📖 Hûd Suresi 116. Ayette “Sizden Önceki Nesiller Arasında Yeryüzündeki Fesadı Engellemeye Çalışan Erdemli Kimseler Bulunsaydı Ya! Ancak Kurtardığım

Paylaşımı Faydalı Buldunuz mu❓

  • Evet

    Oy: 1 100.0%
  • Hayır

    Oy: 0 0.0%

  • Kullanılan toplam oy
    1

ErSan.Net

ErSan KaRaVeLioĞLu
Yönetici
❤️ AskPartisi.Com ❤️
Moderator
MT
21 Haz 2019
53,297
2,736,273
113
43
Ceyhan/Adana

İtibar Puanı:

📖 Hûd Suresi 116. Ayette “Sizden Önceki Nesiller Arasında Yeryüzündeki Fesadı Engellemeye Çalışan Erdemli Kimseler Bulunsaydı Ya! Ancak Kurtardığımız Az Bir Kesim Böyleydi” İfadesi Ne Anlama Gelir ❓​

“Hûd 115, ‘Sabret; çünkü Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez’ diyerek bireysel istikametin sürekliliğini öğretmişti. Hûd 116 ise bakışı bireyden topluma çevirir ve çok sarsıcı bir soru sorar: Bir toplum bozulurken, aklıselim ve ahlaki sorumluluk sahibi insanlar neden daha güçlü biçimde karşı koymadı? Ayet yalnız ‘kötülüğü yapma’ demiyor; imkânı olanların kötülüğün normalleşmesine karşı sorumluluk taşıdığını da düşündürüyor. Fakat bu sorumluluk, insanlara zorbalık etmek veya kendi yorumunu hukuk yerine koymak değildir. Fesadı önlemek adına yeni bir fesat üretilemez.”
Ersan Karavelioğlu
⠀

1️⃣ Hûd Suresi 116. Ayet Ne Söylüyor ❓​

Ayetin anlamı genel olarak şöyledir:

“Sizden önceki nesiller arasında, yeryüzündeki fesadı engellemeye çalışan akıl ve erdem sahipleri bulunsaydı ya! Ancak içlerinden kurtardığımız az bir kesim böyleydi. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın ve nimetlerin peşine düştüler ve suçta ısrar eden kimseler oldular.”

Ayetin Arapçası şöyledir:

“Felev lâ kâne mine’l-kurûni min kablikum ulû bakiyyetin yenhevne ani’l-fesâdi fi’l-ardi illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum. Vettebea’l-lezîne zalemû mâ utrifû fîhi ve kânû mucrimîn.”

Hûd Suresi burada geçmiş toplumların çöküşünü yalnız birkaç kötü lider üzerinden açıklamaz. Daha derin bir soru sorar: Toplumun içinde kötülüğe karşı ahlaki direnç gösterecek insanlar neden yeterince güçlü değildi? Bu, toplumsal sorumluluk açısından son derece önemli bir ayettir.

2️⃣ “Sizden Önceki Nesiller Arasında...” İfadesi Kimleri Kastediyor ❓​

Ayette geçen “el-kurûn”, önceki nesiller, çağlar ve toplumlar anlamındadır. Hûd Suresi boyunca Nûh kavminden Âd’a, Semûd’dan Medyen’e ve Firavun çevresine kadar farklı tarihsel toplumlardan söz edilmişti.

Hûd 116 bu kıssaların ardından genel bir değerlendirme yapar. Soru artık yalnız:

“O toplumun lideri ne yaptı?”

değildir.

Aynı zamanda:

“Toplumun geri kalanı ne yaptı?”

sorusudur.

Bu ayrım önemlidir; çünkü büyük toplumsal bozulmalar çoğu zaman yalnız birkaç kişinin iradesiyle değil, sessizlik, çıkar, alışkanlık ve normalleştirme yoluyla genişleyebilir.

3️⃣ “Ulû Bakiyyetin” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette geçen “ulû bakiyyetin” ifadesi üzerinde tefsirlerde çeşitli açıklamalar vardır. Kelime kelime bakıldığında “bakiyye”, geride kalan değerli şey, kalıcı unsur veya artakalan anlam alanına sahiptir. Tefsirlerde bu ifade akıl, erdem, sağduyu, dinî ve ahlaki bilinç sahibi kişiler şeklinde açıklanmıştır.

Buradaki fikir, toplumun içinde ahlaki omurgasını koruyan bir kesimin bulunmasıdır. Herkes akıntıya kapılırken:

“Bu doğru değil.”

diyebilecek insanlar.

Çıkar baskısı oluştuğunda:

“Bundan fayda sağlasam bile haksızlığı desteklemem.”

diyebilecek insanlar.

Bu nedenle “ulû bakiyye”yi yalnız bilgi sahibi kişiler olarak değil, bilgisini ahlaki sorumluluğa dönüştüren insanlar olarak anlamak daha yerindedir.

4️⃣ Ayet Neden “Nerede Bu İnsanlar?” Gibi Bir Soru Soruyor ❓​

Ayetin “felev lâ” ile başlayan yapısı güçlü bir eleştiri ve hayıflanma tonu taşır. Adeta:

“Neden önceki toplumlarda fesadı engellemeye çalışan sağduyulu insanlar daha fazla olmadı?”

diye sorulur.

Bu, kötülüğün yalnız faili üzerinde durmayan çok önemli bir ahlaki bakıştır.

Bir toplumda haksızlık büyüyorsa yalnız:

“Kim yaptı?”

sorusu yetmeyebilir.

Bazen:

“Kim önleyebilecekken susmayı seçti, kim normalleştirdi, kim çıkarı için görmezden geldi?”

soruları da önemlidir.

Fakat burada yine bireysel şartları silmemek gerekir. Her insanın gücü, bilgisi ve güvenliği aynı değildir. Kur’an’ın sorumluluk dili imkân ve kapasiteyi yok sayan kaba bir toplu suçlama değildir.

5️⃣ “Yeryüzündeki Fesadı Engellemek” Ne Demektir ❓​

“Fesad”, düzenin bozulması, zarar, çürüme ve bozgunculuk anlam alanına sahiptir. Kur’an’da bağlama göre ahlaki, toplumsal ve ekonomik kötülükleri ifade edebilir.

Hûd Suresi’nin önceki kıssalarını düşünürsek fesadın biçimleri farklıydı. Medyen’de ölçü ve tartıda haksızlık vardı, Firavun düzeninde baskıcı güç vardı, başka toplumlarda farklı ağır yanlışlar anlatılmıştı.

Bu nedenle “fesadı engellemek” yalnız tek bir günah türünü kovalamak değildir. İnsanlara ve topluma somut zarar veren haksızlıkları azaltmaya çalışmak anlamını taşır.

Günümüzde bunun meşru karşılıkları, hukuka uygun denetimden dürüst haberciliğe, yolsuzlukla mücadeleden çalışan haklarını korumaya kadar geniş bir alanda düşünülebilir. Bunlar ayetin birebir teknik terimleri değil, ayet ilkesinin çağdaş hayata uygulanabilecek örnekleridir.

6️⃣ “Fesadı Engellemek” İnsanlara Zorla Din Dayatmak mıdır ❓​

Hayır.

Ayet:

“Toplumsal bozulmayı önlemeye çalışın.”

mesajı taşır; fakat bu, bireylere sınırsız zorlama yetkisi vermez.

Bir insan kendi dinî yorumunu:

“Ben fesadı engelliyorum.”

diyerek herkese zorla dayatamaz.

İnsanların mahremiyetini ihlal edemez.

Kendi başına mahkeme kuramaz.

Şiddet uygulayamaz.

İyiliği emretmek ile özel infaz yetkisi aynı şey değildir.

Meşru toplumsal düzen hukuk, delil, yetki, ölçülülük ve haklar üzerinden yürümelidir.

7️⃣ Kötülüğü Önlemeye Çalışmak Şiddet Kullanmayı Meşru Kılar mı ❓​

Hayır.

Bu ayet bireysel şiddet ruhsatı değildir.

Bir insan:

“Ben fesadı görüyorum, o hâlde istediğim kişiye ceza verebilirim.”

diyemez.

Çünkü insan yanlış değerlendirebilir, öfkesine yenilebilir veya kendi kişisel düşmanlığını dinî görev gibi gösterebilir.

Kur’an’ın Hûd 112’de hemen önce:

“Haddi aşmayın.”

demesi burada özellikle hatırlanmalıdır.

Yani fesada karşı çıkarken kendimiz müfsit hâline gelmemeliyiz.

Hak aramak meşrudur; keyfî cezalandırma başka şeydir.

8️⃣ Toplumsal Kötülük Karşısında Herkes Aynı Ölçüde Sorumlu mudur ❓​

Hayır.

Bir toplumda herkesin gücü aynı değildir. Bir devlet yöneticisinin etki alanıyla sıradan bir vatandaşınki aynı olmaz. Büyük bir şirketin sahibinin sorumluluğu ile küçük bir çalışanın sorumluluğu aynı değildir.

Bir insanın güvenliği de önemlidir. Ağır baskı altında yaşayan biri açıkça itiraz edemeyebilir. Başka biri ise hiçbir risk taşımadığı hâlde sırf çıkarı için susabilir.

Bu nedenle:

“Konuşmadıysa suç ortağıdır.”

gibi otomatik hükümler kurulamaz.

Kur’an’ın genel sorumluluk anlayışında insan gücü ve imkânı ölçüsünde değerlendirilir.

Ancak kişi gerçekten imkân sahibi olduğu hâlde haksızlığı çıkarı için bilinçli biçimde destekliyorsa bu ayrı bir ahlaki problemdir.

9️⃣ “Ancak Kurtardığımız Az Bir Kesim Böyleydi” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayet:

“illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum”

yani:

“Ancak içlerinden kurtardığımız az bir kesim...”

der.

Bu ifade geçmiş toplumlarda kötülüğe karşı çıkan insanların tamamen bulunmadığını gösterir. Az da olsa ahlaki direniş vardı.

Bu önemli bir umut unsurudur.

Bir toplumun genel eğilimi bozulmuş olabilir; fakat herkes aynı değildir.

Kötülüğün yaygın olması, iyiliğin tamamen yok olduğu anlamına gelmez.

Ayrıca çoğunluk ve azınlık meselesinde de dikkatli olmak gerekir. Çoğunluk otomatik olarak haklı değildir; azınlık da sırf az olduğu için otomatik olarak haklı değildir. Ölçü yine delil ve hakikattir.

🔟 Azınlıkta Kalmak Haklı Olduğumuzun Kanıtı mıdır ❓​

Hayır.

Bu ayette az sayıdaki doğru insanlar övülüyor diye:

“Ben azınlıktayım, demek kesin doğruyum.”

sonucu çıkarılamaz.

Bazen hakikat azınlıkta olabilir.

Bazen de azınlıktaki görüş yanlış olabilir.

Aynı şekilde çoğunluk bazen doğru, bazen yanlış olabilir.

Kur’an’ın öğrettiği ölçü:

“Kaç kişi benim gibi düşünüyor?”

değil,

“Savunduğum şey gerçekten doğru ve adil mi?”

sorusudur.

Sayısal büyüklük, tek başına hakikat ölçüsü değildir.

1️⃣1️⃣ “Zulmedenler Kendilerine Verilen Refahın Peşine Düştüler” Ne Anlama Gelir ❓​

Ayette:

“vettebea’l-lezîne zalemû mâ utrifû fîhi”

denilir.

“Utrifû”, bolluk ve refah içinde yaşatılmak, nimet içinde bırakılmak anlam alanına sahiptir. Burada eleştirilen şey nimetin kendisi değil, nimetin insanı ahlaki körlüğe sürüklemesi ve kişinin refahı uğruna zulüm düzenine bağlanmasıdır.

Bir insan zengin olabilir ve çok dürüst yaşayabilir.

Bir toplum refah içinde olabilir ve adaletli kurumlar kurabilir.

Dolayısıyla:

“Zenginlik kötüdür.”

sonucu bu ayetten çıkarılamaz.

Problem, refahın hakikatten ve adaletten daha önemli hâle gelmesidir.

1️⃣2️⃣ Kur’an Zenginliği ve Konforu Kötülüyor mu ❓​

Hayır.

Kur’an mal sahibi olmayı başlı başına günah saymaz. Hûd Suresi’nde de ekonomik faaliyet değil, haksız ekonomik faaliyet eleştirilmiştir.

Medyen kıssasını hatırlarsak sorun ticaret değildi; ölçü ve tartıda hileydi.

Hûd 116’da da sorun nimet sahibi olmak değildir. Sorun, nimet içindeki insanların refahlarını kaybetmemek uğruna zulüm ve fesadı önemsememesidir.

Bir insan konfor içinde yaşayabilir ve aynı zamanda cömert, adil ve sorumlu olabilir.

Zenginlik ≠ günah. Fakirlik ≠ otomatik takvâ.

Asıl mesele servetin insanın ahlaki kararlarını nasıl etkilediğidir.

1️⃣3️⃣ Refah İnsanları Neden Bazen Haksızlığa Sessiz Kılabilir ❓​

Çünkü insan mevcut düzen kendisine fayda sağlıyorsa o düzenin yanlışlarını görmekte zorlanabilir.

Bir iş sistemi adaletsiz olabilir ama kişi o sistemden çok para kazanıyorsa:

“O kadar da kötü değil.”

demeye başlayabilir.

Bir yönetim başkalarına haksızlık yapıyor olabilir ama kişinin kendi hayatı rahatsa:

“Beni ilgilendirmez.”

diyebilir.

Bu psikolojik ve toplumsal durum ayetin verdiği uyarıyla oldukça uyumludur: Konfor, vicdanın önüne geçebilir.

Ancak bu ilişki otomatik değildir. Her refah sahibi kişi böyle değildir.

1️⃣4️⃣ “Mücrimîn” Kelimesi Burada Ne Anlama Gelir ❓​

Ayetin sonunda:

“ve kânû mucrimîn”

denilir.

“Mücrim”, ağır biçimde suç ve günah işleyen, kötülükte ısrar eden kişi anlam alanına sahiptir. Bağlam burada basitçe hayatında bir hata yapmış sıradan insanı değil, zulüm ve fesat çizgisinde ısrar edenleri anlatır.

Bu nedenle “mücrim” kelimesini her günah işleyen insana kolayca yapıştırmak doğru değildir.

Bir insan günah işler, tövbe eder ve değişir.

Hûd 116’nın dili ise toplumsal bozulmaya katılan ve bunda ısrar eden ağır bir ahlaki durumu anlatmaktadır.

Kur’an’ın güçlü kavramlarını gündelik hakaret kelimelerine dönüştürmemek gerekir.

1️⃣5️⃣ Bir Toplumun Çöküşünü Sadece Ahlaki Bozulmayla Açıklamak Doğru mudur ❓​

Her modern tarihsel çöküş için böyle tek nedenli bir açıklama yapmak doğru olmaz.

Devletler ve medeniyetler ekonomik krizler, savaşlar, çevresel değişiklikler, kurumsal zayıflıklar, teknolojik dönüşümler ve başka birçok sebeple gerileyebilir.

Hûd 116 geçmişte vahyin açıkça değerlendirdiği toplumlar üzerinden ahlaki sorumluluk dersi verir.

Bugün bir ülke ekonomik kriz yaşadığında:

“Allah onları şu günah yüzünden çökertti.”

diye özel ilahî hüküm veremeyiz.

Somut nedenleri araştırabiliriz.

Yolsuzluk kurumsal çöküşü hızlandırabilir; kötü yönetim ekonomiyi bozabilir. Bunlar sosyal nedensellik açısından incelenebilir. Fakat sosyolojik neden ile özel ilahî azap hükmü aynı şey değildir.

1️⃣6️⃣ Bir Toplumda Fesadı Önleyen Kurumların Önemi Nedir ❓​

Hûd 116’nın ilkesi modern dünyada kurumsal açıdan da düşündürücüdür.

Sağlıklı toplum yalnız iyi niyetli bireylere bağlı kalmaz; haksızlığı fark edecek ve sınırlandıracak kurumlar da geliştirir.

Bağımsız denetim mekanizmaları, adil yargı, güvenilir basın, bilimsel uzmanlık, şeffaf muhasebe, çalışanların hak arayabilmesi ve yolsuzluğu bildiren insanların korunması gibi mekanizmalar toplumsal fesadı azaltabilir.

Bunların hiçbiri ayetin birebir tarihsel terminolojisi değildir. Fakat ayetin “fesadı engelleyen insanlar neden yoktu?” sorusunun modern kurumsal karşılıkları olarak düşünülebilir.

İyi toplum sadece iyi lider bekleyen toplum değil, yanlış gücü sınırlayabilen toplumdur.

1️⃣7️⃣ Kötülüğü Eleştiren İnsanların Kendileri de Denetlenmeli midir ❓​

Kesinlikle.

Bir kişi:

“Ben toplumu düzeltiyorum.”

dediğinde otomatik olarak haklı olmaz.

Tarih boyunca “iyilik”, “düzen”, “ahlak” veya “halkın iyiliği” gibi güzel kavramlar baskı için kullanılabilir.

Bu nedenle fesadı önleyen kişi de:

delile, adalete, hukuka ve ölçüye

bağlı olmak zorundadır.

Bir yolsuzluğu ortaya çıkarırken iftira atamaz.

Bir suçu engellerken masumu cezalandıramaz.

Ahlakı koruma bahanesiyle insanların mahremiyetini sınırsız biçimde ihlal edemez.

Denetlenmeyen iyilik iddiası da güç istismarına dönüşebilir.

1️⃣8️⃣ Hûd 115 ve 116 Birlikte Nasıl Okunmalıdır ❓​

Hûd 115:

“Sabret; Allah muhsinlerin ecrini zayi etmez.”

demişti.

Hûd 116 ise geçmiş toplumlarda fesadı önlemeye çalışan insanların neden yeterli olmadığını sorguluyor.

Bu iki ayet birlikte önemli bir mesaj verir: İyilik yalnız kişisel ahlak değildir; toplumsal sorumluluk da taşır.

Sabır, insanın yalnız kendi ibadetini sürdürmesi değildir. Bazen doğruyu savunmayı, haksızlığa karşı uzun süreli ve meşru biçimde çalışmayı da gerektirir.

Bir sonraki ayet olan Hûd 117 ise bu konunun çok önemli tamamlayıcısını getirecek ve “Rabbin, halkı ıslah edici kimseler olduğu hâlde şehirleri haksız yere helâk edecek değildir” anlamındaki ilkeyi bildirecektir. Burada özellikle Allah’ın zulmetmediği, toplumsal ıslahın önemi ve günümüzde meydana gelen felaketleri keyfî biçimde ‘ilahî ceza’ ilan edemeyeceğimiz yeniden çok güçlü biçimde gündeme gelecektir.

1️⃣9️⃣ Sonuç: Hûd Suresi 116. Ayetin Ana Mesajı Nedir ❓​

Hûd Suresi 116, toplumların çöküşüne yalnız:

“Kötü insanlar vardı.”

diyerek bakmamızı yeterli görmez.

Daha zor bir soru sorar:

“İyiler ne yaptı?”

Bu soru insanı rahatsız edebilir.

Çünkü kötülüğü eleştirmek kolaydır.

Ama:

“Ben onu önlemek için gücüm ölçüsünde ne yaptım?”

sorusu daha ağırdır.

Ayetin ilk büyük mesajı budur: Toplum yalnız kötü insanların yaptıklarıyla değil, iyilerin ahlaki direncinin zayıflamasıyla da zarar görebilir.

Fakat bu sorumluluğu da ölçüsüzleştirmemek gerekir.

Bir insan her kötülüğü tek başına düzeltemez.

Dünyadaki bütün adaletsizliklerden tek tek sorumlu değildir.

Böyle bir anlayış insanı gerçekçi olmayan bir suçluluk altında ezer.

Kur’an'ın genel ölçüsü insanın imkânı ve sorumluluğu nispetindedir.

Kendi alanında ne yapabilirsin?

İşyerinde haksızlığa ortak olmamak.

Bir yanlış bilgiyi düzeltmek.

Gücün varsa mağduru korumak.

Bir yolsuzluk görüyorsan meşru yollarla bildirmek.

Çocuğuna adalet öğretmek.

Oy verdiğin, desteklediğin veya yönettiğin yapılarda yanlış gördüğünde kör sadakat göstermemek.

Toplumsal sorumluluk çoğu zaman küçük ama gerçek davranışlardan başlar.

İkinci büyük mesaj ahlaki sessizlik ile korkudan doğan sessizliği ayırmaktır.

Bir insan ağır tehdit altında olabilir.

Konuşursa ailesinin güvenliği tehlikeye girebilir.

Böyle bir kişiyi rahat koltuğumuzdan:

“Niye sesini çıkarmadı?”

diye mahkûm etmek kolaydır.

Allah onun şartlarını bilir.

Ama aynı zamanda güç ve güvenlik sahibi olan biri sırf rahatını kaybetmemek için zulme sessiz kalıyorsa kendisine şu soruyu sormalıdır:

“Ben gerçekten çaresiz miyim, yoksa konforumun bozulmasını mı istemiyorum?”

Hûd 116 özellikle bu ikinci alanı sarsar.

Üçüncü büyük mesaj refahın kötü olmadığı, fakat ahlaki uyuşturucu hâline gelebileceğidir.

İnsan para kazanabilir.

Güzel bir evde yaşayabilir.

Konforlu bir hayat sürebilir.

Bunların kendisinde günah yoktur.

Fakat konfor:

“Bana dokunmayan adaletsizlik önemli değil.”

düşüncesine dönüşürse problem başlar.

Bir toplumda ekonomik refah artarken adalet gerileyebilir.

İnsan:

“Benim işlerim iyi, gerisini düşünmem.”

diyebilir.

Ayet tam burada refahın ahlaki sorumluluğu susturmasına karşı uyarır.

Dördüncü büyük mesaj toplumsal düzeltmenin bireysel kahramanlığa indirgenmemesidir.

Bir toplumun bütün yükünü tek bir “iyi insan” taşıyamaz.

Sağlıklı toplumun:

adil kurumlara, denetime, şeffaflığa ve hesap verebilirliğe

ihtiyacı vardır.

Çünkü insan iyi niyetli olsa bile yanılabilir.

Güç sahibi birinin etrafında yalnız onu öven insanlar varsa hatalar büyüyebilir.

Bu nedenle toplumun gerçek dostu her zaman:

“Sen harikasın.”

diyen değildir.

Bazen:

“Burada yanlış yapıyorsun.”

diyebilendir.

Eleştiri her zaman düşmanlık değildir; sağlıklı eleştiri toplumsal çürümeyi önleyebilir.

Beşinci büyük mesaj iyilik iddiasını denetimsiz güç hâline getirmemektir.

Bir insan:

“Ben kötülüğü önlüyorum.”

diyerek başkalarının hayatını kontrol etmeye başlayabilir.

Sonra kendi yorumunu tek doğru kabul eder.

Daha sonra muhalefeti kötülük olarak etiketler.

En sonunda:

“Ben iyilik adına yapıyorum.”

diyerek zulmedebilir.

İşte Kur’an’ın önceki:

“Haddi aşmayın.”

uyarısı burada vazgeçilmezdir.

Gerçek ıslah, adaleti yok ederek kurulamaz.

Altıncı büyük mesaj toplumsal sorumluluğu siyasi sloganlara hapsetmemektir.

Fesat sadece devlette olmaz.

Bir şirkette olabilir.

Bir ailede olabilir.

Bir okulda olabilir.

Bir dinî kurumda olabilir.

Bir arkadaş grubunda bile olabilir.

Bir işletmede çalışanların hakları sistematik biçimde yeniyorsa ve herkes:

“Patron böyledir.”

deyip normalleştiriyorsa küçük bir fesat kültürü oluşabilir.

Ailede güçlü olan kişi sürekli zayıfı eziyor ve diğerleri:

“Aman düzen bozulmasın.”

diye susuyorsa yine ahlaki bir problem vardır.

Bu nedenle Hûd 116’yı yalnız iktidarlara okunan ayet olarak görmek eksiktir.

Ayet, gücün bulunduğu her yere ayna tutar.

Yedinci büyük mesaj çoğunluğu hakikat ölçüsü yapmamaktır.

Geçmiş toplumlarda fesadı engelleyenlerin azlığı dikkat çekicidir.

Ama ayet bize:

“Her azınlık doğrudur.”

demiyor.

Bize:

“Çoğunluk yaptığı için bir davranışı doğru sayma.”

diyor.

İnsanların tamamına yakını bir yanlışı normalleştirebilir.

Ama hakikat oy sayısıyla değişmez.

Aynı şekilde küçük bir grubun kendisini:

“Biz azız, demek seçilmiş doğru grup biziz.”

diye kutsaması da doğru değildir.

Yine ölçü delil ve adalettir.

Sekizinci büyük mesaj değişimin mümkün olduğunu unutmamaktır.

Ayet geçmiş toplumlarda yalnız az sayıda insanın fesada karşı durduğunu söyler.

Fakat bu azlık değersiz değildir.

Bazen bir dürüst insan bir kurumu değiştirebilir.

Bir öğretmen yüzlerce öğrencinin hayatını etkileyebilir.

Bir çalışan yolsuzluğu belgeleyebilir.

Bir gazeteci bir gerçeği ortaya çıkarabilir.

Bir anne veya baba çocuklarına adaletli davranarak yeni bir aile kültürü kurabilir.

İnsan bütün dünyayı değiştiremeyebilir ama kendi etki alanında bozulmanın devam zincirini kırabilir.

Dokuzuncu büyük mesaj ise Hûd 116’nın bize yönelttiği en kişisel sorudur:

“Ben hangi konforum uğruna doğru bildiğim şeyi görmezden geliyorum?”

Belki işimizi kaybetmekten korkuyoruz.

Belki arkadaş grubumuzdan dışlanmak istemiyoruz.

Belki sevdiğimiz bir kişinin yanlışını kabul etmek bize ağır geliyor.

Belki ekonomik çıkarımız var.

Ayet bizi hemen başkalarını suçlamaya değil, kendi tavizlerimizi görmeye çağırır.

Çünkü toplumsal fesat bazen büyük suçlardan önce küçük ahlaki tavizlerle başlar.

İnsan önce:

“Bir defadan bir şey olmaz.”

der.

Sonra:

“Herkes yapıyor.”

der.

Sonra:

“Böyle gelmiş böyle gider.”

der.

Ve sonunda yanlış, normal hâle gelir.

İşte ulû bakiyye, tam bu noktada:

“Hayır, normalleşmesi onu doğru yapmıyor.”

diyebilen insanlardır.

Hûd 116’nın bütün mesajını birkaç cümlede toplamak mümkündür: Kötülüğü yalnız yapmamakla yetinme; imkânın varsa haksızlığın normalleşmesine karşı da sorumluluk taşı. Fakat iyiliği zorbalığa dönüştürme. Refahı günah sayma ama konforun vicdanını satın almasına izin verme. Çoğunluğu veya azınlığı hakikatin otomatik ölçüsü yapma. Fesadı engellerken hukuk, delil ve adalet sınırını koru. Ve başkalarının suskunluğunu yargılamadan önce kendi imkânların karşısında nerede sustuğunu sorgula.

Bir sonraki ayet olan Hûd 117, bu toplumsal sorumluluk çizgisini çok güçlü bir ilahî adalet ilkesiyle tamamlayacaktır: “Rabbin, halkı ıslah edici kimseler olduğu hâlde şehirleri haksız yere helâk edecek değildir.” Bu ayette özellikle “muslihûn” yani ıslah edenlerin anlamı, Allah’ın toplumları haksız yere cezalandırmadığı ve günümüzdeki doğal afetleri delilsiz biçimde ilahî ceza ilan etmenin neden yanlış olduğu üzerinde durmak gerekecektir.

Ve belki Hûd Suresi 116. ayetin bugün bize yönelttiği en güçlü soru şudur:

Bir yanlış toplumda normal hâle geldiğinde biz de “Herkes böyle yapıyor” deyip akıntıya mı kapılıyoruz, yoksa gücümüz ölçüsünde adil bir tavır koyabiliyor muyuz? Konforumuz zarar gördüğünde ilkelerimiz değişiyor mu? Fesadı engellemek adına başkalarına zulmetmeden, adaleti hem amaçta hem yöntemde koruyabilecek kadar ahlaki bir omurgaya sahip miyiz?

“Hûd 116, geçmiş toplumlara bakıp çok ciddi bir soru sorar: ‘Neden aralarında yeryüzündeki fesadı engelleyen erdemli ve sağduyulu insanlar daha fazla değildi?’ Bu soru yalnız tarihe değil bize de yönelir. Kötülüğe katılmamak önemlidir; fakat imkânımız olduğu hâlde haksızlığın normalleşmesine tamamen kayıtsız kalmak da sorgulanmalıdır. Konforunu adaletin önüne koyma, çoğunluğa kapılıp vicdanını susturma ve kötülüğü önlemek adına kendin zalimleşme. Gerçek ıslah, doğru amacı doğru yöntemle savunabilmektir.”
Ersan Karavelioğlu
 

M͜͡T͜͡

Geri
Üst Alt