuklar,
genç kuşak,
bir topluluğun devam eden kuşağı
gibi anlamlar taşıyabilir.
Tefsirlerde bu grubun kim olduğu konusunda farklı açıklamalar vardır.
Bazı yorumlarda:
Hz. Musa’nın kavminden genç bir grup
öne çıkarılır.
Bazı açıklamalarda ise ayetteki zamirlerin ve bağlamın kime döndüğü daha ayrıntılı biçimde tartışılmıştır.
Bu nedenle:
“Kesinlikle sadece şu yaş grubuydu ve sayıları şuydu.”
demek doğru olmaz.
Ayetin açık mesajı:
baskı altında bulunan sınırlı bir grubun Musa’ya iman ettiğidir.
Neden Özellikle Gençlerin İman Etmiş Olabileceği Düşünülür
Genç insanlar bazen:yerleşmiş düzenlere,
atalardan gelen kabullere,
toplumsal statü kaygılarına
daha az bağlı olabilir.
Yeni bir fikri:
daha rahat değerlendirebilirler.
Bu, her genç insanın:
daha doğru
ve her yaşlı insanın:
daha kapalı
olduğu anlamına gelmez.
Yaş:
hakikatin ölçüsü değildir.
Ama toplumsal değişimlerde gençlerin:
risk almaya,
yerleşik otoriteyi sorgulamaya
daha açık olabildiği görülebilir.
Yûnus 83 bu ihtimali düşündürür.
Fakat:
gençlik ≠ otomatik iman veya doğruluk.
“Firavun’dan Korkuyorlardı” Ne Anlama Gelir
Ayette:“alâ havfin min Fir‘avne”
denilir.
Yani:
“Firavun’dan korku içinde...”
Bu sıradan:
“Beni eleştirirler mi?”
korkusu değildir.
Firavun:
devlet gücüne,
zor kullanma imkânına,
cezalandırma araçlarına
sahiptir.
Kur’an’ın başka bölümlerinde:
Firavun’un İsrailoğullarına yönelik ağır zulümleri
anlatılır.
Dolayısıyla iman etmek:
yalnız zihinsel bir tercih değil,
hayatı tehlikeye sokabilecek bir karar
hâline gelmiştir.
Korkmak İmanın Zayıf Olduğunu mu Gösterir
Hayır.Bu çok önemli bir ayrımdır.
İnsan:
Allah’a inanabilir
ve aynı anda:
işkenceden,
ölümden,
ailesine zarar gelmesinden,
hapis cezasından
korkabilir.
Korku:
insanın doğal duygularından biridir.
Peygamberler bile çeşitli durumlarda:
korku yaşamıştır.
Kur’an:
insanı duygusuz bir varlık
olarak tanımlamaz.
Bu yüzden:
korku ≠ küfür.
korku ≠ otomatik iman zayıflığı.
Asıl soru:
korkunun insanı ne ölçüde yönettiğidir.
Cesaret Hiç Korkmamak mıdır
Hayır.Cesaret çoğu zaman:
korkuya rağmen doğru bildiğini yapabilmektir.
Hiç korkmayan insan:
cesur olmak zorunda değildir.
Belki:
tehlikeyi anlamıyordur.
Gerçek cesaret:
riski bilip,
korkuyu hissedip,
yine de gerektiğinde doğru olanı yapabilmektir.
Musa’ya iman eden bu grubun durumu:
bu açıdan son derece anlamlıdır.
Onlar:
Firavun’un gücünü biliyor.
Ama buna rağmen:
iman ediyorlar.
“Firavun ve İleri Gelenleri” Neden Birlikte Anılıyor
Ayette:Firavun’un yanında:
“meleihim”
ifadesi de vardır.
Bu:
ileri gelenler,
yönetici çevre,
nüfuz sahipleri
anlam alanıyla ilişkilidir.
Yani korku sistemi:
yalnız bir kişinin öfkesiyle
sınırlı olmayabilir.
Firavun’un:
emirlerini uygulayan,
düzeni sürdüren,
baskıyı taşıyan
bir çevresi vardır.
Bu bize önemli bir toplumsal ders verir:
Zulüm bazen kurumsallaşır.
Tek kişinin niyeti:
çok sayıda insanın katılımıyla
sisteme dönüşebilir.
Bir Zulüm Düzeninde Her Görevli Aynı Derecede Sorumlu mudur
Hayır.Bir insan:
emir veren olabilir.
Başka biri:
uygulayan olabilir.
Bir diğeri:
tehdit altında çalışıyor olabilir.
Bir başkasının:
yetkisi son derece sınırlı olabilir.
Bu nedenle:
bütün bir kurumda bulunan herkesi
aynı ahlaki sorumluluk seviyesine
yerleştirmek doğru değildir.
Sorumluluk:
bilgi,
irade,
yetki,
katılım
ölçüsüne göre değişebilir.
Allah:
bunların tamamını eksiksiz bilir.
Kurumsal sorumluluk vardır; ama bireysel hesap da kişiseldir.
“Onları Fitneye Düşürmelerinden Korkuyorlardı” Ne Demektir
Ayette:“en yeftinehum”
ifadesi kullanılır.
“Fitne” burada:
gündelik Türkçedeki yalnız:
dedikodu,
insanları birbirine düşürme
anlamında değildir.
Bağlamda:
baskı,
işkence,
eziyet,
dinden döndürme amacıyla sınama
gibi anlamlar öne çıkar.
Yani Musa’ya iman edenler:
Firavun düzeninin onları:
imanlarından vazgeçirmek için baskıya uğratmasından
korkmaktadır.
Bu nedenle Kur’an’daki “fitne” kelimesini:
her ayette aynı Türkçe anlamla
çevirmek doğru değildir.
Bağlam kelimenin anlamını belirler.

Dinî Baskı Neden Bu Kadar Ağır Bir Zulümdür
Çünkü insanın:vicdanına,
inancına,
düşüncesine
zorla hükmetmeye çalışır.
Bir kişiye:
“Şuna inanmazsan sana zarar vereceğim.”
demek gerçek iman üretmez.
Aynı şekilde:
“Bu inançtan vazgeçmezsen aileni cezalandıracağım.”
demek de:
ağır baskıdır.
Yûnus 83’te Firavun düzeninin yaptığı şey:
tam olarak böyle bir korku atmosferi üretmektir.
Bu nedenle ayet:
dinî zorlamanın insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisini
görmemizi sağlar.

İnsan İnancını Tehlike Altında Gizleyebilir mi
Bu konu fıkıh ve tefsirde ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.İnsan:
ölüm,
işkence,
ağır baskı
altında bulunabilir.
İslam geleneğinde zorlanma hâlinin:
sorumluluk değerlendirmesinde
önemli olduğu kabul edilmiştir.
Bu nedenle:
baskı altında bulunan insanı rahat koltuktan yargılamak
çok yanlış olabilir.
Bir insanın:
“Ben olsam asla korkmazdım.”
demesi kolaydır.
Ama gerçekten:
ailesi,
hayatı,
özgürlüğü
tehlikeye girdiğinde ne yapacağını
kesin olarak bilemeyebilir.
Mazlumun korkusunu küçümsemek yerine zalimin ürettiği korkuyu sorgulamak gerekir.

Firavun’un Gücü İnsanların Özgür İradesini Tamamen Ortadan Kaldırıyor mu
Hayır.Ama:
özgür karar verme alanını
ciddi biçimde baskı altına alıyor.
Bir insan:
silah tehdidi altında
karar veriyorsa,
bu karar:
rahat ortamda verilen kararla
aynı değildir.
Bu yüzden hukukta da:
zorlama,
tehdit,
baskı
önemli kavramlardır.
Kur’an da insanın içinde bulunduğu şartları:
görmezden gelmez.
Allah:
kişinin:
ne kadar özgür olduğunu,
ne kadar zorlandığını,
hangi korkuyla karşılaştığını
eksiksiz bilir.
İlahî adalet, insanın şartlarını hesaba katmayan kaba bir değerlendirme değildir.

“Firavun Yeryüzünde Çok Yüksekti” Ne Anlama Gelir
Ayette:“Ve inne Fir‘avne le-âlin fi’l-ard”
denilir.
Buradaki “âlin”:
fiziksel olarak:
çok uzun boylu
veya yüksek bir yerde oturan
anlamında değildir.
Bağlam:
kibir, üstünlük taslama, egemenlik ve tahakküm
ile ilgilidir.
Firavun:
yeryüzünde kendisini:
çok büyük,
üstün,
sorgulanamaz
görmektedir.
Dolayısıyla ifade:
siyasi ve ahlaki bir üstünlük taslama durumunu
anlatır.

Güçlü Olmak ile “Yeryüzünde Büyüklük Taslamak” Aynı Şey midir
Hayır.Bir insan:
çok güçlü bir yönetici
olabilir
ama:
adil davranabilir.
Bir şirket yöneticisi:
binlerce çalışanı
yönetebilir
ama:
hesap verebilir olabilir.
Bir anne-baba:
aile içinde otorite sahibidir
ama:
çocuğuna zulmetmeyebilir.
Problem:
gücün kendisi değil,
gücün insanı kendisini diğerlerinden üstün ve hesap vermez görmeye sürüklemesidir.
Firavun’un:
“uluvv”
tavrı budur.
Yetki ≠ kibir.
Ama yetki:
kibir için kullanılabilir.

“Haddi Aşanlardandı” Ne Anlama Gelir
Ayet:“ve innehû le-mine’l-musrifîn”
diye sona erer.
“Musrif”:
sınırı aşan,
ölçüyü bozan,
aşırılığa giden
anlamlarına gelir.
Türkçede “israf” deyince çoğu zaman:
yemek veya para israfı
akla gelir.
Fakat Kur’an’daki kök:
daha geniştir.
Firavun’un israfı burada:
yalnız para harcaması değildir.
O:
iktidar sınırını aşmaktadır.
İnsanlara zulmetmektedir.
Kendisini:
olması gereken konumun
çok üstüne çıkarmaktadır.
Yani:
israf yalnız sofrada değil, güç kullanımında da olabilir.

Çok Para Harcayan Herkes Bu Ayetteki “Musrif” ile Aynı mıdır
Hayır.Kelimenin bağlamını korumak gerekir.
Elbette maddî savurganlık da:
başka ayetlerde
israf konusu olabilir.
Fakat Yûnus 83’te Firavun’un:
musriflerden
olması:
onun:
zulmü,
kibri,
sınır tanımayan iktidarı
bağlamındadır.
Bu nedenle:
lüks bir eşya alan bir insanı doğrudan:
“Firavun gibi musrifsin.”
diye nitelemek doğru değildir.
Bir kavramı:
bağlamından koparmak,
ayetlerin anlamını
daraltabilir veya çarpıtabilir.

Yûnus 79–83 Arasında Nasıl Bir Süreç Var
Yûnus 79’da Firavun:usta sihirbazların getirilmesini
istedi.
Yûnus 80’de Musa:
“Atacağınızı atın.”
dedi.
Yûnus 81’de:
“Bu sihirdir; Allah onu boşa çıkaracaktır.”
dedi.
Yûnus 82’de:
Allah’ın hakkı gerçekleştireceği
bildirildi.
Yûnus 83 ise:
hak ortaya çıksa bile:
korkunun insanların açıkça iman etmesini zorlaştırabildiğini
gösteriyor.
Bu çok gerçekçi bir sıralamadır.
Hakikat:
ortaya çıkabilir.
Ama insanın karşısında:
sadece zihinsel şüphe değil,
siyasi baskı ve bedel korkusu
da bulunabilir.
Dolayısıyla:
hakikati bilmek ile:
hakikatin yanında açıkça durabilmek
aynı şey değildir.

Sonuç: Yûnus Suresi 83. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 83. ayet, Musa ile Firavun kıssasında çok önemli bir noktaya dikkat çeker:Hakikatin ortaya çıkması, korkunun ortadan kalkması anlamına gelmez.
Musa:
Allah’ın ayetleriyle
gelmiştir.
Firavun’un sihirbazlarının ortaya koyduğu şey:
boşa çıkarılacaktır.
Hak:
açıkça görünmektedir.
Buna rağmen:
iman edenlerin sayısı
sınırlıdır.
Neden?
Ayet doğrudan cevap verir:
Korku.
Firavun’dan korkuyorlar.
İleri gelenlerden korkuyorlar.
Baskıya uğramaktan korkuyorlar.
İşkence görmekten,
ailelerine zarar gelmesinden,
hayatlarının altüst olmasından
korkuyorlar.
Bu bize insan hakkında çok gerçekçi bir şey öğretir:
İnsan yalnızca:
“Doğru olan nedir?”
sorusuyla yaşamaz.
Bazen aynı anda:
“Bunun bedeli ne olacak?”
sorusunu da sorar.
Bu bedel:
işini kaybetmek
olabilir.
Ailesinden dışlanmak olabilir.
Hapse girmek olabilir.
Şiddete uğramak olabilir.
Ölüm tehdidi olabilir.
Bu nedenle baskı altında yaşayan bir insanın kararlarını:
rahat ve güvenli ortamda yaşayan kişi gibi
yargılamamak gerekir.
Bugün güvenli bir evde oturup:
“Ben olsam asla korkmazdım.”
demek kolaydır.
Ama insan:
çocuğunun hayatı tehdit edildiğinde,
ailesi rehin alındığında,
işkence ihtimali ortaya çıktığında
nasıl davranacağını kesin olarak bilemeyebilir.
Yûnus 83 bu açıdan:
mazluma karşı merhametli bir okuma
gerektirir.
Ayetin eleştiri oku:
öncelikle korkana değil,
korku üreten Firavun sistemine
yönelmiştir.
Bu çok önemlidir.
Çünkü bazen toplum:
zalimin yaptığını konuşmak yerine:
mazlumun neden daha cesur olmadığını
sorgular.
“Neden konuşmadı?”
“Neden karşı çıkmadı?”
“Neden kaçmadı?”
Oysa asıl soru bazen:
“İnsanları konuşamayacak kadar korkutan düzeni kim kurdu?”
olmalıdır.
Bu, mağdur suçlaması ile:
gerçek sorumluluğu ayıran
çok önemli bir ahlaki farktır.
Elbette cesaret değerlidir.
Musa’ya iman eden grup:
korkuya rağmen
iman ediyor.
Bu yüzden onların tavrı:
çok kıymetlidir.
Ama onların cesaretini:
başka mazlumları küçümsemek için
kullanmamalıyız.
Cesuru takdir etmek başka, korkanı aşağılamak başka şeydir.
Kur’an:
insanın kırılganlığını bilir.
Yûnus 83’ün:
“fitneye uğratılma korkusu”
ifadesi bize:
inanç özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu da düşündürür.
Bir toplum gerçekten:
hakikate güveniyorsa,
insanların inancını:
işkenceyle,
tehditle,
zorla
belirlemeye ihtiyaç duymaz.
Zorla söyletilen:
“İnanıyorum.”
gerçek iman olmayabilir.
Zorla söyletilen:
“İnanmıyorum.”
da insanın kalbindeki gerçeği değiştirmeyebilir.
Çünkü iman:
kalp ve iradeyle
ilişkilidir.
Bu yüzden:
vicdanı zorlamak insanın en derin alanlarından birine müdahaledir.
Firavun düzeninin büyük suçlarından biri:
tam da budur:
insanlara yalnız fiziksel değil,
vicdanî baskı
uygulamak.
Ayetin:
“Firavun yeryüzünde gerçekten büyüklük taslayan biriydi.”
cümlesi ise korku sisteminin kökünü gösterir:
Kibirli iktidar.
Firavun:
kendini:
diğer insanlarla aynı insanlık düzleminde
görmüyor.
Kendisini:
sorgulanamaz,
üstün,
mutlak
bir otorite
gibi konumlandırıyor.
İşte baskı çoğu zaman burada başlar:
Bir insan veya kurum:
“Ben hesap vermem.”
demeye başladığında.
Çünkü hesap vermeyen güç:
kendi sınırını
kendisi belirlemeye başlar.
Sonra:
eleştiriyi tehdit
olarak görür.
Muhalefeti:
ihanet
olarak görür.
Farklı düşünceyi:
düşmanlık
olarak görür.
Ve sonunda:
insanların korkması,
sistemin normal çalışma biçimi
hâline gelebilir.
Yûnus 83 bu nedenle yalnız Firavun’un kişisel kibrini değil,
korkuyla yönetilen sistemin mantığını
da düşündürür.
Sağlıklı yönetim:
insanların:
“Yanlış yaparsam hukuken hesap veririm.”
diye düşünmesini sağlar.
Zalim düzen ise:
insanın:
“Yöneticiye karşı çıkarsam başıma ne gelir?”
diye korkmasını sağlar.
İkisi aynı şey değildir.
Hukuk:
kuralla bağlıdır.
Keyfî korku sistemi ise:
kişinin iradesine bağlıdır.
Ayetin son kelimelerinden biri:
“musrifîn”
olması da çok anlamlıdır.
Firavun:
sınırı aşmıştır.
Bu sınır:
yalnız harcama sınırı değildir.
İnsan olmanın sınırıdır.
Yetkisinin sınırıdır.
Başkasının hakkına müdahalenin sınırıdır.
Firavun:
kendisine verilen dünyevî iktidarı:
mutlaklaştırmıştır.
Bu bize bugün de güçlü bir ilke verir:
Her yetkinin bir sınırı olmalıdır.
Devletin yetkisi:
sınırsız değildir.
Yöneticinin yetkisi:
sınırsız değildir.
Anne-babanın çocuk üzerindeki yetkisi:
sınırsız değildir.
Patronun çalışan üzerindeki yetkisi:
sınırsız değildir.
Dinî liderin takipçisi üzerindeki etkisi:
sınırsız değildir.
İnsan:
başka bir insanın:
vicdanının,
bedeninin,
onurunun
mutlak sahibi değildir.
Tevhidin önemli sonuçlarından biri budur:
Mutlak otorite Allah’a aittir; insanın otoritesi sınırlıdır.
Bu nedenle:
“Ben babayım, istediğimi yaparım.”
yanlıştır.
“Ben patronum, çalışan üzerinde her hakkım var.”
yanlıştır.
“Ben devletim, istediğimi yaparım.”
yanlıştır.
“Ben dinî liderim, bana sorgusuz itaat gerekir.”
yanlıştır.
İnsan yetkisi:
adalet ve sorumlulukla sınırlıdır.
Yûnus 83 ayrıca gençlerin hakikat karşısındaki rolünü düşündürür.
Eğer ayetteki “zürriyet” genç kuşak vurgusu taşıyorsa:
burada çok güzel bir mesaj vardır:
Bazen köklü değişimleri:
henüz çıkar düzenine tamamen bağlanmamış genç insanlar
başlatabilir.
Genç:
“Neden?”
sorar.
“Bunu neden böyle yapıyoruz?”
der.
Bu sorular:
toplum için değerli olabilir.
Ama gençleri:
yalnız asi olmaya
teşvik etmek de doğru değildir.
Her eski yanlış değildir.
Her yeni doğru değildir.
Gençliğin enerjisi:
bilgi ve ahlakla
birleşmelidir.
Aksi hâlde:
sadece başka bir taassup
doğabilir.
Bu yüzden ideal olan:
gençliğin cesareti ile:
tecrübenin bilgeliğinin
birleşmesidir.
Ayetin günümüze bakan başka bir önemli tarafı:
işini kaybetme korkusuyla susmak
gibi daha küçük ölçekteki baskı biçimleridir.
Bir çalışan:
şirketinde:
yolsuzluk
görebilir.
Ama konuşursa:
işini kaybetmekten
korkabilir.
Bir öğrenci:
haksızlık
görebilir.
Ama öğretmenden:
not baskısı
göreceğini düşünebilir.
Bir aile üyesi:
aile içindeki yanlış davranışı
söylemek isteyebilir.
Ama dışlanmaktan
korkabilir.
Bu durumları:
Firavun düzeniyle birebir aynı
ilan etmek doğru değildir.
Ama ayetin ortaya koyduğu:
güç + korku + sessizlik
ilişkisi,
modern hayatın farklı alanlarında da
düşünülebilir.
Bu durumda güçlü olan kişinin sorumluluğu:
daha da büyür.
Bir patron:
çalışanlarının:
“Bana itiraz edersem işten atılırım.”
diye korktuğu bir sistem mi kuruyor?
Bir baba:
çocuğunun:
“Babamla farklı düşünürsem beni sevmez.”
diye korktuğu bir ev mi kuruyor?
Bir dinî lider:
takipçisinin:
“Soru sorarsam dışlanırım.”
diye korktuğu bir ortam mı oluşturuyor?
Eğer öyleyse:
orada hakikatin sağlıklı biçimde konuşulması
zorlaşır.
Çünkü korku:
insanın gerçekte ne düşündüğünü saklamasına
neden olabilir.
Bu da güçlü kişinin:
“Herkes bana katılıyor.”
yanılgısına düşmesine yol açar.
Belki kimse katılmıyordur.
Sadece:
kimse konuşmaya cesaret edemiyordur.
Bu, Firavun tipi otoritenin en büyük körlüklerinden biridir.
İnsanların sessizliğini:
onay
sanabilir.
Oysa:
sessizlik ≠ rıza.
Bazen sessizlik:
korkudur.
Bu ayetin sosyal açıdan çok güçlü derslerinden biri budur.
Yûnus 83 aynı zamanda iman eden kişiye de gerçekçi bir mesaj verir:
Korkuyorsan:
kendini hemen:
“Ben kötü müminim.”
diye mahkûm etme.
Korkunu tanı.
Tedbirini al.
Allah’a yönel.
Mümkün olan doğru adımı at.
Çünkü cesaret:
duygunun yok olması değil,
duygunun seni tamamen yönetmesine izin vermemektir.
İnsan bazen büyük bir adım atamaz.
Ama:
küçük bir doğru adım
atabilir.
Bazen:
konuşamaz.
Ama zulme ortak olmayı
reddedebilir.
Bazen:
açık mücadele edemez.
Ama mazluma:
gizlice yardım edebilir.
İnsanların imkânları:
aynı değildir.
Allah:
bunların tamamını bilir.
Bu nedenle başkalarının imanını:
kendi cesaret standardımızla
ölçmemeliyiz.
Ayet bize ayrıca:
gerçek başarıyı sayılardan bağımsız düşünmeyi
yeniden öğretir.
Musa’ya başlangıçta:
çok az insan
iman etmiş olabilir.
Bu:
Musa’nın mesajının:
başarısız olduğu
anlamına gelmez.
Doğru:
az kişi tarafından
kabul edilebilir.
Yanlış:
çoğunluk tarafından
desteklenebilir.
Ama yine tersine:
azınlık olmak da:
otomatik doğruluk
değildir.
Ölçü yine:
hakikat ve delildir.
Musa haklıdır çünkü:
Allah’ın peygamberidir.
Azınlıkta olduğu için değil.
Bu ayrım günümüzde özellikle önemlidir.
Bir grup:
“Herkes bize karşı, demek biz kesin haklıyız.”
diyemez.
Başka bir grup da:
“Biz çoğunluğuz, demek biz haklıyız.”
diyemez.
Çoğunluk ≠ hakikat.
Azınlık ≠ hakikat.
Hakikat:
sayılardan bağımsız değerlendirilir.
Yûnus Suresi 83 bütün bunların sonunda bize çok insani ve çok ciddi bir soru bırakır:
Bir toplumda insanlar doğru bildikleri şeyi söylemeye korkuyorsa, yalnız onların cesaretini mi sorgulamalıyız; yoksa daha önce “Bu korkuyu kim üretti, güç neden hesap vermez hâle geldi ve insanlar neden hakikati söylemenin bedelinden korkuyor?” diye mi sormalıyız? Ve güç bizim elimizde olduğunda, insanlar bizim yanımızda gerçekten özgürce mi konuşuyor, yoksa sessizliklerini onay sanacağımız kadar bizden korkuyorlar mı?
“Korkanı küçümsemeden önce onu kimin korkuttuğuna bak. Cesaret değerlidir; fakat zulmün gerçek suçlusu, korkuyla yaşayan mazlum değil, korkuyu yönetim aracına dönüştüren güçtür. Yetkin olduğunda insanları susturma; öyle bir adalet kur ki sana katılmayan kişi bile korkmadan konuşabilsin. Çünkü sessizlik her zaman onay değildir; bazen yalnızca korkudur.”
Ersan Karavelioğlu