Yûnus Suresi 75. Ayette “Onların Ardından Musa ve Hârûn’u Ayetlerimizle Firavun’a ve İleri Gelenlerine Gönderdik; Fakat Onlar Büyüklük Tasladılar ve Suç İşleyen Bir Topluluk Oldular” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsan bazen hakikati delil yetersizliğinden değil, onu kabul ederse makamının, çıkarının veya kurduğu üstünlük düzeninin sarsılacağından korktuğu için reddeder. Musa ile Firavun arasındaki mücadele yalnız mucize ile inkârın değil, aynı zamanda hakikat karşısında tevazu ile kibrin mücadelesidir.”
Ersan Karavelioğlu
Yûnus Suresi 75. Ayet Ne Söylüyor
Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:“Sonra onların ardından Musa ve Hârûn’u ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar ve suç işlemekte ısrar eden bir topluluk oldular.”
Ayetin Arapçası şöyledir:
“Sümme beasnâ min ba‘dihim Mûsâ ve Hârûne ilâ Fir‘avne ve meleihî bi-âyâtinâ festekberû ve kânû kavmen mücrimîn.”
Bir önceki ayette:
Nûh’tan sonra da peygamberlerin gönderildiği,
onların açık deliller getirdiği,
fakat bazı toplumların:
ısrarlı biçimde hakikati reddettiği
anlatılmıştı.
Yûnus 75 şimdi bu genel peygamberlik tarihinden çok önemli bir örneğe geçiyor:
Hz. Musa ve Hz. Hârûn’un Firavun düzeniyle karşılaşmasına.
Neden Musa ve Hârûn Birlikte Gönderildi
Ayette:“Mûsâ ve Hârûne”
denilir.
Hz. Musa yalnız değildir.
Allah ona kardeşi Hz. Hârûn’u da destekçi ve peygamber olarak vermiştir.
Kur’an’ın başka ayetlerinde Hz. Musa’nın:
Hârûn’un kendisine yardımcı olmasını istediği
anlatılır.
Bu bize önemli bir ilke gösterir:
Büyük sorumluluk taşımak, her şeyi tek başına yapmak zorunda olmak anlamına gelmez.
İnsan:
yardım isteyebilir.
Ekip kurabilir.
Bilmediği konuda destek alabilir.
Yardım istemek ≠ zayıflık.
Peygamber bile yanında başka bir peygamberle görevlendirilebilmiştir.
Hz. Hârûn’un Görevi Neden Önemlidir
Hz. Hârûn:Hz. Musa’nın:
destekçisi,
tebliğ ortağı,
kavmiyle ilişkilerinde yardımcı
olmuştur.
Bu, dinî hizmette:
tek kişinin kutsallaştırılması
yerine:
sorumluluğun paylaşılmasının
önemini düşündürür.
Bir insan:
çok bilgili olabilir.
Ama:
her konuda en iyi kişi
olmak zorunda değildir.
Sağlıklı liderlik:
yardımcı kabul edebilmeyi ve yetki paylaşabilmeyi
de gerektirir.
Firavun tipi güç:
her şeyi merkezileştirirken,
peygamberlik çizgisinde:
iş birliği
görürüz.
“Firavun” Bir İsim mi, Unvan mı
“Firavun” Kur’an’da Hz. Musa’nın karşısındaki Mısır hükümdarı için kullanılan isimlendirmedir.Tarihsel çalışmalarda “Firavun”:
Mısır hükümdarları için kullanılan bir unvan
olarak değerlendirilir.
Kur’an:
Hz. Musa dönemindeki Firavun’un şahsi ismini vermez.
Bu nedenle:
“Kur’an’ın kastettiği Firavun kesin olarak şu tarihsel hükümdardır.”
derken dikkatli olmak gerekir.
Bu konuda farklı tarihsel adaylar ileri sürülmüştür.
Fakat Yûnus 75’in temel mesajı:
Firavun’un modern kimlik tespiti değil,
onun temsil ettiği kibirli iktidar tavrıdır.
Musa ve Hârûn Neden Firavun’a Gönderildi
Firavun sıradan bir kişi değildir.O:
siyasi iktidarın,
toplumsal gücün,
devlet otoritesinin
merkezindedir.
İsrailoğullarına yönelik baskıyla da ilişkilidir.
Hz. Musa’nın görevi yalnız bireysel maneviyat anlatmak değildir.
Aynı zamanda:
zulüm,
köleleştirme,
ilahlaştırılmış iktidar
karşısında Allah’ın mesajını taşımaktır.
Bu da bize şunu gösterir:
Din yalnız insanın özel hayatına hapsedilen bir vicdan meselesi değildir; adaletle de ilgilenir.
“Firavun ve İleri Gelenleri” Kimlerdir
Ayette:“Fir‘avne ve meleihî”
denilir.
“Melâ”:
toplumun önde gelenleri,
seçkinleri,
yönetici çevresi,
nüfuz sahibi kesimleri
anlamına gelebilir.
Yani sorun sadece:
tek başına Firavun
değildir.
Onun çevresinde:
iktidarını sürdüren,
kararlarını destekleyen,
düzeninden yararlanan
bir elit yapı vardır.
Bu çok önemli bir toplumsal derstir:
Zulüm bazen tek kişinin işi değildir; onu normalleştiren bir çevre de bulunabilir.
Firavun’un Çevresindeki Herkes Aynı Derecede Suçlu mudur
Bunu otomatik olarak söylemek doğru değildir.Kur’an belirli bağlamlarda Firavun’un:
ileri gelenlerinden,
ordusundan,
düzeninden
söz eder.
Fakat bir iktidar yapısında bulunan herkesin:
aynı niyete,
aynı bilgiye,
aynı sorumluluk derecesine
sahip olduğu sonucu çıkarılamaz.
İnsanların:
yetkisi,
bilgisi,
katılımı,
zorlanma düzeyi
farklı olabilir.
Toplumsal sorumluluk vardır; fakat bireysel sorumluluk da kişiye göre değerlendirilir.
Allah bunu eksiksiz bilir.
“Ayetlerimizle Gönderdik” Ne Anlama Gelir
Ayette:“bi-âyâtinâ”
denilir.
Yani:
“Ayetlerimizle / işaretlerimizle...”
Hz. Musa’ya:
vahiy,
mucizeler,
açık deliller
verilmiştir.
Asa mucizesi,
elinin parlak görünmesi
gibi işaretler Kur’an’ın başka bölümlerinde anlatılır.
Buradaki temel amaç:
Musa’nın iddiasının yalnız kişisel sözden ibaret olmadığını
göstermektir.
Allah onu:
delillerle desteklemiştir.
Mucize İnsanları İnanmaya Mecbur Bırakır mı
Hayır.Yûnus 75 bunun çok açık örneklerinden biridir.
Musa:
ayetlerle geliyor.
Fakat Firavun ve çevresi:
inanmak yerine büyüklük taslıyor.
Demek ki:
mucize görmek
insanın iradesini otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
İnsan:
gördüğü şeyi:
başka biçimde yorumlayabilir,
reddedebilir,
çıkarı nedeniyle karşı çıkabilir.
Dolayısıyla:
delil ≠ zorla iman.
İman yalnız gözün gördüğüyle değil, insanın:
ahlaki ve iradi tutumuyla
da ilgilidir.
“Fakat Büyüklük Tasladılar” Ne Demektir
Ayette:“festekberû”
denilir.
Bu kelime:
kibirlenmek,
kendini büyük görmek,
hakikati kabul etmeyi gururuna yedirememek
anlamlarına gelir.
Burada sorun yalnız:
“Delile inanmadılar.”
değildir.
Ayet onların reddedişinin arkasında:
istikbâr
yani büyüklük taslama bulunduğunu söyler.
Bu çok önemlidir.
Çünkü insan bazen hakikati:
aklı yetersiz olduğu için değil,
egosu kabul etmediği için
reddedebilir.

Kibir Neden Hakikati Görmeyi Zorlaştırır
Çünkü hakikati kabul etmek bazen:“Ben yanılmışım.”
demeyi gerektirir.
Bu cümle:
mütevazı insan için zor olabilir ama mümkündür.
Kibirli insan için ise:
çok ağır gelebilir.
Özellikle insan:
güçlü,
ünlü,
otorite sahibi
ise:
yanıldığını kabul etmek makamına zarar verecekmiş gibi hissedebilir.
Firavun’un problemi burada daha da büyür.
Musa’yı kabul ederse:
yalnız bir fikir değiştirmeyecek,
kendisini mutlak otorite gibi sunan bütün düzeni sorgulamak zorunda kalacaktır.
Bu nedenle hakikat:
onun için sadece teolojik değil,
siyasi ve kişisel bir tehdide
dönüşür.

Güç Sahibi Olmak İnsanı Otomatik Olarak Firavunlaştırır mı
Hayır.Bu ayrım çok önemlidir.
Bir insan:
devlet başkanı,
kral,
yönetici,
işveren,
zengin
olduğu için otomatik olarak Firavun değildir.
Güç:
kendi başına günah
değildir.
Asıl mesele:
gücün nasıl kullanıldığıdır.
Adalet için kullanılan güç:
değerli olabilir.
Zulüm,
kibir,
insanları köleleştirme,
kendini sorgulanamaz görme
için kullanılan güç ise Firavunî özellikler taşıyabilir.
Dolayısıyla:
yönetici olmak ≠ Firavun olmak.
Ama:
gücü mutlaklaştırmak ciddi bir tehlikedir.

Her Sevmediğimiz Yöneticiye “Firavun” Demek Doğru mudur
Hayır.Kur’an’daki Firavun:
çok ağır bir tarihsel ve teolojik örnektir.
Bir politikacıya:
katılmamak,
onu eleştirmek,
politikalarını yanlış bulmak
başka;
ona hemen:
“Firavun.”
etiketi yapıştırmak başka şeydir.
Böyle ağır Kur’anî kavramlar:
günlük siyasi hakaret aracına
dönüştürülmemelidir.
Eleştiri:
somut davranış,
hukuk,
adalet
üzerinden yapılabilir.
Kur’an kavramlarını öfke etiketlerine dönüştürmek, onların anlamını zayıflatabilir.

Firavun’a Karşı Çıkmak Her Yöneticiye İsyan Etmek İçin Ruhsat mıdır
Hayır.Hz. Musa:
Allah tarafından vahiy alan bir peygamberdir.
Firavun’la karşılaşması:
özel peygamberlik bağlamına sahiptir.
Bu ayetten:
“Her birey beğenmediği yönetime karşı istediği şiddeti kullanabilir.”
sonucu çıkmaz.
Haksızlık:
eleştirilebilir.
Hukukî yollar kullanılabilir.
Barışçıl toplumsal mücadele yürütülebilir.
Adalet talep edilebilir.
Fakat:
peygamber kıssası ≠ sınırsız bireysel şiddet yetkisi.
Kur’an’ın mesajı:
adalet ve tevhiddir;
keyfî kaos değildir.

Firavun’un Kibri Yalnız Siyasi Bir Sorun mudur
Hayır.Firavun büyük ölçekte bir örnektir.
Ama insan kendi küçük alanında da:
Firavunî kibir geliştirebilir.
Bir baba:
“Bu evde yalnız benim sözüm geçer, yanlış yapmam.”
diyebilir.
Bir patron:
çalışanlarını insan yerine koymayabilir.
Bir öğretmen:
“Ben asla yanılmam.”
diyebilir.
Bir din adamı:
“Bana itiraz etmek Allah’a itirazdır.”
diyebilir.
Bir eş:
diğerinin bütün hayatını kontrol etmeye çalışabilir.
Bunlar doğrudan:
“Bu kişi Firavun’dur.”
demeyi gerektirmez.
Ama ayetin eleştirdiği:
kibir ve mutlaklaştırılmış otorite eğiliminin
küçük ölçekte benzer biçimleri olabilir.

“Mücrim Bir Topluluk Oldular” Ne Demektir
Ayet:“ve kânû kavmen mücrimîn”
diye sona erer.
“Mücrim”:
suç işleyen,
günah ve haksızlıkta ileri giden,
cürüm sahibi
anlamlarında kullanılabilir.
Burada söz konusu olan:
Firavun ve onunla birlikte:
hakikate karşı kibirlenen,
zulüm düzenini sürdüren
çevredir.
Bu kelimeyi:
her günah işleyen insan = mücrim = kesin cehennemlik
şeklinde kullanmak doğru değildir.
Bağlam önemlidir.
Mücrim ifadesi burada ısrarlı ve ağır bir ahlaki-siyasi reddedişi anlatır.

Bir Günah İşleyen İnsan “Mücrim” Sayılıp Ümitsizliğe mi Düşmelidir
Hayır.İnsan:
hata yapabilir.
Günah işleyebilir.
Sonra:
pişman olabilir,
tövbe edebilir,
hakkı iade edebilir,
hayatını değiştirebilir.
Kur’an’ın uyarı kavramlarını:
insanları:
“Artık bittin.”
diye umutsuzluğa sürüklemek için kullanmak doğru değildir.
Yûnus 75’teki:
“kavmen mücrimîn”
ifadesi:
tek bir hata yapan kişiden çok,
zulüm ve inkâr çizgisinde ısrar eden toplumsal tavrı
anlatır.
Bir günah ≠ geri dönülmez kimlik.

Yûnus 74 ve 75 Birlikte Nasıl Okunmalıdır
Yûnus 74:Nûh’tan sonra peygamberlerin:
açık delillerle
geldiğini,
ama bazı toplumların:
ısrarlı biçimde reddettiğini
anlattı.
Yûnus 75 ise bunun somut bir örneğine geçiyor:
Musa ve Hârûn.
Onlar:
Firavun’a ve ileri gelenlerine:
Allah’ın ayetleriyle
geldiler.
Karşılığında ne oldu?
“Festekberû”
yani:
büyüklük tasladılar.
Böylece iki ayet birlikte:
delil varlığı ile kabul arasında insanın ahlaki tavrının önemini
gösterir.
Problem bazen delilin olmayışı değil:
kibrin delili reddetmesidir.

Sonuç: Yûnus Suresi 75. Ayetin Ana Mesajı Nedir
Yûnus Suresi 75. ayet Kur’an’ın en büyük mücadelelerinden birinin kapısını açar:Musa ile Firavun.
Fakat bu mücadeleyi yalnız:
bir peygamber ile kötü bir kral arasındaki tarihî çatışma
gibi okumak eksik kalır.
Burada çok daha büyük iki anlayış karşı karşıyadır.
Bir tarafta:
“Ben Allah’ın kuluyum.”
bilinci.
Diğer tarafta:
“Benim otoritem sorgulanamaz.”
kibri.
Bir tarafta:
vahiy ve delil.
Diğer tarafta:
makam ve büyüklük taslama.
Bir tarafta:
Musa ve Hârûn’un birlikte yürüttüğü peygamberlik görevi.
Diğer tarafta:
Firavun ve onun:
melâsı
yani güç çevresi.
Bu açıdan ayet yalnız tek bir insanın kibrini değil,
kibri kurumsallaştıran bir düzeni
de düşündürür.
Firavun tek başına değildir.
Onun çevresinde:
ileri gelenler,
çıkar sahipleri,
otoriteyi ayakta tutan yapılar
vardır.
Bu bize çok önemli bir ders verir:
Zulüm bazen yalnız zalimden ibaret değildir.
Bir zulüm düzeninin:
emir verenleri,
uygulayanları,
ondan kazanç sağlayanları,
bile bile meşrulaştıranları
olabilir.
Ama yine dikkatli olmak gerekir.
Bir kurumda çalışan:
herkesin sorumluluğu aynı değildir.
Bir insan:
zorlanmış olabilir.
Bilgisi sınırlı olabilir.
Yetkisi olmayabilir.
Bu nedenle insanları:
toplu ve mekanik biçimde mahkûm etmek
doğru değildir.
Allah bireysel şartları eksiksiz bilir.
Biz ise:
görünen eylemler
ve somut sorumluluklar
üzerinden değerlendirme yapmalıyız.
Ayetin belki de en merkezî kelimesi:
“festekberû”
yani:
“büyüklük tasladılar.”
Neden:
“Anlamadılar.”
denmiyor?
Neden:
“Yeterince delil görmediler.”
denmiyor?
Çünkü Musa ve Hârûn:
ayetlerle
gelmişti.
Problem:
yalnız zihinsel değildi.
Ahlakiydi.
Firavun’un kabul etmesi için:
“Ben mutlak değilim.”
demesi gerekiyordu.
Kibirli insanın en zor söylediği cümlelerden biri budur:
“Ben mutlak değilim.”
Ardından belki daha zoru gelir:
“Ben yanılmışım.”
İşte Kur’an'ın Firavun eleştirisi burada her insan için bir aynaya dönüşebilir.
Biz Firavun gibi bir ülkeyi yönetmiyor olabiliriz.
Ama kendi küçük dünyamızda:
“Ben asla yanılmam.”
diyor muyuz?
Ailemizde:
yalnız bizim görüşümüz mü geçerli?
Çalışanımız bize itiraz edebiliyor mu?
Çocuğumuz:
“Baba, burada haksızsın.”
dediğinde onu dinliyor muyuz?
Bir arkadaşımız:
hata yaptığımızı söylediğinde:
delile mi bakıyoruz,
yoksa:
“Sen bana nasıl böyle konuşursun?”
diye makamımıza mı sığınıyoruz?
Çünkü kibir:
yalnız tahtta ortaya çıkmaz.
Bazen:
evin içinde, işyerinde, arkadaşlıkta ve dinî çevrede de
ortaya çıkabilir.
Firavun'un temel problemi:
sadece güçlü olması değildi.
Gücünü hakikatin üstüne koymasıydı.
Bu ayrım çok önemlidir.
Güç:
başlı başına kötü değildir.
Bir doktorun gücü vardır.
Bir hâkimin yetkisi vardır.
Bir anne-babanın çocuğu üzerinde sorumluluğu vardır.
Bir devletin hukukî yetkileri vardır.
Bir işverenin yönetim yetkisi vardır.
Ama her güç:
sınırlandırılmalı, adaletle kullanılmalı ve hesap verebilir olmalıdır.
İnsan kendi yetkisini:
mutlaklaştırdığında
tehlike başlar.
“Ben karar verdim, o hâlde doğrudur.”
mantığı:
hakikati otoriteye teslim eder.
Kur’an ise tam tersini öğretir:
Otorite de hakikate ve adalete tabi olmalıdır.
Musa’nın Firavun’un karşısına çıkması bu nedenle yalnız:
dinsel bir çağrı
değildir.
Aynı zamanda iktidara:
“Sen de Allah’ın kulusun.”
demektir.
Bu cümle:
mutlak güç iddiasına karşı
çok büyük bir sınırdır.
Bir kral:
Tanrı değildir.
Bir devlet başkanı:
Tanrı değildir.
Bir din adamı:
Tanrı değildir.
Bir baba:
Tanrı değildir.
Bir patron:
Tanrı değildir.
Bir bilim insanı:
Tanrı değildir.
Hiçbir insan:
mutlak bilgi, mutlak güç ve mutlak itaate
sahip değildir.
İşte tevhidin siyasal ve ahlaki gücü burada ortaya çıkar:
Allah mutlaksa insan mutlak olamaz.
Bu, insan onurunu koruyan çok güçlü bir ilkedir.
Ayet aynı zamanda:
yanında doğru insan bulunmasının önemini
Hz. Hârûn üzerinden gösterir.
Musa gibi büyük bir peygambere bile:
bir yardımcı
veriliyor.
Bu bize:
yardım istemenin küçüklük olmadığını
öğretir.
Modern insan bazen:
“Her şeyi tek başıma yapmalıyım.”
diye düşünebilir.
Bu düşünce:
iş hayatında,
ailede,
psikolojik sorunlarda
insanı yorabilir.
İnsan:
uzmana gidebilir.
Arkadaşından destek isteyebilir.
Ortak çalışabilir.
Yetki paylaşabilir.
Destek almak insanın değerini azaltmaz.
Hatta bazen:
daha doğru karar vermesini sağlar.
Firavunî yapı ise genellikle:
bütün gücün bir merkezde
toplanmasını ister.
Sağlıklı yapı:
farklı insanların:
konuşabildiği,
eleştirebildiği,
sorumluluk paylaşabildiği
yapıdır.
Bu ders:
devlet için olduğu kadar:
şirket,
aile,
cemaat,
dernek
için de değerlidir.
Yûnus 75’in:
“ayetlerimizle”
ifadesi ise bize:
hakikat iddiasının delil ile ilişkisini
yeniden hatırlatır.
Musa:
“Ben güçlüyüm, o hâlde haklıyım.”
demiyor.
Delille geliyor.
Firavun ise:
güçlü olmasına rağmen:
haklı değil.
Bu çok önemli bir ölçüdür:
Güç ≠ doğruluk.
Bir görüşü:
devlet savunuyor diye
otomatik doğru olmaz.
Milyarder savunuyor diye:
doğru olmaz.
Çoğunluk savunuyor diye:
doğru olmaz.
Azınlık savunuyor diye de:
otomatik doğru olmaz.
Soru yine:
Delil ne?
olmalıdır.
Ama Yûnus 75 bunun yanına başka bir soru ekler:
Delil geldiğinde onu kabul edecek kadar mütevazı mısın?
Çünkü insan bazen:
sonsuz delil ister.
Ama problem aslında delil değildir.
Kararını:
önceden vermiştir.
İşte Firavun'un tavrı:
bizi bu konuda uyarır.
İnsan bir görüşünü:
işine geldiği için
savunabilir.
Bir gelir kaynağı ona bağlı olabilir.
Bir makamı:
o görüşün sürmesine bağlı olabilir.
Bir topluluğun liderliği:
o anlatının devamına bağlı olabilir.
Bu durumda hakikat:
ekonomik ve sosyal çıkarla
çatışabilir.
İşte gerçekten dürüst insan:
çıkarı zarar görecek olsa bile hakikati kabul etmeye hazır olan insandır.
Bu çok yüksek bir ahlaki seviyedir.
Ayetin:
“mücrim bir topluluk oldular”
cümlesi ise kibir ile davranış arasındaki bağlantıyı gösterir.
Kibir:
sadece kalpteki kötü bir duygu
olarak kalmayabilir.
Kibirli güç:
zulüm üretebilir.
İnsanların haklarını çiğneyebilir.
Muhalefeti bastırabilir.
Kendisini hukuk üstünde görebilir.
Yani:
kibir davranışa dönüşür.
Bu nedenle Kur’an ahlakı:
kalbin hastalıklarıyla
toplumsal adaleti
birbirinden tamamen ayırmaz.
Bir yöneticinin kibri:
milyonlarca insanı
etkileyebilir.
Bir patronun kibri:
yüzlerce çalışanı
etkileyebilir.
Bir anne-babanın kibri:
çocuğun bütün psikolojisini
etkileyebilir.
Bir dinî liderin kibri:
binlerce insanın din anlayışını
bozabilir.
Bu yüzden güç arttıkça:
tevazu ve hesap verebilirlik ihtiyacı da artar.
Yûnus 75’in bize verdiği en güçlü derslerden biri budur.
Fakat Firavun kıssası:
siyasi slogan
hâline getirilmemelidir.
Bugün sevmediğimiz herkese:
“Firavun.”
dediğimizde kavramı ucuzlatırız.
Bir yöneticiyi eleştirmek için:
somut delil,
hukuk,
politika,
adalet
üzerinden konuşmak çok daha sağlıklıdır.
Aynı şekilde bir yöneticiye itiraz eden herkesi:
“Musa gibi hakikat kahramanı.”
ilan etmek de doğru değildir.
Musa:
vahiy alan peygamberdir.
Bugünün muhalifi:
yanılabilir.
Bugünün yöneticisi de:
yanılabilir.
Bu nedenle Kur’an kıssalarını:
modern insanlara birebir kutsal rol dağıtmak
için değil,
ahlaki ilkeleri anlamak için
kullanmak daha doğrudur.
Musa’dan:
hakikat karşısında cesaret.
Hârûn’dan:
iş birliği.
Firavun’dan:
kibrin tehlikesi.
Melâdan:
iktidar çevresinin sorumluluğu.
Ayetlerden:
delilin değeri.
Bütün kıssadan:
gücün hakikate tabi olması gerektiği
dersi çıkarılabilir.
Ve belki Yûnus Suresi 75. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:
Bir gerçek bizim makamımızı, çıkarımızı veya yıllardır savunduğumuz görüşü sarsacak olsa bile onu kabul edebilecek kadar mütevazı mıyız, yoksa Firavun ve çevresinin yaptığı gibi gücümüzü hakikatin önüne mi koyuyoruz; ayrıca bize verilen küçük veya büyük yetkileri insanları ezmek için mi, adalet ve sorumlulukla hizmet etmek için mi kullanıyoruz?
“Gücün varsa onu hakikatin üstüne koyma; makam insanı yanılmaz, kalabalık da görüşü doğru yapmaz. Musa delille geldi, Firavun ise kibirle karşılık verdi. Senin sınavın da belki aynı soruda gizlidir: Hakikat sana ters düştüğünde makamını mı koruyacaksın, yoksa ‘yanılmışım’ diyebilecek kadar adil ve mütevazı mı olacaksın?”
Ersan Karavelioğlu