Yûnus Suresi 78. Ayette “Bizi Atalarımızı Üzerinde Bulduğumuz Yoldan Döndürmek ve Yeryüzünde Büyüklük İkinizin Olsun Diye mi Geldiniz? Biz Size İnanmayacağız” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan bazen bir düşüncenin doğruluğunu araştırmak yerine, ‘Atalarımız böyle yapıyordu’ diyerek geleneği delilin yerine koyabilir; hakikati söyleyeni de ‘güç peşinde’ olmakla suçlayabilir. Kur’an ne geleneği bütünüyle reddeder ne de onu sorgulanamaz hâle getirir: Ölçü, miras aldığımız şeyin hakikate uygun olup olmadığıdır.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 78. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Dediler ki: ‘Sen bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden döndürmek ve yeryüzünde büyüklük/egemenlik ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanacak değiliz.’”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Kâlû e ci’tenâ li-telfitenâ ammâ vecednâ aleyhi âbâenâ ve tekûne lekume’l-kibriyâu fi’l-ardı ve mâ nahnu lekumâ bi-mu’minîn.”
Bir önceki ayette Hz. Musa:
“Size hakikat geldiğinde ona sihir mi diyorsunuz?”
diye Firavun çevresinin suçlamasını sorgulamıştı.
Yûnus 78’de ise Firavun çevresinin yeni savunması ortaya çıkar:
“Atalarımızın yolunu değiştirmek ve iktidarı ele geçirmek istiyorsunuz.”
Yani tartışma artık yalnız:
“Bu sihir mi?”
sorusunda değildir.
Mesele:
gelenek
ve:
iktidar
üzerinden yeniden çerçevelenmektedir.
“Atalarımızı Üzerinde Bulduğumuz Şey” Ne Anlama Gelir
Ayette:“ammâ vecednâ aleyhi âbâenâ”
denilir.
Yani:
“Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden...”
Bu ifade:
nesilden nesile aktarılan:
inançları,
gelenekleri,
dinî uygulamaları,
toplumsal kabulleri
ifade eder.
Firavun çevresi adeta şöyle diyor:
“Bizim zaten bir düzenimiz ve atalarımızdan kalan bir inancımız var.”
Hz. Musa’nın mesajı ise bu alışılmış düzeni:
sorgulamaktadır.
Kur’an Atalara Saygıyı Reddediyor mu
Hayır.Kur’an:
anne-babaya saygıyı,
aile bağlarını,
geçmiş nesillerden gelen iyiliği
değersizleştirmez.
Problem:
ataların yanılmaz kabul edilmesidir.
Bir gelenek:
eski olabilir
ve doğru olabilir.
Ama:
eski olduğu için
otomatik doğru olmaz.
Aynı şekilde yeni bir fikir de:
yeni olduğu için
otomatik doğru değildir.
Eskilik ≠ doğruluk.
Yenilik ≠ doğruluk.
Ölçü:
hakikat ve delildir.
Gelenek Din İçin Tamamen Önemsiz midir
Hayır.Gelenek:
insanın:
dilini,
kimliğini,
aile yapısını,
dini öğrenme biçimini
etkileyebilir.
Birçok güzel değer:
nesilden nesile gelenek yoluyla aktarılır.
Misafirperverlik,
aile dayanışması,
büyüklere saygı,
yardımlaşma
bunlara örnek olabilir.
Kur’an’ın eleştirisi:
gelenek olduğu için yanlışın da dokunulmaz hâle getirilmesidir.
Sağlıklı yaklaşım:
“Atalarımız yaptı, o hâlde kesin doğrudur.”
değil,
“Atalarımızdan bunu öğrendik; şimdi bunun hak ve doğru olup olmadığına bakalım.”
olmalıdır.
Ataları Sorgulamak Onlara Saygısızlık mıdır
Hayır.Bir insan:
babasını,
dedesini,
kültürünü
çok sevebilir.
Ama onların:
yanılmış olabileceğini
de kabul edebilir.
İnsan olmak:
yanılabilir olmak
demektir.
Bir önceki neslin:
her kararını eleştirmek saygısızlık olmadığı gibi,
her kararını kutsallaştırmak da gerçek saygı değildir.
Bazen geçmiş nesle yapılabilecek en büyük saygı:
onların güzel mirasını koruyup yanlışını tekrar etmemektir.
“Bizi Döndürmek İçin mi Geldiniz?” İfadesi Ne Demektir
Ayette:“li-telfitenâ”
ifadesi geçer.
Bu:
bir şeyi bulunduğu yönden çevirmek,
uzaklaştırmak,
başka bir yöne döndürmek
anlamlarına gelebilir.
Firavun çevresi Hz. Musa’nın çağrısını:
“Bizi mevcut inanç ve düzenimizden koparmaya çalışıyor.”
şeklinde sunuyor.
Bu ifade dikkat çekicidir.
Çünkü değişim çağrısı yapan kişi bazen:
“Toplumu bozuyor.”
diye suçlanabilir.
Ama önemli soru şudur:
Mevcut düzen doğru mu?
Bir şeyin:
alışılmış olması,
onu:
adil,
haklı,
doğru
yapmaz.
Her Gelenek Değiştirilmeli midir
Hayır.Kur’an’ın yaklaşımı:
“Eski olan her şeyi yıkın.”
değildir.
Bazı gelenekler:
çok değerlidir.
İnsan ilişkilerini güçlendirebilir.
Kültürü zenginleştirebilir.
Sorun:
gelenek ile:
ilahî hükmün
karıştırılmasıdır.
Örneğin bir toplumda bir şey:
ayıp
sayılabilir.
Ama:
ayıp ≠ otomatik haram.
Başka bir şey geleneksel olabilir.
Ama:
geleneksel ≠ otomatik farz.
Bu ayrım dinî düşüncede son derece önemlidir.
“Yeryüzünde Büyüklük İkinizin Olsun Diye mi?” Ne Anlama Gelir
Ayette:“ve tekûne lekume’l-kibriyâu fi’l-ard”
denilir.
Buradaki ifade:
büyüklük,
üstünlük,
egemenlik,
otorite,
nüfuz
gibi anlamlar taşıyabilir.
Firavun çevresi Musa ve Hârûn’a şöyle bir suçlama yöneltiyor:
“Sizin asıl derdiniz din değil; yeryüzünde güç sahibi olmak.”
Yani peygamberlerin mesajı:
siyasi iktidar hırsı
olarak gösterilmeye çalışılıyor.
Bu, oldukça ağır bir suçlamadır.
Musa ve Hârûn Gerçekten İktidar Peşinde miydi
Kur’an’ın anlatımına göre hayır.Hz. Musa ve Hz. Hârûn:
Allah’ın emrini tebliğ ediyor,
Firavun’un zulmüne karşı çıkıyor,
İsrailoğullarının serbest bırakılmasını istiyor
ve insanları Allah’a kulluğa çağırıyordu.
Onların amacı:
“Firavun gitsin, biz onun yerine tanrı-kral olalım.”
değildir.
Aksine Musa’nın mesajı:
insanın ilahlaştırılmasına karşıdır.
Bu nedenle Firavun çevresinin suçlaması:
mesajın kendisine cevap vermek yerine niyet okumasına dönüşmektedir.
İnsanlar Hakikati Söyleyen Birini Neden “Güç Peşinde” Diye Suçlayabilir
Çünkü bazı hakikatler:mevcut güç düzenini
rahatsız eder.
Bir insan:
adaletsizliği eleştirirse:
“Makam istiyor.”
denilebilir.
Bir çalışan:
yolsuzluğu açıklarsa:
“Kendisini öne çıkarmaya çalışıyor.”
denilebilir.
Bir dinî reform çağrısı yapan kişi:
“İnsanları kendi peşine takmak istiyor.”
diye suçlanabilir.
Elbette gerçekten güç peşinde olan insanlar da vardır.
Bu nedenle hiçbir iddia sahibini otomatik olarak masum saymamalıyız.
Fakat:
niyet suçlaması, delilin yerini tutmaz.
Bir insanın mesajı:
önce kendi içeriği üzerinden değerlendirilmelidir.

Birinin Gerçekten Güç Peşinde Olup Olmadığını Nasıl Anlayabiliriz
Tek bir işaret yeterli değildir.Ama bazı sorular yardımcı olabilir:
Kendisini:
sorgulanamaz mı görüyor?
Eleştiriye izin veriyor mu?
Kişisel çıkar elde ediyor mu?
İnsanları kendisine mi bağlıyor,
yoksa prensiplere mi çağırıyor?
Güç elde edince:
söylediği ilkeleri kendisi de uyguluyor mu?
Yetkiyi paylaşabiliyor mu?
Hesap verebiliyor mu?
Bu sorular:
dinî,
siyasi,
ticari
bütün liderlik biçimleri için değerlidir.
Güç istemek tek başına suç değildir; gücün amacı ve kullanım biçimi önemlidir.

Siyasi Güç Sahibi Olmak Din Açısından Kötü müdür
Hayır.Siyasi veya toplumsal otorite:
kendi başına kötü değildir.
Adalet için kullanılabilir.
İnsan haklarını koruyabilir.
Toplumsal düzen sağlayabilir.
Zayıfı koruyabilir.
Sorun:
gücün:
mutlaklaştırılması
ve:
kişisel çıkar için zulme dönüştürülmesidir.
Firavun’un problemi:
yalnız güçlü olması değildir.
Gücünü ilahlaştırması ve hakikatin üstüne koymasıdır.
Dolayısıyla:
otorite ≠ Firavunluk.
Zulmü mutlak güçle birleştirmek = Firavunî tehlike.

“Kibriyâ” Kelimesi Burada Allah’ın “Büyüklüğü” ile Aynı Anlamda mı Kullanılıyor
Kelimenin kökü:büyüklük ve yücelik
anlam alanıyla ilişkilidir.
Allah hakkında mutlak büyüklük:
O’nun ilahî yüceliğini
ifade eder.
Yûnus 78’de ise Firavun çevresi Musa ve Hârûn’a:
yeryüzünde üstünlük ve hâkimiyet kurma arzusu
isnat ediyor.
Dolayısıyla aynı kökten gelen kelimeler:
bağlama göre farklı anlam tonları taşıyabilir.
İnsan için kullanılan:
siyasi/toplumsal üstünlük
ile Allah’ın:
mutlak ilahî yüceliği
aynı ontolojik seviyede düşünülemez.

Firavun Çevresinin Suçlamasında Bir “Niyet Okuma” Var mı
Evet.Onlar Musa ve Hârûn’a:
“Sizin gerçek amacınız güç elde etmek.”
diyorlar.
Oysa bir insanın:
kalbindeki niyeti
eksiksiz biçimde bilmek mümkün değildir.
Davranışlardan bazı sonuçlar çıkarabiliriz.
Ama:
“Senin gerçek niyetini yüzde yüz biliyorum.”
demek çoğu zaman aşırı iddiadır.
Allah:
kalpleri bilir.
İnsanlar ise:
görünen eylem ve deliller üzerinden
değerlendirme yapar.
Bu nedenle tartışmada:
kişinin niyetini uydurmak yerine
söylediği iddiaya cevap vermek daha adildir.

“Biz Size İnanmayacağız” İfadesi Neden Önemlidir
Ayet:“ve mâ nahnu lekumâ bi-mu’minîn”
diye sona erer.
Yani:
“Biz ikinize inanacak değiliz.”
Buradaki:
“lekumâ”
ikili hitaptır.
Yani Musa ve Hârûn’un ikisine birden yöneliktir.
Bu cümlede dikkat çekici olan:
onların yalnızca soru sormaması,
sonucu baştan ilan etmesidir.
“Biz inanmayacağız.”
Bu tavır:
araştırma kapısının kapanmasına işaret eder.
Çünkü insan:
daha delil tartışması sürerken:
“Ne olursa olsun kabul etmeyeceğim.”
diyorsa,
mesele artık yalnız bilgi meselesi değildir.

“Ne Olursa Olsun İnanmam” Demek Neden Problemli Bir Bilgi Tutumudur
Çünkü hakikati araştırmanın temel şartlarından biri:fikrini değiştirebilme ihtimalini açık tutmaktır.
Bir bilim insanı:
yeni veri geldiğinde
teorisini değiştirebilmelidir.
Bir hâkim:
yeni delil geldiğinde
değerlendirmesini değiştirebilmelidir.
Bir insan:
arkadaşı hakkında yanlış düşündüğünü anlarsa
özür dileyebilmelidir.
Bir dinî araştırmacı da:
daha güçlü delille karşılaştığında
yorumunu gözden geçirebilmelidir.
Eğer başlangıçta:
“Hiçbir delil fikrimi değiştiremez.”
deniliyorsa,
araştırma değil:
dogmatik kapanma
başlamış olabilir.

Bu Ayet Ataların Dinini Takip Eden Herkesi Kınar mı
Hayır.Bir insan:
anne-babasından İslam’ı
öğrenmiş olabilir.
Bu başlı başına kötü değildir.
İnsanların çoğu ilk dini bilgisini:
ailesinden,
toplumundan,
kültüründen
öğrenir.
Problem:
“Ben bunu ailemden öğrendim, o hâlde araştırmaya gerek yok ve yanlış olma ihtimali sıfır.”
demektir.
Müslüman da kendi inancını:
bilgiyle,
düşünerek,
Kur’an’ı anlayarak
derinleştirmelidir.
Ayet yalnız:
başka dinlerin mensuplarına
bakıp kullanılmamalıdır.
Ataları körü körüne taklit etme uyarısı Müslümana da aynadır.

Yûnus 75–78 Arasında Nasıl Bir Süreç Var
Yûnus 75’te:Musa ve Hârûn:
Allah’ın ayetleriyle
Firavun ve ileri gelenlerine gönderildi.
Onlar:
kibir gösterdi.
Yûnus 76’da:
“Bu apaçık sihir.”
dediler.
Yûnus 77’de Musa:
“Hakikat size geldiğinde buna sihir mi diyorsunuz?”
diye karşılık verdi.
Yûnus 78’de ise Firavun çevresi yeni bir savunmaya geçti:
“Atalarımızın yolunu değiştirmek ve yeryüzünde iktidarı ele geçirmek istiyorsunuz.”
Yani tartışmada:
önce sihir etiketi,
sonra:
gelenek savunması,
ardından:
güç hırsı suçlaması
geliyor.
Bu süreç, insanın delile cevap vermek yerine farklı savunma katmanlarına geçebileceğini gösterir.

Sonuç: Yûnus Suresi 78. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 78. ayet iki büyük insanî refleksi aynı cümlede ortaya çıkarır:Geleneği sorgulanamaz hâle getirmek
ve:
hakikati söyleyen kişinin niyetini suçlamak.
Firavun çevresi Musa ve Hârûn’a:
“Bizi atalarımızın yolundan döndürmek için mi geldiniz?”
diyor.
Bu cümle ilk bakışta:
atalara sadakat
gibi görünebilir.
Ama Kur’an’ın sorduğu daha derin soru şudur:
Ataların yolu doğru muydu?
Çünkü gelenek:
insanın hayatında çok güçlüdür.
Bir insan doğduğunda:
dilini kendisi seçmez.
Ailesini seçmez.
İlk dinî bilgisini çoğu zaman kendisi üretmez.
Toplumundan öğrenir.
Doğru ve yanlış hakkındaki ilk fikirlerinin büyük kısmını da:
çevresinden alır.
Bu doğaldır.
Sorun:
bir gün insanın:
“Acaba doğru mu?”
sorusunu sormasının yasaklanmasıdır.
Sağlıklı gelenek:
sorudan korkmaz.
Çünkü gerçekten güzel olan bir miras:
araştırıldığında da
değerli kalabilir.
Kur’an'ın eleştirisi:
“Atalarımız yaptı; konu kapanmıştır.”
mantığıdır.
Bu yalnız antik Mısır’ın problemi değildir.
Bugün de:
“Bizim ailede hep böyle yapılır.”
denebilir.
“Bizim memlekette böyledir.”
denebilir.
“Dedelerimiz böyle yaşadı.”
denebilir.
Bu cümleler:
bir geleneğin varlığını
kanıtlar.
Ama:
doğruluğunu
tek başına kanıtlamaz.
Örneğin bir gelenek:
kadına,
çocuğa,
farklı sosyal gruba
haksızlık yapıyorsa,
“Atalarımızdan böyle gördük.”
onu adil hâle getirmez.
Aynı şekilde:
çok güzel bir gelenek de
sırf eski diye çöpe atılmamalıdır.
Buradaki sağlıklı ilke şudur:
Güzelse koru.
Yanlışsa düzelt.
Sadece eski veya yeni olduğuna bakma.
Bu çok güçlü bir düşünce biçimidir.
Ayetin ikinci büyük konusu:
iktidar suçlamasıdır.
Firavun çevresi Musa ve Hârûn’a:
“Yeryüzünde büyüklük sizin olsun istiyorsunuz.”
diyor.
Yani onların mesajını:
kişisel iktidar projesi
olarak sunuyor.
Bu tarihte çok tekrar eden bir yöntemdir.
Bir insan:
haksızlığı eleştirirse:
“Makam peşinde.”
denebilir.
Bir bilim insanı:
yerleşik görüşe itiraz ederse:
“Şöhret istiyor.”
denebilir.
Bir çalışan:
kurumdaki problemi söylerse:
“Yöneticinin koltuğunda gözü var.”
denebilir.
Bunlar mümkün mü?
Elbette mümkün.
Gerçekten makam isteyen insanlar vardır.
Gerçekten şöhret için muhalefet eden insanlar vardır.
Ama önemli olan:
bu suçlamayı kanıtlamaktır.
Bir insanın niyetini:
sırf görüşü bizi rahatsız ettiği için
uyduramayız.
Bu yüzden Yûnus 78 bize:
niyet okumak yerine delile bakmayı
öğretir.
Musa’nın mesajı doğru mu?
Önce bunu konuş.
Hârûn’un söylediği doğru mu?
Buna bak.
Eğer yanlışsa:
delille göster.
Ama:
“Bunların kesin gizli amacı iktidar.”
diyerek tartışmayı kişinin kalbine taşımak
hakikati çözmez.
Bu günümüzde özellikle siyasal tartışmalarda çok yaygındır.
İnsanlar:
bir görüşün içeriğini tartışmak yerine:
“Bunu neden söylediğini biliyoruz.”
der.
Gerçekten biliyor muyuz?
Belki:
çıkarı var.
Belki yok.
Bunu araştırabiliriz.
Ama kişinin niyetine dair tahmin:
argümanın doğruluğunu tek başına belirlemez.
Bir insan kötü niyetli olabilir
ve söylediği bir cümle doğru olabilir.
Başka biri iyi niyetli olabilir
ama yanlış bilgi verebilir.
Dolayısıyla:
niyet ve doğruluk aynı şey değildir.
İkisini ayrı değerlendirmek gerekir.
Firavun çevresinin:
“Biz size inanmayacağız.”
sözü ise ayetin en tehlikeli bölümüdür.
Çünkü burada:
tartışma daha bitmeden
sonuç verilmiştir.
“İnanmayacağız.”
Yani:
“Ne getirirseniz getirin.”
Bu tavır insanın hakikatle ilişkisini kapatabilir.
Gerçek araştırmacı:
bir görüşe katılmayabilir.
Hatta güçlü biçimde reddedebilir.
Ama şunu diyebilmelidir:
“Daha güçlü bir delil gelirse fikrimi değiştiririm.”
Bu bilimde de önemlidir.
Dinde de.
İnsan ilişkilerinde de.
Bir insan:
“Ben asla fikrimi değiştirmem.”
dediğinde bunu bazen:
kararlılık
sanabilir.
Oysa bazen bu:
inat
olabilir.
Kararlılık:
güçlü delil karşısında doğruyu korumaktır.
İnat ise:
delil değişse bile aynı fikri korumaktır.
İkisi aynı şey değildir.
Yûnus 78 bu açıdan:
entelektüel tevazu
dersi verir.
İnsan:
çok güçlü kanaatlere sahip olabilir.
Ama:
“Yanılmış olabilirim.”
ihtimalini tamamen yok etmemelidir.
Bu özellikle din yorumlarında önemlidir.
Kur’an:
vahiydir.
Ama bizim:
ayet hakkındaki yorumumuz
yanılabilir.
Bir âlim:
çok bilgili olabilir.
Ama:
peygamber değildir.
Bir mezhep:
çok köklü olabilir.
Ama insan içtihadı içerir.
Bir gelenek:
bin yıldır devam ediyor olabilir.
Ama:
yaşı tek başına ilahî doğruluk garantisi değildir.
Bu ayet Müslümanı başkalarına bakıp:
“Siz atalarınızı taklit ediyorsunuz.”
demeden önce kendi hayatına da bakmaya çağırmalıdır.
Ben:
dini gerçekten biliyor muyum?
Yoksa:
“Bizim evde böyleydi.”
diye mi yapıyorum?
Kur’an'ın neden söylediğini anlamaya çalışıyor muyum?
Yoksa:
yalnız alışkanlığı mı sürdürüyorum?
Bu sorular iman için tehdit değildir.
Tam tersine:
taklitten şuura geçiş
olabilir.
İnsanın anne-babasından güzel bir iman öğrenmesi:
çok büyük nimet olabilir.
Sonra bunu:
öğrenerek,
araştırarak,
anlayarak
kendi bilinçli imanına dönüştürmesi
daha da değerlidir.
Ayetin iktidar tarafı ise dinî liderlere de büyük bir uyarı verir.
Çünkü Firavun çevresinin Musa’ya yönelttiği suçlama:
“Güç istiyor.”
olsa da,
tarih boyunca din gerçekten de:
güç edinmek için
kullanılabilmiştir.
Bu yüzden bir Müslüman:
“Bize böyle suçlama yapıldı, demek otomatik masumuz.”
diyemez.
Dinî lider:
kendisine bakmalıdır:
İnsanları Allah’a mı çağırıyorum?
Yoksa:
kendime mi?
Bana itiraz edilmesine izin veriyor muyum?
Para ve güç benim din anlatımımı değiştiriyor mu?
Takipçilerimi:
Allah’a bağlı kullar
olarak mı görüyorum,
yoksa:
kendi kişisel ordum
gibi mi?
Bunlar ciddi sorulardır.
Çünkü Musa’nın örneğini savunan kişi:
Musa’nın ahlakını da
taşımaya çalışmalıdır.
Hz. Musa:
kendini Allah’ın yerine koymaz.
Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu bilir.
Gerçek dinî rehberlik:
insanların:
kişiye bağımlılığını
değil,
Allah’a kulluğunu
güçlendirmelidir.
Bir başka önemli ders de şudur:
Mevcut düzeni eleştirmek otomatik olarak iktidar hırsı değildir.
Bir toplumda:
zulüm olabilir.
Bir insan buna itiraz edebilir.
Ona:
“Düzeni bozuyorsun.”
denebilir.
Ama bazen bozulması gereken şey:
zaten zalim olan düzendir.
Bununla birlikte:
her düzen karşıtı da otomatik haklı değildir.
Birisi:
mevcut düzeni yıkmak isteyebilir
ama yerine daha kötü bir düzen getirebilir.
Dolayısıyla yine:
isimlere ve rollere değil, ilkelere
bakmak gerekir.
Adalet var mı?
İnsan hakkı korunuyor mu?
Güç sınırlandırılıyor mu?
Hesap verilebilirlik var mı?
Hakikat delille mi savunuluyor?
İşte bunlar daha sağlam ölçülerdir.
Yûnus 78 ayrıca bize:
toplumsal kimlik ile hakikat arasındaki gerilimi
gösterir.
İnsan bazen bir görüşü:
doğru olduğundan değil,
“bizimkilerin görüşü”
olduğundan savunabilir.
Başka bir görüşü:
yanlış olduğundan değil,
“ötekilerin görüşü”
olduğu için reddedebilir.
Bu noktada hakikat:
grup kimliğinin kurbanı olur.
Kur’an ise insanı daha zor bir ahlaka çağırır:
Doğru kendi grubunun aleyhine bile olsa doğruyu kabul et.
Bu kolay değildir.
Ama adaletin şartıdır.
Bir Müslümanın söylediği yanlışsa:
yanlış diyebilmeliyiz.
Bir Müslüman olmayanın söylediği gerçekse:
gerçek olduğu için kabul edebilmeliyiz.
Hakikatin:
kimlik kartı
yoktur.
Bu tavır insanı:
grup taassubundan
koruyabilir.
Ayetin:
“Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey...”
ifadesi bu nedenle yalnız dinî gelenek değil,
bütün ideolojik miraslar için düşündürücüdür.
İnsan:
ailesinin siyasi görüşünü,
etnik önyargılarını,
toplumsal kabullerini
de sorgulamadan miras alabilir.
Sonra onları:
kendi özgür düşüncesi
sanabilir.
Oysa bazen ilk defa şu soruyu sormak gerekir:
“Ben bunu neden düşünüyorum?”
Gerçekten delil nedeniyle mi?
Yoksa:
çocukluğumdan beri böyle duyduğum için mi?
Bu soru insanın:
kendi düşünce tarihini
anlamasına yardım eder.
Atalardan gelen her şey:
yanlış değildir.
Ama atalardan gelen her şey:
biz sorgulamadan doğru kabul edeceğimiz vahiy de değildir.
Belki Yûnus Suresi 78. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
İnandığımız ve savunduğumuz şeyleri gerçekten delil ve hakikat nedeniyle mi savunuyoruz, yoksa yalnızca ailemizden, toplumumuzdan veya grubumuzdan öyle gördüğümüz için mi; ayrıca bizi rahatsız eden bir görüşle karşılaştığımızda onun içeriğine cevap vermek yerine “güç peşinde, çıkar peşinde” diyerek kişinin niyetini suçlama kolaylığına mı kaçıyoruz?
“Atalarından gelen güzel mirası koru ama atalarını hakikatin yerine koyma. Yeni olanı sırf yeni, eski olanı sırf eski diye kabul veya reddetme. Bir insanı da görüşüne cevap veremediğin için niyeti üzerinden mahkûm etme. Hakikat, ne soyla ne makamla ne de kalabalıkla değişir; onu belirleyen şey delil ve adalettir.”
Ersan Karavelioğlu