Nahl Suresi 93. Ayette “Allah Dileseydi Sizi Tek Bir Ümmet Yapardı; Dilediğini Saptırır, Dilediğini Doğru Yola İletir” İfadesi Ne Anlama Gelir
⠀“İnsanın en büyük sorumluluğu, kendisine verilen hayatı hangi doğrular üzerine kurduğudur. Allah insana akıl vermiş, doğruyu ve yanlışı bildirmiş, önüne farklı yollar çıkarmıştır. Fakat insanın değeri yalnızca hangi yolu seçtiğinde değil, o seçimin sorumluluğunu ne kadar samimiyetle taşıdığında da ortaya çıkar. Çünkü irade bir imkân, özgürlük bir emanet, hesap ise hayatın ciddiyetini hatırlatan ilahi bir gerçektir.”
Ersan Karavelioğlu
Nahl Suresi 93. Ayetin Anlamı Nedir
Nahl Suresi'nin 93. ayeti, Allah'ın mutlak iradesi, insanın tercihleri, hidayet, sapma, imtihan ve hesap verme sorumluluğu gibi son derece derin konuları aynı ayet içerisinde bir araya getirmektedir.Ayetin anlamı şöyledir:
Bu ayette üç temel hakikat birlikte vurgulanmaktadır.“Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorgulanacaksınız.”
Nahl Suresi, 16:93
Birincisi, Allah'ın bütün insanları aynı inanç üzerinde birleştirmeye gücünün yettiğidir.
İkincisi, hidayet ve sapmanın Allah'ın iradesinden bağımsız olmadığıdır.
Üçüncüsü ise insanın bütün bunlara rağmen yaptıklarından sorumlu tutulacağıdır.
Ayetin en önemli yönlerinden biri budur.
Allah'ın mutlak iradesi insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
İnsan yaptığı tercihlerden, davranışlarından ve kendisine verilen imkânları nasıl kullandığından sorgulanacaktır.
Bu nedenle ayet, kaderi bahane ederek sorumluluktan kaçmaya değil, tam tersine insanın kendi hayatını daha ciddi değerlendirmesine çağırmaktadır.
“Allah Dileseydi Sizi Tek Bir Ümmet Yapardı” Ne Demektir
Bu ifade, Allah'ın kudretinin sınırsız olduğunu göstermektedir.Allah dileseydi bütün insanların aynı inançta, aynı doğrultuda ve aynı topluluk içerisinde bulunmasını sağlayabilirdi.
Buna hiçbir güç engel olamazdı.
Ancak dünya hayatında insanlar farklı inançlara, düşüncelere ve tercihlere sahip bulunmaktadır.
Bu durum, Allah'ın gücünün sınırlı olduğu anlamına gelmez.
Aksine ayet, bu farklılığın Allah'ın izin verdiği dünya düzeni içerisinde bulunduğunu göstermektedir.
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır.
Allah'ın insanların farklı tercihler yapmasına izin vermesi, bütün tercihlerin eşit derecede doğru olduğu anlamına gelmez.
İnsanlara seçim alanı verilmesiyle, seçilen her şeyin hakikat kabul edilmesi aynı şey değildir.
Bu nedenle ayet, hem Allah'ın kudretini hem de insanın tercihlerinin önemini birlikte ortaya koymaktadır.
Ayette Geçen “Tek Bir Ümmet” İfadesi Ne Anlama Gelir
Ümmet kavramı, ortak bir inanç, yol veya amaç etrafında birleşen insan topluluğu anlamında kullanılabilir.Nahl Suresi'nin 93. ayetindeki “tek bir ümmet” ifadesi, insanların aynı inanç üzerinde birleşmiş tek bir topluluk hâline gelmesi anlamıyla ilişkilidir.
Burada insanların aynı dili konuşması veya aynı kültüre sahip olması anlatılmamaktadır.
Asıl konu, inanç ve yöneliş bakımından birliktir.
Allah dileseydi insanlar arasında bu konuda hiçbir farklılık bulunmayabilirdi.
Fakat insanın seçim yapabildiği bir dünya düzeni yaratılmıştır.
Bu da insanın sorumluluğunu anlamlı hâle getirmektedir.
Seçim imkânının bulunmadığı yerde ahlaki tercihten söz etmek zordur.
İnsan doğru ile yanlış arasında tercihte bulunabildiği için davranışlarının sorumluluğunu taşır.
Allah İnsanları Neden Farklı Tercihler Yapabilecek Şekilde Yaratmıştır
Dünya hayatı Kur'an'da bir imtihan alanı olarak anlatılır.İnsan düşünür, öğrenir, karar verir ve davranışlarının sonuçlarıyla karşılaşır.
Bu nedenle farklı seçeneklerin bulunması imtihanın doğal bir parçasıdır.
İnsan iyiliği de kötülüğü de görebilir.
Doğruyu da yanlışı da öğrenebilir.
Merhametli de olabilir, zalim de.
Dürüst de olabilir, aldatıcı da.
İnsanın ahlaki değeri, önünde yalnızca tek seçenek bulunduğu için değil, farklı seçenekler arasından doğru olanı tercih etmeye çalıştığı için anlam kazanır.
Ancak insanların şartları aynı değildir.
Bazıları bilgiye kolay ulaşabilirken bazıları ulaşamayabilir.
Bazıları iyi örneklerle karşılaşırken bazıları çok farklı çevrelerde büyüyebilir.
Bu nedenle nihai değerlendirme yalnızca Allah'a aittir.
Allah insanın yalnızca dışarıdan görünen davranışını değil, sahip olduğu bilgiyi, niyetini, şartlarını ve gerçek imkânlarını da bilir.
“Allah Dilediğini Saptırır” İfadesi Ne Anlama Gelir
Bu ifade ayetin en çok üzerinde düşünülen bölümlerinden biridir.İlk bakışta insanın hiçbir etkisinin bulunmadığı ve Allah'ın istediği kişiyi sebepsiz biçimde saptırdığı gibi bir anlam çıkarılabilir.
Ancak ayetin devamında insanların yaptıklarından sorgulanacaklarının bildirilmesi, meselenin bu kadar basit olmadığını göstermektedir.
Kur'an'ın bütünlüğünde insanın kendi tercihleri, kibri, inadı ve hakikat karşısındaki tutumu da önem taşımaktadır.
Bazı insanlar gerçeği öğrenmeye açık davranırken bazıları çıkarları nedeniyle onu reddedebilir.
Bazıları yanlış yaptığını fark ettiğinde geri dönebilirken bazıları yanlışında ısrar edebilir.
İnsanın kendi yönelişi ile manevi sonucu arasında bir ilişki bulunmaktadır.
Bu nedenle “Allah dilediğini saptırır” ifadesi, Allah'ın mutlak iradesini bildirirken insanın sorumluluğunu yok sayan bir anlamda değerlendirilmemelidir.
Çünkü Allah'ın adaleti ile insanın sorumluluğu birbirine karşıt değildir.
“Allah Dilediğini Doğru Yola İletir” Ne Demektir
Hidayet, insanın hakikati tanıması ve doğru yola yönelmesi anlamına gelir.Kur'an'a göre hidayetin nihai sahibi Allah'tır.
İnsanlar birbirlerine doğruyu anlatabilir.
Peygamberler ilahi mesajı ulaştırabilir.
Bir anne çocuğuna nasihat edebilir.
Bir dost başka bir dosta güzel bir söz söyleyebilir.
Fakat bir insanın kalbine zorla iman yerleştirilemez.
Hidayet yalnızca dışarıdan bilgi duymak değildir.
İnsanın kalbinin, aklının ve iradesinin hakikate yönelmesiyle ilgilidir.
Bu nedenle insan hem doğruyu araştırmalı hem de Allah'tan hidayet dilemelidir.
Doğru yolu bilmek nimet, o yolda yürümeye çalışmak ise sorumluluktur.
İnsan hidayeti kendisine ait bir üstünlük gibi görmemelidir.
Tam tersine bunun için şükretmeli ve daha güzel bir insan olmaya çalışmalıdır.
Allah'ın İradesi ile İnsanın İradesi Çelişir Mi
Bu konu İslam düşüncesinin en derin meselelerinden biridir.Allah mutlak kudret sahibidir.
İnsan ise sınırlı bir iradeye sahiptir.
İnsan Allah'tan bağımsız bir varlık değildir.
Fakat aynı zamanda yaptığı davranışlardan sorumlu tutulmaktadır.
Nahl Suresi'nin 93. ayeti bu iki gerçeği aynı anda ifade etmektedir.
Allah diler, yaratır ve her şeyi kuşatan bir iradeye sahiptir; insan ise kendisine verilen alan içerisinde tercih yapar ve bu tercihlerinden sorumlu olur.
Bu ilişkinin bütün ayrıntılarını insan aklının tamamen çözmesi kolay değildir.
Fakat ayetin insan açısından verdiği sonuç açıktır.
“Kader böyleymiş” diyerek haksızlık yapmak meşru hâle gelmez.
Bir insan yalan söylediyse, başkasını aldattıysa veya zulmettiyse sorumluluğunu kaderin üzerine atamaz.
İnsanın görevi, kendi iradesini doğru yönde kullanmaya çalışmaktır.
İnsan Kendi Tercihleriyle Doğru Yoldan Uzaklaşabilir Mi
Evet.İnsan zaman içerisinde kendi tercihleriyle yanlışlara yaklaşabilir.
Bir hata başlangıçta küçük görünebilir.
Fakat sürekli tekrar edildiğinde alışkanlık hâline gelebilir.
Bir insan ilk yalanında rahatsız olabilir.
Daha sonra yalanı normalleştirebilir.
İlk haksızlığında vicdanı onu rahatsız ederken zamanla kendi davranışını haklı göstermeye başlayabilir.
Yanlışın en tehlikeli hâli, insanın artık onu yanlış olarak görmemeye başlamasıdır.
Bu nedenle insanın kendi kalbini ve davranışlarını sürekli sorgulaması önemlidir.
Bir kişinin “Ben zaten doğru yoldayım” diyerek kendisini bütün hatalardan uzak görmesi tehlikeli olabilir.
Gerçek manevi olgunluk, insanın kendi yanlışlarını da görebilmesidir.
Hidayeti korumak, yalnızca bir gün doğruyu bulmak değil, hayat boyunca doğruya sadık kalmaya çalışmaktır.
“Yaptıklarınızdan Mutlaka Sorgulanacaksınız” Ne Anlama Gelir
Ayetin sonunda insanın sorumluluğu son derece açık biçimde ifade edilmektedir.İnsan yaptıklarından sorgulanacaktır.
Bu ifade, insan hayatının başıboş olmadığını göstermektedir.
İnsan konuşmalarından, davranışlarından, başkalarının haklarına karşı tutumundan ve kendisine verilen imkânları nasıl kullandığından sorumludur.
Allah'ın iradesi, insanın yaptıklarının önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine ayet ilahi iradeden söz ettikten hemen sonra insanın sorgulanacağını bildirmektedir.
Bu durum bize önemli bir ölçü verir.
Kader hakkında uzun tartışmalar yapabiliriz.
Allah'ın iradesinin nasıl işlediğini anlamaya çalışabiliriz.
Fakat sonunda insanın önünde son derece pratik bir soru bulunmaktadır:
“Ben bugün ne yaptım?”
Başkalarına adaletli davrandım mı?
Bir insanın hakkını çiğnedim mi?
Doğruyu bildiğim hâlde çıkarım için yanlış mı yaptım?
İşte hesap bilinci insanı bu sorulara yöneltir.
Allah'ın Adaleti ile İnsanların Farklı Şartlarda Yaşaması Nasıl Bağdaştırılır
Dünya üzerinde herkes aynı şartlarda yaşamamaktadır.Bir insan dinî bilgilerin çok yaygın olduğu bir çevrede doğabilir.
Başka biri tamamen farklı bir toplumda büyüyebilir.
Birinin eğitim imkânı çok geniş olabilirken diğerinin çok sınırlı olabilir.
Bazıları hayatı boyunca iyi örnekler görürken bazıları kötü örneklerle karşılaşabilir.
Bütün bu farklılıklar insanın sorumluluğu konusunda önemli bir noktayı ortaya çıkarır.
Allah'ın değerlendirmesi insanın bütün şartlarını kuşatan eksiksiz bir bilgiye dayanır.
İnsanlar ise yalnızca dışarıdan gördükleriyle değerlendirme yapabilirler.
Bu nedenle belirli bir kişinin ahiretteki kesin durumunu söylemek insanın yetkisi değildir.
Allah kimin ne bildiğini, hangi imkânlara sahip olduğunu, neyi neden seçtiğini ve kalbinde ne bulunduğunu bilir.
İlahi adalet, insanın sınırlı bilgisine değil, Allah'ın eksiksiz bilgisine dayanır.
Bu yüzden insanın başkalarının nihai hükmüyle uğraşmaktan önce kendi sorumluluğunu düşünmesi daha doğrudur.

Bu Ayet İnançta Zorlama Yapılabileceği Anlamına Gelir Mi
Hayır.Allah dileseydi insanları tek bir inanç üzerinde birleştirebileceğini açıkça bildirmektedir.
Bu durum, insanların birbirlerini zor kullanarak aynı inanca mecbur etmeleri gerektiği anlamına gelmez.
İman kalple, bilinçle ve kabul ile ilgilidir.
Zorla söyletilen bir söz ile gönüllü biçimde benimsenen bir inanç aynı şey değildir.
İnsan doğru olduğuna inandığı şeyi anlatabilir.
Düşüncesini savunabilir.
Başka insanların sorularına cevap verebilir.
Ancak hakaret, baskı ve zor kullanma gerçek bir hidayet yöntemi değildir.
Doğruyu anlatmak başka, insanın iradesini yok saymak başkadır.
Hakikat, zorbalığa ihtiyaç duymaz.
Bu nedenle insanın inancını anlatırken de ahlaki sınırları koruması gerekir.

Farklı İnançlara Sahip İnsanlarla Nasıl Davranılmalıdır
İnsanlar farklı dinlere ve dünya görüşlerine sahip olabilir.Bir Müslüman kendi inancını doğru kabul eder.
Ancak bu durum, farklı düşünen insanlara haksızlık yapma hakkı vermez.
İnançta farklılık, adalette farklılık gerektirmez.
Bir insana sırf farklı düşündüğü için hakaret etmek, hakkını çiğnemek veya insanlık onurunu yok saymak güzel ahlakla bağdaşmaz.
İnsan kendi inancında kararlı olabilir ve aynı zamanda başkalarına karşı adaletli davranabilir.
Bu iki durum birbirinin karşıtı değildir.
İnancına güvenen insanın başkalarına zulmetmeye ihtiyacı yoktur.
Farklılık karşısında güzel ahlak göstermek, insanın kendi değerlerinin gücünü de ortaya koyabilir.
Bu nedenle dinî bağlılık, insanı kibir ve düşmanlığa değil, daha yüksek bir sorumluluk bilincine yöneltmelidir.

Peygamberlerin Görevi İnsanları Zorla Hidayete Erdirmek Midir
Hayır.Peygamberlerin görevi ilahi mesajı insanlara ulaştırmak, açıklamak, uyarmak ve müjdelemektir.
Peygamber insanlara doğru yolu gösterebilir.
Fakat insanları zorla iman ettiremez.
Bu ayrım çok önemlidir.
Tebliğ insanın görevi olabilir; kalbe hidayet vermek ise Allah'a aittir.
Bu nedenle bir insanın din hakkında konuşurken kendi sınırlarını bilmesi gerekir.
Karşısındaki kişiye doğruyu anlatabilir.
Güzel örnek olabilir.
Bilmediği konuda öğrenebilir.
Ancak başkasının kalbine hükmetmeye çalışmamalıdır.
İnsan bazen “Ben söyledim, neden kabul etmiyor?” diye öfkelenebilir.
Fakat herkesin hayatı, bilgisi ve düşünce süreci farklıdır.
İnsan hakikati anlatmaktan sorumludur; başkasının kalbini zorla değiştirmekten değil.

Dünya Hayatının İmtihan Olması Ne Anlama Gelir
İmtihan, insanın yalnızca sıkıntılarla karşılaşması değildir.Zenginlik de imtihandır.
Güç de.
Bilgi de.
Makam da.
Sağlık da.
Sevgi de.
İnsan bütün bunları nasıl kullandığıyla sınanabilir.
Bir insan çok para kazandığında bununla iyilik yapabilir veya başkalarını ezebilir.
Yetki sahibi olduğunda adaletli olabilir veya zulmedebilir.
Bilgi sahibi olduğunda insanlara fayda sağlayabilir veya onları kandırabilir.
İnsanın sahip olduğu şeyler kadar, onları nasıl kullandığı da imtihanın parçasıdır.
Nahl Suresi'nin 93. ayeti, insanın farklı tercihler yapabilmesinin bu sorumluluk dünyasıyla ilişkisini göstermektedir.
İnsan seçim yapar.
Sonuçlarla karşılaşır.
Ve sonunda yaptıklarından sorgulanır.
Hayatın ciddiyeti tam da burada başlar.

Kader İnancı Yanlışların Bahanesi Olabilir Mi
Hayır.Kader inancı, insanın yaptığı haksızlıkları meşru göstermek için kullanılamaz.
Bir insan başka birine zarar verdikten sonra “Kaderde varmış” diyerek sorumluluğunu ortadan kaldıramaz.
Bir kişi hırsızlık yapmışsa, yalan söylemişse veya zulmetmişse davranışının hesabını vermek zorundadır.
Kader, sorumluluğu yok eden bir bahane değildir.
Nahl Suresi'nin 93. ayeti bunu son derece açık biçimde göstermektedir.
Allah'ın iradesinden söz edildikten hemen sonra:
“Yaptıklarınızdan mutlaka sorgulanacaksınız.”
buyurulmaktadır.
Bu ifade insanın kendi davranışlarının sahibi olmadığı anlamına gelen bütün kolaycı yorumların önünü kesmektedir.
İnsan kaderin bütün sırlarını bilemeyebilir.
Fakat doğru ile yanlış arasında seçim yaparken üzerine düşen sorumluluğu bilir.
Kaderi anlamak zor olabilir; fakat adaletsizliğin yanlış olduğunu anlamak için kaderin bütün sırlarını çözmek gerekmez.

Yanlış Yolda Olan Bir İnsan Sonradan Hidayete Erebilir Mi
İnsan değişebilir.Geçmişte yanlış inançlara sahip olmuş olabilir.
Büyük hatalar yapmış olabilir.
Günah işlemiş olabilir.
Ancak hayatta olduğu sürece dönüş imkânı vardır.
İnsanın geçmişi geleceğini sonsuza kadar belirlemek zorunda değildir.
Samimi tövbe, yanlış davranıştan vazgeçme ve doğruya yönelme İslam'ın temel manevi ilkelerindendir.
Ancak tövbe yalnızca sözle sınırlı olmamalıdır.
Bir insan başkasına zarar verdiyse mümkün olduğunca bunu telafi etmeye çalışmalıdır.
Bir hakkı gasp ettiyse sahibine vermelidir.
Yanlış bilgi yaydıysa doğrusunu açıklamalıdır.
Gerçek dönüş, insanın yalnızca düşüncesini değil, davranışını da değiştirmeye başlamasıdır.
Bu nedenle hidayet ayetleri insanı umutsuzluğa değil, doğruya yönelmeye çağırmalıdır.
Allah'ın rahmeti geniştir.
İnsanın görevi ise bu rahmeti yanlışta ısrar etmenin bahanesi hâline getirmemektir.

Nahl Suresi 91, 92 ve 93. Ayetler Arasında Nasıl Bir Bağlantı Vardır
Bu üç ayet birbirini güçlü biçimde tamamlamaktadır.91. ayette verilen sözlerin yerine getirilmesi emredilir.
92. ayette çıkar ve güç değiştiğinde bu sözlerin aldatma aracına dönüştürülmemesi istenir.
93. ayette ise Allah'ın iradesi, hidayet, sapma ve insanın hesap vereceği hatırlatılır.
Bu sıralama son derece anlamlıdır.
Önce insanın davranışı düzenlenir.
Sonra çıkar uğruna bu davranıştan vazgeçmemesi istenir.
Ardından bütün bunların ilahi hesap karşısında değerlendirileceği hatırlatılır.
Ahde vefa yalnızca insanlar arasındaki bir nezaket değildir; Allah karşısında da sorumluluk taşıyan bir ahlak ilkesidir.
Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde insanın hem özgürlüğü hem de sorumluluğu daha açık görünür.
İnsan seçim yapabilir.
Fakat seçiminin sonuçlarından kaçamaz.
Özgürlük sorumlulukla birleşmediğinde, insan kendi çıkarını hak zannetmeye başlayabilir.
Kur'an ise insanı tam tersine adalet ve hesap bilincine çağırmaktadır.

Nahl Suresi 93. Ayetin En Büyük Manevi Mesajı Nedir
Bu ayetin en büyük manevi mesajlarından biri, insanın Allah'ın büyüklüğü karşısında tevazu göstermesi ve kendi davranışları karşısında sorumluluk taşımasıdır.İnsan her şeyi bilemez.
Kaderin bütün sırlarını çözemez.
Başka insanların kalplerini okuyamaz.
Kimin Allah katında nasıl değerlendirileceğini eksiksiz biçimde bilemez.
Fakat kendisine verilen hayat içerisinde bazı şeyleri yapabilir.
Doğruyu araştırabilir.
Haksızlıktan dönebilir.
Bir insanın hakkını koruyabilir.
Yalan yerine doğruyu söyleyebilir.
Merhamet gösterebilir.
Allah'tan hidayet isteyebilir.
İnsanın görevi bütün kaderi çözmek değil, kendisine düşen doğruluğu yaşamaya çalışmaktır.
Bu anlayış insana hem tevazu hem sorumluluk kazandırır.
Kendisini herkesten üstün görmez.
Ama kendi yanlışlarını da kader bahanesiyle görmezden gelmez.
Gerçek iman, insanı hem Allah karşısında küçültür hem de sorumluluk karşısında ayağa kaldırır.

Nahl Suresi 93. Ayetin Sonuç Olarak Bize Anlattığı Nedir
Nahl Suresi'nin 93. ayeti, Allah'ın dileseydi bütün insanları tek bir ümmet hâline getirebileceğini, hidayet ve sapmanın O'nun iradesinden bağımsız olmadığını ve insanların yaptıkları davranışlardan mutlaka sorgulanacaklarını bildirmektedir.Bu ayet, Allah'ın mutlak kudreti ile insanın ahlaki sorumluluğunu aynı bütünlük içerisinde ele almaktadır.
İnsanların farklı tercihlere sahip olması, Allah'ın gücünün sınırlı olduğu anlamına gelmez.
Aynı şekilde Allah'ın mutlak iradesi, insanın yaptığı davranışların önemsiz olduğu anlamına da gelmez.
Ayetin sonunda hesap vurgusunun bulunması, insanın sorumluluğunu son derece açık hâle getirmektedir.
Bu nedenle insan kaderi bahane etmemelidir.
“Allah böyle istedi” diyerek kendi haksızlığını meşrulaştıramaz.
Bir insan başkasının hakkını çiğnediyse bunun sorumluluğunu taşımalıdır.
Bir söz verdiyse yerine getirmeye çalışmalıdır.
Bir yanlış yaptıysa düzeltmelidir.
Bir günah işlediyse tövbe etmelidir.
İnsan kendi tercihlerini Allah'ın iradesinin arkasına saklayarak ahlaki sorumluluktan kaçamaz.
Ayet aynı zamanda insanın başkaları hakkındaki tavrını da düzeltmektedir.
İnsan farklı inançtaki kişilerin nihai durumları hakkında kendisini Allah'ın yerine koymamalıdır.
Kimin ne bildiğini, hangi imkânlara sahip olduğunu ve ne kadar samimi olduğunu eksiksiz biçimde yalnızca Allah bilir.
Bu nedenle insanın başkaları hakkında kibirlenmek yerine kendi hayatına bakması gerekir.
Başkalarının hesabını düşünmek kolaydır; insanın asıl görevi kendi hesabına hazırlanmasıdır.
Nahl Suresi'nin 93. ayeti burada çok güçlü bir denge kurar.
Bir tarafta Allah'ın mutlak iradesi vardır.
Diğer tarafta insanın sorumluluğu.
Bir tarafta hidayetin Allah'a ait oluşu vardır.
Diğer tarafta insanın kendi davranışlarından sorgulanacağı gerçeği.
Bu iki yön birlikte düşünülmelidir.
İnsan Allah'a güvenmeli fakat sorumluluklarını terk etmemelidir.
Hidayet istemeli fakat doğruyu araştırmaktan vazgeçmemelidir.
Kaderi kabul etmeli fakat yanlışlarını kaderin üzerine atmamalıdır.
Kendi inancına bağlı olmalı fakat başkalarına haksızlık yapmamalıdır.
Bütün bunlar ayetin insan hayatına bıraktığı büyük ahlaki ve manevi derslerdir.
Sonuçta insanın hayatındaki en önemli sorulardan biri şudur:
“Bana verilen akıl, irade, zaman ve imkânlarla ben nasıl bir insan olmaya çalıştım?”
Çünkü bir gün insanın sahip olduğu makamlar, servetler ve dünyadaki unvanları geride kalacaktır.
Geride yaptığı tercihler kalacaktır.
İyilikleri.
Haksızlıkları.
Sözleri.
Davranışları.
Ve bütün bunların hesabı.
Nahl Suresi'nin 93. ayeti bize, Allah'ın iradesinin mutlak olduğunu fakat insanın hayatının da sorumsuz ve anlamsız olmadığını öğretmektedir.
Bu nedenle insanın yapması gereken, kaderin bütün sırlarını çözmeye çalışırken bugünkü sorumluluklarını unutmamak; doğruluğa, adalete, merhamete ve Allah'ın hidayetine yönelerek yaşamaya çalışmaktır.
⠀
Son Söz
“İnsan kaderin bütün kapılarını göremez, Allah'ın bütün hikmetini kavrayamaz ve başka insanların kalplerine hükmedemez. Fakat kendi önündeki doğru ile yanlış arasında bir tercih yapabilir. Bir haksızlıktan dönebilir, bir kul hakkını teslim edebilir, bir yanlışı kabul edebilir ve Allah'tan hidayet isteyebilir. Gerçek bilgelik, her şeyin sırrını çözdüğünü sanmak değil; bilmediklerinin karşısında tevazu gösterirken bildiği doğrulara sadık kalabilmektir. Çünkü insan bir gün kaderin bütün sırlarından değil, kendi yaptıklarından sorgulanacaktır.”
Ersan Karavelioğlu
Son düzenleme: